26 Ekim 2015 Pazartesi

Güvenli bir film, bir de dizi

Kendimi en huzursuz ve sıkıntılı hissettiğim zamanlarda, yıllardır izlediğim bir film var. Bir de ev çok sessizken, kafam çok doluyken, bazen de sırf fonda seslerini duymak için açtığım bir dizi. Bunlar bana Meriç'ten öğrendiğim ''comfort food'' kavramını çağrıştırıyor epeydir, hatta ''Before we go'' için de benzer bir anlatım kullanmıştı. Hani kendimizi güvende ve iyi hissetmek için sığındığımız , çok iyi bilmekten gelen bir güven veren yiyecekler. İşte şimdi bu kavramın benim için geçerli olduğu bir diziyi ve bir filmi önereceğim size, umarım benzer bir etki yapar.

UNDER THE TUSCAN SUN

Eğer başroldeki kahramanımızla sanki çok yakın dostmuş gibi hissettiğiniz, ruha iyi gelen, incelikli ve insancıl filmleri seviyorsanız, bu film sizin de başucu filmlerinizden biri olacak. İlk izleyişimden beri 10 yıldan fazla zaman geçmiş olmalı ama hala her duygu durumunda, her mevsimde (belki kışın biraz daha fazla) özellikle de hiç görmediğim Toskana'yı her özleyişimde (bunu açıklaması biraz zor) mutlaka izlerim bu güzel filmi. Orta yaşın tüm zarifliği ve tatlılığı ile Diane Lane başka güzeldir bu filmde, o eski, yüksek ve taş evler başka, coşku dolu leziz İtalyan sofraları başka. Ayçiçekleri filmin başrollerinde gibidir, bu bile filmin nasıl bir aydınlık ve neşe yaydığının ispatı sanırım.
İlginç olan, geçen yaz filme ilhamını veren, orijinal konunun sahibi olan kitabı alıp okuduğumda hissettiklerimdi. Filmden aldığım keyfin çok az bir kısmını bile yaşatmadı bana, o kadar düz, o kadar sihirden yoksundu ki, ''İyi ki birisi bu hikayeyi keşfetmiş ve sinemaya uyarlamış.'' diyerek, sonunu getirmeden bıraktım elimden. Nadiren de olsa, bir hikayenin film versiyonu, kitaptan çok daha başarılı olabiliyor. 
Yağmurlu ve kapalı bir günde en rahat koltuğunuza yerleşin, üstünüze yumuşacık battaniyenizi, elinizin altına kedinizi-köpeğinizi alın. Yanınızda kahveniz, tiramisunuz, domatesli spagettiniz, şarabınız, dondurmanız bulunsun (izlerken hangisini canınızın çekeceği hiç belli olmaz!) Bu filme bırakın kendinizi, Toskana güneşinde, çok güzel ve geniş bir bahçede ısının, gevşeyin. 
COMMUNITY

Aslında yukarıda İtalya konulu bir film anlatmışken, altında son favorim olan The Borgias'ı yazmam daha şık durabilirdi, ama konumuz ''iyi gelmek, dinginleştirmek'' olunca, ilk tercihim mutlaka Community oluyor. İtiraf edeyim ki, dizi zevkine çok güvendiğim bir arkadaşım ısrarla ve zorla izletince, ilk iki-üç bölümünde hala pek ısınamamıştım, ''Hadi bakalım, belki sonra sarar biraz.'' diyerek izlemeye devam ettim, sardı ki ne sarmak... Benim için bu dizinin her karakteri şimdiden birer klasik, günlük hayatta bile hatırlayıp güldüğüm dialoglar sürüsüne bereket, konuşma dilimize kazandırmış olduğu anlık tepkiler ve anlamsız sesler bile var. 

Başarıyla uzaktan yakından alakası olmayan, son derece uyumsuz, muhteşem şekilde arızalı ve çok gerçek altı adet insan, paralı bir üniversitede bir araya geliyorlar. O kadar çok diziye ve filme gönderme var ki (Movie-geek ve favori karakter Abed sağolsun) sürekli ''Ahah evet yaa, harbiden öyleydi'' derken buluyorsunuz kendinizi. Herkesin en ciddiye aldığı ama aslında en dalgaya vurulacak özelliklerine nokta atışı yapıyorlar, çok acımasızlar ve çok sempatikler. 
Pierce'ın ırkçı, hödük ve kalın kafalı söylemlerine çok gülüyorum (çevremizde o kadar çok Pierce var ki) Britta'nın sürekli ''Ben New York'ta yaşadım be siz ne diyorsunuz'' şeklinde entel dantel, aktivist ama pek bir şey yapmayan hallerine de, Troy'un aşırı saf, biraz moron ama çok sevimli tepkilerine de. Abed ise, ne diyeyim Abed dizide de geçtiği üzere; ''Tanımlanamaz'' bir çocuk. Dizi tarihinde, bir dizi karakteri olduğunun farkında olan tek karakter işte. Mesela evde geçen bugünümde de sabahtan beri 2. sezon açık, arkada dönüp durması, ara ara gülümseyerek ekrana dalmak ve sonra işime devam etmek çok iyi geliyor. 6 sezon ile bitti dizi geçen sene. Abed'in söz verdiği üzre bir de filminin çekilmesini büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum. 
 Güzel şeyler izlemenin, okumanın, dinlemenin tam zamanı. Hatta gündelik hayatın sıkıcı gerçekliğinden kopup, her türlü kültürel oluşuma (en kallavisinden, en çıtır çerezine) zihni teslim etmek için de oldukça uygun günlerdeyiz. İyi seyirler, hafif düşünceler ve bol gülümsemelerle.

4 yorum:

  1. Daha önceden söylemiş olma ihtimalim yüksek ama, Ensemble C'est Tout izlemiş miydin Eylül'cüğüm? İzlemediysen tam tarif ettiğin gibi, senede en az bir kez (ama hep en ihtiyaç duyduğumda) izlediğim bu muhteşem filmi izlemeni önereceğim.
    Under the tuscan Sun'ı da kendo listeme aldım :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Senin önerinle daha o akşam izlemiştim o filmi, çok beğenmiştim. Özellikle o bohem apartman dairesi, Audrey'nin sempatik ve savunmasız hali, başroldeki serseri çocuk, hepsi bir bütün olarak çok güzeldi. Gecikmiş bir teşekkür ederim o harika öneri için Meriç, umarım sen de bu filmi seversin :)

      Sil
    2. Ay çok sevindim hem izlemiş hem de beğenmiş olmana! Müzikler nasıl asıl müzikler? Hala dinlerim bıkmadan usanmadan :)

      Sil
    3. Müzikleri de çok güzeldi, tam evde geçen sakin bir gecede çalmalık, bir yandan şarabını içerken ne güzel gider. Dur bak iyi hatırlattın, bu akşam eve gelince bol bol dinleyeyim :)

      Sil