1 Şubat 2012 Çarşamba

terapi



daha önce dedim ki size, şöyle bir grup var, konserine gittik, daha bir beğendik, birazınız dinlesin, herkesle paylaşmayalım bu adamları. ki zamanında pelin aynı şekilde dinletmek istemişti, ben dinlememiştim, ayıp etmiştim. şimdi bu adamların biri, televizyonda birşeyde oynuyormuş, zaten tiyatrocu bu adamlar, normal yani oynaması. ama şimdi herkes keşfetti mi bunları sana, elden ele geziyor şarkılar. ama benim dinlesin istediklerimden hala dinlemeyenler var. http://buyukevablukada.com/dinle.html aç sen, onlar fonda çalsın, konuşsun, takılsın. bak diyorum, iyi gelecek. yalnızlığını alır, yüzünü güldürür, kafanı doldurur. iyi bu adamlar iyi. tüm gün çaldılar bu odada.

üzerinde daktilolar olan deftere ne yazacağımı düşünüyorum, şeker yanak hediye ettiğinden beri. bugün başladım. kendimi kurtaracak olanları yazdığım defter o artık. defterin sayfaları o kadar muhteşem ki, bazı sayfalara, belli insanlara göndermek üzere mektuplar yazıyorum ara ara.

bu kupa benim en değerli eşyalarımdan. o da hediye. dostlarımın en uzakta olanının, alırken tahmin bile edemezdi beni her çay yudumunda nasıl iyi hissettireceğinin.

bugün balkonda kocaman tek yanı açık bir koli içine, avuç avuç ekmek kırıntısı, az zeytinyağı damlatılmış su kabı koyduk. ne çok kuş türü varmış çevrede. sığırcık geldi, saka geldi, bülbül geldi yahu... annemler gelen bülbülün ''bokluca bülbülü'' olduğunu söylüyorlar. bu kadar narin bir hayvana, ısrarla nasıl bu isim verilir anlayamıyorum, ama yapacak birşey yok, bu cinsin ismi buymuş (eğer beni fena halde yemedilerse)

dersen ki, terapi bu yazının neresinde, derim ki, cümlelerin içine sokuşturdum onu. güzel müzik, dost izleri, yazmak, çay içmek, hayvanları tok görmek derken, biraz biraz geliyorum kendime. böyle böyle geliyorum.

31 Ocak 2012 Salı

bu havada en güzeli

durup dururken istanbul'a tekrar adapte olmaya çalışma çabalarım, kılımı bile kıpırdatmadan sürüyor. yavaşça herşeyin yoluna girmesini izlemeyi severim ben, şeyler ''tuhaf bir biçimde'' yoluna girme belirtileri gösterirlerse, büyük bir keyifle izleyeceğim yine. şimdilik kımıldamıyoruz. sadece aşağıda belirttiğim eylemde bulunmak için çıkıyorum yataktan, sonra yine kapanıyorum.

bu havada, yani buz gibi soğukta yapılabilecek en güzel şeyi açıklamak istiyorum size. evinizde kedi besliyorsanız daha kolay bu yapılabilecek şey. eni ve boyu biraz genişçe bir kutuyu, altına naylon sererek sokakta kuytu bir yere koyun, dik olarak. kutunun tabanına, bir kap içine az zeytinyağı damlatılmış su, bolca da kedi maması koyun. sonra seslenin etrafa, sesinizi duyanlar gelip güzelce karınlarını doyursun, duymayanlar da, kutunun üst kısmı tarafından kardan, alt kısmındaki naylon tarafından da yerdeki ıslaktan korunan mamaları yesinler sonra. eğer evinizde kedi yoksa, ya marketten, çok ucuza kocaman bir poşet kedi maması alın, ya da evden birşeyler hazırlayın. kar yağarken kendinizi nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum, ama dışardaki canlılar için en ufak birşey bile yaparsanız, çok daha iyi hissedeceksiniz şu ankinden, eminim.

30 Ocak 2012 Pazartesi

karlı bir günde, sevgiyle

can dostunun arkasından el sallamak, bir daha ne zaman göreceğini bilmeden, bir başka ülkeye uçuşunu izlemek ne zormuş. ama ne güzelmiş bir yandan kanatlanıp uçmasını görmek, neler yapabileceğini düşünmek. şimdi mesela, neler hissettiğini, ne yapmakta olduğunu merak etmek. şimdi mesela, şimdiden özlemek. gözlerim ikide bir dolup dolup taşarken, eski saçmasapan videolarımızı izlemek, gülmek bir yandan da. başucuma, giderken verdiği mektubu koymak, benim mektubumun da onun başucunda olduğunu tahmin etmek. en iyisini dilemenin, en içten dilemenin gerçek anlamını görmek. çok, çok eskiye gitmek, en, en yeniye bakmak, iki arada bir derede, ne zormuş, ne güzelmiş.

rolling stones'dan ruby tuesday çalarken, ve kar sabahın erken saatinde yağdığı kadar fazla yağmaya devam ederken, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. prag, floransa ya da londra, hangisi olursa.

21 Ocak 2012 Cumartesi

nasılsın



en sonunda ingiltere'ye gideceğim. ingiltere'yi görmek için değil, emek'i görmek için. sırf bunun için bile sevinmeliyim aslında, daha geniş bir alana yayılıyoruz giderek. ama onun evindeki dolu dolu üç günün sonunda, kendi evime dönünce bir tuhaf hüzün çöküyorsa da, bu da gayet doğal. olsun, daha bir hafta var, hala aynı şehirdeyiz. hayat bizden farklı şeyler görmemizi, değiş tokuş etmemizi ve daha çok büyümemizi istiyor. biz de kırmıyoruz onu. bakma, ben yerimde sayıyorum ama, bir gün bir başka ülkede, herkes bize tuhaf tuhaf bakarken, biz yine kahkahalar içinde tepineceğiz, en çok birbirimize kızacağız, en ağır şekilde eleştireceğiz, tartışacağız ve zararlı yiyeceklerin dibine vuracağız. çok şey değişecek, hiçbirşey değişmeyecek. ve o ağaçlı yoldan aşağı yürüyen hallerimiz, hep orda kalacak.

bu aralar kendim için bir takım adımlar atmaya başladım (bir takım adımlar atmak? hmm.. makul gibi) yağlıboya, illüstrasyon ve handmade ürünler bir arada ilerliyorlar, yağlıboya elbette ki gerçek olay. diğerleri de biraz keyif, biraz para. az ama. tuvalde şimdi, canlı renklerle dolu bir yüz ve onu çevreleyen koyu renk saçlarla uğraşıyorum, ve biraz hüzünlü bakan gözlerle, ve kırmızı dudaklarla. bunlar bir portrede en sevdiğim şeyler olduğundan, daha kaç tane aynı üslupla portre yapacağım bilemiyorum.

bu hafta bazılarınız kara doydu. özellikle ankara'da oturanlarınız. ve yer yer istanbul'un şanslı kesimleri. bense, bir adet bile kar tanesinin düşmediği bakırköy'de her beş dakikada bir camdan dışarısını kontrol ederken, ''yalvarırım yarın okullar tatil olsun, hadi kar, gözünü seveyim kar'' diyen ilkokuldaki halime döndüm. pek işime yaramadı.

çok özlediğim kızlar var. bazıları artık buraya uğramıyor bile. bazıları arada geliyordur. ben sık sık düşünüyorum onları. mutlu olmalarını istiyorum oralarda bir yerlerde. uzun zaman oldu kendimle uzun uzun konuşmayalı, umarım ben de mutluyumdur. iki yanağımdan öpüyorum kendimi. melissa çayı çok güzel birşey. kedim de öyle.

13 Ocak 2012 Cuma

çoktan bitirdiğim işe başlarken

benim bir işi yapmamın en iyi yolu, karşımdakine o işi çoktan yaptığımı söylemektir. sonra bu boş vaad yüzünden saatlerce mide ağrısı içinde çalışırım ve tamamlarım, bu huyumdan nefret ediyorum. şimdi iki ayağım 34 numara bir ayakkabıya sıkışmış halde yetiştirmem gereken, üstelik hiç alakamın olmadığı konularda çizimler var. daha doğrusu boş kağıtlar. ve karşı taraf hepsini çoktan bitirdiğimi sanıyor...

11 Ocak 2012 Çarşamba

Actress Project






başka bir seri, 11 tane bayıldığım kadını çizdim. 50'lerden de var, 70'lerden de, son dönem artislerden de. buraya aldığım kesitleri koyuyorum, tamamını koymak başıma iş açarmış, kulağımı büktü işi bilenler. bunlarla çok güzel birşeyler yapabilme olasılığım var. ne tatlı olur yapabilirsem.

6 Ocak 2012 Cuma

sabaha karşı rengi





eskiden beri, buraya yazmayı en çok sevdiğim saatler, derin bir uykudan aniden uyandığım, sabah'ın 5'i ile 7'si arasındaki saatlerdir. belki de sırf havanın o anki muhteşem renklerini görmek için uyandırıyorum kendimi. önce siyahtan uçuk leylak, sonra gri mavi, sonra araya giren kızıl pembeler, ve hep beyaz tül perdenin ardından, onun ferah filtresinden izlemek bu renkleri, ve kedim mutlu mutlu, bu saatte uyanık olmamın keyfini sürerken.. sabaha karşılar harika.

5 Ocak 2012 Perşembe

embrace yourself



muhteşem bir dizi yapıyorsan, iki sezon arasına bu kadar uzun zaman koymayacaksın. 2012 nisan'ı gözümde yaklaştıkça uzaklaşan bir tarih, bekle bekle bitmiyor. Daenerys Targaryen'ın bir portresini çizdim bu gece, 'blood of my blood'' der ya hani, ben orda biterim hep.

kışın gelmesi için, kışın bitmesini bekliyoruz o halde..

25 Aralık 2011 Pazar

gözlem

kapının önündeyim.

kolu yok. (bir zamanlar varmış.)

onu duvardan ayıran tek şey eskiden açık olmasıydı.

şimdi kapalı, içerden kilitli.

çaldım, seslendim, yumrukladım.

karşısına geçip baktım sonra, farkına vardım ki,

duvarlaşmış bir kapının önündeyim.

18 Aralık 2011 Pazar

evin en güzel yeri




adamlar iyi, adamlar güzel, adamlar komik bir de, güldük biz de. çok güldük, çok zıpladık, sonra da çok durulduk. şaka şaka, durulmadık. birileri polisi arayana kadar durulmayacağız, sonra da tekrar başlayacağız zaten. http://buyukevablukada.com/dinle.html benim verdiğim linklere tıklanmıyor, lacivert çıkmıyorlar bir türlü, siz copy-paste ile tıklayıverin. ya da tıklamayın, pelin'in tabiri ile ''sadece ben dinleyeyim, kimse dinlemesin'' olmaz öyle şey, dinleyin siz. pelin zaten okumuyor artık beni.

sonra değişik kız tipleri üzerine yazdığım inceleme yazım ve makalem hakkında döküman topladım. bir tane gördüm, en fenası oydu, karakterini, güzelliğini, özelliğini un ufak etmiş. özelliksiz kalmış. özelliği olmayan insan, artık saksı bitkisidir, bilmiyor musun bunu? demek istedim, onun yerine kederli kederli baktım yüzüne, suyunu zaten veren var, yeri de iyi, ilişmedim. ama eve gelince bir yazı yazdım ufak defterime, onun için yazılanların sonuncusu olarak.

bir kız tipi var, ben onu hiç anlamıyorum. bu kız tipi streç mini etek giyiyor, ama sakın her streç mini etek giyeni bu kız kisvesi altında değerlendirmeyin, streç mini eteğin hiç suçu yok. bu kıza başarılı erkeklerin önünde, yanında ve kimi zaman arkasında rastlıyoruz. mavi boncukları var, dağıtıyor. sonra emeğinin karşılığını alıyor. değiyor mu canım, bak yaşlanmışsın? demek istedim ama sustum, gülümsedim, ''hadi görüşürüz kendine iyi bak'' dedim, çok iyi bakıldığını bile bile.

bir başka kız tipi derken sıkıldım, zaten döküman toplamıyordum, yazı da yazmayacaktım, öyle karşıma çıkıyorlardı, ben de şahit oluyordum sadece. sonra arkadaşlarımla yürümeye devam ediyordum taksim'de ya da beşiktaş'ta, hepsi önemini yitiriyordu kız tiplerinin.

geçen gün ilk beyaz saç telimi buldum. bunu büyük bir mesele haline getirmeyeceğim çünkü ben bir drama queen değilim. belki biraz leyla, tamam. fotoğraftaki kedi atölyeden, o da leyla'ymış, öyle diyor. ama drama yok, yanlış olmasın.

14 Aralık 2011 Çarşamba

dudaklarını arala, biraz daha arala..




eskiden odamda karanlıkta otururdum, müzik dinlemek için. ritüellerim vardı, sokak lambasının ışığının yansıdığı pencerenin perdesini açardım sonuna kadar. söğüt ağacı hışırdardı, lamba parlardı, ben çok şey olurdum, neredeyse herşey olurdum o an. çünkü hepinizin çok iyi bildiği gibi dostlarım, hayat olasılıklardan ibarettir. ve ben biraz daha gençken, olasılıklar sonsuzdu.

yine öyle bir akşamda, marilyn monroe'dan one silver dollar'ı dinledim. bir kez daha dinledim, sonra bir kez daha. tam olarak kaç saat dinlediğimi bilmiyorum o gece o şarkıyı. ama bir gecede sözlerini ezberlemiştim, ilerde kendi sahnem olduğunda söylemek üzere. bana göre o zaman, bir sahnenin olması herşeydi bir insan için.

bu gece, aklıma geldi şarkı, açıp dinledim. videoda marilyn'in görüntüleri dönüp duruyordu, o şuh fotoğrafları. ve fark ettim ki, içinden gelerek verdiği hiçbir pozu yok. sürekli birileri demiş ki ''dudaklarını arala marilyn, daha seksi bak, biraz daha arala, harika, tamam!'' ve o kendine ait sahnesinde, hiç kendine ait olamadan geçirmiş zamanını. ama eminim ''one silver dollar''ı söylerken, birşeyler hissetmiştir. ve fazla şuh görünmemiştir.

bir kadın hem seksi hem hüzünlü nasıl olabilirse aynı anda, ve sağlam bir sarılmaya ne kadar ihtiyacı varsa, gözlerinden çökmek üzere olduğu ne kadar belliyse, hepsini görebilen gerçek bir erkeğe ihtiyacı varmış sadece. aslında herhangi birisi one silver dollar'ı dinleseydi çevresindekilerden, gidip sarılırdı eminim.

13 Aralık 2011 Salı

ağır geliyor ama senin adına mutluyum




ağır geliyor. düşüncesi bile içimi sıkıyor. seni tanıdığımdan beri, beraber beyni alınmış iki mahluk gibi gülüyoruz, insanlar bizi anlamazken, uzaklaşırken, gözlerini bayıltırken, biz, biz olmaya devam ediyoruz. olabileceğinden de fazla absürd, sürekli keşif peşinde, aktive olmuş, yola koyulmuş haldeyiz hep. seni tanıdığımdan beri. şimdi sen çok uzağa gidiyorsun, ağır geliyor. kendin için bir adım atıyorsun, yapman gerekeni yapıyorsun, mutlu olacağını da biliyorum. senin için sevinmem gerek ama benim içim sıkılıyor işte, yalan mı söyleyeyim, ''senin adına mutluyum, git git'' mi diyeyim. diyorum zaten. diyeceğim de. sen gitmemeye kalksan, ben seni zorla tıkacağım o uçağa. ama ağır geliyor.

başka hiçbir duygusal yazı yazmayacağım, hüzün yapmayacağım. ama arkandan, üç cool kedi'den ikisi, pelin ve eylül olanı, seninle olduğumuz her yerde, seni konuşacak. çok uzun süre. ve ben alışverişe çıktığımda, çamur rengi berbat bir tişört gördüğümde, ''emek bunu alayım mı'' diyemeyeceğim, ya da önümden gerçekten insan çirkini, anası olsan sevilmez bir erkek geçtiğinde ''emek bak, kocan geçiyor'' diyemeyeceğim, ya da kamusal bir alanda, öfkeli sıkışık bir ortamda aniden bastıran gülme krizimle sana dönüp seni püskürtecek lafları edemeyeceğim, ve gecenin bir vakti moralim bozulduğunda, çöktüğümde, telefonda gözlerimden yaşlar süzülerek ''emek çok kötüyüm'' de diyemeyeceğim. ve sokakta önümüzden geçen her köpeğe seslenip, senin korktuğunu unutup, sonra sana dönüp ''pardon ya unuttum, ama sevsene çok tatlı bu'' da olmayacak. sigara dumanın yeni yıkadığım saçlarımı leş gibi kokutmayacak, sürekli çanta ve ayakkabı almana karışamayacağım, ardı ardına güzel portrelerini çekemeyeceğim.. bunlar her gün daha da ağır gelecek, daha da yalnız hissettirecek bana.

ama çok uzaklarda senin kendine yeni yüzler, yeni renkler ve yeni yerler kattığını bileceğim. ve gerçek dostluklarda, mesafenin hiç önemi olmadığını ben çocukluğumdan bu yaşıma kadar öğrendim, bu yüzden içim rahat. şimdi de sen öğreneceksin. sen orda ve ben burdayken, olan biten herşey bizi besleyecek.

ve ben seni çok özleyeceğim.

bu kadar, başka hüzünlü laf yok.

11 Aralık 2011 Pazar

bir konsept olarak kış

beyaz. açık mavi, pembe. hepsinin önünde siyah ince ağaç silüetleri. battaniye, yorgan, şal. kupa kupa çay. asla tek değil. bal. tarçın. breakfast at tiffany's. krem rengi hırka. eve kapanmak ama sadece keyiften. kedi patileri, kedi göbeği, kedi sürtünmesi. kırmızı, yeşil ve altın rengi bir yılbaşı hayali. ertelemek. üşenmek. gerinmek.

loş. temiz. soğuk. güzel.

hollywood'un hayatımıza kattığı güzellikler



daha fazla içimde tutamayacağım, scarlett johansson'dan hoşlanıyorum. kendisi üzerine çuval geçirip dünyanın en kötü filminde oynasa ve hatta hiç rol yapmadan bir kenarda saksı gibi dursa bile, o filmi izlerim. o filmi değil, o kadını izlerim, tamam.

şu parfüm reklamındaki haline de ayrıca bayıldım. mango reklamlarından sonra, dolce and gabbana reklamları da istanbul'un her köşesine asılsa keşke.

8 Aralık 2011 Perşembe

ne zaman dönersin?

sizi bilmem ama ben miss papercut'ı oldukça, fena halde, baya bir, özledim.