25 Ekim 2015 Pazar

Sunday morning

''Dur, dur yeme sakın! Bu masanın fotoğrafını çekmem gerek.'' diyerek içeriye koştum. Şimdi buzdolabımızın kapağındaki polaroid karelerinin en yenisini eklemek üzereyim, iki saat geçti ve hala tokum, mutluyum, o zaman bir de yazıyla kaydetmek gerek.

Bir ay sonra ilk pazar kahvaltımız, benim hiçbir şey yapmayacağım ve sadece masaya gelip oturacağım konusunda akşamdan anlaştık, ben de sadece Ayvalık'tan getirdiğim güzeller güzeli yeşil, kırma domat zeytini çıkardım ve koydum tabağa. O bir tavada karabiberli patatesi, yengeç sosisleri, başka bir tavada sütlü ve yumurtalı ekmekleri hazırladı, domateslere kekik ve tuz, peynir küp küp, çayı demledi, çikolatalı kruvasanları getirdi, donattı o masayı. Kalbim pır pır etti, ötücü bir kuşa döndü ve salonun tavanında gezindi, fark ettim. ''Bu hayat bu kadar işte.'' dizelerini hatırladım yine, bir de aşk denen duygunun güzel yemeklerle ne kadar iyi gittiğini. Kahvaltıda karabiberli patates varsa, hasretini çektiğim çocuğa kavuşmuşsam, kaloriferler iki gündür yanmaktaysa ve çiçeklerimin hiçbiri kurumamış -hatta bir kaktüs çiçek açmışsa- ben mutluyum, bu hayat da bu kadar işte. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder