28 Ekim 2018 Pazar

John Singer Sargent'ın hanımları

  Son aylarda Amerikan ressamlara çok düşkün oldum. Empresyonistlerine ayrı, realist olanlara ayrı, çok sık bakıyorum. Plan ve ışık odaklı resimleri çok öğretici, oldukça da görsel. Bir türlü istediğim gibi portreyi ve elleri çıkartamadığım ''Doğa Ana'' resmim için kadın figür tablolarına bakarken, yine J.S. Sargent'ın ünlü lady ve düşesleri boyadığı tablolarına baktım ve hayran kaldım. Tüller, satenler ve başka bir sürü güzel kumaşı da ne kadar iyi boyadığını hatırladım. Güzel kadınları güzel bir biçimde kaydetmekten büyük keyif aldığını görebiliyorum. Tam da zarif bir hanımefendinin resmine yakışacak ilhamlar bu eserler.

 

 

Bir başka yolculuğundan önce

  Blogumla ilgili en sevdiğim şey (ve yıllardır uzun aralarla da olsa yazma nedenim) geriye dönüp, atlattığım zor ruh hallerimi, o sırada ne yapıyor ve hissediyor olduğumu okumak. Elbette kısa süre sonra bir şeylerin yoluna girmiş ve kendimin daha iyi hale gelmiş olduğunu da okumak, işin en sevdiğim ve umut veren kısmı.
 


  Son iki seneyi okudum demin, aradığım ruh halimi bulamadım bu kütüphanede, sanırım o sırada yine fazla derinlere gömülmüşüm ve yazacak hal bulamamışım. Yine de gayet olağan, hatta neşeli ve mutlu bir olayı kendi çarpık bakışımla ne kadar zor ve duygusal bir hale getirdiğimi çok net hatırlıyorum. Annemi bir ay için Cunda'ya yolcu ediyordum, tıpkı böyle bir sonbahar vakti, iki ay kadar kalmıştı diye hatırlıyorum. O oradayken mutlu olduğu ve iyi geldiği için çok sevinsem de, onu yolcu edeceğim zaman berbat hissediyordum. Kendim dahil en yakınlarımın yolculuğu öncesi berbat hissederim, alışık olduğum konforlu bölgedeki en ufak değişikliği çok tedirgin edici bulurum ve hiçbir şey eski haline dönmeyecek gibi gelir.






  Annem o sene, 2016 kışında Cunda'da kaldıktan sonra gerçekten de hiçbir şey eski haline dönmedi. Hayatımızın farklı, hem biraz daha kalabalık hem biraz daha yalnız bir dönemine geçtik. Şeker için bile her şey değişti. Şimdi o yanımda, yol öncesi giyisilerini topluyor, Şeker ortamızda yarı uykulu etrafı izliyor ve ben boğazımda hafif bir ağrı (yine de halimden hoşnut) yaşadığımız değişimleri ve yola gitmenin getirdiklerini düşünüyorum. İki sene önceki gibi kara kahırlar içinde değilim, neler oldu, neler geçti ve değişti, konforlu alanımızı kurmakta usta kızlar olduk. Şeker'le hangi evde kalacağımıza da karar verebilirsem, bu sefer düşünecek fazla bir sorun yok, gelecek olan çok güzel @mama.cactus fotoğrafları var, bolca D vitamini ve temiz hava var. İyi şeyleri görmeyi seçiyorum.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Umulmadık biçimde kolay geçen gün

  Sonra bir mucize olur, gün hiç kaygılandığım gibi geçmez. Hatta başlamaz bile. Çılgınca tembellik yaptığım, keyif yapmanın hakkını verdiğim bir gün olarak geçti gitti işte. Dağınık, kedili ve kocaman yatak, yarı örtülü perde ile loş oda, brokoli çorbası, diziler, filmler, biraz çay, biraz daha çay. Böyle günlerden aralara bolca serpiştirerek devam edebilirim.

 



 





14 Ekim 2018 Pazar

Düşünme biçimini iyileştirme çabası

  Aşırı duygusal halimle gündelik hayatımda oturduğum yerde dramlar yaşamayı sonlandırmayı deniyorum. Bu böyle birden bire bırakılacak bir alışkanlık değil, çarpık bir düşünce biçimi bende yıllardır. Bu yüzden saptadığım her an, sağlıklı bir düşünce ile acı çeken düşünceyi yer değiştirmem gerekiyor. Huzurlu, loş ışıklı odada kalma ve sığınma isteğimi denetim altında tutmam, güvenli bölgemin konforundan çıkıp çok zorlandığım gündelik hayata karışmam gerekiyor. (Nedenini bilmiyorum, sadece gerekiyor işte)

  Bunları yapamadığımda ise, oturup ufak altın rengi defterime ''minnet listesi'' yazıyorum, şükredecek en ufağından büyüğüne o gün olan ne varsa sıralıyorum. (Bunun da bir düşünme biçimi haline gelmesi ve kendiliğinden bunları görüyor olmam gerek) Sıcak loş ışıklı odamdaysam, Şeker'in yumuşacık tüylerini okşuyorum (annemin ipek kolu da aynıdır) ve nerede olursam gidip bir fincan çay içiyorum. ''Her şey geçer'' bu işi çözmüş olanların dediği gibi.

  Bu sonbaharın ve ardından gelecek kışın daha kolay, daha hafif geçmesini dilerim.
 
 

  Şeker'leri annem çekmiş, ben gündelik hayat içinde keyifsizken yollamıştı. Gün içinde bile bir fotoğrafla yanına ışınlanabiliyorum kuzumun. Yarın bir şekilde yine dışarıya karışacağım, bunun ne kadar zor geldiğini anlattığım kimse anlayamaz. Fakat sonra, birkaç gün sonra size geri kavuşacağım, bunun ne kadar büyük bir mutluluk ve neşe olduğunu da, kimseye tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum.

21 Eylül 2018 Cuma

Sussam da konuşsam da aynı

  İki gündür nasıl bir kabusu yaşadık, yaşıyoruz bunu hiç unutmayacağım. Kendim için buraya kaydetmesem bile, ne benim ne de asıl darbeyi alan sevgilimin unutuacağını sanmam. Tatilden geldik ve herkes, her şey üstümüze geldi (Annem hariç, o sadece bizi rahat ettirmekle ve doyurmakla ilgiliydi, her zaman ve her koşulda olduğu gibi.)

  Sevgilimi hiç bu kadar sıkıntılı ve çıkmazda görmemiştim. Bu sabah gerçekten korktum. Yıkılmasından, toparlanamamasından. Geçen kışın aynısı bir sorunlar yumağına girmek en büyük korkum, tatildeyken de hep dönüşümüzde yavaşça buna çekilmekten korkuyordum. Şimdi hızla çekilmiş haldeyiz. Ben bu mis kalpli çocuğu haksızlığa uğramaktan nasıl koruyacağım? Ben kendimi annemi mutlu edip doya doya yaşatacak kadar nasıl sağlam tutacağım? Hiç bilmiyorum. İçimde sesi iyice kısılmış bir iyimser ''Boşver, akışına bırak. Neler neler çözüldü, bunlar da geçer.'' diyor. Onu dinlemek istiyorum. Tatilde topladığım tüm güzel esinti, çimen kokusu, denizden esen rüzgar ve gece vakti kedilerle oturup yıldızları izlemek o kadar uzaklarda ki. Uzun bir süre gözümün önünde ve kalbimin içinde tutmaya karar verdiğim o görüntüleri yakalamaya çalışıyorum.

  Bir mucize olsa, bu senenin sonuna kadar her şeyi toparlayıp Bodrum'a hep birlikte göç etsek. İki ev, bir bahçe. Bu hayale tutunup içimi temiz tutacağım.

  Sussam da, konuşsam da aynı. Bu yüzden ben sadece yazacağım.

9 Eylül 2018 Pazar

Tatilde bile

  Isınma turları, kaydetme denemeleri. Amatör bir kayıt cihazına her gece bir şeyler kaydetmeyi deneyen bir çocuk gibiyim ekran başında, duygularımı ifade etmeyi nereden açıyordum, öylece yaşayıp geçiştirme isteğimi nasıl kapatıyordum? Dur bakalım olmuş mu?

  Bodrum'daki bahçeye çıkan evde 5. tatilimiz. Buraya ilk gelişimiz dahil, her gelişimizde sanki çok uzun yıllardır burada yaşıyormuş gibi hissettim hep. Ufak, rutubetli, eşyasız, dümdüz bir evden bu yeşil bahçeye uyanmak beni hep çok doyurdu. Bodrum'a 32 yıldır geliyorum ama bir kez bile beach'lere, club'lara ve yeni nesil zaman tüketme yerlerine gitmedim, hiç. Burası doğaya ve hayvanlara doyma yerim, ihtiyaç duyduğum tüm basitliğe kavuşma yerim. Gelir gelmez hasta olmayı başardım, hatta dün gece hastaneye gitmeyi kendim isteyecek kadar. 4 gün oldu, henüz denize girmedim ve pek imkan da yok. Ama bunlar ancak bu kadar sorun olamazdı, olmuyor. 180 derece gökyüzünü ve dağları izleyebiliyorum, yıllardır zar zor vedalaştığım kedileri hayatta buluyorum, üstüne yeni çıkan yavru mahsülleri de, bahçede elimde ekmek-süt-labne karışımını kaplara pay ederek ilerliyorum, onların şapırtıları koro gibi yükselirken bir kupa çay alıp evin önündeki taşlığa oturuyorum. Okumak için getirdiklerim öylece duruyor, gökyüzünü ve dağları izlemek tüm konsantrasyonumu topluyor, derin bir nefes alıp ''Çok şükür'' diyorum. Eminim ki ananem hissediyor bu iç çekişimi ve şükretmemi. Ben bir yıldır gördüğüm, kokladığım, yediğim her şeyi onun için de yapıyorum. Aklıma gelmediği hiçbir güzellik yok, bir parçası benim gözlerimden etrafı seyrediyor, bazen onun sesiyle ve ünlemleriyle konuşuyorum, tanıyanlar ''Aaa aynı Jale teyzem'' diyor, içimden ''Tabii ya eşek kafalı, kim olacaktı?'' diyorum, dışımdan gülümsüyorum öyle. Onun gibi.
   Henüz rüzgar hiç dinmedi Yalıkavak'ta, estikçe esiyor, arada sarsıp can sıkıyor, arada sersem ediyor. Gölköy'de böyle çılgın rüzgarlara hiç denk gelmezdim, gerçi o zamanlar Temmuz; en geç Ağustos'ta tatilimizi bitirip dönmüş olurduk. Son yıllarda tüm yaz çalışıyoruz (Bak buraya yeni öğrencilerimden ve çalışma tempomdan hiç bahsetmedim, halbuki beni ayakta tutan o koşturmayı da anlatmalıyım) Neyse işte artık tatillerimiz hep sonbaharda, hep sıcağın denizlerden ve bitki örtüsünden çekildiği zamanlarda. Biraz geçmesini istemediğim yazın eteklerinden tutup çekiştiriyor gibi hissediyorum kendimi. ''Dur dur gitme, az daha kal'' diyerek, rüzgarla birlikte peşinden koşuyorum.

  Elbette kışa hiç hazır değilim. Duygusal çalkantıları ve irili ufaklı yıkıntıları olan kimsenin de, pek hazır olacağını sanmam. Biraz daha yaz.

4 Eylül 2018 Salı

Yazmaya tekrar başladım

  Uzun süren bir tıkanıklıktı, zihnimden ellerime ve en çok da yazma isteğime her yeri tıkadı. Önce yaşadığım dramalı sıkıntılar, sonra uzun sağlık süreçleri ve en sonunda geçen Haziran canım ananemi kaybetmek tıkadı beni. Sessizleştim, kapandım, sustum. Sesi çıkmayacak kadar acı çekmek nasıl bir şeymiş yaşadım. Derdimi anlattığım zamanlarda ise ya en yakınlarımla kavga eder, ya anlaşılmaz, ya öfkeden ve acıdan köpürür oldum. Geçmedi, azaldı. Buraya yazmayı çok istedim, çok özledim ama o kötü ve bunalımlı psikoloji içindeyken sanırım kendimi o halde kaydetmek de istemedim.
  
  Zaman her şeyin ilacı. Her halin. Bu sene olanlara hiç gerek yoktu ama stresler ve sıkıntılar ardı ardına olmaya devam etti (streslerin ve sıkıntıların ortak özelliği, gelince ardı ardına gelmeleridir) Ben en sonunda tekrar tedavi olması gereken anksiyetem, ilk kez yaşamaya başladığım agora fobim ve yer yer koyulaşan depresyonum ile kalakaldım. Bunları 11 yıldır sürekli yaşamak beni kendimin uzmanı yaptı artık. Ne zaman bastıklarını ve neler yaparak kalktıklarını biliyorum, elimden geldiği kadar iyi ediyorum ruhumu. Birileri gelip bozuyor, ben yine iyi ediyorum. İyi olmaya gerçekten inanıyor olmalıyım.

  Geçen doğumgünümde Elif altın yaldızlı bir defter hediye etti. Önce ona yazarak dökülmeye başladım. Her gün minnet duyduğunuz en ufak şeyin bile listesini yapmayı öneriyordu güvendiğim bir doktor, bunu 3 hafta boyunca yapınca psikolojide hatta beynin yapısında ciddi gelişimler not edilmiş. Bunu o defterde yapmaya başladım, en miniğinden en kocamanına o gün içimi minnetle dolduran her şeyi yazıyorum, iyi geliyor.


  Buraya yazmak aklımda hep evirip çevirdiğim, son zamanlarda ise sabırsızlıkla beklediğim bir gelişimdi, en sonunda hazırım. Hatta sağanak gibi döküleceğim ne çok şeyim var, hepsine sıra gelmeli. Annemle Roma'ya, Floransa'ya gittik, en güzel hayalim gerçek oldu, bunu uzunca yazmalıyım, kızımın neşesini, gördüklerimin kusursuzluğunu kaydetmeliyim.

  Çok özlediğim blog dostlarım var, neler yaptıklarını, benim gibi kopup kopmadıklarını, satırlarını merak ediyorum. Yavaş yavaş onları da ziyaret edeceğim.

  Kendimle ilgili yaptığım en iyi şey her zaman yazmak, belgelemek ve kaydetmek oldu. Buna ihtiyacım var. Bunu özledim. Eylül ayı geldi ve beni kendime getirmekle başladı güzelliklerine. Temiz rüzgarlar ve bir fincan çay ile...


21 Aralık 2017 Perşembe

Ekimden Aralık ortasına

Belki de en sonunda yazmaktan bıkmışımdır. Yazarak değiştiremediğim düşüncelerimden ise, en çok.

Korktuğum kış vakitlerine girdim, ilk yatağa düşüren hastalığımı oldum, 10 gün ilaçlarla beslendim. Neyse ki kışın gireceğim ruh halinden, bunalımdan, hasta olmaktan daha fazla korkmama gerek kalmadı. İçinden geçip ilerliyorum.

Bir haftadır annemle loş odamızda dizi izliyoruz, Şeker yanımızda, Turunç etrafta koşuyor. En azından bu vakitlerin hakkını verebildiğim ve vaktimi bu huzura ayırdığım için mutluyum. The Crown hala çok iyi, Feud ise başyapıt. İyi bir sinema dili, güzel dekorlar ve kostümler, başarılı oyunculuklar hala beni yükseltebiliyor, iyi ki sinema var.

Resimlerim zayıf, pek üretemiyorum, birkaç kedi ve birkaç kaktüs. Gücümü topladığımda daha iyi şeyler boyamayı umuyorum. Yazmayı da. Yazacak şeyler yapmayı da.



14 Ekim 2017 Cumartesi

Mevsim Normali

  Geçirdiğim 31 tane yaz mevsimi içinde, en sancılı ve tuhaf olanı geçip bitti. Çok daraldım, çok ağladım, hasret ve keder ne demekmiş öğrendim, ''kaybetme korkusu'' denen şeyin ancak çok yakınını kaybeden birinde gerçek bir korku olmasını yaşadım. Hala da yaşıyorum bunları. Atlatamadım. Atlatmam için daha çok mevsim gerek, daha çok iyi anı, sarılma, parlak renk, fincanlarca çay, Şeker'li uyku. Atlatılmamış bir derin sızı ise hep orada kalacak, kalsın.

  Sonbaharı çok sevdiğim uzun yıllar vardı, ilkbaharla yer değişmelerinden önce hep favorim oldu. Her sene, senenin asıl başlangıcı sonbahar oldu benim için, sanırım hala da öyle. Sonbaharda yeni sene başlıyor, olasılıklar ve yapılacak işler bir dolu, umutlar ve heyecanlar var, bir sürü plan ve proje var. Kışın ortaları büyük bir sancı ve zor bir dönemeç gelip yerleşiyor. Şubat'ı döndükten sonra hava ve içim düzelmeye başlıyor, ara verdiğim planlara ve umutlara devam edecek gücü topluyorum. Yaza kadar güzel dönemler, güneşli günlerin kıymeti, tişörtle dışarda oturabilmek. Yazın yine bir duraklama, yine ufak bir kaybolma ve saklanma hali. Böyle bakınca tüm mevsimler ne kadar da ezberlenmiş geldi gözüme. Bir yandan da bunların üzerimdeki etkilerini bilirsem, belki daha kolay baş ederim gibi geldi.
 

  Soğuk ve karanlık kış günlerinden korkuyorum, çok sağlam sebeplerle ve tecrübelerle korkuyorum artık. Geçen kışın travmalarını, yalnızlığını, ümitsizliğini atlattım (Ama nasıl atlattım, gün gün ve dakika dakika yaşayarak, çekerek) şimdi artık bir düzlüğe şöyle böyle çıkmışken, bir adım aşağıya inmeye cesaretim yok. Umarım en azından aydınlık geçersin kış. İyi geçsin diye hayatımı pastel renklerle, huzurlu ışık kaynaklarıyla, özenle vakit ayırılmış keyiflerle dolduruyorum. Kendime iyilikler. Kışa hazırlıklar. 
 

Klasik bir Ekim ortası, önümüzde planlı sergiler, yetişecek resimler, kocaman bir Tüyap haftası, bir de kurulmakta olan yeni bir kırtasiye dükkanının koşturması. O kırtasiye dükkanını en baştan yerleştirmek, tek tek düzenlemek, yorgun gün sonları ve aralardaki kahve molaları da bu mevsimin sürpriz güzellikleri oldu, oluyor. Annemin hediye ettiği ve bu evde neredeyse en sevdiğim şey olan hardal sarısı yün battaniyem üstümde, melisa çayım yanımda, havalar ve mevsimler hakkında düşünüyorum bugün. Daha güzel olanı ise, uzun zaman sonra düşündüklerimi yazıyorum. 

6 Ağustos 2017 Pazar

Derinlikler

  Geçen gün ruhumu sağlığa kavuşturması için para ödediğim doktora gittim. Ne kadar büyük bir yükümlülük. Yıkımları, sancıları olan bir ruhu tertemiz yapmayı, onarmayı vaad etmek, bunun için para almak. Birkaç farklı, başarısız denemeden sonra, bu doktorla iyi bir yol kat ettik. Çok uykulu, sancılı bir kışı geride bıraktım ve beni en büyük bağımlılığımdan kurtardı. Ruhumun sancıları toz olmadı ama, ağırlığı kalktı, özgür oldum o haptan, o kaostan ve yapay kederlerden.

  Sonra, tam iyiyken ve her şey tuhaf bir biçimde yolundayken, alt üst oldum. Yokuş aşağı her şey yuvarlanmaya başladı. Bir kötü haber, bir kayıp, bir kötü hastalık, bir geri dönüş, bir yolculuk.  Geçen gün doktorun karşısına geçtiğimde ve bana ''Anlat bakalım şu 2 ayda neler yaşadın?'' dediğinde, aralıksız konuştuğum 1 dakikanın sonunda ikimiz de çok şaşırdık, bu kadar kısa sürede bu kadar terslik, üzüntü, ağır haber nasıl yaşanır diye. Ama ona anlatırken (ve o beni hiçbir şekilde teselli edemez, halimi anlayamazken) ben ayakta kaldığımı fark ettim. Hemen hemen hapsız, sakinleştiricisiz, olduğum gibi kalarak. Onun anlattıkları değil ama, benim anlattıklarım bana iyi geldi.

 

   İlerleme adımlarımı atamıyorum. Hayatım benden bağımsız ilerliyor ve ben onu kuyruğundan tutup geri çekmeye çalışıyorum. Bir başlangıcın adımını attık, ben o başlangıca gerek var mı diye sorgularken, inanmadığım bir kuruma kolay kolay hiçbir şekilde inanmayacağımı yine fark ettim. (O an insanların ellerini kameraya salladığı fotoğraflarla, kişisel müjdelerini duyurmalarıyla da empati kuramadım.) Hayır, ben kurumlardan, klişelerden bağımsız sevgimi yaşamak istiyorum. Hiçbirine ait olmak istemiyorum. Gereklilikleri kafama girmiyor. Parmağıma takılırken ikimizin de sevgiden ağladığı o minik yüzüğü bir imge gibi üstümde taşımak istemiyorum, devamında gelecek kocaman, yorucu, tuhaf şeyler ise bir çığ gibi uzaktan belirerek beni dehşete düşürüyor. Bu gelişmekse ve ilerlemekse, ben olduğumuz yerde, olduğum kişiyle iyiyim. O yüzük hiçbir şeyi temsil etmediği için, cüzdanımın fermuarlı gözünde iyi, bir pazar günü o bilgisayarda oyun oynarken ve ben en rahat koltukta kitap okurken, kalkıp sarıldığımızda iyiyiz. Ben ilerleme gerektiren hemen her durumda berbatım.

  Kafam çok doluyken ve derinlerdeyken yazamıyorum. Bir iki aydır bu böyle. Ne hafif şeyler hakkında, ne ağır şeyler hakkında düşündüklerimi ifade edemiyorum, içimde birikmeleri ve bazen de kendiliğinden çözülüp dağılmaları daha kolay geliyor. Derinliklerin tek sorunu bu belki de, içeri ışık sızmasına izin vermeden, her şeyi kendi içlerinde halletmeleri.

25 Haziran 2017 Pazar

Seyahat sonrası

  Floransa ve Roma seyahatimizi anlatacağım. Kendimi resmen zorlayarak, o mutluluğumuzu hatırlamaya ve anlatmaya çalışarak yazacağım güzelce. Çok acı çektiğim bir dönemde, aylar öncesinde aldığımız biletler ile yola çıkarak, hayatımın en tuhaf, zamansız, yorucu, şaşırtıcı, rüya ile gerçeklik arasında kalmış seyahatini yaptık. Birlikte bir adım attık, unutulmaz bir günde. Hayatıma şekil veren sanat eserlerini yakından gördüm, hayretle, hayranlıkla, şaşkınlıkla, aşık olarak gördüm.

  Hepsini anlatacağım. Biraz daha dinlenince.

Pamuk...

  Seni kaybettim. 5 Haziran'dı, 20 gün önceydi, sanki hem birkaç sene, hem birkaç saat geçti üzerinden. Öncesinde 3 hafta makinelere bağlı bir derin uykudaydın, öncesinde bilincin yarı kapalı birlikte gülüp kahkahalar attık, seni son kez gördüğümü bilmeden alnını ve karbeyazı saçlarını sevdim, öptüm, ertesi günü seni çok daha iyi göreceğimi sanarak. Ertesi günü odan boştu, sen bitmeyen uykundaydın. Sonrası fena, uzun, ızdıraplı. Seni anlattım, uzun uzun yazdım, hem kendime, hem seni sevenlere anlattım. Ağladım ve yazdım. Daha fazla yazamam, şimdilik yazamam. Acım dağlandı ve kabuk tuttu, bir şekilde devam ettim, hatta kendimden hiç ummadığım kadar çabuk devam etmek zorunda kaldım. Roma'ya gittim, başka bir gökyüzüne bakarak seninle konuştum. Hiç görmediğim parklara, çiçeklere, ağaçlara konuştum. Sana ulaşmasını çok isteyerek, seni nasıl sevdiğimi ve özlediğimi hissetmeni dileyerek.

  Ağlasam daha çok, çok ağlarım. Seni kaybettiğimi fark ettiğim her an ağlarım.

  Sen gittin. Bilmediğim, çok güzel olduğunu umduğum bir yere gittin. Seni günün her anı özlüyorum. Seni çok seviyorum ananem. Sonsuz şefkatin, bütün teselli ve telkinlerin, kızarmış ekmek üstüne çilek reçellerin, yumuşacık ellerini ellerime koyduğun her an için minnettarım, iyi uykular canım.

15 Mayıs 2017 Pazartesi

Rönesans Olmak

  Artık bir çağımın sonunda tıkanıp kalmıştım, zaman akmıyordu, üstümden atlıyordu. Biraz kımıldarsam çokça donuyordum, donuk bakıyordum önüme, hareket gerektiren fiziksel ve ruhsal hiçbir şey bana göre değildi.
 

  Bana Rönesans'ın gerektiğini, çok sevdiğim o güzel aydınlık dönemi kendim için de yaşamam gerektiğini (hem de çok uzun zamandır) yeni anladım, bugün, demin. Bir Rönesans yaşamakta olduğumu, bu yüzden figürlerin giderek hareket ve akışkanlık kazanırken, anlatımın güçlendiğini ve ışığın gözle görülür biçimde artarak yayıldığını, evet yaşadığım tam olarak da bu.

  Ocak ayında çok umutsuz günlerim, bunaltılarım, çıkmazlarım oldu. Şubat ayında daha kötüleri de oldu. Yıllardır sığındığım hiçbir yere, hiçbir yatağa ve hiçbir hapa sığamaz oldum sonunda. Hep sakinlik veren hap artık sadece bunaltılı ve kabuslu uykular verir oldu. Ben bir tıkanıklığın sonunda, en yakınlarıma ve iyileştirmeyi de bilen birine gittim. Sonra kendi elimden geçtim. Aylar boyunca, daha önce hiç olmadığı şekilde, tüm yaşamım, alışkanlıklarım, tekrarlarım ve imkansızlarım ellerimden geçti, birçoğu büyük boy çöp torbalarında atılıp gitti. Işığın içeri girmesi gerek.
 

  Artık ilerlemeyen bir resmi kapatmak bazen çok iyi bir çözümdür. Kalın boya katmanları o birbirine girmiş, ilerlemeyen resmi güzelce kapar, üzerinde sıfırdan çalışılacak bir parlak, kaygan yüzey hazırlar, kurumaya bırakılır. Kendimi o mantıkla elden geçirdim işte, artık hayır gelmeyen, bitemememiş bir resmi elden geçirir gibi kapadım, kurumaya bıraktım.

  Kurudum, hazırlandım. 45. günüm bugün temiz bir zihinle ve ertelediğim şeylere kalkışıyor olmanın verdiği heyecanla. Birkaç ay önce ne kadar imkansız görünüyorsa, aydınlandıkça o kadar makul görünüyor değişmek. Evet, ben yaşamış olarak söylüyorum, insanlar değişebilir. Kim isterse değişebilir ve değişim ancak benliğinde başka yol bulamayıp içinden geçerek mümkün olan bir süreç, böyle bir şeymiş yani.

  Ertelediklerim içinde bana en çok heyecan veren için bir aydan az kaldı, o çok istediğim yolculuğa, Rönesans'ın ve Barok'un topraklarına gitmeye. İnanamıyorum buna kalkışacak halim olmasına, cesaretten çok halimin olmasına inanamıyorum, zihnimin açık, gücümün yerinde olmasına. Ben nasıl şükredeyim, ben nasıl sevincimden yerimde durayım, günleri kaçar kaçar sayayım Roma'ya? Ben Rönesans oldum, şimdi bana Leonardo'nun, Bernini'nin, Boticelli'nin, Rafaello'nun, Caravaggio'nun vaftizi gerek. Bir sanat eseri bir insanı vaftiz edebilir mi? Bence edebilir, bir papaz efendiden çok daha iyi yapar hatta bunu. Ben yeni yaşamıma doğmaya çok hazırım, ben aylardır arkası dönük kurumaya bırakılmış bir tuvalim.

  Ben, belli oluyordur belki ama, biraz heyecanlıyım.

21 Nisan 2017 Cuma

21 Gün

  ...Sonra çok tuhaf, çok parlak bir şey oldu. Bir bağımlılık (ama hastalık gibi bir bağımlılık) usulca beni terketti. Günleri nasıl geçireceğimi bilemezken ve dakika dakika yaşarken, o günler özgür ve hafif haftalara dönüştü. 3 hafta, 21 gün, ajandama attığım çarpıların sayısı oldu. Bir şeyi 21 gün boyunca yaparsan alışkanlığa dönüşürmüş ya, ben de 21 gün boyunca yapmamayı başardım, alışmak için, böyle özgür ve hafif kalmak için. Oldu gibi. Anksiyete yolumda attığım en büyük adımdır, 10 yıllık ruhsal ve fiziksel işkencenin sonunda, ilk defa zihnim temizleniyor, benim için çok yeni bir şey. Ah çok güzel bir şey.
 

Bir sevgilim var ki, bazen akşamları o bilgisayarda oyun oynarken, ben koltukta kitabımı okurken, sakince onu izliyorum ve içimden nasıl gerçek olabildiğini düşünüyorum. Zihnime destek oldu, kalbime destek oldu, ve başka desteğe ihtiyaç duyan-korkan tüm yerlerime. Yanımda oldu, ben ortada yokken bile yanımda oldu. Beni bu süreçte çok güçlü ve tam yaptı, güvenini ve aşkını hiç eksik etmedi, öyle ki; ben onun için iyi olmak zorunda hissettim. Ben seni ne yapayım? Ben seni nereye koyayım, hangi tepelerde saklayıp büyüteyim? Kalbim aşkla ve huzurla dolu işte, onu izlerken içimden bir şükrediyorum, dışımdan bir iç çekiyorum, böyle böyle geçiyor akşamlarımız ve günlerimiz. Artmasın, eksilmesin, olduğu gibi sürsün, amen!
 

Annem ve kedim var bir de, hayatımın demirbaşları, benim iki elim. En yalnız hissettiğim anlarda bile, bu ikisi beni hiç yalnız bırakmadı, en sonunda da gerçeklikleri ağır bastı, benim tüm soyutluklarıma. Annem artık kalıcı olarak yerleştiğim bu eve gelip gitti, gelip gidiyor, asla kopmuş ve uzaklaşmış hissettirmiyor. Şeker hiç ummadığım şekilde aylardır benimle Beşiktaş'taki evimde kalıyor, bunlar dev yenilikler benim için. Hiç alışmaz sanıyorken, evdeki favori köşeleri, alışkanlıkları oldu, bu da bizim küçük mucizemiz. Akşamları bu koltukta yatıp onu çılgınca özlediğim geceleri düşünüyorum, o sırada kucağımda yatması daha da değerli oluyor, bir sarılıyorum, bir sıkıyorum, ''Meeoovh?'' diyor, ''Ay uyuyorum ya yapmasana'' diyor. Peki Şeker, peki bebek.

 

Tam bir yıl önce Nisan başında verdiğim ama bir yıl boyunca uygulamayı başaramadığım kararımı doktor yardımıyla uyguluyorum, anksiyete yıllarım boyunca kullandığım haplarla vedalaşıyorum (Özellikle ismini yazmaktan kaçındığım, en tehlikeli ve yapışkan olanla, o küçük, yapay mutluluk ve uyku hapıyla). Bir günü bile göze alamazken, 21. günü geride bıraktım. Nereye varacağımı, ne kadar devam edeceğimi bilmiyorum. Sadece hafiflik ve temiz bir zihin güzel. Haplı uykuların yerine erken kalkıp resim yapmayı koymak güzel. Bunları tamamen atlattığım gün, önceki aşamalarda sürünen hassas ruhlar için bir şeyler yapacağımı, ne bir şeyleri yahu elimden geleni yapacağımı bilmek güzel. İhtiyaç duyan herkese motivasyon ve itiş gücü dilerim.

4 Nisan 2017 Salı

Yazamıyorlarsa resim yapsınlar.





 

  Boyuyorum. Boyamaktan daha çok sevdiğim tek şeyi de yapıyorum, öğretiyorum. Ufak atölyem, daha önce hiç resim çizmemiş ama hep istemiş birinin sağlam adımlarına ev sahipliği yapıyor. Yıllar içinde deneye yanıla öğrendiğim, ''Keşke bunu bu şekilde öğrenseydim.'' dediğim ne varsa, en basit ve keyif alma odaklı şekliyle karşımdakine aktarıyorum, bu beni kendime getiriyor, tam olarak. Neden resim yaptığımı hatırlatıyor, neden öğrenmeye devam etmem gerektiğini hatırlatıyor. Karşımdaki insan günden güne kendine ve eline güvenirken, ben onun kendi zihnindekileri görselleştirme çabasına ufak katkılarda bulunuyorum, geri çekilip izlemem gereken anları biliyorum, izlemekten ve gelişimi görmekten, kendim boya sürmek kadar keyif alıyorum, belki biraz daha fazla.

En yorgun anımda, en sevdiğim ve tutku duyduğum işe canla başla sarılmışım. Boyadıkça boyuyorum. Öğrettikçe öğreniyorum. Gerisi vahşi hayvanların sakin bakışları, çölde parlayan yıldız takımları ve dikenler, boyanın üstüne damlatılan resim yağı, boş tuvale sürülen fırçanın çıkardığı ses.