31 Ağustos 2010 Salı

eylül gelmişken...

17 yaşıma kadar hergün adımdan nefret ettim, açık açık. ay olarak da sevmezdim eylül'ü, isim olarak da. anlamsız, keyifsiz, okul başlangıcı, ufakken çocukların hep ''eylül, ekim, kasım ehehehe'' diye alay etmesi... sonra birgün, karşıma ahmet altan'ın ''eylül'' isimli yazısı çıktı. ahmet altan'ı da okumam, bilmem. ama o yazıdan sonra, ben önce ay olarak eylülü sevdim. sonra isim olarak. ve her eylül geldiğinde açtım klasörümden o yazıyı okudum, içimden bir kez daha teşekkür ettim melankolik anneme, isim seçiminden dolayı.

Beni bu eylül öldürecek
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.
Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.
Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim.....

Ve eylülün çıplak ayakalrına bir yazı bırakırım.
Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla
tenimi kanatarak uyandırır beni.
Ben eylüle akarım.
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,
siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.
Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.
Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi
bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,
beni ve herşeyi koynuna alarak,
bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.
Kadınları ve hüznü eylülde severim...

Keman konçertolarını,
akşam saatlerinde bir bir ışık yangını ile kıpkızıl tüten
yalnız ağaçları,ürkek tebessümleri ve edepsiz kahkahakarı severim.
Lacivert bir deniz benim ellerimde oynaşır.
Sahiller,yaşlı bir kadın gibi kendine terkedilir
Şarkılar,incecik bürümcükten acılar vaad eder her dinleyene
Bitenin başlayana dokunduğu yerdir eylül...

Onun için yanık yanık tütsü kokar,
Onun için değdiği yeri kanatır.
Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur,
eylülde herşey zordur,ben eylülü onun için severim.
Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır
Herkes herşeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'.
Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur.
Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim.
Nasıl da mahsun ve nasıl da tehditkardır.
Ben eylülde bütün aşklardan ve ve kadınlardan korkarım...

Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
Ve ben eylüle akarım
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle,
kanayan bir aşk gibi akarım,
Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım...

.

Ahmet Altan

A Journey From A to B



- Bu yaz da böyle geçti, ordan oraya, ordan oraya. Şimdi de Bodrum'a. Eve.
- Ben bunları yazarken Pelin yanımda ''bunları bulamayan insanlar var, oh tatil oh bilmem ne..'' diyerek bik bik konuşmakta, ne yapalım Pelin işte.
- http://kadinresimsergisi.blogspot.com/ şöyle birşey açtık size fikir vermek için dostlarım, sergimizde böyle resimler var, daha fazlası da var ama, henüz fotoğrafları yok.
- We are the band. her zaman söylediğim gibi. her yere götürüyorum, her yerde dinliyorum.
- Şu görmekte olduğunuz manzaraya karşı ben bir mutlu olup geleyim hadi.

29 Ağustos 2010 Pazar

evlilik baskısına karşı cevaplar


konumuz ciddi dostlarım, oturun şöyle..
Evlilik Baskısına Karşı Cevaplar (E.B.K.C.) isimli dev bir toplum hizmeti ile karşınızdayım.
Ananeme geldim, bir gece kalmak ve ertesi gün evime dönmek üzere. Bu sabah beni yanına oturttu ve ''yaşı gelip te geçmekte olan her genç yiğidin'' yaşaması gereken o leziz soruya maruz kaldım. ''Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?''

Ben düşünmüyorum. Uzun bir süre de azıcık bile olsa düşünmemeye kararlıyım. Kendimce çok mantıklı sebeplerim var. Çok şanslıyım ki hayatımdaki insan da aynı sebepleri taşıyor.

Peki bunu evlilik hesabı soran yakınlara nasıl açıklayacaksınız?

-İlk olarak malum soruyla karşılaştığınızda şok olmamalı, taviz vermemeli, benim gibi gak guk etmemelisiniz. kararlı olun! evliliğe karşı savaşınızda pes etmeyin!

-Okumayı kendinize meslek edinin, okuma bahaneniz hep olsun. 35 yaşında bile olsanız, ''Evlilik ne zaman?'' sorusuna ''E daha okulum bitmedi ki'' diyebilirsiniz.

-Sevgiliniz varsa işiniz daha zor, çift taraflı bir baskı sürecine gireceksiniz, hazır olun, ortak bir cevap üzerinde anlaşın. mesela ''Biz henüz kafayı yemedik, bir eve tıkılıp hayatımızı ve birbirimizi çürütmek yerine, mutluluk içinde ayrı hayatlarda yaşamak daha cazip geliyor'' gibi.. ve bunu olabilecek en kibar şekilde karşı tarafa izah etme yollarını arayın. bulursanız bana da söyleyin.

- Çocuk sevmeyin. Çocuk severseniz evliliğe sıcak bakarsınız. o küçük yapışkan, buruşuk, gürültülü ve şımarık nesnelerden hemen edinmek için başınızı yakarsınız, sakın ola ki çocuk sevmeyin! kedi sevin, at sevin, panda sevin, onlardan edinmeye bakın bol bol, çok daha huzurlu, ayrıca kimse bir bukalemun beslemek için parmağınızda bir yüzük olması gerektiğini söylemeyecek.

-köşeye sıkıştığınız an ''ev yanıyor! hamileyim! karşı eve uçak düştü!'' diye bağırmaktan çekinmeyin. en olmadı polisi arayın.

Sizler için elimden geleni yaptım. keşke birileri önceden bana bunları söyleseydi de, bu sabah boncuk boncuk terlemeseydim ananemin karşısında. ama yine de kazasız belasız ilk zorlu sohbeti atlattığımı düşünüyorum. darısı başınıza..

anane kolları

sarılır sarmalar,
doyurur, uyutur,
huzur verir, dinlendirir,
gıdıklar, güldürür,
güç verir, ayağa kaldırır,
ekmek kızartır, reçel sürer,
sarılır sarmalar.

ananemin kolları her yere uzanır, iyi ki de uzanır.

26 Ağustos 2010 Perşembe

herkesin tuttuğu


bak yine dellendim. dellenmem için azıcık itiş gücü de yetiyor, hiç duramıyorum.

tutucu kızlar neleri tutar? neleri tutmaz? neleri yapar? neleri yapmaz? isterseniz ben bir liste yapayım, size bir bir anlatayım. siz de bundan sonra, erkek olanlarınız yani, seçim yaparken bir kez daha düşünün. tutucu kızlar masumdur değil mi? ne şekerlerdir, canlarımızdır bizim. sözünüzden çıkmazlar, sizi şaşırtmazlar, utandırmazlar, terletmezler değil mi? güvenilirlerdir. değil mi?

yapmıyorum liste falan. erkek olan kadından anlar. ancak bir ufak tavsiye sana, edepsiz olan ve tutucu olan arasında kalırsan, birazcık da kalbin atıyorsa, edepsiz olanı seç. birisi sevilmeyi öğretir, birisi sevmekten soğutur adamı, birazcık kafan basıyorsa iyi bir seçim yaparsın, sonra ağlayıp sızlamazsın.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

hiç hoş değil


tatilleri bu yüzden sevmiyorum işte.. güneş yağı ve kum birleşip sihirli bir şekilde unutturuyorlar, senin dönmeni bekleyen tüm gerçekleri ve sorumlulukları. onlar da senin yokluğunu fırsat bilip kendi aralarında bölünerek çoğalıyorlar ve döndüğünde zbam!!! tatil dönüşü yüzümde patlayan tokatlar gibi ardı ardına..

inanır mısın ne kadar mutlu olduğumu anlatırken cıvıldayan sesim, ufak ufak söndü, bugün artık çıkmaz oldu.

paketlenmeyi bekleyen tuvallerimiz, dağıtılacak afişlerimiz ve davetiyelerimiz, kokteyl hazırlığı, kargo... bekleyen tüm işlerin ardında benim tek düşündüğüm, uçağa nasıl bineceğim. gerçekten çok korkuyorum. tüm tuvalleri sırtıma yükleyip, afişleri ağzımda tutup, bodrum'a altı-yedi günde yürümeye razıyım şuan. çok korkuyorum demiş miydim?

bir an sandım ki, hep orda kalacağız. hep. o ve ben, ben ve o. tatsız gerçekler ve sabırsız sorumluluklar hiç uğramayacak yanımıza, öyle sandım kısa bir an. şimdi herşeyi göz ardı edip biraz melankoli yapmaya bile vaktim yok, içimden gelen tek şey ise tom waits - green grass çalarken, güzel fotoğraflarımıza bakmak ve iç çekmek.

tatil dönüşü işte, hem de çok çok güzel bir tatilin dönüşü. ne kadar hoş olabilirse..

22 Ağustos 2010 Pazar

doğumgünü sakinliği

her sene yaşadığım ve yaşattığım doğumgünü trajedisi ilk defa bu yıl yanımıza uğramadı. tuhaf bir biçimde, her sene 20 ağustos sabahı mutsuz uyanır, tüm günü gözüm uzaklara dalmış, sessiz geçirir, beni mutlu görmek isteyen herkese de bu günü zehir ederdim.

bu sene... mutlu uyandım. şeker yanak yanımda, huzur dolu, yanakları ve omuzları bronz. birlikte o harika bozcaada kahvaltısını ettik. kurt köpeği gina ile oynadık. tüm gün yüzümde hafif sersem bir gülümseme ile geçti. akşamüstüne doğru, üzüm bağları arasından geçiyorduk araba ile, badly drawn boy çalıyordu, ''born again''. rüzgar esiyordu ve elimde birazdan özgür kalacak olan bir uçurtma vardı. onun eli dizimdeydi. sevgilime döndüm ''şuan sahip olmak istediğim her şeye sahibim'' dedim. gülümsedi. o gülümsediği zaman ben heyecanlanıyorum, her seferinde. bu benim en güzel doğumgünümdü, iliklerime kadar hissettim bunu. tüm dostlara böyle doğumgünleri dilerim. dilerim, dilek tutma anınız geldiğinde, dileyecek bir şey bulamayacak kadar kendinizi zengin hissedersiniz. ben dileyecek hiçbir şey bulamadım bugün.




ruhun güzelliğe doyması hali



bir ay öncesine ait bir sayfa, defterimden.
istediğimden fazlasıyla döndüm bozcaada'dan, hala üstümde huzuru var, rüzgarı var..

aşıksanız,
huzura ihtiyacınız varsa,
iyi yemek ve iyi şarap istiyorsanız,
kedi ve köpek görünce mutlu oluyorsanız,
buz gibi denize girecek cesaretiniz varsa,
biraz romantizm iyi gelecekse,
ilham gerekiyorsa..

bozcaada'ya gidin. lütfen gidin. gün batarken sevgilinizle uçurtma uçurun, her kediyle selamlaşın, donarak ta olsa o mükemmel denizde yüzün, üzüm bağlarından geçin, ahtapota ve kalamara doyun, rüzgar değirmenlerine hayran kalın..

bozcaada'ya aşık olun.

13 Ağustos 2010 Cuma

I am a golden god ulan!!!

heh en sonunda oldu.. tatildi, tatilden dönüştü, halledilecek yığınla işti derken.. motor yandı bende. saçım yanık kokuyor. maşayı fazla bastırdığımdan da değil.

bir de sinire bağlı hapşırık başladı bende bir süredir. işler çığrından çıkınca ardı ardına hapşırmaya başlıyorum. yok gerçekten bana göre değil bu sinir, bünyem kaldırmıyor. bünyamin. bünyas. öf tamam.

en son derin dondurucunun kapağını açtım, karşısına geçtim. bir 10 dakika kadar durdum öyle ''çok üşüyorum.. çok soğuk..'' diyerek. kendi kendimi ters psikoloji ile aslında içinde olmak istediğim duruma inandırmaya çalıştım. çalışmalarım devam ediyor. bir de aniden ensemden içeri buz atıyorum. şaşırtıveriyorum kendimi, ''aay dondum manyak!'' diyorum, türlü şakalarla eğleniyorum sıcaklarda.. tavsiye etmem.

yaptığımız en mantıklı işlerden biri değil ama, aylar önce bodrum'daki sergimiz için uçak biletlerimizi aldık. sergiyi de kapsayan üç haftalık bir tatil planıyla beraber. ucuz ucuz, oh mis gibi. sonra 12 eylül'ü de kapsadığını fark ettik bu programımızın. biz de bir endişe, bir öfke. bugün uçak biletlerimizi öne almaya çalıştım tüm gün, beceremedim. ben de iptal ettim ve otobüs bileti almaya karar verdim sonunda 11 eylül için. üç adet HAYIR'ımız pek zahmetli oldu, olsun.

bu yaz çok acaip geçiyor benim için. bir hafta istanbuldayım, bir hafta tatildeyim. üstelik tüm tatillerim de zorunlu olarak, bir bahane ile gerçekleşiyor. şimdi sırada şeker yanak için olan tatil var. içimden çok güzel şeyler geçiyor, istanbuldan uzaklaştıkça gerçek olacaklar.

öte yandan, almost famous'ı izledim bugün yine. her sahnesi ayrı güzel, Zoey Deschanel'in ufak bir yan rolde olduğunu da unutmuşum. izlemeyeniniz kaldıysa izlesin, yollarda geçen filmlere bayılanlar tekrar bir izlesin.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

papalina hayat



gelecek hakkında planlarım yok, 10 yıl sonra kiminle, nerede ve nasıl olacağımı bilmiyorum. yollarda ve bir başıma olmayı diliyorum ama üç çocuk ve bulaşıklarla dolu bir hayat beni bekliyor da olabilir (o zaman delireceğim için sorun değil)...

hepsi bir yana..

ilerisi için en büyük isteğim, cunda'da eski bir taşyapıda ev-atölye kurmak. istanbul'un entel dantel ressam çevresine hiç benzemeyen, kendisi için resim yapan insanlardan oluşan ufacık bir toplulukla, orada üretmek. resim üretmek, yazı üretmek, şarap üretmek. sonra taş kahve'de bir kahve içmek, her gün hiç bıkmadan midye ve papalina yemek, her kedinin tek tek resmini yapmak.

bu huzur beni sıkana kadar, içimdeki his ''tamam, şimdi başka bir yere'' diyene kadar, cunda'da yaşamak istiyorum.

pasta kreması



çok güzeldi. parıldıyordu. usta bir şefin elinden çıkmış incecik bir krema gibiydi.

dans ettik, içtik, güldük. artık bir nişanda ne yapılıyorsa.

sonra çok sarhoş olduk, viski yaramıyormuş bize. içim sevgiyle dolmuş ve kafam da çok güzel olduğundan sevgilimi arayıp saçmaladım bol bol. ertesi gün hatırlayıp utanmak üzere.

sonra o parmağında yüzükle, sevgilisinin kucağında evine döndü. ben başım çok pis dönmesine rağmen, hayal meyal hatırlıyorum.

hey



bu en sevdiğim tişörtüm. bu da en saçma blog yazım.

küçük bey



küçük bey'lerin içinde en yetenekli, zeki ve şeker olanıyla karşı karşıyayız. o piyano çaldığı zaman, çevresindekiler susar ve dinler, annesinin yüzünde çok güzel bir gülümseme belirir, ablası uzaklara dalar. o çok sık çalmaz, alıştırma yapmayı pek sevmez çünkü. ne zaman piyano başına otursa tüm notalar renkli renkli parlar, o bilmez ne çok mutlu olduğumuzu onu dinlerken. ayrıca harry potter'dan bir iksir ismini ya da trafikte gördüğünüz bir plakayı, hatta ve hatta acaip bir ülkenin başkentini hatırlayamadığınızda, özgür cevaplamak üzere oradadır.

kumsalda



güneş kremi kokusu. sihirli yanma iksiri. mazzy star'ın sakin sesi ve fondaki dalga sesleri. pelin'in ilk günden oluşan kıpkırmızı yanıkları, emek'in kelebek şeklinde ayak parmağı yüzüğü. kumsalda herşey çok güzel. kumsalda hayat geçer.

tatil dönüşü keyfi


şimdi gel yanıma otur. ben tatilden her döndüğümde, çektiğim fotoğrafları gösterip özet geçerim yakınımdakilere. çok ta fotoğraf çekerim, keyif kaçırana kadar. bu tatilin amacı, kızkardeş kontenjanından sevgili emek'i nişanlamak, arada kafayı dinlendirmek, bol su yutmak, çok yemek ve çok uyumaktı. sağ salim hepsi yapıldı.

ilk fotoğraf her sabah uyandığım ve her gece yatmadan bir kez daha içime çektiğim manzara. emek'in balkonundaki tüm dedikoduları dinleyen, yıldızların üstümüzde kaydığı, zeytin ağaçlarının da sürekli fısıldadığı manzara aynı zamanda.