5 Eylül 2013 Perşembe

''O gece odasında bir orman büyüdü, büyüdü...''

Ben çevreme toplamaya başladım yine ''şeyler''i. Çünkü akıl sağlığımı yerinde tutmak ve bu aralar arkadaşlarımı ürkütmeye başlayan öfke krizlerimi kontrol altında tutmak için, kendimi teslim ettiğim ne varsa çağırmam gerekiyor. Huzurlu ve pastel renkli şeyler çok güzel. Öfkem çok yorucu, çok yıpratıcı.

 Demirden yapılmış, tiksintiyle dolu ufak binlerce yumruk, içeriden dövüyor beni. Küfrediyorum. Bir şeyleri fırlatıyorum. İnsanların yüzlerine karşı hakaret ediyorum. Toleransımı 31 Mayıs gecesi İnönü Stadyumu önünde bir yerlerde koşarken düşürdüm cebimden. O hengamede sağlıklı nefes alıp verişlerimin ve hoşgörümün yanında, o da düşüverdi yerlere. Bir daha da yerine koyamadım. Arkasından işi bırakmak, en yakın dostumun allak bullak edilişini görmek, başka bir en yakın dostumun askere gidişi, hükümetin bizi büyük bir zevk alarak delirtme çabası falan derken... bir baktım kuduz bir köpeğim artık. Gelişigüzel ısırıyorum. Belki dayanıklı insanlar böyle normal durumlara çok kolay adapte oluyor, bunları bir depresyona dönüştürmeden, güzel bir rakı masası kurup atlatıyorlardır. Ben epey derinlerime düştüm.

  Küçüktüm, okumayı yeni yeni öğreniyordum. Annem bir kitap aldı, o başladı okumaya. Sonra her akşam okuttuğum aynı kitaplara bu yeni olan da eklendi. Uyuyan Güzel, Pıtırcık, Canavarlar Ülkesinin Kralı. Her gece bunları arka arkaya duymadan uyuyamaz oldum. Kitaptaki velet bir gece öfke krizlerine girip, annesini ısırıyor, sonra da güzelce hakaret edip yemek yemeden odasına gönderiliyordu. ''Ve böyle dediği için de yemek yemeden odasına gönderildi. O gece odasında bir orman büyüdü.. büyüdü...'' Sabah canavarlar ülkesinde uyanıyordu çocuk. İyi geldi bana bu düşünce. Sonra Emek, geçen seneki doğumgünümde orijinalini bulup yolladı kitabın. O da çok iyi geldi. (Emek'i üzen erkeklere kafam girsin) neyse sakinleştim yani. bir noktada gördüğünüz gibi, hoş oldum, duruldum.


  Şimdi masal kitaplarımdan başlayarak, sırasıyla sanat tarihi, şiir ve romanlarımdan en çok içimi yumuşatanlara sığınıyorum. Günün farklı saatlerinde, ihtiyaca uygun satırları seçiyorum. Derin nefesler alıyorum. Nispeten daha az küfür ediyorum. Kedimle dertleşiyorum, o purrrluyor, ben hırrrlıyorum, bir noktada uzlaşıyoruz, balkondan sokağı ve bahçeyi izliyoruz. Sonra inceden esiyor, üşüyüp birbirimize sokuluyoruz.

  Şu balkona bir sallanan sandalye alacağım. Ağzımda pipo ve kucağımda battaniye ile sallanacağım tüm gün. Yabancı biri gelince de ''Tüfeğimi getir Sam'' diye sesleneceğim kedime. O da diyecek ki ''Sam sana benzer öküz, Şeker benim adım. tüfeğini de kalk kendin al, göbeğimi temizlemeye çalışıyorum fark ettiysen'' Peki cazgır kedi. Nasıl istersen öyle yapacağız. Bu, olabilecek en mantıklı şey şuan.


2 yorum:

  1. bir Olric de senin cazgır olmasın ama, buna dikkat edelim. popülerizmin satır aralarında Şeker'e bir şey olsun istemeyiz.
    Eski şeyler, küçük, küçüklüğümüzün "şeyleri" .. Benim kitaplarımı hep kardeşim okuyor artık, hiçbir şey yapmıyorum ben. Sadece bir kitabı alıp sakladım. Ağladığım ilk hikayeydi. "Değirmenden Gelen Haber" .. Düşman askerlerini köyün nehrini zehirlerken gören bir çocuğun, köylülere haber vermek için kaçarken vurulmasını anlatıyor. Böyle bir çocuk kitabı olabilir mi? Nasıl bir acımasızlık!
    Belki de bu yüzden, kabuslarım hep aynı. Kaçıyorum, gidiyorum, hep birilerine bir şey söylesem bu gerginlik bitecek gibi ama söylemeliyim! Sonra beni kovalayan her neyse, onun kocamanlığının gölgesinde çaresizlikten kıvranıyorum.
    Uyanıyorum sonra.

    Devlet hakkında çok konuşmak istemiyorum. İnsanların ne düşündüğü umrumda değil, ben kendim düşünecek kadar bulmuyorum kendimi. Ama bir yerde şuna benzer bir şey okuduğumu hatırlıyorum. Devlet, kendi çocuklarını öldürüyor. Devleti sadece bizim devletimiz olarak değil, hükümet olarak değil, dünyanın her yerinde, aksak olan ne varsa, mutsuz olan kim varsa bunun sorumlusu olarak görüyorum. Çünkü bizim bunu değiştirmeye gücümüz yetmezken, vicdanımız var. Onlarsa gücü olup vicdanı olmayanlar. Neyse, bu konu çok su götürür.

    Öfke yorucu, yıpratıcı. Günlerin daha başındayız. İnanıyorum ben tortularını fırlatıp atacağına. Baksana, dışarda her yere kırtasiyeler kurulmaya başladı, gıcır gıcır, rengarenk her şey! İnsan bunu nasıl unutur? :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ne güzel kelimeler, ne sakin cümleler bunlar. Teselli ettin resmen öfkemi, iyi geldi:) Aslında zaten hissettiklerim ya ''çok dışarıya'' ya da kendi içime doğru patlıyor. Bir de işte yakın dostlarımı üzenler olduğu zaman, öfkeden gözüm dönüyor, istemsiz saldırganlaşıyorum. Hoşlanmıyorum o halimden, çok haklısın bu tortuları atmalıyım. Sonbaharda huzur bulmamak, yeni kırtasiye ürünlerine, sokak kedilerine, çimenlere kapılmamak zor kesinlikle..

      Bu arada, ''Değirmenden Gelen Haber''i ilk kez senden duydum ve bir kez daha hayret ettim çocuklara sundukları hüzünlü hikayelere. Çok çok acıklıymış, ufak bir çocuğun dünyasında hem çok vazgeçilmez, hem sarsıcı olmuş olmalı. Fark ettim ki tüm hayatımızı en çok etkileyen, en unutmadığımız kitaplar, çocuklukta okuduklarımız. Kardeşin pek şanslı bu yönden, edebi zenginliği çok büyük olan bir ablası var, ince bir zevkle seçilmiş ''şeyler'' olacak onun hayatında.

      Sil