20 Ağustos 2020 Perşembe

34'e girerken

   Geçen doğumgünümde, evde otururken bir enerji gelmişti, ''Hadi kalk, seraya bugün gidelim, dönüşte de kokteyli izleyelim'' demiştim. İnanamamıştı, şehrin öbür ucundaki seraya, 3 vasıta değiştirerek gitmeyi göze aldım, hem de on dakikada hazır oldum diye. Elele, neşeli, heyecanlı o seraya gitmiştik. Nikahtan sonra dağıtmak üzere 200 tane kaktüs ve succulent siparişimizi verdik, ben en beğendiklerimden ve bende olmayanlardan seçtim, en azından bir 10 tanesini kendime ayırırım diye düşünerek (Nikah günü o telaşta aklımıza bile gelmedi, bir tane bile alamadık) (Ama alan arkadaşlarımızın çoğu çok güzel bakıp büyütmüş, arada fotoğraf atıyorlar) Evrim anksiyetemden dolayı epeydir beni toplu taşımada görmediği için, o gün ekstra neşelendi, yine elele en büyük işlerimizden birini tamamlamış olarak, otobüslerle ine bine Beşiktaş'a döndük. Hafif, aşık ve mutluyduk. ''Hadi şu kokteyle de gidip bir bakalım'' dedim, Evrim yine çok şaşırdı, bu kadar koşturmaya halimin kalmasına. Nikah dairesi organizatörü, nikah günü yapacağımız kokteylin nasıl olacağını bize göstermek için, birkaç hafta önceki bir çiftin kokteyline çağırmıştı bizi. Bir de oraya gidip baktık, kokteyl alanında halay çekenleri, komik pavyon ışıklandırmasını gördük ve onlara kocaman bir hayır dedik, etrafı ve ortamı sevdik, iyice keyiflendik. 

  Böyle harika, güzel bir doğumgünüydü, dilekler tuttum, zaten yeni yaşın getireceği yeni hayattan çok umutluydum, çok aşıktım, her şey gerçekten hep hayal ettiğim masallar gibiydi. 

  Birkaç ay sonra da, yine aynı harikalıkta, romantizm dolu, aşk dolu bir yılbaşı geçirdik. Evrim ''Geçirdiğim en güzel yılbaşıydı, hiç unutmayacağım bunu'' dedi. Ona sarıldım, şükrettim. Zaten ben hep, her şeye şükrettim. Bir iki hafta daha böyle güzel geçti. 

  Sonra her şey ters gitti. 

  Ötesi yok, artık detayları ve olanları anlatarak kendime tekrar tekrar o acıları, kabus ayları hatırlatmama gerek yok. Harika bir doğumgünü ve harika bir yılbaşı sonrası, şimdiye kadarki en kötü fiziksel acımı, çaresizliğimi, salgını, bitmeyen salgın endişemi, bu hafta uzun süre sonra ziyaretime gelen panik atağı, dışarı çıkmaktan beni alıkoyan agorafobimi, gerginlikten ve sinir bozukluğundan heba olan ilişkimi, bir kez daha bozulan düzenimi yaşadım. 

  Ben artık şahane geçen doğumgünlerine, yılbaşılarına inanmıyorum. Artık dilekler tutmuyorum, dilekler tutarken uçmuyorum. Yeni yaşım eskisini aratmasın, daha beteri olmasın fazla fazla yeter bana. Bu salgını sağlıkla hayatta kalarak atlatmamız yeter. Sıradan, günlük hayatlarımıza kavuşmamız yeter. 

  Gerisini, psikolojimi toparlamak ne kadar sürer bilmiyorum ama zaman neleri onarmıyor ki, bunları da onarır elbet. Annem artık hep iyilikler görsün, beni iyi görsün, kendi iyi olsun. Benimle birlikte acı çeken anne yüreği, benimle birlikte sevinçler, huzurlar yaşasın. 

  Ötesinde gözüm yok. Öyle yorgunum ki. 

14 Ağustos 2020 Cuma

yazın en berbat günü

 Böyledir kural. İyi olduğumu söylersem kötü olurum. Mutlu olduğumu söylersem acı çekerim. Ürtiker epeydir olmuyor dersem vücudum ürtikerle kaplı uyanırım. Benim iyiliğimi fark etmem sakıncalıdır, zarar verir bana, hele söylersem hemen yitiririm, zaten zor tutunurmuş gibi bana, buhar olup gider. 

 Tartışmaktan, anlaşılmamaktan, zaman yoluna koyar sanıp, hiç yoluna girmemesinden yoruldum, tükendim. Pes ettim. Ağladım bu akşamüstü. Ağlarken ne kadar çok şeye birden aynı anda ağladığıma şaşırdım. Sanki herhangi bir gözyaşı için, içerde uzun bir sıra varmış, teker teker her biri dışarı atladılar. Birincilik ana kraliçe ananemindi. Kaybettiğimden beri bu böyle, ilk gözyaşı mutlaka onun için. Artık bir ananem olmadığıyla, konuştuğum ananelerin benimki olmadığıyla, anlattıklarım karşısında benim ananem gibi sevgi, şefkat ve acıma değil de, bambaşka şeyler duyduklarıyla yüzleştim. Tekrar çok acıdı yaram. Tekrar çok kanadı. Zaten hiç kapanmamıştı. Zaten çok yalnızdım, sevgiye ve şefkate çok ihtiyacım vardı. Önce ananeme ağladım. Sonra kendi halime ağladım. Sonra bir türlü olduramadığımız, mümkün kılamadığımız iletişime ağladım. Peşi sıra başka şeyler de geldi ama hatırlamıyorum, uyumuşum. 

  Bizim, atlattıklarımızdan sonra her şeye şükretmemiz gerekiyordu. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

yazın en güzel günleri

   Günler bu evde en sevdiğim, en ihtiyacım olan şekilde geçip gidiyor. Sadece keyifle, bitmeyen bir yaz tatili gibi. Herkes sıcaktan şikayet ederken, bizim odamızın perdesi günün her saati rüzgarla havalanıyor, uçuyor. Akşamları bir de üstüne serin esiyor. Kediler etrafımızda, annemin elinde arşivlemeyi hala bitiremediği sayısız fotoğraf, kart, hatıra ve dosyaları. Arada bana da gösteriyor bir şeyleri, kahkahalar atıyoruz. Çöpe attığım ders notlarını, eskizleri saklamış, iyi ki de saklamış, şimdi çok nostaljik ve komik geliyor. Ben annem kadar titiz bir anı koleksiyoneri görmedim, en hayran olduğum yeteneklerinden biridir. Öfkeden, kibirden, minimalizmden arınmayı gerektirir anı koleksiyoneri olmak. Geçmişte bırakılmış herkesi, her yeri, her şeyi kapsar, bir bütün olarak kucaklar ve bağrına basar, sonra da tarihlendirip sıraya dizer. Önüne dosya olarak koyduğunda, o seneyi her şeyiyle tekrar yaşamış gibi hissettirmeyi başarır seni, işte bu ciddi bir yetenek işidir. 

  Bu evin yaz gündüzleri ve yaz geceleri, annemle geçen saatler, kahveler, birlikte dinlediğimiz müzikler, birbirimizi uyurken izlemek, arada aklımıza esen anıları konuşmak, birlikte iç çekmek ya da kahkaha atmak... Bunlar beni onarıyor. Bunlara çok ihtiyacım vardı. 

  Yazarken sağımda tül perde havalanıyor, içerden Turunç'un mama tıkırtıları ve onunla tatlı tatlı konuşan annemin sesi geliyor. Bu kadarı şimdilik ve daima, yeterlidir. 

7 Ağustos 2020 Cuma

Ah eğleniyor, kendi başına

   Bak bu karantina, bu kabuğumda kıvrılıp gittiğim günler-geceler bana neler yaptı. Açtım Duman'ı belki 20 sene sonra, en sevdiğim ''Ah'' ile başladım. 17 yaşımda, odamda, karanlıkta dans ettiğim, kendime yazılan bir şarkıymış gibi hissettiğim, tatlı melankolimin sızısını çektiğim günlere gittim. O günlerin yazına gittim, yazın iskelede bu şarkıyı dinlerken yine melankolik ama daha keyifli hissettiğim, canım istemişse kalkıp dans ettiğim, sonra şezlonguma geri oturduğum... Ne kadar mutluymuşum. Ne kadar hiç büyümemişim henüz. 

  Şimdi ''Kırmış Kalbini'' de açtım oldu olacak. ''Seda'' diye mırıldandım. Birbirimize destek olma şarkılarımızdan biriydi bu, o yaşın destek olacak dertleri aşk meşk, platonik, minik dertleriydi ama efkarı boyumuzdan büyüktü. Benim efkarım boyumu hep geçti zaten, hiç dozunda olmadı. ''Bak hala burdayız'' diyor. Artık kimseler yok. Olsun. Vardılar, çok yakındılar, iyi ki vardılar ve yakındılar. 

  Bilmem daha kimleri kimleri dinleyip içlenirim, her şarkı bir zaman makinesi. Hala dinleyemediğim şarkılar var. Yüzü gözümün önüne gelince gülümseyemediğim, arınamadığım insanlar var, benim kalbim o kadar açıktı, açtı ve o kadar seviyordu ki. Hala ağır geliyor, hala sindiremiyorum. 

  Tüm bunlar beni iyice yabani, iyice sessiz, kendi dünyasında tek başına yaparsa... Yapsın elbette, zaten çoktan yapmıştır. Ben fark etmemişimdir. O an geçmişi düşünüyorumdur, gözümden kaçmıştır halim. 

Bekledim.

  Bir şey olmadı. Çok gergin ve korkulu saatler geçirdim. Anafilaksi de olmadı, anjiyo ödem de. 

  Sonrasında sabah oldu, öğlen oldu, akşam oldu. Kalbim kırıldı. Onarılmadı. Daha da kırıldı. 

  Bu zor zamanları hiç unutmayacağım. 

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Beklerken beklerken

  Bazen ''Artık nolacaksa olsun'' deyip, parasetamol alerjin olduğu halde Parol alırsın. Bir saat öncesinde önlem olarak 32 mg kortizon ve 45 mg Avil içersin. İlk dakikalar sakinken, bir saat sonra hafiften cozutup internette ilaç alerjisi, anafilaksi, anjiyo ödem, parasetamol allerjisi diye arattığın sayısız sayfayı tekrar ve tekrar okursun. ''Geçen hafta önden kortizon ve Avil alınca, Arveles allerji yapmamıştı, Parasetamol da yapmaz'' dersin kendine binlerce kez. Yutkunmakta güçlük mü çekiyorum ben? Birkaç kez yutkunup, çarpıntını strese bağlayıp ilacı alalı 2 saat geçtiğini ve henüz şişmediğini fark edersin. Sayısız kez okuduğun sayfalarda ''Anafilaksi alerjene maruz kaldıktan dakikalar ya da saatler sonra gelişebilir'' yazdığı aklına çivi ile mıhlanmıştır, kendine telkinde bulunduğun her an, daha birkaç saat güvende olmadığını hatırlarsın.

  Acillik bir durum olursa diye annene durumu açıklarsın, zaten üzüntüden ve endişeden harap olmuş kadını bir kez daha korkutursun. Dakikalar geçmek bilmez, gözün görmeden youtube'a bakarsın, saate bakarsın, allerji sayfalarına bakarsın. ''Bok vardı denedim, bari gece denemeseydim, ya uykumda birden şoka girersem'' dersin. Bu gece uyumamaya karar verirsin. Halini paylaşmak istediğin insanın, muhtemelen edeceği yaralayıcı sözler ve eleştiriler aklına gelir, halini paylaşmazsın, sormaz zaten, söylemezsin.

  ''Ben iki Avil daha içeyim, nasılsa acile gitmem gerekirse çok daha fazlasını yapacaklar'' dersin. Önden bir mide koruyucu alırsın. Mide koruyucunun etki etmesini beklerken, çıldırmamak için gelip bu yazıyı yazarsın.

  Yıllarca her çeşit ilacı, ağrı kesiciyi kutular dolusu kullandıktan sonra, bir Parol için düştüğün duruma bakarsın. İroniye hala gülecek gücün yoktur, korkun ironinden büyüktür.

  Ben iki Avil daha içeyim.

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Suyun üstünde kalmak

  Çok zor zamanlarda, artık baş edecek halim kalmadığında yaptığım şeydir, suyun üstünde kalmak. Dönem dönem bunun hakkında yazdığım ve uyguladığım da çok olmuştur. Belli ki salgın tamamen kontrolden çıktı, rakamlar dalga geçecek şekilde düşük gösteriliyor, insanımız aptallığına bağlı olarak korkusuz ve pis, o zaman önümüzdeki aylarda hayatımda bir gelişme olmayacağı ve hayatta kalırsam şükredeceğim çok belli. İşim yok. Çok uğraştığım, rayına oturttuğum, haksızlıklara uğramaya katlanarak yaptığım işim tamamen kapandı bitti. Resim tutkum yok. Haftada bir sayfa eskiz yaparsam kendimi şanslı sayıyorum, çizebildim diye. Atölye yok, ne gidesim, ne göresim, ne boyayasım yok. Kronik ürtikerimin ve anjiyo ödemimin tedavisi, salgın sürdüğü sürece yok. Olmam gereken alerji aşısı belli, bağışıklığı nasıl düşürdüğü belli, mevcut bağışıklığım sıfırın altına düşerse ne hale geleceğim belli değil, o yüzden her gün kırmızı lekeler ve kaşıntılar içinde uyanmaya, ara sıra boksör gibi yamru yumru bir suratla uyanmaya, şiş parmaklarım yüzünden bir şeyi zor tutar halde geçen akşamlara, kortizona devam. Önümüz kış ve ilk defa kışın gelecek depresyondan korkmuyorum, depresyonla bozulacak güzellikte bir hayatım yok çünkü, ara vermekten korktuğum keyifli eylemlerim yok, eve kapanmaya korkmama da gerek yok çünkü eve kapanmamak nasıl bir duyguydu unuttum bile. ''Olur mu öyle şey çocuklar? Ben hep evdeyim.''

  Elimden tek gelen suyun üstünde kalmaya çalışmak, boğulmadan, çırpınmadan, fazla su yutmadan. İronik bir biçimde 3 senedir deniz bile görmeden, tatil yapmadan. Suyun üstünde kalsam, kalsak, yeterlidir.