30 Mayıs 2012 Çarşamba

Four Trees



  Bu gece Egon Schiele'm tuttu. göresim, sevesim geldi. Bazı ressamların resimlerine bakarken, keyfi yerinde mi, acı mı çekiyor, kara kara düşündüğü bir şeyler mi var, hatta evli mi, evliliğinde mutlu mu, fakir mi, yemek almak yerine boya mı alıyor üç kuruşuyla... anlayabiliyorsunuz. hissedebiliyorsunuz. Schiele de öyle bir ressamdı, gencecik yaşında, genç eşiyle beraber, salgın hastalıktan gidivereceğini, yaşarken de sefalet içinde, dertler içinde ama tutku ve coşkuyla dolu olduğunu bütün o çarpık duruşlu, egzantrik kadınları anlatıyor. onlar anlatmazsa gökyüzü yanarken, sessizce ve zarif bir biçimde onları izleyen ağaçları, peyzajları anlatıyor. hissiz kalması zor resimler, hemen her ekspresyonistte olduğu gibi.

27 Mayıs 2012 Pazar

live long and prosper my dear


  puzzle parçalarının mutluluğu.

  derin nefes.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

26



beklediğim bir şey vardı, o şeyin harika olmasını istiyordum, o şey harika olana kadar kesinlikle hiçbir şey olmayacaktı.

insanın yalnızken, okumak, çizmek, düşünmek ve yazmak için çok fazla vakti oluyor. ben vaktimi iyi değerlendirdim. yıllarca. nereden baksam sekiz tane bitmiş, kalın defter. neler hakkında yazdığımı hatırlıyorum, hatırladığım satırlar da var olduğu gibi. ''şimdi değil ama çok sonra, kendimi bıraktığımda, her şeyi unuttuğumda ve ellerine dokunduğum zaman gülümseyeceğim'' hep hayalperest bir kızdım.

 ve tüm o zamanlarda beklemeye devam ettim. harika bir şey olacaktı, eninde sonunda ve kendiliğinden. olana kadar, yazmak, çizmek ve düşünmek için çok zamanım vardı.


  bir şey oldu.


  ve beklemenin asıl anlamını, beklemenin ne kadar sonsuz bir kısırdöngü olduğunu ben o zaman öğrendim.
 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ne yapman gerektiği

  Sanata sığınmak zorundayız. Bu yaşımda, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra, elimde kalan az sayıdaki gerçekten ve inanıştan biri bu. Adorno, Benjamin ve Lukacs'ın tartışmalarını hatırlıyorum, okuduğumuz, özet çıkardığımız, anlattığımız ne varsa, günün tuhaf bir saatinde aklıma geliyor hepsi. Sanat artık modernizm içinde bir ghetto, bir kurtarılmış bölge, belli bir kitle için, içinde var olabileceği tek kütle.

Kitleler ve kütleler üzerine de bir şeyler yazdım sonra. tekrar okuduğumda bana bile o kadar soyut geldi ki, şimdi buraya temize çekemiyorum. Onlar karışık, soyut ve kirli kalacaklar, ki bu da kitlenin doğasına uygun.

Sanata sığınmak zorundayız. içinde bulunduğunuz çevreden, toplumdan, şehirden, ülkeden ve dünyadan delirerek, bir ateş topuna dönüşerek ve yıldız patlamaları yaşayarak kaçmak istediğinizde, yaratacağınız ve içinde gerçekten bir yere ait hissedeceğiniz tek gerçek bu. hissedeceğim de diyebilirim. hissettiğim de.

Kendisini ifade etmeye yeltenmeyen bir insan olmayın. yanlış ifade etmek bile bundan iyidir, çünkü bir araç kullanmışsınızdır, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, bir araç, ifade için. cümle, renk, ses, nota, figür, fırça, öfke, drama, eylem, gürültü, görsel, işitsel, zihinsel. her şey olur, hepsi olur. ifade yollarını arayan ve bilen az insanız, sanat bir sığınma alanı ve varlığın anlam arayışı, günlük yaşamın sunduğu buluntu hislerle dinmeye müsait değil.

Günün ilerleyen saatlerinde biraz daha karmaşık ve anlamsız olanlarını defterime yazacağım. daha sonra Adorno ile tartışmak üzere..

23 Mayıs 2012 Çarşamba

değişkenler.

gelişime ayak uydurmak ile değişimi yadırgamak çok farklı birbirinden.

gelişim ne kadar gerekli ve mükemmel bir eylem ise, ve zor elbette;

değişim o kadar hızlı, acı, korkutucu, ötekileştirici.

gelişimi izlemek ne kadar keyifli ve gülümsetici ise,

değişimi izlemek o kadar dehşet verici olabilir. ve acıklı. ve elden bir şeyin gelmeyeceğini anladığın o an, sindirme anı, ''savaşı kaybettiğin'' an.

gelişim ve değişim ikiz kardeşlerdir. uzaktan bakan yabancı bir göz için neredeyse aynı, birebir hallerdir. çok, çok yakından tanıyan birisi ayırt edebilir ancak farklarını, aralarındaki derin uçurumu.

ve o kişi ''savaşı kaybetmiştir''  değişim her zaman kazanır, ezici, hızlı, acımasız değişim, gelişimi gölgede bırakır cezbedici halleri ile.

bu gece elim çenemde uzun uzun düşünürken, değişim ve gelişim üzerine,

çok ama çok yorgun hissettim. tahammülsüz. bezmiş. siz değişin, son hızla değişin, bunu yaparken muhteşem büyüklükte adımlar atarak geliştiğinizi sanın bir yandan, daha başarılı, daha sosyal, daha zengin, ''daha'' hissedin kendinizi. sahip olduğunuz en ''özel'' en ''değerli'' huylarınız, değişimin ezici ayakları altında unufak olup sizi sıradan ve özelliksiz ama verimli bir köle haline getirirken, bu değişimin tadını çıkarın. gelişmek adına ufak adımlar atan en yakınlarınızı bile yadırgar hale gelin. çünkü onlar değişmiyorlar. aynılar. bir yerden sonra kopmanız da gerekecek, muhteşem değişiminize hayran kalmadıkları için. ve muhteşem değişiminize ön ayak olan, paylaşan, şakşaklarıyla destek olanların kıymetini bilin. onlar sizin gerçek dostlarınızdan daha değerli, daha önemliler artık. yıllar önce tuhaf bulduğunuz, hiç hoşlanmadığınız, dalga geçtiğiniz insanlara büyük bir hızla dönüşürken, sizi arkanızdan itekleyen kim varsa, artık siz bir bütünsünüz. eski dostlarınız ise ötekiler.

ben bir süre resim yapmak istiyorum sakince. sizi görmeden.

ve aklımda hep, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki söz: ''artık kendinize benzemiyorsunuz.''

13 Mayıs 2012 Pazar

en uzağa yollanan mektup

sevgili hanımefendi,

tanımadığım anneler içinde en çok sevdiğim. o kadar çok kutlamak isterdim ki sizi bugün. ve öncesinde ise tanımak. beni sever miydiniz bilmiyorum, belki hiç hoşlanmazdınız, tuhaf bulabilirdiniz, ya da fazla düşkün, fazla sevgi dolu, bilemiyorum. ama ben sizi tanımayı çok isterdim. büyük bir ölçüde de tanıyor gibiyim, hayal meyal, göz kararı, benzerliklerden, çocukluktan gelen izlerin dışa vurumundan, güzel bir yetiştirilme şeklinden çıkarımlarda bulunuyorum. ve bazen, bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun, siyah beyaz, kırılgan, kibar bir gülümsemeye, ve o yanaklara, çok iyi tanıdığım, çok sevdiğim, içime yerleşmiş o ifadeye bakıyorum. içimden konuşuyorum da, dinlediğinizi var sayarak. evet biliyorum, bazen çok şikayet ediyorum, çok dert yanıyorum size, ama bana iyi geliyor. ve şikayet ettiğim anlarda bile, minnet ve hayranlık doluyum size, bunu hissettiğinizi de biliyorum. tanıdığım en sorumluluk sahibi çocuk o. evet resmen çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin öyle kalacak, o çocuk pırıltısı ve zekası hep olacak üzerinde. ve ben onu izlediğim anlarda (onu izlemeyi ve anlatmayı tuhaf bir görev olarak edindim, seviyorum bu görevi) içimden çok sık gülümsüyorum, yüzüne de gülümsüyorum bazen, o zaman çabuk şımarabiliyor. zaten çok şımarttım, size sık sık bunu da anlatıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. içimde öyle bir sevgi var ki, aslında annelik hissine çok yakın. ne yapsa yok edemeyeceği bir sabır, hoşgörü ve fedakarlık, ve aynı ölçüde bir heyecan. ah sizinle konuşabilseydim, o kadar iyi biliyorsunuz ki siz bu hissi, ona ilk baktığınız andan itibaren binlerce kat fazlasını hissettiniz çünkü. çok derinden, çok fazla hissettiniz ve o sevgi hala benim tanıdığım çocuğun gözlerinde var, içinde var, sahip olduğu en değerli his olarak saklıyor onu.


  belki her şey çok farklı olurdu. aklımın alamayacağı biçimde, her şey ama her şey farklı olurdu. onun hayatında, başkalarının hayatında. ama, yine aklımın almadığı ve almayacağı sebeplerden, her şey bugünkü halinde. gerçekten üzgünüm. ama inandığım çok güçlü gerçekler var, bildiğim, emin olduğum. o yüzden sık sık konuşuyorum sizinle, hiç tanışmadığımız halde. bu sayfaya evrenin sonsuz boşluğuna göndermek istediğim her şeyi yazdığım gibi, bunları da yazıp gönderiyorum. izlemeye ve anlatmaya devam edeceğim size. uzaktan uzağa hep hayranlık duyacağım bir kadın ve bir annesiniz, anneler gününüz kutlu olsun.


 her şeyin kırılacak kadar güzel olduğu anlar vardır.

  bu sabah ve öğlen, öyle anlardandı. önce upuzun bir yazıyla olan biten ne varsa anlattım, kendime de tekrar etmiş oldum. sonra baktım ki, herkesin kendi özel anları, kendi içindeyken daha değerli. ki bu bana sık verilen bir öğüttür. o yüzden hepsini seçip sildim.



 


6 Mayıs 2012 Pazar

tül perde

insanın cümle kuramayacak kadar yorgun olduğu pazar günleri vardır. özellikle pazar günleri. cuma ve cumartesi  boyunca, üzerinden kendi davet ettiğin heybetli ve acımasız tırların geçtiği, ve haftasonunun teoride bitmiş olduğu, kürkçü dükkanına döndüğün yorgun pazar günleri. makyajsız pazar günleri.

kendi sesimi ve görüntümü unutmak istiyorum.

3 Mayıs 2012 Perşembe

the music came first, my dear friend.



  ''hangi high fidelity kadınısın?''  isimli bir test olmasını, onu çözmeyi ve bu filmi izlerken kafamda oluşan soru işaretlerinden kurtulmayı gerçekten çok isterdim. tanıdığım muhteşem kadınlara baktığımda, çoğu laura, başroldeki sarışın. kafası karışık, zayıf ve ezik erkeğe tahammülü olmayan, acımasız olacak cesarete sahip, güçlü, karakterli. ben laura değilim, o kesin. ortak noktalarının olması seni o insana benzer yapmıyor bazen, malesef. en çok korktuğum charlie olmak, catherine zeta jones'un oynadığı. çevresine karşı ufak bir drama yaratıp, sanattan, edebiyattan, pek çok muhteşem şeyden, gürültüyle, herkesin gözüne sokarak, sürekli konuşan, ama aslında konuşarak içindeki boşluğu örtmeye çalışan, yalnız ve mutsuz kadın olmak. umarım charlie değilimdir, umarım kimse bana baktığında charlie'yi görmüyordur. sonra bir de titrek olan var, adını unuttum, oyuncusunu da unuttum, çok utanç verici bir dalgınlık ve unutkanlık problemi yaşıyorum bir süredir. titrek dediğim kadın, rob gordon'a karakter ve ruh hali olarak çok benzediği için hayatına girmiş olan, sonraki yıllarda psikolojik tedavilere ve insanın içini sıkan bir bunalıma gömülmüş olan, eski sevgilisine yavru köpek bakışlarıyla ''hayatında biri var mı?'' diye soran kadın. umarım titrek bir kadın olmam, o kadın olmak ta büyük bir trajedi olur. neyse ki listenin ikinci sırasında yer alan, masum ve tatlı, edepli sevgilisi değilim, o konuda içim rahat, bir de onun için kaygılanmama gerek yok. kaldı geriye üç karakter, bir dahaki izleyişimde kafa yormam gereken.

  işin tuhafı, bu kadınları, bu filmi, o muhteşem diyalogları izlerken, içten içe hep hangisine en yakın olduğumu biliyor olmam. büyük bir ihtimalle, bundan 10 sene sonra kabulleneceğim üzre, ben rob gordon'ım. takıntılı, geçmişe saplanıp kalmış, listelemeden düşünemeyen, her an için uygun şarkısı ve grubu bulunan, tuhaf, hafif rahatsız edici. böyle olmayı seviyor muyum, hayır, azıcık bile sevmiyorum. çoğu zaman en çok kendimi rahatsız ediyorum, sonra arkadaşlarımı, sonra sevgilimi, sonra ailemi, hepsi biraz rahatsız hep, benim saplantılı, tuhaf tavırlarımla ilgili. ya da hepsi benim kuruntum, umurlarında bile değilim, bu da düşündürücü ama şuan kafamı yoramayacağım bir konu. eğer bu an için bir şarkı çalmam gerekse, a hundred lovers'ı çalardım, josep'den.

son olarak, high fidelity izlediğim en seksi filmdir. evet. böyle düşünüyorum ben. (emek'in düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi yazmak ve en içten küfürlerini almak, her zaman sevdiğim bir eylem olmuştur, çünkü herkes bilir ki, her akdeniz kadını gibi, emek kızınca çok güzel olur.)

2 Mayıs 2012 Çarşamba

heaven can wait

bir şarkı, hiçbir şey yolunda değilken, arka arkaya türlü saçmalıklar yaşanırken

her şeyi yolunda gösterebilir.

dahası, her şeyi yoluna da sokabilir. bunu yumuşak bir melodi ve düzenli gitar ritmleri ile mi yapar, yoksa charlotte huzur veren sesiyle mırıldanırken mi bilemiyorum. belki klibinin de etkisi var, olabilir, olabilir...