25 Nisan 2014 Cuma

Like dreaming of angels


Çok güzel kadınlar tanıdığım ve onların resmini yapabildiğim için, açıkçası biraz, şanslı hissediyorum. 

Mavi ve yeşilin birbirine girdiği (bir noktada tam oldukları) bir alana ışık vurduğu zaman (ki ışık da bazen insan formuna bürünür, bu hatta en iyi ışık hallerinden biridir.) bunların üzerine magenta (yani böyle nasıl desem, kırmızı ve pembenin eşit, doygun, çarpıcı hali) bir bukle düşüyor ve o magenta buklelerin de bir sesi var. The xx- Angels (sesi o, açıkça duydum.) 

Bak ne kadar çok konuştum, güzel bir kadının gülümsemesi hepsini benden daha iyi anlatır aslında. 

23 Nisan 2014 Çarşamba

Ben seni nasıl susayım?

   Sana daha önce kimsenin bakmadığı bir açı var, derecesiz ve düzlemsiz bir açı. Tam oradayım seni izlerken, keşfedilmeden önce eksikliği fark edilmeyen bir buluşun, kaşifin aklına düştüğü andaki kadar heyecanlı, aydınlık bir zihin hali bu. (Ama benim kalbimin içinde bir zihin var.)

  Bütün güzel sözleri duyman gerek ama güzel sözlerin çoğunu kendime saklamam gerek. Bu benim içimdeki bitmeyen ikilemlerden biri. Karşımda bir Amerika, bir kimya formülü, bir yeni takım yıldız, bir elektrik akımı duruyor ve ben mantıklı olmak, sakin konuşmak zorundayım. Neden? (Çünkü terbiye, çünkü sükunet, çünkü pek çok nedenden dolayı böyle böyle işte.)

  Ben sana o an bir klişe söylemek istedim, çok istedim de söylemedim. (yok seni seviyorum değildi, bütün ''seni seviyorum''ların yaşandığı bir bahar gününde, o da kesmezdi.) 

  Ben şimdi burada da sustum. Bak ben cidden sustum. (Konuştuklarımı da ertesi gün geldim, sildim hatta)

  Daha sonra değil de, biraz daha sonra, kulağına söylerim.

17 Nisan 2014 Perşembe

Avluya bakan pencere


  Bu evde yaşıyorum. (Yaşıyoruz O'nunla) Ön cephesi bir avluya bakıyor, avludaki gölge yapan ağaçlara, kaktüslere, resimlerimi yaptığım geniş köşeye ve hemen karşıdaki eve. O evden annem sesleniyor bazen ''Kahve saatiiii!'' diye. Kahveleri elbette ben yapıyorum, şu ortadaki masada içiyoruz, Şeker de bacaklarımıza sürünüyor, o gün kimi onurlandırmak isterse onun kucağına zıplıyor. Annemin yaşadığı ev daha büyük, iki duvarı kütüphane, önünde de o çok sevdiği kütüphane merdivenlerinden var. Zamanımın çoğu orada geçiyor, orası da hala benim evim. Şeker avluyu geçip istediği eve girip çıkıyor, onu da özlemem gerekmiyor hiç. Sevgilimi istediğim zaman öpebilirim, günün başlangıcında ve sonunda ona sarılabilirim.

Hangi şehirde ve ülkede olduğunun önemi yok. Ben bu avluya bakan evlerde sonsuza dek yaşayabilirim.

12 Nisan 2014 Cumartesi

Gökyüzüyle sohbetlerden biridir.

  Uzun süredir sevgisiz hissettiğini, sevgiyi çok özlediğini söyledi. Düşündüm, iç çektim, üzüldüm. (Bunlar tam da bu sırayla olmadı.) Sevgi ona ne çok yakışır halbuki. Minik çiçeklerle bezeli, ince kumaşlı bir elbise gibi yakışır, aydınlatır yüzünü. Sevginin yakışmadığı insan yok, onu da biliyorum ya, bazılarını daha çok sevgili görmek istiyorum yine de. Sanki tüm işim onların ne kadar çok sevildiğini izlemek olsun istiyorum. Ben çoğu zaman izlemeyi yaşamaya tercih ederim. Bu yüzden çocukken hiç sokakta oynamadım, ama odamda sokakta oynayan çocuklarla ilgili çok güzel kitaplar okudum. Ailem de düşündü, iç çekti ve üzüldü. (Bunların da bu sırayla olmamış olması muhtemel)

  Durgun uyandım bu sabah, kim ne önerse başımı çevirdim. Kediyi kucağıma aldım, yatağa geri dönüm. Çay aldım, yatağa geri döndüm. Uzakları düşündüm, orada bir iskele var şimdi, iskelede rüzgar esiyor, köpekler ve kediler uğrayıp geçiyor. Orasının var olması ve gidersem elimle koymuş gibi bulacak olmam bir güven verdi, yatağa geri döndüm.

  Sevgi insana ne çok yakışır. Burada bir yatak olmasının ve onu koyduğum gibi bulacak olmanın verdiği güvenle, bir kahve ve kitap alıp balkona çıkayım bari.

 

11 Nisan 2014 Cuma

Dünyanın en mutlu insanı gibi hissetmek







  Mutluluktan konuşamamak, yazamamak, çizememek nasıl bir şeydi unutmuşum. Hatırladım. Havanın ne kadar temiz ve yumuşak olabildiğini, sevdiğim çocuğun huzurla bana gülümsemesini içime çekmeyi, bulabildiğim her kedi ve köpeği sarılıp öpmeyi, keyifle yemeyi, içmeyi yaşadım, gerisini rüzgara bıraktım. Bodrum'un ham ve gerçek hali, yabani ve bereketli hali, sonbahar ve ilkbahar hali çok başka. Ruhunuzun ve bedeninizin onarıma ihtiyacı varsa, Ege için en güzel vakitler, kendinizi yollara vurun dostlarım.

1 Nisan 2014 Salı

Yola kaçmak

Bu seferki durumum yola çıkmak değil, açık açık, hayatta kalma içgüdüsüyle yollara kaçıyorum. Ege her zaman nefes almaktı ve benim bir sonraki nefese hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı, üzerimde çok ağır bir şey var, silkinemiyorum, normalleşemiyorum (hangi normal? sorusu gayet yerinde olacaktır.)

Kedime pazar akşamından beri neden büyük bir utanç ve keder içinde olduğumu anlatamıyorum. Politika, siyaset, sandık, elektrik kesintisi, kirli oyunlar, oylar, kirli oylar yok onun dünyasında, ben onun dünyasında yaşamak istiyorum, ama o sığındığım yerlere bile sığamama halindeyim, duramıyorum.

Arada hala umutlu ve hala çaba gösteren insanları görüyorum. İçimden onlardan özür diliyorum. Ben yokum sanırım. En azından bir süre için kesin yokum. Bu kadar mutsuzluk sarsıyor, bana şuan sadece uzun yol gerekiyor. Yolun sonunda da Bodrum. En azından Bodrum hala bizim, ne kadar süre için bilmesem de, bir yerlerde çocukluğumdan beri içimi açtığım, beni anlayan bir iskele ve sonsuza uzanır gibi giden bir deniz var, ben şuan biliyorum ki, sadece oraya sığınabilirim ve sığabilirim.

Hepimiz için akıl, güç ve sevgi diliyorum.