19 Şubat 2026 Perşembe

I am the band

   

  Bir iş, kendini ifade etmeye değil, dışavurmaya değil. Eğlendim. Çok keyif aldım. Heyecan, hız, hareket içindeydim ve müzik, çok çok müzik. 16 yaşındaki kendimden, 39'dakine ''Ama hiç eğlenmiyoruz Eylül. Tamam Roll kapağına çıkamadık, tamam grubunu kuramadın ama eğlenmeyi neden bırakıyoruz ya'' demesiyle mi gelişti, öyle olmalı. 

  Müzik ve müzik dergileri. Aslında Bant, her şeyin dergisiydi. Müzik, sinema, şehirler, kitaplar, beni ben yapan ve kendime katmayı seçtiğim her şey bu dergilerde köklendi. Ekrandan değil, sayfalardan okumak, bakmak, karıştırmak istiyorum, eskisi gibi. Bunu daha sık yapalım Lu, iyi geldi bu bize. 

10 Şubat 2026 Salı

Mevsimin getirdikleri

 Seviyorum bu ismi, bu isimle resim de yaptım, yazı da yazdım. Bu isimle çorba tarifi de olur, dekorasyon mağazası da. ''Mevsimin Getirdikleri'' Hatta bir de devam filmi olmalı bunun değil mi, ''Mevsimin Götürdükleri'' diye. Bak, yazdıkça çıkıyor hep, insan kendi kendine daha çok konuşmalı, mümkünse bir yüzey üzerinde. Mevsim kış olduğunda, götürdükleri çok daha fazla benim için. Getirdiklerini zaten o vermiyor da, ben zorla arayarak, bularak, sökerek alıyorum. Öyle hissettiriyor kış. Bir yaşama ısrarına benziyor. Ağaçlar için de, ıslak ve soğuk sokak kedileri için de. Çok bir farkımız yok birbirimizden. 

  Şu iki haftanın getirdikleri ve kopardıkları. Turunç'un tümörü ve bir anda galerimde dolan cetvelle ölçülmüş tümör fotoğrafları, karşılaştırmalı örnekler, veterinere tarif ettiğim nefis özellikler. Çok fazla tetiklenen Şeker ve Titrek sızıları, korkular. Sonra bir sabah o tümörü koparışı ile veterinere apar topar gidişimizden bugüne 10 ya da 12 gün geçti. O arada annem bronşit ile zatürre arası bir şey oldu ve ben onun derin öksürük sesleri arasında, turuncu şişmanın pansumanını değiştirirken gözlerim boşluğa dalıyordu. Artık hayat bu çeşit bir şeye dönüştü, tamam. Belli bir süre hayat krizi olmazsa, aralarında toplanıyorlar ve birlikte patlayacaklar bir anda, tamam. Hepsine tamam. Böyle olunca hayat şok. Hayat herkes için başka biri. Adil, tatlı, yumuşacık bir insana benzediği yaşamlar var, biliyorum ve güzel. Bok gibi davrandığı, sadist kahkahalar attığı, verdikçe verdiği yaşamlar da var ve biz onlardan birine sahibiz, bu da güzel. (Bizim için değil, bize bakıp haline şükreden o mutlu hıyarlar için güzel) Bunları yazarken içimdeki sarkastik baş etme yöntemi kikirdiyor. Çünkü bana kalan bu, dalga geçmek, küfretmek ve bir kupa çay alıp bir yüzeyde kendimle konuşmak. Bunun hakkını veriyorum. 

  Masamda beyaz güller, kallavi bir Roma kitabı, yeni aldığım kocaman mumlar var. Işıksız, pis gri ve soğuk haftalar boyunca, masama güzel şeyler koymaya çalışıyorum. Bunlar da mevsimden arayarak, kopararak aldığım güzellikler. Sevdiğim kadın için. Sevdiğim kadın, seninle hayata başlamak ve yaşamak, bu her şeyin tesellisi ve anlamı. Bunu bir karta yazamadım ilk defa bu sene, hastaydık, bitkindik ve turuncu kedi dahil kalkacak halimiz kalmamıştı yerimizden. Dileklerimi bir karta yazmalıyım yine de, kart yapmadan doğumgünü olmaz.

  Yeni boyalarımın pakedini açacağım birazdan. Yeni bir materyal beni hep çok heyecanlandırıyor, çizimi günlerdir hazır elimde, bilhassa paketten çıkacaklarla boyamak istiyorum. Kalın mumlarımı yakacağım, defterimi açacağım önüme ve paketleri açacağım. Rolling Stones çalmaya devam edecek. Dışarda hava lacivert olmaya tenezzül bile etmeden, griden siyaha dönecek. Ama ben kıştan zaten farklı davranmasını beklemezdim. İnsan ancak kendinden farklı bir davranış bekleyebilir. Öyle yapmaya çalışıyorum. 

 Ah ya evet dur, avokado! Kışın getirebilmeyi başardığı bir adet güzellik buldum. Sabahlarımı şenlendiren avokadoları getiriyor. Koskoca bir mevsim için ne sevimli bir başarı molekülü. Ay sinirim bozuldu. 



  

11 Ocak 2026 Pazar

Kendimin yanında.

   Dün kendi içimde bakamadığım yerlere baktım. Fiziksel ve psikolojik istismarımla, senelerce bunu sevmek ve sevilmek sanmış olmamla yüzleştikten sonra, artık konu benim sorunlarımı anlamamdan ibaret. Dilge hep derdi ''Gündeminden onu çektiğin ve kendin yaptığın anda, asıl iyileşmen başlayacak. Artık derdin ona hislerini anlatabilmek değil, senin neden böyle hissettiğini, davrandığını anlayabilmen.'' diye. Onu bu aralar çok anıyorum, umarım çok iyidir. Birlikte analizlerimizden, onu uzun uzun dinlemelerimden çok ders aldım, o çoktan dönüşümümün başladığını, kalan tüm iyi hislerimin er geç tükeneceğini söylüyordu hep. Şimdi o noktaya gelmişken (o zamanlar yani 2024 boyunca, bunun olacağına ihtimal bile vermiyordum.) tekrar duyuyorum sözlerini. O kadar korkuyordum ki iyi hislerimin tükenmesinden. Gündemimin onu iyi tutmak, beni anlaması, beni istemesi değil de, tüm çıplaklığımla kendim olmaktan. Başkasıyla ilgilenmek, kendinle ilgilenmekten kaçmanın en kestirme yoludur çünkü. (İnsanoğlunun hala ilişki denen abuk şeyi yaşama ihtiyacının sebebi. Ne kadar basitiz.) Kendimden değil de, öfkemden ve nefretimden kaçtım. En çok bastırdığı, susturduğu, kontrol ettiği tepkilerimden. İzin vermediği, hakkım olduğu halde nefret etmeme, öfkemi yaşamama alan tanımadan susturduğu. Geriye dönüp yazdıklarıma baktım, iki sene kadar. 

İçim daraldı, sıkıştı, gözlerim doldu. Keşke o kızı kucaklayabilsem. Kendimi kucaklıyorum. O kız özgür artık. 

O kadar çok acı çektirmiş ki. Acı yetersiz, duygusal bir işkence yapmış, sistematik, bitirmemiş. Bitirmeme de izin vermemişti. Kayıtlar dolusu acı, kayıtlar dolusu sevgi ve umut. 2024 yazında bir rüya görüp kahrolmuşum, yeni sevgili yaptı diye. Hala bana ümit verdiği, ''Belki bir gün'' dediği, arabada elinin bacağımı okşadığı ama inerken onu öpmeme izin vermediği, sevgili gibi gezdiğimiz ama düzenli olarak telefonda duygusal halime hakaretler yağdırdığı dönemdi hala. Kendimi utanılan bir metres gibi hissettiğim, buna bile isteye sebep olduğu iki koca sene. Kaypak çocuk. Kopup gidecek gibi olduğum her an, whatsapptan gelen sabah mesajları. ''Ben seninle düşman olmak istemiyorum. Sakince tekrar konuşalım. Kötü olmayalım lütfen. Sana çok değer veriyorum'' İşte bu şiddet ve istismar döngüsü. Kötü bir şey yapıp, nefret edilmeye izin vermemek, özürler dileyip tekrar tekrar aynı pisliği yapmak, iyi duyguları dibine kadar kullanıp sıyırmak, hak bilmek. O rüyayı gördüğüm gün, ona anlatamamıştım bile. Hiç anlamı yoktu artık benim üzülmemin, umudumun, hislerimin. Sonra geçen haftalarda, bir date uygulamasından biriyle tanıştığını, bir kez görüştüğünü söylediğinde... Elbette o zaman beni çok üzen o rüyayı unutmuştum çoktan. Ben aynı ben değildim, ona olan bağım bambaşka bir biçim almıştı, çok hasarlı ve ince bir bağ olmuştu. Bunu aklı hiç almadığından, söylemeye ödü kopmuş. Onu artık sevmediğimi ya hiç kabullenmedi ya da egosu kabullenemedi, bilmiyorum, önemi de yoktu epeydir. Ne düşündüğünün, fikir sandığı şeylerin. Zar zor anlatabildi çekinerek. Samimiyetle gülümsedim, heyecan duydum, az bir geçmişe hüzünlendim, çok insani geldi bu. Yani zaten istiyordu ilişki, olması ve bunu konuşabilmemiz güzeldi. Konuşmanın gerisinde nasıl bir kötülük geleceğini bilmediğim için, onu dinledim, mutluluklar diledim hatta, anlattığı bazı şeylere kadın gözüyle yaklaştım, biraz öfkelendim kilo konusunu açınca ve iyi yaklaşmasını söyledim, birkaç tesadüfen tekrar eden derdine kahkahalarla güldüm. (Aslında hep aynı sebepten, aynı dertleri tekrar ediyordu ama söylesem de fark etmezdi.) İçimden diyordum ki ''Tüm affedişlerim, iyi niyetle ve sabırla yaklaşmalarım sonuç verdi. Biz artık iki yakın dost olmuşuz.'' Evrim'i öyle dinlemek, Koray'ı dinlemekten farksızdı bir yerde. Tuhaftı, yeniydi ama adapte olunabilirdi. Kendim de şaşırdım buna. Sonra son kez hazırlıksız ve adice vurdu. Son kez, gerçekten acıdı. Çok kısa, sert, soğuk bir acı. Ancak iyi ki böyle oldu. Sevgili olarak hiçbir zaman arkamda duramadı, bana olan sevgisini savunamadı, beni koruyamadı, eş olarak zaten yanımda bile olamadı, korkarak kaçtı ve en sonunda...  En sonunda, arkadaş olarak bile (ki gerçekten çok basit, çok zayıf bir arkadaşlık şimdi bakınca) arkadaş olarak bile yanımda duramadı bu insan. Bu sıfatımı bile anında gözden çıkardı, rahatının kaçmasındansa, bir kere dik durup bir adet kavramı savunmaktansa, beni bir de arkadaş olarak bırakıp kaçmış. (Kaçmış diyorum çünkü bunu da kendim anlamak ve ağzından sökerek almak durumunda kaldım, ''Çok çok çok korktuğu'' için 10 gün kadar sessiz bıraktı, ne kadar adice bir hal.) Bana çok kez rezil olmuştur ama bu kadar aşağılık bir hale geldiği iki üç olaydan biriydi bu. O anda aşırı bir yüzleşme yaşadım, belki de bir seri yüzleşmenin ilkini. Ben artık kötülükten başka hiçbir şey görmediğim bu insandan, sadece kopmak istiyorum. Sevgime, iyi niyetime, sabrıma, emeklerime, şefkatime hiç değmedi. Onarılacak, dönüşebilecek hiçbir şey yoktu. Hiç olmadı. Gördüm ve başka bir şey göremedim, yok çünkü. Ona dair iyi, sevilesi, inanılası hiçbir şey yok. 

  O halde benim sevgimde, hayal gücümde, güvenişimde ve hatta bu insanı algılama / okuma şeklimde bazı sorunlar var. Pek çok insanı sundukları şekilde, olduğu gibi doğru algılıyorum ancak bu insanda daha fazla yanılamazdım. Öyle dedikleri gibi zeki falan olmadığımı hep söyledim, zihnimin fazla ve çok yönlü çalışıyor olması, onun her zaman doğru çalıştığını göstermiyor. Bazen çok yanlış ve çok fazla, bazen çok tek yönlü ve yoğun çalışıyor. Çok zeki denilen pek çok insanın da, kendi zihniyle sık sık çatışmaya düştüğünü gözlemliyorum. Eğer bana izletmek için bir çizgi film seçmişse, ben karşımdakinin gerçekliği yerine o çizgi filmi görüyorum, o çizgi karakteri seviyorum ve onun bana sunduğu hayal ürünlerime inanıyorum. Vasat bir arkadaşlık denemesinde bile bir derin bağ bulmam, iki diziyi konuşmakta bir saf çocukluk görmem de bundandı. İnanmak istediğime inandım, bu zaten hemen her aşk ve sevgi ilişkisinin yürüme sebebidir tamam; kafandaki ideale inanmak istersin ve inanırsın. Ta ki kafandaki ideal ile gerçekte olan insan, hayatın getirdikleri karşısında dövüşene ve gerçek hal üstün gelene kadar. Hayal kırıklığı, yüzleşme, kabulleniş ya da kabullenemeyiş. O kadar sıkıcı bir format ki, insanların bunu birkaç kez yaşaması, her seferinde de farklı bir gidiş yolu beklemesi ve bundan bir çeşit heyecan duyması çok ilginç. Peki ben, sözde çok zeki olan, neden ideal olan çoktan yok olduğu, gerçekte olan da kendini sayısız kez rezil ettiği ve kötülüklerini gösterdiği halde, nefret etmekten alıkoydum kendimi. Neden, bana, anneme çok ciddi zararlar veren bir insanı, hayatımda tutmak pahasına, arkadaş formuyla barınmasına izin verdim? Bir sürü neden ve nasıl sorusu. Bunlar bana yöneltildi yakın çevremden, şu üç senede sayısız kez, şu iki haftada bile birkaç kez. 

 Bunların cevaplarını açıklamam gereken bir tek kişi var. O da kendimim. Öyle yapıyorum, elbette kazara bile olsa okunmasını göze alacağım bu sayfada değil, kendi içimde arıyorum cevaplarımı. Şükür ki buluyorum, öyle açığım ki kendime artık. O kadar psikoloji kitabı, zihnin düşünme ve algılama biçimlerine dair, çocukluğun bugünümüze etkilerine dair, istismar ve şiddet kurbanlarının kurtuluşuna dair okuduklarım çok yardım ediyor. Belli bir psikolojik esnekliğe, dayanıklılığa erişmişim. Doğru bir çabaymış. Sinir sistemi onarımı için bedeni kullanmak, ruhun bedenle bağ kurmasını ve daha derin, daha doğru hissetmesini, işlemesini sağlayan tüm o çalışmalar, hareketler ve bilgileri de iyi ki öğrenmelere doyamamışım. Bunlar bu süreçte de benim araç gereç kutumdan çıkardığım, kendime yardım aletlerim oldu. Kendime sadık kalışımı sağlayan yolları böyle çiziyorum. Oluyor. Kendini anlamak, yol almak süreci bitmeyecek bir süreç. Bir yaşama biçimi daha çok. Bir varış ve oluş noktası yok, derinlere iniyorsun, hafifliklere varıyorsun, çok acıdığında da, çok sevindiğinde de kendi duygunla kalıyorsun. Kimseye kaçmadan, kendini yok etmeden. Saplanmadan, tutunmadan. Çok da ciddi, ermiş gibi yapmıyorum bunu. Yapamam, bana ait olması için, bana göre olması gerekli. Her şeyimin kuralı.

İşte bu şekilde, ara ara hüzünleniyorum. Verdiğim çok yoğun sevginin, inancın, güvenin, coşkunun, tutkunun yasını tutuyorum. Bunun o insanla hiçbir ilgisi olmadığını net şekilde biliyorum. Bu tamamen bana ait olanların, içimden taşanların ve kirletilip atılanların yası. Çok severek ve uğraşarak yaptığım 16 tane tabloyu, harika bir yerde sergilediğime inanırken, onları paramparça, çamurlu bir halde çöplükte bulmama eşdeğer. İçimden çıktılar, onları çok severek ve inanarak yaptım. Sadece, yanlış yerde sergiledim ve yanlış insana emanet ettim. Kirlenmeleri, parçalanmaları, vazgeçilip çöpe atılmaları onları daha az değerli yapmadı. Son birkaç tabloyu yapmadan bununla yüzleşmek, çöpe gidenleri görünce kafamı çevirmemek isterdim. Yanlış kişiye emanet ettiğimi ve onun her konumda yanlış kişi olduğuyla yüzleşmek. O yüzden biraz üzgün, çokça parlak, sert, ve sivri öfke ve nefretle dolu, hepsi de hızla giderek kaybolan bu duygularımı kucaklıyorum. Başka bir versiyonumun çok daha geç ve acı biçimde yüzleşeceği bir şekilden, daha erken ve zamanında oldu belki. Duygularımın değerini bilmek çok yeni. Hiçbirini dışlamadan, hepsini dinleyip duyacak genişliğe esnemek de. Geçiyor. Kendi kendimin yanında olmam harika bir duygu. Zaten en başından beri her şey ama her şey, bunun olması içinmiş. Gel bana bir sarılayım. 


9 Ocak 2026 Cuma

Bir yılanın kabuğu

   Sonra dedi ki güzel dostum usulca ''Bak, bizim takvimde 2025 yılan senesiydi, 2026 ise at senesi diye geçiyor. Yani sen ve annen, eski, kötü, geçmiş kabuklarınızı 2025'te bıraktınız. Annen o zor tedavilerle hastalığını, sen de kurtulamadığın bu adamı. 2026'ya özgür, ferah, bağımsız atlar olarak girdiniz.'' Öyle güzel ve tatlı anlattı ki Hiromita'm. Bir kez daha yüreğim ısındı, gevşedi, aydınlandı. Onunla her konuşmamızda olduğu gibi. 

   Bir sevgi hikayesi değil, bir fiziksel, ruhsal her şekilde kullanılma ve bunu sevgi sanma hikayesiydi benimki. Belki ilk seneleri saf, sevgiye ve dostluğa dayalı, masum sakarlıklarla ve keşiflerle geçen. Sonra kirlendi, çok hızlı, çok kötü kirlendi. 2018'den sonrası, net olarak bir katlanma, istismar edilme, sesimi yitirme hikayesiydi, son 3 senedir olan ise artık bir işkenceydi, çıkamadım, arınamadım. İyi ve temiz bir şeye dönüştüremedim sürekli şiddet ve istismar görürken, asla da kendi sesimi duyamadım. Onun acımasız sesinden ibaret oldum. Bundan sonrası ise, kurtuluşumun hikayesi artık. Bunu sonunda kucaklıyorum, götürdüğü her şeyle birlikte. Onun kötü niyetli sesi olmadan etrafı görmek, insanları duymak, kendimi izlemek o kadar güzel ve taze ki. Eleştirileri, aşağılamaları, alaycılığı, kompleksleri, her şeyi nasıl da mat, soluk, gri yapmış. Kendi gibi mat, soluk, gri. Işıltıma gelen, ışıltımı, kanımı ve enerjimi emen, matlaştıran karadelik. Kopma gücümü çoktan bulmuştum. Kaç kez de söylemiştim ona, artık bitsin ve ilişme diye. Tiksinmeye çok hakkım varken, affetme zorlantısıyla devam ediyordum bu şeye. Giderek daha çok sıkılıyordum. Bambaşka insanlardık ve ortak hiçbir değerimiz kalmamıştı. Ahlak ve onur. Bu iki kavram aynı seviyede olmayınca, bir insanın midesi, diğerini almıyor. 

  Son 1 senedir telefonlarını sıkıntıdan apar topar kapatıyordum, ne kadar sıkıcı ve sabit olduğunu artık görebiliyordum, buna bir açıklama aramıyordum içimde. Ortak baktığımız dizileri konuşmak, arada daha çok ona hitap eden geçmiş anıların hatırlanışı, gülme ihtiyacımdan gelen geyik muhabbetleri... Derinlik de yok, hafiflik de. Anlaşılmaya en ihtiyacım olan, en zor anlarımda ona ayrıca dert anlatmanın, beni yargılamasının derdi de ekleniyordu zaten acı çeken hallerime. Her konuda da, benimle ilgili konuyu kendiyle ilgili yapmasının sıkıntısı. Bir anda, belirtmeden duramadığı eksik gedik görüşleri ve hırsla dayatmaları. Hep tedirginlik ve gerginlik, ne kadar iyi niyetle ve rahat yaklaşsam da onda bitmeyen, kendine hakim olamadığı sonsuz şüpheleri, inandığı ve emin olduğu abuk varsayımları, aşamadığı korkular. Ne kadar sıkıcı, ne kadar sahte bir paket. Yanındayken mide bulantısından ilaç almadan senelerdir duramıyordum (ve bunu yadırgamıyordum, halbuki sevgi yanına giderken Metpamid alınan bir şey olmamalı) son 2 senedir  dolu bahaneyle ''Gelme'' deyip birkaç kez erteledikten sonra gelmelerinde, kaç bulantı hapı aldım bilmiyorum. Beden gerçekten hayır diyor, avaz avaz bağırıyor ''Yanlış'' diye. Sinir sistemim haykırıyordu o yakındayken, hiç olmadığı kadar fazla anksiyeteyi geçen ay bile onun yanında yaşadım. Ne anlamsız bir yük. Olmaması çok güzel, yok olması, onu yok edebilmek her şeyiyle. Annemin tanı ve iyileşme sürecinde başka birine dönüştüğümü, artık kötülüğe katlanmadığımı biliyordum. İyi niyet taşımayan herkesi yaz sonu tamamen silip çıkarmıştım, gözümün önünden bile. Evrim en büyük yükümdü, kendimden utancımdı, hayatımdaki çirkinlik kaynağıydı ve gitme zamanı çoktan gelmişti. Maddi, manevi, fiziksel, ruhsal hasarım büyük, çok büyük. Hepsi yanına kar kalsın, artık başkasının belası, yapışkanı, rezaleti olsun. Bu türün amacı aynı, seni kendinden koparıp kontrolüne almak ve aciz egosunu tatmin etmek, sonra da senin kendinden kopuşunu fark edip, kendine kavuşman. Belli bir özgüvenin, özsaygın, hele ki yaşın ve derinliğin varsa bu tür zaten tutunamıyor. Onun için kulbun yok çünkü, kanını emeceği her giriş kapalı, sızacak açık bulamıyor. Tıpkı artık bende de olmadığı gibi. Yılanın kirli, çürük kabuğu orada zaten kopup gidiyor, geride kalıyor. O öyle olmak zorunda ve bu artık benim sorunum değil. Yazarken yine gülümsedim, mucize gibi. 

 Acıtan, yakan, sonunda hızla buharlaşan bir mucize oldu. Yılan kabuğu geride kaldı. Ellerim serbest ve ruhum senin tüm yüklerinden, pisliklerinden, çürümüşlüğünden özgür kaldı. O kadar önemliyim ki, o kadar önemsizsin ki. 16 senelik kör uykumdan uyandım. Bir gün ola da bu sayfaya bakarsan, (ki artık beni gizlice deşip bilmene gerek kalmadığına göre, muhtemelen bakmazsın.) ilk ve son ilişkim olarak, hayata dair tek pişmanlığımın sen olduğunu bilmeni isterim. Sana inanmak, seni kendi çevren oldukları halde sevmeyen, anlamayan insanlara senelerce savunmak, senin kendine yakıştırdığın ufak bir gölgeden çok daha fazlası olabileceğine inandırmak için çabalamak. Nasıl bir enerji heba ettim, zaman, cümle, anlam israf ettim. Kimselerin tüketemediği saf ve derin güvenimi, yoğun ve sadık sevgimi, inancımı tüketmeyi, zehirlemeyi başaran insan sen oldun. Bunları senden temizlemek bana kaldı. Seni küçük ve önemsiz gören herkes sonuna kadar haklıymış, başta kendin haklıymışsın bir gölgeden ibaret yaşamaktan memnun olmakta ve ben haksızmışım. Yanıldım. Yanılmamak için çok uğraştım, sonrasında bunu kabullenmemek için. Olabilirdin, değilmişsin, sonunda söyleyebiliyorum bunu. Vicdanım rahat ve hafif, bir yılan kabuğuna basarak çıkıp gidiyorum kendi hayal dünyamdan. Karadeliğin ardında bir hayat var ve kaynaklarım temizleniyor.