10 Kasım 2015 Salı

Yine bir Tüyap vakti

Benim için ''İyi ki İstanbul'da büyümüşüm.'' diyebildiğim pek az elle tutulur kazanım var, bunların da tamamı kültürel ve sanatsal etkinliklerden, gelişim adımlarından oluşuyor. İşte bu listede, her sene yaklaşan Tüyap Kitap Fuarı'nı beklemek, annemle birlikte lunaparka gider gibi o kocaman, kalabalık alana girmek, istediğim kitabı seçip alabilmek ve torbalarla eve dönmek, kitaplığıma özenle seçtiklerimi yerleştirmek hep bu listenin en başlarında oldu. Tüyap sayesinde imza kuyruğunda heyecanla beklemeyi, bir sürü kitabın önce ön kapağını, sonra arka kapak yazılarını, son olarak da ilk sayfasını okuyarak tanımayı, aynı duyguyu paylaştığım muazzam bir kalabalıkta yer almanın beni hiç ama hiç sıkmadığını keşfettim. Bu hala da böyledir, bulunduğum mekanda dört-beş kişiden fazla insan olsa bunalırım ama aynı amaç, hissiyat ve coşku çevresinde bir araya gelmiş bir kitlenin parçası olmak, biraz bile yormaz ve sıkmaz beni, tam tersi çok cesur ve güçlü hissettirir.

 Her sene özellikle Metis Kitabevi, Sel Yayıncılık, Literatür Yayınları, Remzi Kitabevi, Domingo Yayınları, Kırmızı Kedi, YEM kitapları, Can Yayınları, Pegasus Kitabevi başta olmak üzere, en sevdiğim yayınevlerinin yeni çıkardığı, indirim yaptığı, favori yazarlarını derlediği listelere bakarım, notlar alırım, bu da annemden görerek öğrendiğim ve sevdiğim bir gelenektir. Sonrası büyük bir heyecan, iki şişe su, uzun bir liste ve kalem ile o büyülü alana açılmak, adım adım yeni hikayeler, romanlar, biyografiler, sanat kitapları ve çizgi romanları keşfetmek.

Bu sene yine, Tüyap'ın Sanat Fuarı'nda görevliyiz, Akademililer Sanat Merkezi olarak. Açıkça kabullenmeli ki, Tüyap Sanat Fuarı artık demode bulunuyor, özellikle Contemporary İstanbul ile aynı güne geldiği vakitlerde pek tercih edilmiyor sanat piyasası tarafından. Bunun, fuarın çok uzak bir yerde olmasıyla da mantıklı bir ilgisi var elbette ama, asıl durum; çağdaş ve güncel sanatın yeni nesil tarafından klasik ve akademik sanata tercih edilip, daha havalı bulunuyor ve tüketime açık olması. Ben klasik sanat üslubunun, yağlı boya tabloların, özellikle de akademinin büyük ustalarının rahatça incelenebildiği, sıcak ve samimi Tüyap Sanat Fuarı'ndan yana oldum hep. Contemporary ise haberdar olunması gereken, fakat çoğunlukla şişirilmiş alt metinlerin bilgiyi ve içeriği alt ettiği, bu sebeple pek etkilenmediğim ve heyecan duymadığım bir etkinlik. Asıl amacım bu seneki favori isimlerimi ve eserleri kaydetmekti fakat yine konuştum da konuştum. Son yıllarda Tüyap sayesinde pek çok yeni genç ressam keşfettim, bu isimleri defterime yazıyorum ve daha sonra takibe alıyorum, içlerinde birebir iletişim kurduklarım, tanıştıklarım ve ''en sevdiklerim'' arasına katılanlar da oluyor. Bu sebeple artık Sanat alanı da, Kitap alanı kadar önemli benim için. Kimbilir belki bir gün, yıllardır hayalini kurduğum Sanatevi'ni hayata geçiririm, bu listeler ve isimler o zaman ayrı bir anlam kazanır, birikimlerin içinde ''isim biriktirmek'' de bu yüzden güzeldir.

Resul Aytemür'ün,  editörlüğünü yaptığım ''Pervasız Coşku'' isimli  kişisel sergisinin yer aldığı alan.

Ercan Sert'in çok beğendiğim portrelerinden biri. Doruk Sanat içerisinde başka işleri de var.
Her sene fuarın onur konukları olan büyük ustalar olur. Bu sene onlardan biri de Cihat Burak ve biz (belki de atölyemizin pofuduk Paspas kızını hatırlattığından) ustanın bu desenini çok sevdik.

Cansen Ercan, yine Akademi'nin önemli ve büyük isimlerinden. Evin Sanat'ın Neş'e Erdok'la birlikte mutlaka görülmesi gereken ressamlarından biri.

Ah işte bu en heyecanlandığım isim! Begüm Mütevellioğlu. İki-üç aydır yakından takip ediyorum ve ufak boyutlu kağıt işlerini de, büyük tuvallerini de çok seviyorum. Umarım bir sergide birlikte çalışırız.
Kader Genç. Akademililer'de geçen sene açtığı sergi sayesinde tanıştığım, sonraları arkadaş da olduğumuz ve çalışırken izleyebildiğim için çok şanslı hissettiğim, felsefesi ve tekniği ayrı ayrı çok güçlü olan bir genç ressam. ''Yer çekimi'' isimli bu en sevdiğim tablosu yakından görülmeli, fotoğrafın o güzelliği yansıtmasına imkan yok.

5 kadın ressam bir araya gelip ''Bahçe'' isminde çok ferah ve geniş bir alan kurmuşlar fuarda. Bu ufak ve harika resimlerle, tam dört duvarı doldurmuşlar. Hepsini tek tek inceledim, Öznur Eren'in resimleri özellikle, çok başarılıydı, harika kadınlar bunlar.

Ben ufak boyutlu resimleri beğenmişim genel olarak, belki kendim Akademi geleneğine pek ait olmadığım için, ya da daha samimi ve etkileyici geldiği için bu böyledir. Taygun Gülnar'ın da flu tonlardaki, genel ruh halime çok yakın bulduğum bu portresinden epey etkilendim.

Cansu Kahraman. En yeni favorilerimden, özellikle büyük tabloları etkileyici ve sihirli masal sahneleri gibi. Yakın zamanda birlikte çalışacağız bir sergide, pek hevesliyim.

Kafeterya'ya çıkıp, tüm alanı gören duvara oturmadan ve kahvemi içip gözümün görebildiği her noktayı izlemeden olmaz, en huzurlu dinlenme anıdır bu. 

Son olarak, bu geleneği inatla ve başarıyla sürdüren Ümit İyem, çok önemli bir şey yapıyor bu fuarı sürdürmekle. Yolu uzak evet, ama tüm günü kitaplarla ve tablolarla geçirmek için, kesinlikle değen bir yorgunluk bu. Özellikle bilinci ve eğilimleri şekillenen çocuklar, bu gelenekten mahrum bırakılmamalı, neyse ki en büyük kalabalığı da her sene çocuklar oluşturuyor. En sevdiğim isimleri paylaştım, içlerinde sizin de beğendikleriniz olduysa, ya da benim yer vermediğim favorileriniz varsa,  öğrenmekten mutlu olurum. 

9 Kasım 2015 Pazartesi

İpek patili kedi

  Gece uyuyamadığımda, huzursuzlandığımda yastığımı senin karşına çekmek. Bir süre derin derin uyumanı izlemek, uyandırmaya kıyamamak. Uykunda -artık rüyanda neler yiyorsan- ağzını şapırdatman, patilerinin seğirmesi. Dayanamayıp burnumu tüylü yanağına, gıdına doğru itmek, bebek pudrası gibi kokunu içime çekmek, tüylerinin arasında uyumak için ihtiyaç duyduğum bütün huzuru ve dinginliği bulmak. ''Ah sen olmadan bir yatak, bir ev, bir koridor ne kadar da boş olurdu'' demek. Senin bütün bunları anlaman, bir göz kırpışında hepsini onaylaman ve bilmen.

Rene Magritte senin bir resmini yapsaydı, kusursuz kedi hatlarını, komik ve muhteşem gözlerini, kuyruğunu, yumuşak kulaklarını olduğu gibi boyardı. Altına da el yazısıyla ''Kuş tüyü'' yazardı. Çünkü benim zihnimde yaşayan ve boyayan Magritte için, sen bir kuş tüyüyle eşsin, iyi ki de öylesin.


6 Kasım 2015 Cuma

Mevsim normalleri

Önceki iki günü kendime çok iyi gelen, ruhumu onaran iki kadınla, çok güzel mekanlarda geçirdikten sonra, bugün evde, yorgan altındayım. Biraz kaygılı, sıkıntılı bir haber aldık, şok içindeyiz ama geçmiş olan iki güzel günün etkisiyle, hafif onarılmış, hafif yorgunum, ''mevsim normalleri'' diyelim işte bu duruma... Hatta bir de çizimini yapalım bu ruh halinin, şuraya koyalım.
Kadıköy'e altı ayda bir gidiyorum ama tam gidiyorum, Emek beni keşfettiği, sevdiği ne kadar cafe, dükkan, butik, kahveci varsa götürdü ve gezdirdi. Kızkardeş işte, tüm komiklikleri, derinlikleri ve güzellikleri, yıllardır birlikte keşfediyoruz. Bant Magazin'in en az dergisi kadar samimi ve 'indie' mekanını en çok sevdim, en rahat kanepesi hemen evimizmiş gibi oldu. Yeldeğirmeni'nin sokaklarında hep fotoğraflarını gördüğüm duvar resimlerinin, o devasa boyutlardaki eserlerin de birine rastlamış oldum, hayran kaldım. Her zamanki gibi bir Gratis görünce, şekerci dükkanına dalmış çocuklar gibi olduk, Emek'in tavsiyesiyle 'en en en kırmızı' ruju kaptım. Umuyorum bir dahaki karşı yaka ziyaretim altı aydan daha kısa süre önce olur. 



Bir önceki günü de annemle, bu sefer benim onu Beşiktaş'ta en sevdiğim cafelere ve dükkanlara sürüklememle geçirdik, umuyorum o da benim kadar mutlu oldu, birlikte maddi ve manevi olarak hafiflemiş bir şekilde evimize döndük. (Tatlılar bu hafiflemeye dahil değil) Taraça Cafe benim öğrencilik yıllarımdan beri hem yemeklerine, hem dekoruna bayıldığım bir mekandır, hatunum da çok sevdi, artık birlikte daha çok gideriz. Ben ona, fotoğrafta boynunda olan pembe kedili şalı aldım, o bana çok güzel bir Mitolojik İmgeler kitabı aldı, hala aynı şehirde olduğumuz ve birlikte büyümeye devam ettiğimiz için, bir kez daha minnet duydum.

Bir sürü sokak kedisi ve köpeği bize eşlik etti bu iki gün içinde, bir sürü de kahve ve çay. Soğuk günlerin atkıları, üşümeleri, bir yerlere girip ısınmaları döndü işte. Zihni arındırmak için güzel yüzlere ve güzel yerlere daha sık bakmak lazım. Bir de annem, aldığı fotoğrafçılık eğitimini, kaktüs sevgisini, renklerini ve kadrajlarını birleştirip, her Instagram karesiyle beni mutlu eden annem, bugün böyle bir kompozisyon çekti, çok beğendim ve paylaşmak istedim. @mama.cactus olarak izleyin hatunumu, bol bol kedi Şeker de çıkacak karşınıza.

3 Kasım 2015 Salı

The day the music died.

Don McLean'in güzeller güzeli şarkısını dinliyorum, Rock'n Roll tarihinin harika bir özeti olan, hüzünlü ama neşeli şarkısını. Ne tuhaf ki, memleketin şuanki zavallı durumuna da tam uyuyor.


Ülkenin bir avuç kalmış, zihni temiz ve aydınlık, iradesi hür, ahlaklı insanları olarak ne ağır bir mağlubiyet yaşadık. Ne kadar sarsıcıydı. Ben sandım ki, bu kadar kan döken, bu kadar çalan, öldüren, parçalayan, yıkan, yakan insanlar artık kaybetmeye başlıyor, artık sonları yakın sandım. Seçimde hile ve usülsüzlük yapacaklarını biliyordum da, bu kadar büyük ve gözle görülür, dalga geçer gibi bir hile beklemiyordum. Onlar elbette yaparlar da, birileri çıkar bir şeyler der, birleşir, ses çıkarır sanıyordum. Demokrasinin izinin bile kalmadığı bu memlekette boşu boşuna oy kullandık, belki de son kez oy kullandık. Bizi nelerin beklediğini artık  kestiremiyorum, artık ''en kötüsünü'' göremiyorum. Belki de en kötüsünün içinde bulunduğumuzdan.

İki uç arasındayım şimdi. Bir yanım mücadele etmekten elimi eteğimi tamamen çekmek istiyor. Bir kez daha sokağa direnmek için çıkmayı, boşu boşuna günlerce gaz yemeyi, oradan oraya koşmayı göze alamıyorum. ''Ne için yaşadık o umudu?'' diyorum kendi kendime, daha çok koyanı ise, Ankara'daki yüzden fazla insanın ne için öldürüldüğünü sorgulamak. Bak yazarken bile diğer uç imkansızlaştı, sorguladığım hiçbir olayın ardından umut verici bir gerçeklik çıkmıyor, sadece kocaman, yıkıcı bir boşluk ve karanlık var. Bu memleket bomboş, kapkara bir memleket, bir uzay boşluğu gelmiş ve hacimli kara parçaları arasına yerleşmiş bir şekilde, doğurduklarını sürekli yutuyor, yuttuklarını bile rahat bırakmıyor.

Az insan, çok sanat, çok hayvan ve çok bitki ile yaşayacağım. Olabildiği kadar sıfır toplum, sıfır gündem ve sıfır siyaset ile. Türk milleti malesef Ata'mızın söylediği gibi ''Zekidir, çalışkandır.'' değil. Türk milleti ahlaksızdır, kötüdür, canidir. Bunu yok saymak da sadece daha geç ve daha büyük ruhsal çöküş yaratır. Bu halk, eli yüzlerce insanın kanına bulanmış olanı seçti, bilerek ve ellerine bakmayarak. Ben bu halkın bir parçası değilim.

Bu tuhaf ve bomboş yerde, bir avuç hacimli molekülüz. Kendinize iyi bakın, hayvanları doyurun, ağaç dikin. İyi yaşayın işte, elden geldiği kadar, mümkün mertebe iyi yaşayın.

26 Ekim 2015 Pazartesi

Güvenli bir film, bir de dizi

Kendimi en huzursuz ve sıkıntılı hissettiğim zamanlarda, yıllardır izlediğim bir film var. Bir de ev çok sessizken, kafam çok doluyken, bazen de sırf fonda seslerini duymak için açtığım bir dizi. Bunlar bana Meriç'ten öğrendiğim ''comfort food'' kavramını çağrıştırıyor epeydir, hatta ''Before we go'' için de benzer bir anlatım kullanmıştı. Hani kendimizi güvende ve iyi hissetmek için sığındığımız , çok iyi bilmekten gelen bir güven veren yiyecekler. İşte şimdi bu kavramın benim için geçerli olduğu bir diziyi ve bir filmi önereceğim size, umarım benzer bir etki yapar.

UNDER THE TUSCAN SUN

Eğer başroldeki kahramanımızla sanki çok yakın dostmuş gibi hissettiğiniz, ruha iyi gelen, incelikli ve insancıl filmleri seviyorsanız, bu film sizin de başucu filmlerinizden biri olacak. İlk izleyişimden beri 10 yıldan fazla zaman geçmiş olmalı ama hala her duygu durumunda, her mevsimde (belki kışın biraz daha fazla) özellikle de hiç görmediğim Toskana'yı her özleyişimde (bunu açıklaması biraz zor) mutlaka izlerim bu güzel filmi. Orta yaşın tüm zarifliği ve tatlılığı ile Diane Lane başka güzeldir bu filmde, o eski, yüksek ve taş evler başka, coşku dolu leziz İtalyan sofraları başka. Ayçiçekleri filmin başrollerinde gibidir, bu bile filmin nasıl bir aydınlık ve neşe yaydığının ispatı sanırım.
İlginç olan, geçen yaz filme ilhamını veren, orijinal konunun sahibi olan kitabı alıp okuduğumda hissettiklerimdi. Filmden aldığım keyfin çok az bir kısmını bile yaşatmadı bana, o kadar düz, o kadar sihirden yoksundu ki, ''İyi ki birisi bu hikayeyi keşfetmiş ve sinemaya uyarlamış.'' diyerek, sonunu getirmeden bıraktım elimden. Nadiren de olsa, bir hikayenin film versiyonu, kitaptan çok daha başarılı olabiliyor. 
Yağmurlu ve kapalı bir günde en rahat koltuğunuza yerleşin, üstünüze yumuşacık battaniyenizi, elinizin altına kedinizi-köpeğinizi alın. Yanınızda kahveniz, tiramisunuz, domatesli spagettiniz, şarabınız, dondurmanız bulunsun (izlerken hangisini canınızın çekeceği hiç belli olmaz!) Bu filme bırakın kendinizi, Toskana güneşinde, çok güzel ve geniş bir bahçede ısının, gevşeyin. 
COMMUNITY

Aslında yukarıda İtalya konulu bir film anlatmışken, altında son favorim olan The Borgias'ı yazmam daha şık durabilirdi, ama konumuz ''iyi gelmek, dinginleştirmek'' olunca, ilk tercihim mutlaka Community oluyor. İtiraf edeyim ki, dizi zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım ısrarla ve zorla izletince, ilk iki-üç bölümünde hala pek ısınamamıştım, ''Hadi bakalım, belki sonra sarar biraz.'' diyerek izlemeye devam ettim, sardı ki ne sarmak... Benim için bu dizinin her karakteri şimdiden birer klasik, günlük hayatta bile hatırlayıp güldüğüm dialoglar sürüsüne bereket, konuşma dilimize kazandırmış olduğu anlık tepkiler ve anlamsız sesler bile var. 

Başarıyla uzaktan yakından alakası olmayan, son derece uyumsuz, muhteşem şekilde arızalı ve çok gerçek altı adet insan, paralı bir üniversitede bir araya geliyorlar. O kadar çok diziye ve filme gönderme var ki (Movie-geek ve favori karakter Abed sağolsun) sürekli ''Ahah evet yaa, harbiden öyleydi'' derken buluyorsunuz kendinizi. Herkesin en ciddiye aldığı ama aslında en dalgaya vurulacak özelliklerine nokta atışı yapıyorlar, çok acımasızlar ve çok sempatikler. 
Pierce'ın ırkçı, hödük ve kalın kafalı söylemlerine çok gülüyorum (çevremizde o kadar çok Pierce var ki) Britta'nın sürekli ''Ben New York'ta yaşadım be siz ne diyorsunuz'' şeklinde entel dantel, aktivist ama pek bir şey yapmayan hallerine de, Troy'un aşırı saf, biraz moron ama çok sevimli tepkilerine de. Abed ise, ne diyeyim Abed dizide de geçtiği üzere; ''Tanımlanamaz'' bir çocuk. Dizi tarihinde, bir dizi karakteri olduğunun farkında olan tek karakter işte. Mesela evde geçen bugünümde de sabahtan beri 2. sezon açık, arkada dönüp durması, ara ara gülümseyerek ekrana dalmak ve sonra işime devam etmek çok iyi geliyor. 6 sezon ile bitti dizi geçen sene. Abed'in söz verdiği üzre bir de filminin çekilmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum. 
 Güzel şeyler izlemenin, okumanın, dinlemenin tam zamanı. Hatta gündelik hayatın sıkıcı gerçekliğinden kopup, her türlü kültürel oluşuma (en kallavisinden, en çıtır çerezine) zihni teslim etmek için de oldukça uygun günlerdeyiz. İyi seyirler, hafif düşünceler ve bol gülümsemelerle.

25 Ekim 2015 Pazar

Sunday morning

''Dur, dur yeme sakın! Bu masanın fotoğrafını çekmem gerek.'' diyerek içeriye koştum. Şimdi buzdolabımızın kapağındaki polaroid karelerinin en yenisini eklemek üzereyim, iki saat geçti ve hala tokum, mutluyum, o zaman bir de yazıyla kaydetmek gerek.

Bir ay sonra ilk pazar kahvaltımız, benim hiçbir şey yapmayacağım ve sadece masaya gelip oturacağım konusunda akşamdan anlaştık, ben de sadece Ayvalık'tan getirdiğim güzeller güzeli yeşil, kırma domat zeytini çıkardım ve koydum tabağa. O bir tavada karabiberli patatesi, yengeç sosisleri, başka bir tavada sütlü ve yumurtalı ekmekleri hazırladı, domateslere kekik ve tuz, peynir küp küp, çayı demledi, çikolatalı kruvasanları getirdi, donattı o masayı. Kalbim pır pır etti, ötücü bir kuşa döndü ve salonun tavanında gezindi, fark ettim. ''Bu hayat bu kadar işte.'' dizelerini hatırladım yine, bir de aşk denen duygunun güzel yemeklerle ne kadar iyi gittiğini. Kahvaltıda karabiberli patates varsa, hasretini çektiğim çocuğa kavuşmuşsam, kaloriferler iki gündür yanmaktaysa ve çiçeklerimin hiçbiri kurumamış -hatta bir kaktüs çiçek açmışsa- ben mutluyum, bu hayat da bu kadar işte. 


21 Ekim 2015 Çarşamba

kafası bozuk, eli soğuk

19 Ekim

''Genç Eylül Köksümer'in Acıları'' isimli, trajedi ve veryansınlarla dolu bir uyarlama yazmak için oldukça uygun, serin bir gündü, elbette ki mekan İstanbul.

 Sinirimi bozan ayrıntılar, bir toz tanesinden koca bir kıymığa dönüşmüş haldeler, parmaklarımın uçları kaşınıyor. Bir insan sırf ailemden diye (bu en yoğunu ve içimi ezeni), sırf arkadaşım diye, sırf ne bileyim bir şekilde hayatlarımız ilişti diye göstermem gereken tahammülü tamamen yitirmiş haldeyim. Ellerim tüm gün biraz bile ısınmadı, yorganın altına girdiğimde henüz akşam bile olmamıştı, tüm bunların böyle gelişeceğini de biliyordum.

 Yakın bir zamanda tekrar herkesten ve her şeyden uzak olmayı dileyen bir yabaniyim. Bari ellerim birazcık ısınsın. 

21 Ekim

Üstteki satırları kaydedip çıktım o akşam, ruh halimin değişmesini bekledim. Dün karanlık salonumuzda annemle koltuklara gömülüp Gotham'ın yeni bölümlerini izledik, kedi Şeker bir saate yakın kucağımda uyudu, ruh halimin tamamen değiştiğini mutlulukla fark ettim.
Ama döndüğümüzden beri her an, her dakika Cunda'yı özlüyorum. Sahilde yürürken aldığım iyot dolu temiz havanın kokusu, hangi köşede hangi kedinin ve köpeğin olduğunu bildiğim yürüyüşler, Taşkahve'de artık kardeşim gibi olan garsonlarla sohbetlerimiz (üç gündür bana geride bıraktığım kedilerin fotoğraflarını çekip yolluyorlar.) o güzel, tanıdık sokaklar sürekli gözümün önünde. ''Homesick'' denen şeyi ilk kez, hem de doğmadığım ve büyümediğim bir yere karşı hissediyorum. Bir süre için son kez, ''Cunda'da nerede, ne yapılır ve keyifle zaman geçirilir?'' gibi bir yazı yazıp, bu konuyu rafa kaldıracağım, ama o yazıyı güzel bir kahve içerken, yağmur eşliğinde yazmak benim için güzel bir anımsama ve gülümseme olacak, gidecek olanların da işine yararsa ne ala. Şimdilik adaptasyon karmaşası içinde, ellerim hala buzdan birer kütle olarak, yorganın altındayım, İstanbul için en sıradan halimle. 

15 Ekim 2015 Perşembe

Hala uzakta olmanın tuhaf hali

En sevdiğim yerde bile bunalmayı, ufak bir yere kapanıp günümü mahfetmeyi başarıyorum. (Gerçi Cunda'da ne kadar uğraşsam da günüm mahfolmuyor.) Dün tüm gün otel odasında laptop'tan dizi izledim ve mini buzdolabında kalmış ne varsa talan ettim. İçim çıkmak istemedi, ben de her zamanki gibi içime direnmedim. Bazı hayal kırıklıkları oldu, ''o ev'' yine bulunamadı, üstüne yorgunluklar ve kızgınlıklar, üstüne ülkenin tüm tükenmişliği ve geleceği bu topraklarda kurmanın kaygısı. Gerçi gündelik sorunlarımız aslında dert değil, onu da biliyorum ve tekrarlıyorum kendime sürekli.
Hava o kadar temiz, iyot kokulu, hafif ve huzurlu ki, en çok havayı özleyeceğimi hissediyorum. Gece yatağa uzanmadan, yanımdaki perdeyi açıyorum, yıldızlar tam da yattığım yerden harika ve ışıl ışıllar. Gözümü her birine tek tek sabitlemeye çalışırken (ve her biri hareket edermiş gibiyken)  horozlar ötene kadar upuzun bir uykuya dalıyorum. Yıldızları izleyerek uyuyakalmak ne büyük lüks, böyle bir yerde yapacak bir şey bulamayıp odaya kapanmak ne büyük lüks.
Adanın tepesindeki kitaplığa çıkmak ve manzaraya karşı bir limonata içmek için çıkmam gerek bu odadan. Yoksa soğuk ve karanlık şehir günlerinde kendime çok ama çok kızacağım. Yoksa her telefonda sevgilime ''dram yok, keyif var'' diye verdiğim sözü tutmamış olacağım. Ah ne kadar çok özledim sevdiğim çocuğu. Ah bak, heyecanlandım, neşelendim kavuşma düşüncesiyle. Onu buraya getireceğim elinden tutup, ona gezdiğim ve aşık olduğum her sokağı, yemeği, kediyi göstereceğim.


12 Ekim 2015 Pazartesi

Ankara Yası

  Bir şey yapamıyorum, yazamıyorum, öyle halsizce ve uzaktan, izliyorum yaşananları. Çok utanıyorum bu ülkenin vatandaşı olmaktan, devletimden. Benim devletim değiller, beni yönetmiyorlar ama işte boynum eğik, belki hayatını yitirenler kadar kahraman, umut ve aydınlık dolu, cesur ve özgür olmadığım için. Sessiz ve küskün olduğum için, Gezi'den beri.

  Ne güzel çocuklar gitti şu son birkaç yılda, ardı ardına. Önceleri isimleri tek tek hafızamdayken, artık yetişemiyorum, iyiler artık teker teker değil, yüzlerce öldürülüyor. En karanlık zamanındayız bu ülkenin, onu biliyorum sadece.

  İç çekiyorum, denizi izliyorum, kalkıp kedileri besliyorum. Kedilerin hiçbir şeyden haberi yok. İnsanlıktan haberimin olmadığı, utancın ne olduğunu bilmediğim, özgür ve mutlu bir hayvan olduğumu düşlüyorum. Hayvanlardan biri gibi hissetmek ve yaşamak için büyük çaba harcıyorum.


6 Ekim 2015 Salı

Cunda Günleri

Günler huzurlu, sabun ve zeytin kokulu, yazdan kalma, ılık ve hoş. Burada üçüncü sonbaharımızı yaşarken, artık tanıdık olmaktan çıkıp, bir parçamız haline gelmeye başlayan yerlere, hayvanlara, insanlara ve yemeklere hemen alıştık, kaynadık gittik içlerinde, iyi geldi.

Geçen sene ardımda bırakırken çok zorlandığım, Zagor ismini verdiğim oğlanı aynen bıraktığım gibi bulacağımı biliyordum. (Bazı kedilerle yolculuğun uzun süreceği bellidir, hissedilir ya işte.) Daha ikinci günün sabahı, beyaz kuyruk ucu, tırnaklarını asla çıkarmadığı patileri ve kucakta her kediden daha huzurlu, daha uzun uyumasıyla, yine birlikteydik. Kedi nezlesi olmuş, sokakta yaşayan pek çok kedi gibi. Malesef tedavi edilmezse, kedileri götürür bu meret, hem de çok kısa sürede. Eczaneden Azitron aldım, iki de şırınga. (Eczacı hanım hemen çaktı durumu ''Kediler için değil mi?'' dedi) Şimdi sabah akşam, hem Zagor'un, hem de ufacık, siyah bir dişinin ağzına antibiyotiklerini sıkıyorum, neyse ki hiç zorluk çıkarmıyorlar. Sonra kuru mama faslı başlıyor diğerleriyle beraber. Kedi, köpek hepsi karmakarışık, neşeli, arada hırlamalar ve kıyametler kopararak, arada yemeği unutup peşimize takılarak geçiriyorlar günü. Güneşin en tepede ve en sıcak olduğu zamanlarda ise, her birimiz uykuya çekiliyoruz. Sonrası kahve, sonrası çay.
Bir ara mevsimde, dengeli ve serin bir havada, çevrem denizle ve hayvanlarla çevrili, iyi hissetmek ne kadar kolay. Sevdiklerimi toplasam, şu güzel Rum evlerine bir bir yerleştirsem, en büyük ve en bahçelisine annem ile Kedi Şeker'i, onun hemen karşısına (bir avlu geçme mesafesine) beni ve sevgilimi koysam, daha da şımarsam, atölyeyi de taşısam, her gün eskiz çizmeye malzemeleri taşıyıp doğaya çıksak, bu kadar huzur da hiç fazla gelmese... Üstüne çay, üstüne kahve.



30 Eylül 2015 Çarşamba

Cunda'ya iki kala

  Ben burada üzgün satırlar bırakmayı sevmiyorum, son yazdıklarım hep umut dolu ve aydınlık olsun istiyorum, yoksa bir yanım eksik kalıyor. Bavullarımızı topladık, yine sonbaharın fırtınalı bir gününde, Cunda'ya doğru yola çıkmaya hazırız. Geçen senelerde olduğu gibi, 'bizim olan ev'i bulma amacıyla, ev baktığımız kadar sokak, kedi, köpek, bitki, yemek de bakarak, hayatın güzelliklerine doyarak yaşamak üzere gidiyoruz anne-kız.

İlk yemeğimizi elbette ki Ayna Cafe'de yiyeceğiz. Bu sezon için elleriyle yaptıkları dekorlara, duvarlara astıkları resimlere bakarak. Ben o çok bayıldığım ahtapotlu pilavdan ya da sahanda domatesli köfteden alacağım, annem çok sevdiği sebze çorbasından. Yaşlı ve tombul köpekleri Pirinç'i seveceğiz, çok kibar bir hanımefendi olan sahipleri gelecek ve ''Lütfen yemek vermeyin olur mu? Diyet yapması gerekiyor.'' diyecek.

 Hemen karşı kaldırımda bulunan Taş Kahve'ye gireceğiz sonra, yemek üstüne sahile karşı çayımızı içmeye. Ben o mis gibi kokan Adaçayı'ndan alacağım hemen, bir de etraftaki yeni kedilerle tanışacağım, kucağıma (fotoğraftaki sıpalardan da gözüktüğü gibi) en az bir tanesi gelip yerleşecek, mırıl mırıl uyuyacak. Kahveci Mustafa abi gelecek, ''Evi bulamadınız mı hala ablam?'' diyecek, hal hatır soracak.

Taksiyarhis Kilisesi'ne çıkan yolları yürüyeceğiz, bu kilisenin dönüştürüldüğü müzeyi bir kez gezmek yettiğinden, içeri girmeyeceğiz. Bulunduğu sokaktaki emaye kaplar, fincanlar satan antikacıya gireceğiz ama mutlaka, o harika iki katlı, bol pencereli eski Rum evi'nin de yine bir sürü fotoğrafını çekeceğiz. Bazı güzelliklerden hiç bıkılmıyor çünkü.

Ama kediler, en çok kediler... Beni onaran, içimi huzurla ve sükunetle dolduran, her biri farklı ve özel kedilere kavuşacağım. İstanbul'dan tek farkları daha mutlu ve şanslı olmaları o kadar, ama o halleri bile yansıyor insana, iyi geliyor.

  Yarın gece çılgınca esen rüzgarı dinleyerek, ertesi sabah göreceklerimi düşünerek uyuyacağım. Yola çıkmak hep en sevdiğim, bana en çok yazdıran ve çizdiren ruh hali oldu. Şimdilik bunu bilmek ve heveslenmek yeterlidir.

29 Eylül 2015 Salı

Gerçekte nasıl olduğum.

Hayatımdaki önemli görünen her şeyin (hemen hemen) vazgeçilebilir ve önemsiz göründüğü günler. Birkaç gün önce buraya bir şeyler yazdım, yaklaşan bir ruh halinin tahminleri gibiydi, sonra sadece kaydedip çıktım (evden değil tabii ki, sayfadan) Şimdi geri dönüp okuduğumda, romatizma hastalarının yağmuru hissedişi gibi, yaklaşan kaygıyı sezdiğimi ve huzursuzlandığımı fark ediyorum, ''En azından'' diyorum kendi kendime, ''En azından artık hazırlıksız yakalanmıyorum.''

İki gün önce kendi kendime merak ettim, acaba benim hayatıma uzaktan bakan ve özenen insanlar var mıdır? Çizdiğim imaja baktım (Artık hepimizin imajları var, instagram, facebook, twitter, bir sürü imajı, sonsuz bir boşluğa yansıtıyoruz.) Müthiş bir kedim, harika bir sevgilim, inanılmaz bir ailem var, resim yapmama ve eğitimini almama hep destek oldular, erkenden kalkıp gitmem gereken bir işim yok, maddi kaygılarım var ama hayatımı olumsuz etkileyecek düzeyde değil, başımı soktuğum bir evim var, çiçeklerim var. Var da var... Peki bu imajın ötesinde, beş gündür nefes darlığından başka bir şey hissetmediğimi, aniden bastıran keder ve kaygıdan ötürü konuşamaz olduğumu, 8 yıldır aralıksız ve boşuna ilaçlar aldığımı tahmin ediyorlar mıdır, benim mutlu fotoğraflarıma bakarken? Suçluluk duydum. Nasıl ben bu berbat anlarımda birilerinin fotoğraflarına bakarken ve ''Hayatları ne kadar da tasasız, hafif ve parlak!'' diye düşünürken, aynısını başkalarına düşündürüyor olabileceğim için öfkelendim kendime. O resimleri bir çeşit 'mutluluk deposu' olarak kaydetsem ve kendim için saklasam da, bir an tüm gerçekliğim çok yapay geldi. Aslında sorun, 8 yıldır tüm gerçekliğimin çok yapay  gelmesinde ve inanın, ne antidepresanlar, ne xanax, ne bitmeyen uykularım, ne de dış dünyaya çizdiğim mutlu imaj, o gerçekliğin yabancılaştığı berbat anları biraz bile dindiremiyor.

Dün google'a ''psikiyatr, anksiyete, Beşiktaş'' yazıp, civardaki klinikleri ve doktorları inceliyordum. İşin acınası yanı, bunu kendi isteğimle değil, sevgilimin artık bu halime dayanamıyor oluşu yüzünden yapıyordum. Benim kendime açık açık söyleyemediğim her şeyi, elimden tutup yüzüme söyledi. O anda fark ettim gerçekliğimin ne olduğunu, yardıma ihtiyacım var. Bunu söyleyebilmek biraz iyi, biraz tuhaf. Mükemmel bir imaja ve harika varlıklara sahibim, ama bunların yanında kronik depresyon, panik atak, manik depresyon ve en berbat olanı da anksiyete bozukluğum var, 8 yıldır normal bir hayat sürmüyorum ve bu yazdıklarımı birkaç saat sonra gelip sileceğim. Umarım silmem. Umarım artık bütün imajı, bütün gerçekliği ve tuhaflığı olduğu gibi kabullenirim.

27 Eylül 2015 Pazar

funny girl

 Kesin beni güldürmek için yapıyor bu zırtapozlukları, başka türlü mahallenin kabadayısı gibi, tek kolunu geniş geniş açıp oturmasının, bir de demli çay istemesinin açıklaması olamaz.

25 Eylül 2015 Cuma

Şeylerin yeni ve hoş biçimi

  Bir şeyler kalıcı olarak değişiyor. Kendimi zorlarsam ve gündelik hayatın bir parçası olursam, ''şeylerin'' değişeceğini, hem de hızla, hem de kalıcı olarak değişeceklerini biliyordum. O kadar uzun bir süre direndim ve bocaladım ki, sonunda halsiz kaldım, kendimi suyun üstüne bıraktım ve gerisi büyük bir hafiflik oldu. ''Şeylerin'' (ki bu şeyler hep değişir, ev olur, arkadaş olur, kedi olur, yemekler bile olur) yeni bir düzen kazanmalarına hazır değildim, buraya da sayfalarca ve aylarca yazdığım gibi, çılgın bir hüzün duyuyordum değişeceklerini bilmekten.


Annem ve kedim bir evde, ben yeni bir evde (kedisiz) ve her nasıl oluyorsa kendimi oraya da ait, huzurlu ve iyi hissetmeye başladım. Bu durumu fark etmek de beni sarsar sandım, öyle olmadı. Yeni bir kitaplık ve yeni bir gardrop gelecek yakında, içlerine konacak olanlar ise çoktan yerleştiler. Artık gündüzleri tek başımayken yapacak bir şey bulamayıp, o beyaz duvarların altında kendime işkence de etmiyorum, hep var yapacak bir şeyler. Hatta o beyaz duvarlar, çok güzel resimlerle dolmaya başladı. Bütün bunlar hem çok tuhaf, hem çok normal. Büyümenin irili ufaklı parçaları mıdır, bir sürecin olağan sonucu mudur, bunu bu kadar büyüten ve sorgulayan başkaları da var mıdır, bilmiyorum.

Şuan annem arkamda Captain America izliyor, babam taze sıktığı limonatadan getiriyor, güzeller güzeli kedim ise balkonda ve uykuda. Bir şeyler kalıcı olarak değişmiş gibi, bir yanıyla ise hep aynı gibi. Çılgınca bir hüzün duymuyorum ve bu her şeyden daha tuhaf geliyor.


24 Eylül 2015 Perşembe

Bir resim, dünyaya karşı duranların.

  Bu tablo ne kadar da çok şey yaşadı elimde, boya katmanları birbirini örte örte giderek kalınlaştılar, ben bir türlü hayalimdeki görüntüye yaklaşamadım, iki ay boyunca. Bu hafta bitti. Çok huzurlu bir günde, atölyenin yeni yerleştiğim köşesinde, artık çok iyi tanıdığım bu kadının (hem gerçek hayattaki, hem resimdeki) ruh halini bir şekilde renklerle tercüme etmeye çalıştım gökyüzüne, köpeği zaten ayaklarının dibinde, epeydir hazır bir şekilde bekliyordu. Artemisia hakkında çok okuduğum bir dönemde başladığım için, bu resimde onun sembolleri, imgeleri var. Fakat bu bir antik tanrıça değil, öyle olsaydı bile, sadece köpeğinin ve bahçesinin tanrıçası olurdu (kim bilir belki de öyledir?) Bu durum da, resimdeki iki dişiye de yeterdi.


''Bu dünyaya karşı durması ile meşhur'' güzel bir Muhsin Ünlü şiirinden, çok gerçek bir dize. Bu resmin ismi, şimdilik bu olsun. Boyadığım her kadının yanına, dünyaya karşı dururlarken, en az ayakları kadar ihtiyaç duyacakları bir hayvan mutlaka gelsin, yalnız bırakmasınlar bizi.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Çarşı'da bir gece

Artık hiç ait hissetmediğim İstanbul'un, az biraz ait kaldığım iki semtinden biri; Beşiktaş'ta geçen cuma gecesi sonrası, ben bir yorgun, bir akşamdan kalmayım ki, bu duruma her seferinde şaşırıyorum. Son iki-üç yıldır ne zaman birazcık içsem, ertesi gün uyanması, ayılması ve gerçekten iyi olmasıyla tüm günü kapsayan, rezalet bir süreç geçiriyorum. Eskiden haftanın birkaç gününü dışarıda geçirirdik, cidden gürültülü müzik olan, yorucu yerlerde. Ben ertesi gün kalkıp okula  giderdim, resim yapardım, derse girerdim, hiçbir uyuşukluk ve yorgunluk hissetmeden. Her 'genç' insan gibi. Şimdilerde en fazla 4-5 bardak bir şeyler içip, ertesi güne hamur kıvamında uyanıyorum, insan tabii biraz kırılıyor kendi bünyesine, eskidiğini fark ettiği arabasına bunu hiç yakıştıramamak gibi. Eskiden de makyajımı hiç çıkarmadan yatardım mesela (bravo!), ama ertesi sabah güzel bir panda gibi hissederdim kendimi, şimdi ise aynada, akmış göz kalemimin dolduğu iki ince çizgiyi uzun uzun inceliyorum. Sevdiğim çocuk kafamın içinden bana sesleniyor: ''Dram yaratmaaa, hadi yıka yüzünüüü'' peki, pekiii.
Ama Beşiktaş hala ne kadar güzel, çok daha kalabalık, karışık ve gürültülü olsa da güzel, ev gibi semt. Gece öğrenciyken hep geçtiğimiz Çarşı'dan, kartal heykelinin yanından yürürken, o seyyar pilavcı mis gibi kokarken, Ekinciler Pastanesi'nde oturup beni biraz ayıltmak için su böreği ve kazandibi yerken (ah nasıl da güzel yaparlar!) bir de tabii Sinanpaşa'nın önünden geçip de, içimden yükselen ''Hadi girip biraz alışveriş yap! Azıcık etek, azıcık tişört al, al çabuk!!'' diyen sesi duymazdan gelirken hep gülümsüyordum. Emek yanımda olsa, kesin içeriye dalıp talan etmiştik bir acele. Sonra Ihlamurdere Caddesi boyunca, her köşe başındaki kocaman kaplarda suları, kuru mamaları görürken de öyle, kedileri ve köpekleri selamlarken de. Bu semtte okuduğum ve 20-30 yaş aralığını en çok bu semtte geçirdiğim için mutluyum, en yalnız ve dertli zamanlarımı da, en neşeli ve kalabalık arkadaş toplantılarımızı da, en romantik öpücüklerimizi ve ilk el ele gezmelerimizi de izledi Beşiktaş Çarşı'sı, yeri elbette ki çok ayrı o yüzden.

Dün işte ''Bir cin tonik daha alabilir miyim?'' derken ve o güzel, soğuk, limonlu şey lıkır lıkır giderken, buraları, o hallerimizi izliyordum. Özleyerek değil de, yenilerine gayet hazır ve mutlu, keyifle izliyordum hem de. Masadakiler de aynı yaş aralığında yanımdalardı, sonrakinde de olacaklardı. O vakit anladım ki, geçmişe huzurla bakabilmek, hayatın en büyük minnet durumlarından biri. Oasis'ten ''Don't look back in anger, I heard you say'' hepimize gelsin o zaman. ''Ben bir kupa yeşil çay alabilir miyim?'' Kalkıp alayım.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Bu sonbaharı güzel geçirme listesi

 Belki de sonbaharı ve ismimi aldığım ayı ne kadar sevdiğimi hatırlama zamanıdır, benim gibi henüz ayılamamış ve arada-derede kalmışlar için. Temiz bir kağıda hızlıca bir liste yapmak kadar kafamı ve gönlümü açan bir şey yok, hadi listeleyelim o zaman:


1. Doğanın en güzel zamanı, bir ilkbahar uyanışı, bir sonbaharın uyku hazırlığı benim için. Hatta sanırım hardal sarısı, turuncu, kızıl, açık ve koyu yeşilleri daha çok seviyorum. Demek ki bu renklerde güzel bir sonbahar peyzajı boyanacak. Bir de sonbahar illüstrasyonu, mesela yukarıdaki tarçınlı çörekli, üzgün tilkili gibi, gayet sonbahar kokan, samimi ve tatlı bir kare çizilecek. 


2. Geçen Eylül'de aldığım kocaman ayçiçekleri evin her yerindeydi, onları birer birer farklı uzun, cam şişelere yerleştirmiştim ve koyduğum her köşeyi bir ışık kaynağı gibi aydınlatıyorlardı. Zaten herkes bilir ki, ayçiçekleri ve papatyalar, gülümseyen çiçeklerdir. O zaman yine kocaman bir buket kendime, kocaman bir buket de anneme alınacak. Van Gogh'un şerefine bu çiçeklere birer kupa çay ya da birer kadeh şarap kaldırılacak. 
3. Madem tatile doyamadan, aklımı Ege'de bırakarak döndüm, madem yıllardır ''Ege'nin en güzel hali sonbahar başındaki halidir.'' derim, ilk fırsatta hemen geri dönülecek. O kadar çok yalvardım ki, sevgilimden bir Bodrum sözü daha aldım yakın zamana. Ama asıl beklediğim, annemle Cunda, ait olduğumuz ufacık sahil kasabamıza dönüş, bu sefer, lütfen artık bu sefer o evi bulma ve alma amacıyla. (Ah artık Cunda'da bahçeli bir evimiz olsun.) Bu sefer hep aynı mekanlarda ve rutinlerde takılmayıp, yeni koylar, yeni caddeler, yeni ''eski ev''ler keşfetmek niyetindeyim. Hangi deniz kıyısında olursam olayım, kumlarda oturup o denize saatlerce gözlerimi ve zihnimi doyurmak hevesindeyim. Bu bir plan ya da madde değil, bana her daim en iyi gelen şey.


4. İnsan kazak özler mi? Eğer kış çocuğuysa (Meriç'in kulaklarını hızla bir çınlatıyoruz!) pek tabii kazakları, atkıları, sıcacık eldiven ve bereleri özler. Serin yaz akşamlarında dışarıda olmak, tercihen doğaya yakın olduğum, sevgilime sarıldığım, sokak köpekleriyle oynadığım ya da kucağımda bir kedinin uyuduğu,  belki de terası olan, kocaman bulutları izlediğimiz mekanları çekiyor canım. Genelde hatta her zaman geceyi evde geçirmeyi seven ben, bu sonbahar bazı akşamları dışarda ve pofuduk kazaklarla yaşamak istiyorum. 


  5. Geçen kış o kadar çok hastalık atlattım ki, aklımda tek kalan yüksek derece bir ateşle, upuzun, günler süren uykular, yaptığım her işin, tablonun yarım kalışı, evde geçen aylarım. Bu sonbahar bünyeyi güçlendirmek ve kışa sağlam girmek için, çok geç hayatıma soktuğum B12 vitamini (Nerox B diye satılıyor ve sürekli yorgunluk, uyku, bulantı, unutkanlık yaşayanlar için iyi çözüm) ve asıl her şeyi yoluna sokan, günde 30 damla suya atarak kullanılan, tamamen bitkisel bir Alman ilacı olan Umca (hastalıktan başını kaldıramayanlar lütfen buna bir şans versin, benim hurdaya dönen halimi bu ufacık mucize kurtardı.) Spor yapmaya da niyetliyim ama kendimi kandırmama lüzum yok, ben spordan çok sıkılıyorum! Sanırım spor sevgisi insanın içinde ya çok olan, ya da hiç bulunmayan bir şey.

6. Resimlerimle ilgili en öne koyduğum projeyi hayata geçirmek. 3 yıl önce ismi ve logoyu hazırlamış, 3 yıldan beri de bu çıkışı hep gözünde büyütmüş ve ertelemiş bir tembel olarak, artık işe koyulmak. ''Bilmem ki sevilir mi, dur şurayı biraz daha boyayayım da öyle, bir seri var aklımda, onu bitirince hepsini yayınlıyorum, ya bugün üstümde bir halsizlik var, dur bakalım bir pazartesi olsun da'' dememek, eğer dersem en yakınımdakinden temiz bir tokat rica etmek. (durum ciddi yani)


7. Oruç Aruoba okumak. Yılın belli dönemlerinde bana bir şeyler öğretmesine, telkin etmesine, sakin ve dingin tutmasına resmen ihtiyaç duyduğum bu muhteşem yazarımızı ve filozofumuzu tekrar ve tekrar keşfetmek. ''De ki işte'' benim en sevdiğimdir, ne tuhaf ki herkesin en sevdiği (en öğrendiği) Aruoba kitabı da farklıdır. Bu sefer bir de, okumadıklarımdan ''Zilif'' var listede.

  Benim listem böyle. Bu bir 'mim' yazısı olsaydı, Meriç 'in, Elisabeth Vogler'in, Madam Dö Gonç'un, Esra 'nın, Martin Tambourine'nin, Zehra'nın yapacaklarını ya da daha doğrusu ''Sonbaharda ne yapılır?'' yazısını da okumak isterdim. Kimine göre de ''Sonbaharda hayatta kalmanın yolları'' olabilir bu, (yaz çocuklarını da unutmamak lazım) Yazarsanız da keyifle okurum ve sizlerden de güzel şeyler öğrenirim. Yağmurun, kahvenin, güzel bir kitabın ve muhteşem sokak hayvanlarının keyfini sürmemizi dilerim dostlarım.

Aksi gibi

Ne kadar çabuk geçti o tatil huzuru, ne kadar çabuk döndü tatil sonrası hüznüne? Azıcık daha sürseydi, tatilin son günleri büyük bir gazla yaptığım planları, listeleri gerçekleştirseydim en azından, ufak bir kısmını ya da? Tamam, bari son ayların en kötü migreni tutmasaydı, birkaç saat sürüp geçseydi, upuzun iki uyku yetseydi bu ışıklı sağ göz canavarına. Ver ordan ver, en sağlam ağrı kesiciyi ver, perdeleri kapatalım, demli ve sıcak bir çay. El yordamıyla kediyi bul, battaniye gibi üstüne çek. Derin nefesler, ne yapacaktım ben? (bir süre sadece nefes alıp vereyim en iyisi)


Hayır bu sefer vazgeçmeyeceğim. Bu resimleri öyle ya da böyle satacağım, satılığa çıkaracağım. Sanki bir iskambil oyununda elimde fazla birikmiş ve artık sığdıramadığım kartlar gibiler. Onları artık görmeyi, çevirip çevirip bakmayı, elimde tutmayı istemiyorum. O instagram hesabını açacağım, o resimleri yollayacağım.

Ne zaman ardı ardına fazla mutlu ve huzurlu hissetsem, böyle berbat hissettiğim günler de hemen gelir ardından. Ellerim önce sinirden, sonra rüzgardan, en son olarak da ağrının şiddetinden buz gibi. Hadi geçsin artık parlak ışıklı migren, şu gözlerimi acıdan kısıp, etrafı boz bulanık görüşüm. Havanın bu hafifliğini ve güzelliğini değerlendirmek gerek.

13 Eylül 2015 Pazar

Sıradan kızlar için sıradan özellikler

 Bu ''tumblr kızları'' ne zaman ve nasıl bu kadar arttı? Neden hepsi aynı görünüyor incelerken? Hiç yazmadıkları, hiç okumadıkları  halde (aksi inanın anlaşılır) neden hepsinin evinde daktilo var ve daktilo şeridi bile olmayan, soft renklerde masalı fotoğraflar, ağzı hafif aralık ve boş, baygın bakışlı selfie'ler, yüksek bel gri bir şey ve üstüne göbeği açık, kapalı yakalı beyaz bir şey'li vücut kesitleri sergiliyorlar, neden hepsi daha 20 yaşında fakat varoluşsal acılar ve kederler çekiyormuş gibi kıvranıyorlar sürekli fakat aynı anda bir o kadar da hafif ve tasasız görünmeleri?

 Kasketler güneşten korunmak için değil mi, neden ters takıldılar düz saçlarınıza ve o kapkalın altın zincirle sıkılmıyor musunuz? iki burun deliğiniz arasında incecik bir halka, boğaları özellikle çok mu seversiniz ve içselleştirirsiniz? Cihangir dışında nefes alamıyorsunuz fakat neden ve nasıl o kalabalık sizin anksiyetenizi (pek çok rastlıyorum bu kıymetli rahatsızlığa) tetiklemiyor mu ve ben neden sizin tüm vaktinizi geçirdiğiniz o cafe ve bistro'larda yarım saat bile oturamıyorum kaygıdan, stresten? Ekose gömleğinizi belinize bağlamak için çok sıcak değil mi hava ya da neden hep siyah-kırmızı ekose oluyor gömleğiniz, yeşil-pembe ya da sarı-gri olmuyor mu? Hepiniz nasıl da bu kadar minimalleştiniz hiç çoğalmadan ve artmadan ne güzel sadeleşmişsiniz, bana bu dümdüz, saf, bembeyaz kompozisyonlarınızı anlatın, hiç mi daralmadınız bu boşluktan? Aynı oranda tekno, ambians, indie dinlemeyi ve mainstream olandan bu kadar uzak durup, başlı başına bir mainstream yaratmayı nasıl başardınız, hem de ilgi duyduğunuz her alanda? Göbeğiniz sürekli açık gezmenize cidden takıldım, üşütmüyor musunuz ya da rahatsız?

 Sanki bir ressam gelmiş, ısrarcı üslubuyla 18-23 yaş arası kızları önüne dizmiş de boyamış, giydirmiş, şekillendirmiş. Pek anlamadan, hoşlanmadan, epey de yaşlı ve huysuz hissederek izliyorum. Biz birbirimize hiç benzemezdik. Kendimize benzemek için ise çok çaba gösterdik. Hala da... Neyse ki.

11 Eylül 2015 Cuma

Yolların neden bu kadar uzun olması

Nefesin kesildiğinde son bir gayretle kalk diye.
ve sürüp gidiyor da bitmiyor (yolu yol yapan da bu geniş daire'liğidir ya)
Belki o da benim içimdeki dairelerdir.
Ne diye biz üzerinde değilken de böyle sonsuz
Oralara bir gün tekrar varır mıyız?
Bu yollar hiç bitmiyor, sorma neden, nereye.

Sen niyeleri de boşver, nereleri de.
Ver elini, gidelim.
''Yeni geldik'' deme, gidelim.
Radyo açık, tek elim rüzgarda gidelim.

Bak şimdi, şu an, bunu bilmesi de yetti bana.
Bu yolların hepsi de güzel ihtimaller.
Şuradan  sola sap, az biraz daha gidelim.

(Kiremit kapaklı yol defterime, bozuk yol yazısıyla 4 gün önce yazmışım.)