23 Eylül 2013 Pazartesi

Çıt Çıkarmayan

 Kaldırımda oturuyorum, elimde ince bir dal parçası, toprağı eşeliyorum amaçsızca. Sonra zarif, kırılgan ve parlak kanatlar çekiyor dikkatimi. Peri gibi bir kelebek, toprağa paralel, yavaş hareketlerle ilerliyor. Dikkatle odaklanıyorum. Karıncaların onu yüklenmiş, azimle taşımalarını izliyorum. Hiçbir anlam çıkarmadan. Hiçbir metafor yaratmadan. An çok sessiz.

 Mutfak perdesinin dantelden delikleri arasından güneş süzülüyor. Ahşap mutfak dolaplarımızın üzerinde kusursuz bir dantel gölgesi var. İzliyorum. Isıtıcıdaki su fokurduyor. Dolabın üzerindeki dantel bir hafifleyip siliniyor, bir koyulaşıp belirginleşiyor. Elimi üzerine koyuyorum, elim dantel bir bukalemun. Suyu neden ısıttığımı unutup çıkıyorum mutfaktan.

  Evime giden işlek caddede yürüyorum. Hızlı hızlı, üşüyerek. Aniden kornalar çok fazla geliyor, benim için çok fazla. Bir mide bulantısı hapı alıyorum. Gitmek istediğim, gitmem gereken herhangi bir yer yok. Evimde sessizlik içinde oturup camdan dışarıyı izleyebilirdim. Güzellik ürünleri satan bir dükkana giriyorum. Vanilyalı duş jeli, güllü el kremi, bademli ballı bir losyon alıyorum. Eve dönüyorum, sessiz. Uyuyorum.

  Kedi uyuyor. Güneş çekiliyor. Ellerim bu saate kadar ısınmadı. Bir şeyler sürekli olurken, bir şeyler hiç olmuyor. Aklımda hep aynı iki soru.

  Bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım?
  Bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı?

19 Eylül 2013 Perşembe

öpücük ver




10 günde deli gibi özlediğim, tatilin her sabahı yanımda taşıdığım videolarını izlediğim, hakkında bir soru sorulunca bin tane başka cevap vererek insanları bunalttığım, güzel gözlü tüy topağına Şeker denir. Tam bir gündür yanımda huzur içinde horlamaktadır, selamlar yollamaktadır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Cunda'da bir rüzgar esti, duruldum


Ege beni teslim aldı sonunda, uzun inatlaşmalardan sonra. Denize o kadar çok dalıp gidiyorum ki, bakışlarımı bir şeye netlemem zorlaşıyor. Tüm yaz kurduğum ''hiç konuşmadan denize bakmak'' hayalini günlerdir yaşıyorum. Bıkmıyorum da, sanki birkaç ay daha, konuşmadan, elimde çay fincanımla denizi izleyebilirim. Bir kedi yanaşıyor arada, dizime sürtünüyor, gözlerimi denizden ayırmadan onu seviyorum miskin miskin. Kedi kibarca sesleniyor. ''Bak ben senin şehirdeki sakinleştiricinim, ihmal etme beni'' Eğilip bakıyorum. Bu seferki grili beyazlı. ''Çok güzelsin, üzgünüm bir an gözlerimi ayıramadım denizden. Çok balık çıkıyor mu bu mevsim'' diyorum. Öyle kumda oturup mırrlayarak, purrlayarak denizi izliyoruz, yaklaşan bulutlardan, sardalyalardan, kayıklardan konuşuyoruz.

  Haziran'ın, parkın izleri yok gibi burada. Sanki hiçbir şey olmamış. Haberlerde şöyle bir geçiyor güncel durumlar, bir an herkes başını çevirip izliyor, sonra önlerine dönüyorlar. ''Lodos sağlam esti, yarın yağar, açılacaktım ben de.'' Bir kaya barbunu tuttum, bu kadar bak, mis gibi mis'' Zeytin işine girelim be abim artık seninle'' Konuşuyorlar, konuşuyorlar. Havadan, sudan. Hayatın havadan ve sudan ibaret hale gelmesine özeniyorum. Ne özenmesi, içim gidiyor. Basit yaşamak istiyorum. Basit sıkıntılar istiyorum.

  Dalıp gitmediğim zamanlarda yiyorum. Sardalya, papalina, çılgın tostlar (beyaz tişörtlerim yemek listesine döndü ilk günden) tarçınlı lokma, karadut dondurması, midye dolma, boyoz, ne çok muhteşem şey sunuyor burası insana. Mutlu bir göbek yaptım, ayva falan da değil. Ama mutlu, o yüzden hoşgörmek zorundayım kendisini, eminim kışın bu yiyecekleri düşünüp ''keşke yeseydim'' demek yerine, şuan tüm haşmetiyle çıkıp gezinmeyi tercih ediyordur.



 Bir de evler var ki, onları tarif edecek kelime yok. Pencerelerinden, taşlarına kadar hepsine hayranım. Bazılarında tarih de yazıyor, 1892 yılına ait bir ev gördüm dün, çok zarif ve çok sağlamdı, içinde yaşayan bir aile vardı. Cunda meydanına yakın, her gün balık ağları ve süslü, sarmaşıklı sokaklar arasından geçerek yaşayan insanlar var demek. Demek ki olabiliyor böyle güzellik dolu bir hayat.

  İki gün daha. Sanki iki aymış gibi yavaş geçireceğim, çok yürüyerek ve çok izleyerek. Nefes alıyorum.

11 Eylül 2013 Çarşamba

her şeyi bilmek istiyorum. onu da. şunu da.

-Ayaklarım Ege'de bir yerleri gezerken kalbim ve aklım İstanbul sokaklarında kalmamıştı hiç. Baktım ayaklarım da hiç istemiyor burayı, kapandım otel odasına. sosyal medyada nefes darlığımı çoğaltıyorum.

-Ayvalık sahilindeyim, karşımda Cunda var. Cunda'da olmak için dolmuşa binip 10 dakika yol gitmem yeterli. Kadıköy'e gelmiş polis, en barışçıl ve özgür İstanbul köşelerine, Moda'ya. Orada herkes birbirini kollar bilirim. Ama bir boşluğa düştüğüm hissi gitmiyor yine. Moda'daki kedileri düşünüyorum sonra, o kadar çok, o kadar insancıl, o kadar güzeller ki. Toplasan beş kez görmüşümdür ama dertleri içime düşüyor.

-''Bırak artık şu aleti elinden, internete bakma birkaç saat, kafan gözün dinlensin.''

-Çocuk 22 yaşındaymış daha. Nefesim bile acıyor.

-Dün rüyamda biber gazları patlıyordu yine ardımızda. Bu sefer bir arabanın içindeydim, kapılar kilitliydi. Burun deliklerimin ve genzimin yanmasına uyandım. Beyaz kireçle kaplı Ege evi bile ferahlatmaz mı bir kabus sonrasını? Çocuk 22 yaşındaymış.. Hatay'larım acıyor.

-Kafanıza kask takın. En çok aklımızı anlamadıklarından, en çok kafatasımızdan korktuklarından, hedef bölgemiz hep orası. Kask takın, baret takın. Aklım tek tek hepinizde, tanısam da tanımasam da. Siz iyi değilken denizin hiç anlamı yok.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Dalgalar kıran çocuğa

Sana gördüğüm en güzel şey olduğunu söylemeye kalkıştım.
Ağzımı açtım, kapadım. Açtım, bana dönüp baktın.
Sen gülümsedin, ben şaşırdım.
Gördüğüm en güzel şey bu kadar basit olabilir mi? (Gerçi ya bir kedi olacak ya bir insan. bir o kedi, bir bu insan, değişip duracak yani; bak rahatladım karmaşıkmış iyi)
İyi bu oda, iyi. Sen varsın, ben varım, başka da bir şey yok.
Tavana baktım sonra, gökyüzüydü.
Pencereyi açtım, bir bulut girdi içeri.
Kırıtıyor mu bu bulut? Vallahi gülümsüyor gözlerini aç bak.
Sebebini sordum, elim avucunda uyurken seyrediyormuş bizi saatlerdir.
Sen, bulut ve ben uyuduk biraz daha, üçümüz bir bütün uykusu.
Şöyle bir-iki saat uzanmak oldu bir derin dalmak, ayılması zor.

Tam oldum ben sonra. Tastamam oldum.
Eksik-gedik kalmaktan yorulduğum her an için, birazını sonraya saklamak, üşüyünce üzerime bir şal gibi alıp sarılmak için, bir de uzun yola götürürken yolda okumak için,
Biraz daha sokuldum tastamamlığımıza.
Yanaklarıma sürdüm, boynuma, parmaklarım güçsüz kalmış çok; onlara.
İyi geldin.

Dudağım soğuktu yanağın sıcak.
Sonra bir dalganın, dalgakıranına kavuşma sesi.
Isındım.

Uzun yolda ben sana sarılacağım bak ruhun duymayacak, sen olağan bir gündüz vaktinde,
Ben, dalgalar halinde.
Kopuyor.
Rüyanda gördüğün. ''Merdivenlerin tepesinde, basit bir rock'n roll şarkısında.'' Dans eden. Kızım ben.
Sen, dalgakıran. Çocuk.







Cunda yolunda

Yol öncesi hazırlığı. Annem beni yatağa sığınarak kaçamadığım her şeyden uzaklara götürüyor, sonbahardaki halini en sevdiğim yerlerden birine. Akşamları üşüyeceğini bilmek güzel, boş birkaç ince defterin dolu halde döneceğini bilmek de öyle. Büyük ihtimal ilk günler hiçbir şey yapmadan, kumlara oturup denizi izleyeceğim. Pek konuşmadan, pek sorgulamadan. O denizin nerede bittiğini bile düşünmeden, kupamdan sessizce yudumlar alıp izleyeceğim onu. Olur da sihirli anlar gelir ve o izlediğim denize yağmur da çiselerse, daha çok minnet duyacağım. Sanki deniz gökyüzüne damlıyormuş gibi olacak bir süre sonra.

Hüzün payı sadece Kedi Şeker geride kaldığı için. Çok miyavlayacak, hatta uluduğu zamanlar da oluyor evde bırakılınca. Köpek kedim, tüylü deniz kabuğum, köfte patili tombiğim. Biraz dinlenmem, biraz temiz rüzgarlar yemem gerek benim. Kalbimde de kocaman sevgiler, mutlu yüzler, şaşı gözlerle birlikte.



5 Eylül 2013 Perşembe

''O gece odasında bir orman büyüdü, büyüdü...''

Ben çevreme toplamaya başladım yine ''şeyler''i. Çünkü akıl sağlığımı yerinde tutmak ve bu aralar arkadaşlarımı ürkütmeye başlayan öfke krizlerimi kontrol altında tutmak için, kendimi teslim ettiğim ne varsa çağırmam gerekiyor. Huzurlu ve pastel renkli şeyler çok güzel. Öfkem çok yorucu, çok yıpratıcı.

 Demirden yapılmış, tiksintiyle dolu ufak binlerce yumruk, içeriden dövüyor beni. Küfrediyorum. Bir şeyleri fırlatıyorum. İnsanların yüzlerine karşı hakaret ediyorum. Toleransımı 31 Mayıs gecesi İnönü Stadyumu önünde bir yerlerde koşarken düşürdüm cebimden. O hengamede sağlıklı nefes alıp verişlerimin ve hoşgörümün yanında, o da düşüverdi yerlere. Bir daha da yerine koyamadım. Arkasından işi bırakmak, en yakın dostumun allak bullak edilişini görmek, başka bir en yakın dostumun askere gidişi, hükümetin bizi büyük bir zevk alarak delirtme çabası falan derken... bir baktım kuduz bir köpeğim artık. Gelişigüzel ısırıyorum. Belki dayanıklı insanlar böyle normal durumlara çok kolay adapte oluyor, bunları bir depresyona dönüştürmeden, güzel bir rakı masası kurup atlatıyorlardır. Ben epey derinlerime düştüm.

  Küçüktüm, okumayı yeni yeni öğreniyordum. Annem bir kitap aldı, o başladı okumaya. Sonra her akşam okuttuğum aynı kitaplara bu yeni olan da eklendi. Uyuyan Güzel, Pıtırcık, Canavarlar Ülkesinin Kralı. Her gece bunları arka arkaya duymadan uyuyamaz oldum. Kitaptaki velet bir gece öfke krizlerine girip, annesini ısırıyor, sonra da güzelce hakaret edip yemek yemeden odasına gönderiliyordu. ''Ve böyle dediği için de yemek yemeden odasına gönderildi. O gece odasında bir orman büyüdü.. büyüdü...'' Sabah canavarlar ülkesinde uyanıyordu çocuk. İyi geldi bana bu düşünce. Sonra Emek, geçen seneki doğumgünümde orijinalini bulup yolladı kitabın. O da çok iyi geldi. (Emek'i üzen erkeklere kafam girsin) neyse sakinleştim yani. bir noktada gördüğünüz gibi, hoş oldum, duruldum.


  Şimdi masal kitaplarımdan başlayarak, sırasıyla sanat tarihi, şiir ve romanlarımdan en çok içimi yumuşatanlara sığınıyorum. Günün farklı saatlerinde, ihtiyaca uygun satırları seçiyorum. Derin nefesler alıyorum. Nispeten daha az küfür ediyorum. Kedimle dertleşiyorum, o purrrluyor, ben hırrrlıyorum, bir noktada uzlaşıyoruz, balkondan sokağı ve bahçeyi izliyoruz. Sonra inceden esiyor, üşüyüp birbirimize sokuluyoruz.

  Şu balkona bir sallanan sandalye alacağım. Ağzımda pipo ve kucağımda battaniye ile sallanacağım tüm gün. Yabancı biri gelince de ''Tüfeğimi getir Sam'' diye sesleneceğim kedime. O da diyecek ki ''Sam sana benzer öküz, Şeker benim adım. tüfeğini de kalk kendin al, göbeğimi temizlemeye çalışıyorum fark ettiysen'' Peki cazgır kedi. Nasıl istersen öyle yapacağız. Bu, olabilecek en mantıklı şey şuan.


2 Eylül 2013 Pazartesi

bir şey

''Bana ne oluyor böyle? Hiçbir şey. Tam olarak hiçbir şey. Tanrım!'' demişti Elisabeth Vogler, beni nasıl çarpacağını hesaba katmamıştı o sırada belki. Aslında sadece bu alıntıyı yapmam yeterli olmalı. Ama yetmiyor, hiçlik öyle bir durum ki, üzerinde uzun uzun düşünülsün, bir yere varılamasın, böylece büyümeye devam edebilsin istiyor.

  Yataktan kalkmak için büyük çaba harcıyorum, çay demlemek için, kahvaltı hazırlamak için, kedinin ıslak mamasını ufak parçalara bölmek için, evi havalandırmak için. Sıradan, normal biri olmak için. Sonra bir deftere uzun uzun yazıyorum, çiziyorum, şaşkınlık verici ''o'' resmi yaratmaya çalışıyorum, siyah beyaz fotoğraf ve görsel avına düşüyorum, müziği açıp görünmez bir sahnede dans şovu sergiliyorum. Çok acaip, özel biri gibi hissetmek için. İkisi de olamıyorum günün sonunda. Sıradan olmayı başarsaydım, huzurlu olurdum, bitirdiğim gün içime sinerdi. Özel biri olsaydım yol katetmiş olurdum, şizofrenik bir seçilmişlik halini yaşamazdım. Elde var hiçbir şey.

Çok iyi bir ressam olmaya isteğim ve inancım vardı okuldayken. Okul bitti, iki sene daha başka bir atölyede boyadım. Çirkin çirkin resimler. Bir de boyarken içten içe ''ya galiba oluyor, bu varacak bir yerlere, çözüyorum'' diyorsun ya, sonra bir noktada pes ediyorsun, artık sürecek boya ve yer bulamıyorsun, o tuvali yerinden kaldırıp camdan atmak, sonra merdivenlerden bağıra çağıra koşarak inip yerdeki tuvalin üzerine çıkıp tepinmek geliyor ya içinden. O an işte, çok büyük bir hiçlik. Picasso atölyesine gelen Françoise'ya ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla güzelsin'' demişti. Sinsi adam. Beni görseydi ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla tembel, umutsuz ve özelliksizsin'' derdi. Ben de ''Sen kendine bak, sen de akrep erkeğisin n'olucak'' derdim. Birbirimize girerdik. O ressam olarak çıkardı, ben hiçbir şey olarak çıkardım.

  Sevgili, dost ve çocuk olarak ise gerçekten iyi olmaya çalışıyorum. En azından bir tanesinde iyiyimdir, o bir tane olan sürekli değişse de. Bu sıfatlarda hiçbirimiz misler gibi olmadığımız için, rahatım nispeten.

  Ama genel olarak yaptığım, başıma gerçekten özel bir şeylerin, bazı fırsatların, inanılmaz olayların gelmesini beklemek. Çabalarım ise ufacık. Çabaladığım zamanlarda hiçbir şeyin katmanları arasında geziniyor gibiyim, biraz daha derine, biraz daha yüzeye yaklaşmak, hepsi bu. Pencereyi açıp, avazım çıktığı kadar ''Neden hiçbir şey olmuyor?!'' diye bağırmak istiyorum. Sonra karşımdaki diğer pencerelere bakıyorum, en az altmış tane var, en azından yirmi tanesinde benim gibi hisseden birileri vardır. Keşke hepimiz çıkıp bağırsak bu ufak mahalleye doğru. O zaman gerçekten eğlenceli ve farklı bir an yaşayabilirdik.

  Gidip bir kahve alayım. En azından 'bir şey'dir.