30 Mayıs 2014 Cuma

into the storm

  Fırtına, bütün gürültüsüyle yaklaşırken bavulumu topladım. Kedim benden daha hüzünlüydü, kısa bir an için. Sonra ben ona fısıldadım ''Uslu dur tüylü bebeğim, köfte patilim uslu dur, bir haftaya döneceğim, iyi bir kız ol'' dedim. Olabilecek en iyi kız olduğunu bile bile. Başka, daha büyük bir fırtınaya doğru gidiyorum. Annem bu akşam telefonda, denize yıldırımlar düştüğünü söyledi, bayılır izlemeye. Ben biraz ürkerim, o sesler gelirken, otel odasında kitap okumayı severim.

  Birbirinize iyi bakın. Cumartesi günü sakin olun, zarar görmeyin. Artık bizden, kalbi temiz, özgür kimse zarar görmesin.

  Ben biraz deniz, biraz yağmur koklayıp geleyim.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

sakinleştirmeyici

günler geçiyor, kaygılıyım
kaygılıyım, kaygılıyım

yedi yıl olmuş, kaygılıyım
dışarıda çok ses var, kaygılıyım
fazla yalnız kaldım, kaygılıyım
insan içine çıktım, kaygılıyım
kaygılıyım, kaygılıyım
3'ü 10 geçiyor, kaygılıyım
kedim çok sakin, kaygılıyım
başım çok ağrıyor, kaygılıyım

hayat pek garip, ben kaygılıyım
şaka yapmıyorum, kaygılıyım
ciddi değilim, komik değilim
kaygılıyım
siz nasılsınız? ben çok kaygılıyım.


23 Mayıs 2014 Cuma

John Lennon da haklıydı

  Eve dönerken babam ''Hayat umulduğu gibi değil, olduğu gibi'' dedi. Sessizce başımı salladım. Annemi Cunda'ya yolcu ettik, benim boş kalan koltuğuma ayaklarını uzatmasını söyledik. Daha eve dönmeden özlemeye başlamıştım. (ana kuzusu olmak bunu gerektiriyor.)

  Belki yine de gidebilirim. Belki her gün tekrar tekrar bıktığım bu şehri biraz daha çekmem gerekiyordur. Bilmiyorum ki, her zaman umulduğu gibi olmuyor işte.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yollar güzel, yollar bitmiyor

  Mutlu olduğumuz anlar için utanmadığımız, aldığımız nefeslerin boğazımızdan rahat geçtiği, çok uzun saatler boyu bir denize bakarken kimsenin ilişmediği yerlere ihtiyaç duyuyoruz, yola çıkıyoruz yine. Cunda'ya (yine.) Bazı yerleri benimsemek, orada var olmak çok kolay, zahmetsiz. İstanbul'un tam tersi yerler benim için, çok değerli. Cunda öyle bir yer, güzel rüzgarlı, kahvaltısından akşam yemeklerine en sevdiğim yiyeceklerin ardı ardına geldiği, Taşkahvesi'nde gazete okuyarak içilen kahvesi tüm kahve keyiflerine bedel, her köşe başı mutlu (daha önemlisi karnı tok) kedi ve köpeklerle dolu, sokaklarında olmanın neşe ve huzur verdiği bir yer. Kendimi aylarca kaybettiğim bir şehirden sonra, kendimi bulmak ve sevmek için çok uygun yerlerden biri.







Eski rum evlerine bu sefer alıcı gözüyle bakacağız, içlerini gezeceğiz. Hayalim odur ki, bu sefer başaralım, ki bunu kendimden çok annem ve babamın beden ve ruh sağlığı için istiyorum. Artık bencilliklerim bitti, onlarla aynı şehirde yaşamak için tutturmalarım bitti, Ege'de olsunlar, artık iyi hissetsinler ve dinlensinler, çok istiyorum.

  Burada yorulup yanlarına gideyim, babam ada otlarıyla yemekler, salatalar yapsın, börek yapsın. Annem çayın altını yaksın, güzel şaraplar çıkarsın. Biz artık Ege'de bir aile olalım. İstanbul'da yaşamak sandığımız hayatta kalma haline, onlar dahil olmasın. Ben aşk meşk ile ve resim yapacak bir atölye ile yetinerek, olduğu kadar idare ederim. Olmadığı yerde ise, doğduğum şehire zaten hiç ait hissetmediğimden, oralarda yeni bir hayat kurmak güzel bir fikir artık.

  Şimdi tek düşündüğüm kedimle nasıl vedalaşacağım, biz yokken ne kadar miyavlayacağı, bir kez yaptığı gibi atlayıp bahçeye kaçmaması. Benim kedi bebeğim çok duygusal ve bağlı bir kedi bebek, kedi kızkardeş. Ben yine her gece Şeker'in fotoğraflarına bakarak uykuya dalacağım. Bir de sevgilim şeker yanağın. Ama özlemek de güzel, uzakta olmak da. Yollar güzel.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

hayatta kalmak

nefes alamadığın zamanlarda gökyüzüne bak
kuşların hiçbir şeyden haberi yok.

11 Mayıs 2014 Pazar

herkes ve başkası

ben bir gün olacağım
iyilerinden biri umuyorum ya, herkes ummuştur
en kötüsü de, en iyisi kadar (belki biraz daha az)
iyi olduğunu da başkası söylemeden inanmazsın.
ama ben bir gün başkasına soracağım.
''ben bir başkasıdır'' dedi ya Rimbaud, ben onu unutmuş olurum.

ben de herkes kadar, eh işte.

herkes en başta söz veriyordu ya
biz nasılsa farklı...
o öyle olmamıştı işte, herkes ondan çok üzgün.
üzgün olduklarını da hep başkası söyler,
başkası söyleyince ikna olur herkes.
ben ne herkese, ne başkasına dahil olmak istemem.
eğer olmuşsam da, bu sözümü de unuturum.

büyük büyük sözler, kolay kolay unutulur.

ben de sonunda bir şeyler oldum. herkes ne diyor diye başkalarına sordum, hiç aldırmadılar. daracık bir düzyazı içinde, dümdüz sordum ''belki biz farklı oluruz?'' (kalabalık bir kafa sallama, ses bile yok) ''belki ben farklı olurum, çünkü gerçekten özel hissediyorum?'' (bir buruk gülümseyiş ki, bu daha çok koydu) peki, peki.

herkesleşirken ben, başkası olmanın keyfini süreceğim, olabilecek en düz şekilde. ama gerçekten yalnız olduğum bir akşamüstü vaktinde, ellerime bakarken, kendimi özel hissetmiştim.

Gökyüzünün yukarısında da yağmur var mı?

  Sizinle konuşmaya başlayalı birkaç yıl oluyor. Hiç tanışmadığım, tanışmadan tanıdığım bir anneyle sohbet ediyorum düzenli olarak, fısıldıyorum, gördüklerimi anlatıyorum, kendi anneme verdiğim gibi rapor veriyorum. Bunu çok severek yapıyorum, zaten sizinle aramda olan ilişki o kadar yoğun bir sevgi üzerinden şekillendi ki, bu sohbetlerin olmaması olanaksızdı.

  Özür dilerim, bugün oğlunuzun yanında değilim. Bana ihtiyacı var mı ondan da emin değilim, gerçi hep birazcık ihtiyacı olduğunu düşünmeyi seviyorum, kendimi önemli hissettiriyor. Ona yemek pişiriyorum, evi gerçek bir ev yapmaya uğraşıyorum, sevebildiğim her an seviyorum onu, yanında olup da sarılmadığım, öpmediğim tek bir gün geçmiyor. Oğlunuz iyi sevgili hanımefendi, oğlunuz muhteşem. Kimseyi sevmek böyle zevkli, eğlenceli bir uğraş olmamıştır. Onu izlemek, aldığı kararları, önüne koyduğu hedefleri, sakince ilerlemesini, başarmasını, ama mütevaziliğini asla bırakmamasını, hatta ne kadar güzel şeyleri başarıp da, kendini başarılı bile hissetmemesini izlemek, her seferinde şaşırtıyor beni, daha da gururlandırıyor. Onunla büyüyor olmak, ondan yeni şeyler öğrenmek gururlandırıyor beni. Mesela geçen gün taze fasulye ayıklamayı öğretti, bana kalsa akşam yemeğini 10'da yerdik, çünkü ona söylemedim ama ilk kez deniyordum fasulye yapmayı. Benim için kalanları da o ayıkladı, ben kestim, o ayıkladı, sessizce yanyana hazırladık. Ben yine bir tuhaf oldum, ona anlatamadım bu durumu da, eminim siz anlarsınız. Bir anne anlar bazı ufacık şeylerin değerli büyüsünü, verdiği sıcak neşeyi.

  Bugün hava beklediğimden de yağmurlu. İhmal ettiğim diğer evimde, eksikleri tamamlıyorum. Gönül alıyorum, anneme sarılıyorum. Ben gözlerimle ve içimden geçirdiğim sözlerle de sarılmayı başarıyorsam eğer, size de sıkıca sarıldım bugün, gökyüzüne bakarken. Bu çocuk var olduğu ve hayatıma girdiği için, kalbimin derinliklerini tekrar ve tekrar keşfettiği için, size teşekkür ediyorum. Yakında ziyaretinize geleceğiz yeni çiçeklerle, içten gelen kelimelerle ve aramızda kalan tüm verilmiş sözlerle.

4 Mayıs 2014 Pazar

My huckleberry friend...

   Tiffany'de Kahvaltı'yı ilk izlediğim yaşı ve hemen akabinde gerçekleşen Audrey Hepburn'e tutulmayı hangi yıl yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama o günden sonra düzenli ve sık aralıklarla, bir kez bile sıkılmadan izledim bu filmi, daha doğrusu yaşadım. Her seferinde başka bir hissi keşfettiğiniz, ne kadar büyüdüğünüzü hesapladığınız film/kitap/müzik nasıl en sevdiğiniz oluyorsa, Tiffany'de Kahvaltı da öyle en sevdiğim film oldu. Kalabalık mekan çekimlerini, özellikle de 60'ların ev partilerini birebir yansıtan sahnelerini ayrı severim (ki hepsi mükemmel kargaşa yönetmeni Blake Edwards'ın ustalıklı ellerinden çıkma, çok neşeli ayrıntılarla doludur) New York'un caddelerinde, elinde kahve ya da sigarasıyla, ayağında babetleri ve üzerinde çok şık trençkotuyla Audrey Hepburn'ün sahnelerini izlemeyi ayrı severim. Bu filmden sonra Audrey'nin pek çok portresini yaptım, onun güzelliğine olan hayranlığım bitmek bilmedi çünkü. Hala da bilgisayarımdaki sinema klasöründen en sevdiğim hallerine bakarım canım çektikçe.


  Bugün yine içimden geldi, ilk seferki huzurum ve hayranlığımla izledim bu filmi. Tam da Audrey Hepburn'ün doğumgününde. Yine içim güzelliği ve zerafetiyle doldu. Bilemiyorum ki kahverengi, biçimsiz bir kazakla bile onun kadar şık görünmek, incecik bir yüzde böyle kalın kontürlü kaşların bu kadar kusursuz bir güzellik yaratması mümkün müdür? Filmin en sevdiğim sahnesini birkaç kez başa aldım. Audrey'nin pencere pervazına oturduğu, ağır ağır gitarını tıngırdatıp ''Moonriver''ı söylediği o güzel sahneyi. Henry Mancini'nin muhteşem bestesini Audrey seslendirdiği zaman, ben sakince hayal kuruyorum, bu şarkıda dans etmeyi, hemen hemen hiç dans etmeyen bir çocukla, içimizden geldiği gibi, kimseler görmüyormuş gibi. Israrlarımı kıramayıp çok tatlı bir şekilde, Beyoğlu'nda bir terasta ilk dans edişimizde olduğu gibi. O çocuk benim ''huckleberry friend''im, bu şarkı ikimizin şarkısı. Audrey Hepburn'ün doğumgünü şerefine bir kez daha dinleyelim o zaman,

http://www.youtube.com/watch?v=ZZHTT-6JNws

Two drifters, off to see the world
There’s such a lot of world to see
We’re after that same rainbow’s end, waitin’ ’round the bend
My huckleberry friend, moon river, and me

3 Mayıs 2014 Cumartesi

siyam güzellemesi

  Siyam kedilerine bayılıyor oluşumun çocukluğumdaki ilk kedim Gümüş'le geçen üç yıl ve sonrasında gerçek anlamda ilk kedim olan Şeker'le geçen sekiz yıldan bağımsız olarak, bu yaratıkların görünüşüne, karakterine ve tarihine duyduğum büyük ilgiyle alakası var. Köpeğe en çok benzeyen kedi türü derler siyamlar için, birçok bakımdan doğrudur. Diğer kediler özgür ve bağımsızdırlar, kendi başlarına saatlerini geçirebilirler, hatta mutluluk içinde yaşarlar tek başınalıklarını (bu da kedilere duyduğum hayranlığın sebeplerinden biri ya) Siyamlar öyle değil işte, sahibine bağlı, çoğu zaman bağımlı hatta. Mısır'daki rahip kedilerinden, Tayland'daki keşişlerin kedilerine uzanan yolculukları, genlerine inanılmaz bir koruma ve bekleme güdüsü işlemiş, bunu ancak siyam kedileri olanlar bilir. Şeker'in ilk zamanlar sabaha karşı uykumda yaklaşıp, burnunu ağzıma dayayıp nefesimi kontrol etmesine inanamazdım, birkaç kez sırf tepkisini merak ettiğimden nefesimi tuttum ve patisiyle ağzımı itmesini, yoklamasını hayretler içinde izledim. Artık sabaha karşılarımız bir ritüel, hayatta olduğumu ve onu çok sevdiğimi biliyor, buna güveniyor (Sokaktan kurtarılan her hayvan gibi, bu güveni duyması çok uzun zaman aldı.) sabaha karşılar ikimize ait, karşılıklı sevgi gösterileri, birbirinin üzerine doğru gerinmeler, tırrlamalar, purrlamalar eşliğinde geçiyor. Bir de pek sohbeti yapılmayacak tuvalet ziyaretlerimiz var, anlatması da tuhaf ama Şeker beni ve annemi en ufak tuvalet ziyaretine bile asla yalnız yollamaz. İşimizi bitirip çıkana kadar çamaşır makinesinin üzerinde gururla dikilip bizi izler. Eskiden ''bebeğim sapık mısın sen'' dediğimde, ''hayır efendim, burası türlü tehlikelerle dolu, sizi koruyorum ben, sen işine bak'' derdi. ''bütün manyaklar bir eve toplanmış, sağol eksik olma canım'' diyerek razı gelirdik. Şeker hep çok komikti, çıkardığı yerli yersiz tuhaf sesler (miyavlama diyemiyorum onlara) güzel şaşı gözleri, sakarlıkları, neşelenip evin bir ucundan diğerine at gibi koşturması... hala en çok ona gülerim, en çok ona sevinirim.



  Artık geçen yıllardaki gibi her gecem kedimle birlikte geçmiyor, haftanın daha az günü bu evde, daha çok günü yeni,diğer (malesef kedisiz) evdeyim. Çok özlüyorum kızlarımı, üçümüzün bir arada olduğu saatleri. İki gün önce hasta olarak geldiğim aile evimde yatağıma girdim, girmemle ateşimin iyice yükselmesi ve bitmeyen uykulara dalmam bir oldu. Elbette ki asil bekçim ve koruyucum beni yalnız bırakmadı ve kolumun altındaki yerini aldı. Dün ben yataktan hiç çıkmadım, o da bir kez bile çıkıp yemek yemedi, başımdan ayrılmadı. Arada bir patilerini koluma yaslamak dışında pek hareket de etmedi sevgili kedi kızkardeşim. Ona boşuna kedi kızkardeş demiyorum, yapabileceği en güzel şekilde ilgileniyor benimle, gerçekten de iyi ediyor bir şekilde.


  Bir de tüm bu saydıklarımın iki-üç katını yaptığı annem var. Onunla ilişkisi apayrı, ona cidden tapıyor. Annem gerçek bir kedi annesi, bebek gibi baktı Şeker'e. Onun koyduğu kuralları ve uyguladığı disiplini ben mahfettiğim için arada kızar bana, haklıdır da. Şeker ise tüm yemeğimi paylaşmaktan, hiç hoşlanmadığı bir şey yesem de illa ki tadına bakmaktan, yasak olan her yere benden yüz bulup çıkabilmekten, günün her saati uyuyabilme potansiyelimden memnun, bir kediye kızkardeş olmak da böyle bir şey işte.