listelemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
listelemek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2016 Pazar

Ikea'da hayatta kalma yolları

Ne haftaydı, aman ne haftaydı o öyle! 4 yıldır bebek adımlarıyla yerleştiğimiz, gelen bütün arkadaşların ''Artık şu evi bir oturtun, nasıl yaşıyorsunuz böyle!'' dediği, ama bizim azıcık eşyamızla gayet mutlu yetindiğimiz evimize, bu hafta ciddi anlamda eşyalarla yerleştik. 30 yaşıma aylar kala ilk defa kendime ait bir makyaj masam, bir şifonyerim oldu. Bunlara ek olarak da koca bir kütüphane, bir gardrop. Aile evimden kolilerle, çöp torbalarıyla en önemli giyisilerimi ve kitaplarımı taşımak çok koydu yine, akşamında birazcık gözlerim dolmuş da olabilir, kimse büyümenin kolay olduğunu söylemedi ama benim kadar melankoliye kapılan da azdır sanırım.

 

  Gelelim konumuza, bu 4 yıl içinde sayısız Ikea seferinden sonra, bu sonuncu cidden en az hırpalanmayla geçince, artık bir Ikea survivor'ı olarak bir liste yapmam gerek diye düşündüm. Ev kuracaklar, Ikea'dan alacağı olan fakat yorgunluğu göze alamayanlar, en hesaplı ve iyi alışverişi yapmak isteyenler! Başlayalım hadi!

1. Gitmeden önce ayrıntılı bir liste yapmalı. Bu listeye özellikle büyük mobilya için aldığınız ölçüleri, fiyat bilgilerini, o eşyayı bulamamanız halinde bakacağınız ikinci ihtimalleri yazın. Ikea'nın sitesinden ''Stokta var mı?'' kontrolü yapın, benim gibi hayallerinizin kütüphanesinin Bayrampaşa'da kalmadığını ama Ümraniye'de bulunduğunu orada öğrenmeyin.

2. Gezeceğiniz bölümleri ve molayı vereceğiniz zamanı kararlaştırın. İlk seferler çok yaptığımız bir hata, Ikea'ya ayak basar basmaz o mis kokulu yemek bölümüne kendimizi atıp, tıka basa yemek yemek ve sonra tok karnına bölümden bölüme sürünmekti. Önce ilk katı tamamlamak, büyük mobilyaları seçme savaşından sağ çıkmak, sonra kendinizi hafif bir yemekle (mesela sadece köfteyle ve üstüne bir kahveyle) ödüllendirip, alt kata öyle geçmek en mantıklısı oldu bizim için. Bir de eskiden biz iki ayı sevgili, birer porsiyon köfte, birer porsiyon lazanya, ortaya da bir tabak haşlanmış sebze (ah canım, hafif yiyorlar) alırdık. ''Ikea'da nasıl obez oldum?'' konulu bir yazı yazmadan, silkelendim ve kendime geldim. Neyse işte, yemek molasını iki alışveriş arasına koymak ve insani boyutlarda yemek lazım. Altta duran çizimdeki gibi kalmak gayet olası yoksa.
3. İki şişe su, üç şişe su, çok su alın! Ben normal insan ölçülerine göre fazla yediğim kadar, fazla da su içiyorum. Bir Ikea yolculuğu benim için dört şişe su demek, bunu bölümler arasında dilim damağıma yapışmış ve canımdan bezmiş halde tecrübe ettim, mutlaka içi su dolu bir sırt çantasıyla gidiyorum. Havasında bir elektrik akımı mı var nedir, ilk bir saatin sonunda bütün enerjim çekilmiş oluyor. Ne yapıyoruz, hemen o gayet şık döşenmiş, pırıl pırıl dekorasyonlardan birine girip koltuğa yerleşiyoruz, suyumuzu içip dinleniyoruz, şarj oluyoruz.

4. Evdeki hesap ile Ikea'daki asla uymaz. Kafamdaki gardrop mesela, hem kocaman, hem çok ucuzdu. Yanına gittiğimizde neredeyse karton gibi bir suntadan yapıldığını, kapağının üç dört kullanımdan sonra elimde kalacağını fark ettim hayal kırıklığı içinde. Hadi bakalım, yeniden bir seçim yapılsın, ölçtüğüm odaya sığar mı bakılsın, yeni bir şey zar zor bulunsun. Aynısı kütüphane için de geçerli oldu, yani en ucuz olan mobilyalar genelde ince bir suntadan yapılmış oluyor ve kesinlikle internette gördüğünüz şeye benzemiyor.

5. Gitmesi zor, gelmesi zor. Neredeyse hiç kavga etmeyen bir çift olarak, en saçma ve mantıkdışı tartışmalarımızı Ikea'ya gitmeye ve dönmeye çalışırken yaşadık. O yolların, üst geçitlerin, alt yolların saçmalığı ve birbirine benzerliği nedir, kaybolmamak mümkün değil. Artık asla iddialaşmıyoruz, açıyoruz Yandex haritamızı, ne derse onu yapıyoruz.
 


6. Dönüş için hazırlık yapmalı. Döndüğümüzde benim bütün enerjim çekilmiş oluyor, boş boş karşı duvara bakıp oturmaktan başka bir şey yapamıyorum. O yüzden eve döndüğümüzde yiyecek bir şeyi hazırlayıp bırakmış olmalı. Bir de arabadan eşyaların taşınması sırasında bütün işi yanınızdakine bırakıp kenara çekilip bir şeylerle meşgul görünmek çok önemli! (Evet efendim, resmen işten kaytarıyorum. ''Ben hemen çay yapayım sen şunları taşıyadur'' diyorum, ufak bir torbayı yukarı taşımam ve boşaltmam 10 dakika sürüyor, utanç içinde itiraf ettim rahatladım.)

  Benim şimdiye dek çıkardığım dersler bunlardı, tabii çok büyük alışverişlerde daha yararlı bunlar, ki bizim bu haftaki en ağır ve kocaman alışverişti, yarın montaja gelmelerini ve kitaplarımı yerleştirmeyi büyük heyecanla bekliyorum. Hepinize hayallerinizin evini yaratmada kolay ve acısız Ikea seferleri diliyorum!

24 Mart 2016 Perşembe

21 An için 21 Şarkı

  Güzel müziğe, güzel resimlere hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık herhalde. Patili ve topuklu blogunu sevdiğimin Meriç'i harika bir müzik listesi yaptığı ''şu yazıda'' beni de fikrine ortak edince pek mutlu oldum, bütün listelerimi hızlıca gözden geçirdim. Benim müzik listelerim hep her telden çalar, içinde hiç değişmeyen demirbaşlar da olur (The Beatles, The Clash, Patti Smith, Velvet Underground v.s.) sonra pat diye bir Kylie Minogue, bir Britney Spears da fırlar ortaya, çünkü dostlarım, her ruh halinin gerektirdiği müzik farklıdır ve dansın nereden, nasıl çıkacağı belli olmaz. Hadi geçelim 21 an ve onlara uygun şarkılara, keyifli dinlemeler olsun!
1. Keyfini en hızlı yerine getiren şarkı?
Rock the Casbah   (Şu hayatta sonsuza kadar tek şarkı dinleme hakkım olsa.) 

2. Kendini teselli etmek istediğinde?
Horses  (''Patti Smith'in sesi'' aslında cevap, bu da en sevdiğim kaydı.)

3. Cep telefonu melodin?
Samsung'un akustik gitarlı melodik bir zil sesi. 

4. Bundan önceki neydi?
Relator  (Bir daha sevdiğim bir şarkıyı zil sesi yapmamayı, bu şarkıdan bıkınca öğrendim.)

5. Peki 10 yıl önce?
Hatırlayamadım. O yıllar metal müzik vardı, ötesi yoktu:) Iron Maiden ya da Judas Priest'ten bir şeydi sanırım.

6. Anında enerji ihtiyacı olduğunda?
She wants to move   (Pharell'in eski müzikleri de çok iyi dans ettirir, bu favori dans müziğim)

7. Unutulmaz konser performansı?
All I Want   (Ah Offspring, 2005 yılı Rock'n Coke'ta bunu çaldıklarında önceki 10 yılımın şarkısıydı) 

8. Sabah kahvesine en çok yakışan?
Alone in Kyoto   (Aslında tüm Air şarkıları, güne genellikle birlikte başladığım, sakin ve huzurlu ritmler)

9. Peki öğleden sonra kahvesine?
Oblivion   (Son yıllarda çıkan en yetenekli gençlerden biri bu kız, bu da en sık dinlediğim şarkısı) 

10. Gitmeler?
Afterglow  (Romantik bir ''gidiş'' söz konusuysa, bu muhteşem videoyu izle, dinle, gitmezsin! :)

11. Kalmalar?
While my guitar gently weeps   (Yazılmış en derin, en şiirsel şarkı benim için.)

12. Sonbahara en çok yakışan?
Chocolate   (Bu biblo kadını, kibar sesini ayrı severim, bu şarkıyı kapalı ve romantik günlerde dinlemeyi ayrı) 

13. Kışa?
Baby, It's cold outside  (Selam Meriiiç! Başka bir şarkıyı düşünemedim bile :) 

14. Yaza?
Summertime   (Janis Joplin de olur ama asıl sıcak, baygın ve güzel olan Ella'dan dinlenir.) 

15. Favori soundtrack?
These Days  (Wes Anderson o kadar doğru seçmiş ki bu Velvet Underground şarkısını, artık filmle bir bütün) 

16. Favori dizi introsu?
If I had a heart   (Çok düşündüm, en çok ''diken diken olduğum'' Vikings'in jenerik müziği oldu.) 

17. Umutlu bir şarkı?
Pumped up kicks   (Bana güneşli, açık bir havada yolda olmayı, rüzgarı çağrıştırıyor)

18. Yeni bir keşif?
Stole the show  (Takılınca fena sarıyor aman dikkat, melodi muhteşem!)

19. Instant-Girl-Power?
No Scrubs   (MTV izlediğim günlerden beri, en sevdiğim eskilerden) 

20. Gülmek eğlenmek için?
Downtown!  (Biraz gül, biraz coş, iki kıvır diye yapılmış, klip de çok eğlenceli) 

21. İyi geceler?
And then you kissed me  (Çünkü Patti Smith'in de dediği gibi, ''Because the night belongs to lovers'' ) 

 Şimdi de sizin müzik seçimlerinizi dinleyelim. Sevgili Beyaz KağıtHayallerim, Delorean ve Senİpek Cihan ve Sinatra Mavisi söz sizde!

28 Şubat 2016 Pazar

Tatsız, tatlı haftanın sonu.

Şekersiz ve unsuz beslenme ve diyabetten çıkış haftamın ilk özetini kaydediyorum.
En çok özlenen, düşüncesi bile deli eden tatlı: Pancake. Tam tatlı sayılmaz ama hemen her gün bir öğünde mutlaka aklıma düştü. Ah yumuş, ah pofuduk pancake'ler.

En şaşırtıcı şekilde akla bile gelmeyen: Çikolata?! Günde yarım paket yerdim. Hiç aramadım, ki pms haftasıydı aynı zamanda.

En şaşırtıcı şekilde hiç zor gelmeyen: Kahveyi şekersiz içebilmek! ''İmkan yok'' derdim ve hiç denemezdim bile, 4 şeker atardım. Zaten kahveyi içebiliyor olmak bile yetti, şeker hiç gerekmedi.

Özlediğim ama yerine alternatif koyabildiğim yemek: Makarna. Ben sade haşladığım tereyağlı makarnaya bayılırım, aslında her çeşidine bayılırım ama kepekli penne de bolca peynir ve fesleğenle iş gördü.

En zorlandığım an: İki gece önce sevgiliyle güzel bir yerde yemek yerken, hiç beklemediğim anda ''Hadi bir porsiyon tatlıyı paylaşalım. Bir çatal al bari?'' demesi? Oldu mu şimdi hiç?! Vallahi menüye bile bakmadım, çayımızı içip kalktık.

En durum kurtaran: Muz. Ekşi elma. Tarçınlı yoğurt. Bu üç arkadaşa gerçekten minnettarım.

Henüz kilo verdiğimi sanmıyorum, zaten bu diyetin amacı şekerimi düşürmek ve metabolizmamı hızlandırmak ama çok daha sağlıklı hissediyorum, hafifliyorum sanki. Spor yapmak hep çok anlamsız ve yorucu gelmiştir bana, umarım o da düzelir, ki çok daha enerjik ve hareketli olduğum bir haftaydı, mutlaka şeker tüketmemenin etkisidir. Benimle beraber yakın çevremin beslenmesinde de epey değişiklik oldu, yemekler ''beyaz''lardan uzak ve daha sağlıklı pişiyor, fırından ve pastaneden dolu dolu torbalar ve kutular alınmıyor artık. O zor günler geçti, hafif ve güzel zamanların başlangıcı oldular gibi hissediyorum.

27 Kasım 2015 Cuma

Dağınık kafalı kız

Ne zaman ağlasam, en son ne zaman ağladığımı hatırlamadığımı fark ederim. Sonrasında  çok güzel uyurum. Sonrasında çok yorgun kalkarım.

Bulaşık yıkamak bana en huzur veren şeylerden biri. Ama sık sık ve az değil, nadiren ve topluca yıkamayı, köpürtmeyi, durulamayı ve hiç durmadan akan suyun sesini seviyorum.
Haftanın en az bir günü, mutlaka, bulgur pilavı pişiriyorum.

Reglimden iki hafta önce karnım ağrımaya başlıyor, bir hafta önce akıl sağlığım bozuluyor, birkaç gün kala içimde yavaşça ayağa kalkan bir Godzilla oluyor. Hep çok sarsılıyorum.

Resimden daha kolay ve iyi yapabildiğim herhangi bir şey olsaydı, onu yapardım. Sürekli vazgeçmemek, kötü yaptıklarımla yüzleşmemek ve hatalarıma rağmen devam etmek için kendimle savaşıyorum. Düzenli aralıklarla tamamen pes ediyorum.
Eve en çok yemek sipariş ettiğim yerler Subway ve Sushico. Akşamüstü kapıya pijamalarla çıktığımda hep biraz utanıyorum ama o bezginlik pantolonu da umursamıyor.

Tüyap'tan aldığım kitapların henüz hiçbirine başlayamadım. Okumak için fazla yorgun, sancılı, dalgın günlerdeyim.

Ruh halimin değişmesini sabırla bekliyorum. İnsanları yorduğumu ve üzdüğümü fark edince utanç içinde kabuğuma çekilip, sesimi sonuna kadar kısıyorum.
 Şu ayakkabılar bende olsaydı, onları giymediğim günlerde rahatça izleyebilmek için sehpanın üstüne koyardım, belki içlerine de birkaç dal çiçek, zambak ve beyaz güller ile.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Bu sonbaharı güzel geçirme listesi

 Belki de sonbaharı ve ismimi aldığım ayı ne kadar sevdiğimi hatırlama zamanıdır, benim gibi henüz ayılamamış ve arada-derede kalmışlar için. Temiz bir kağıda hızlıca bir liste yapmak kadar kafamı ve gönlümü açan bir şey yok, hadi listeleyelim o zaman:


1. Doğanın en güzel zamanı, bir ilkbahar uyanışı, bir sonbaharın uyku hazırlığı benim için. Hatta sanırım hardal sarısı, turuncu, kızıl, açık ve koyu yeşilleri daha çok seviyorum. Demek ki bu renklerde güzel bir sonbahar peyzajı boyanacak. Bir de sonbahar illüstrasyonu, mesela yukarıdaki tarçınlı çörekli, üzgün tilkili gibi, gayet sonbahar kokan, samimi ve tatlı bir kare çizilecek. 


2. Geçen Eylül'de aldığım kocaman ayçiçekleri evin her yerindeydi, onları birer birer farklı uzun, cam şişelere yerleştirmiştim ve koyduğum her köşeyi bir ışık kaynağı gibi aydınlatıyorlardı. Zaten herkes bilir ki, ayçiçekleri ve papatyalar, gülümseyen çiçeklerdir. O zaman yine kocaman bir buket kendime, kocaman bir buket de anneme alınacak. Van Gogh'un şerefine bu çiçeklere birer kupa çay ya da birer kadeh şarap kaldırılacak. 
3. Madem tatile doyamadan, aklımı Ege'de bırakarak döndüm, madem yıllardır ''Ege'nin en güzel hali sonbahar başındaki halidir.'' derim, ilk fırsatta hemen geri dönülecek. O kadar çok yalvardım ki, sevgilimden bir Bodrum sözü daha aldım yakın zamana. Ama asıl beklediğim, annemle Cunda, ait olduğumuz ufacık sahil kasabamıza dönüş, bu sefer, lütfen artık bu sefer o evi bulma ve alma amacıyla. (Ah artık Cunda'da bahçeli bir evimiz olsun.) Bu sefer hep aynı mekanlarda ve rutinlerde takılmayıp, yeni koylar, yeni caddeler, yeni ''eski ev''ler keşfetmek niyetindeyim. Hangi deniz kıyısında olursam olayım, kumlarda oturup o denize saatlerce gözlerimi ve zihnimi doyurmak hevesindeyim. Bu bir plan ya da madde değil, bana her daim en iyi gelen şey.


4. İnsan kazak özler mi? Eğer kış çocuğuysa (Meriç'in kulaklarını hızla bir çınlatıyoruz!) pek tabii kazakları, atkıları, sıcacık eldiven ve bereleri özler. Serin yaz akşamlarında dışarıda olmak, tercihen doğaya yakın olduğum, sevgilime sarıldığım, sokak köpekleriyle oynadığım ya da kucağımda bir kedinin uyuduğu,  belki de terası olan, kocaman bulutları izlediğimiz mekanları çekiyor canım. Genelde hatta her zaman geceyi evde geçirmeyi seven ben, bu sonbahar bazı akşamları dışarda ve pofuduk kazaklarla yaşamak istiyorum. 


  5. Geçen kış o kadar çok hastalık atlattım ki, aklımda tek kalan yüksek derece bir ateşle, upuzun, günler süren uykular, yaptığım her işin, tablonun yarım kalışı, evde geçen aylarım. Bu sonbahar bünyeyi güçlendirmek ve kışa sağlam girmek için, çok geç hayatıma soktuğum B12 vitamini (Nerox B diye satılıyor ve sürekli yorgunluk, uyku, bulantı, unutkanlık yaşayanlar için iyi çözüm) ve asıl her şeyi yoluna sokan, günde 30 damla suya atarak kullanılan, tamamen bitkisel bir Alman ilacı olan Umca (hastalıktan başını kaldıramayanlar lütfen buna bir şans versin, benim hurdaya dönen halimi bu ufacık mucize kurtardı.) Spor yapmaya da niyetliyim ama kendimi kandırmama lüzum yok, ben spordan çok sıkılıyorum! Sanırım spor sevgisi insanın içinde ya çok olan, ya da hiç bulunmayan bir şey.

6. Resimlerimle ilgili en öne koyduğum projeyi hayata geçirmek. 3 yıl önce ismi ve logoyu hazırlamış, 3 yıldan beri de bu çıkışı hep gözünde büyütmüş ve ertelemiş bir tembel olarak, artık işe koyulmak. ''Bilmem ki sevilir mi, dur şurayı biraz daha boyayayım da öyle, bir seri var aklımda, onu bitirince hepsini yayınlıyorum, ya bugün üstümde bir halsizlik var, dur bakalım bir pazartesi olsun da'' dememek, eğer dersem en yakınımdakinden temiz bir tokat rica etmek. (durum ciddi yani)


7. Oruç Aruoba okumak. Yılın belli dönemlerinde bana bir şeyler öğretmesine, telkin etmesine, sakin ve dingin tutmasına resmen ihtiyaç duyduğum bu muhteşem yazarımızı ve filozofumuzu tekrar ve tekrar keşfetmek. ''De ki işte'' benim en sevdiğimdir, ne tuhaf ki herkesin en sevdiği (en öğrendiği) Aruoba kitabı da farklıdır. Bu sefer bir de, okumadıklarımdan ''Zilif'' var listede.

  Benim listem böyle. Bu bir 'mim' yazısı olsaydı, Meriç 'in, Elisabeth Vogler'in, Madam Dö Gonç'un, Esra 'nın, Martin Tambourine'nin, Zehra'nın yapacaklarını ya da daha doğrusu ''Sonbaharda ne yapılır?'' yazısını da okumak isterdim. Kimine göre de ''Sonbaharda hayatta kalmanın yolları'' olabilir bu, (yaz çocuklarını da unutmamak lazım) Yazarsanız da keyifle okurum ve sizlerden de güzel şeyler öğrenirim. Yağmurun, kahvenin, güzel bir kitabın ve muhteşem sokak hayvanlarının keyfini sürmemizi dilerim dostlarım.

13 Eylül 2015 Pazar

Sıradan kızlar için sıradan özellikler

 Bu ''tumblr kızları'' ne zaman ve nasıl bu kadar arttı? Neden hepsi aynı görünüyor incelerken? Hiç yazmadıkları, hiç okumadıkları  halde (aksi inanın anlaşılır) neden hepsinin evinde daktilo var ve daktilo şeridi bile olmayan, soft renklerde masalı fotoğraflar, ağzı hafif aralık ve boş, baygın bakışlı selfie'ler, yüksek bel gri bir şey ve üstüne göbeği açık, kapalı yakalı beyaz bir şey'li vücut kesitleri sergiliyorlar, neden hepsi daha 20 yaşında fakat varoluşsal acılar ve kederler çekiyormuş gibi kıvranıyorlar sürekli fakat aynı anda bir o kadar da hafif ve tasasız görünmeleri?

 Kasketler güneşten korunmak için değil mi, neden ters takıldılar düz saçlarınıza ve o kapkalın altın zincirle sıkılmıyor musunuz? iki burun deliğiniz arasında incecik bir halka, boğaları özellikle çok mu seversiniz ve içselleştirirsiniz? Cihangir dışında nefes alamıyorsunuz fakat neden ve nasıl o kalabalık sizin anksiyetenizi (pek çok rastlıyorum bu kıymetli rahatsızlığa) tetiklemiyor mu ve ben neden sizin tüm vaktinizi geçirdiğiniz o cafe ve bistro'larda yarım saat bile oturamıyorum kaygıdan, stresten? Ekose gömleğinizi belinize bağlamak için çok sıcak değil mi hava ya da neden hep siyah-kırmızı ekose oluyor gömleğiniz, yeşil-pembe ya da sarı-gri olmuyor mu? Hepiniz nasıl da bu kadar minimalleştiniz hiç çoğalmadan ve artmadan ne güzel sadeleşmişsiniz, bana bu dümdüz, saf, bembeyaz kompozisyonlarınızı anlatın, hiç mi daralmadınız bu boşluktan? Aynı oranda tekno, ambians, indie dinlemeyi ve mainstream olandan bu kadar uzak durup, başlı başına bir mainstream yaratmayı nasıl başardınız, hem de ilgi duyduğunuz her alanda? Göbeğiniz sürekli açık gezmenize cidden takıldım, üşütmüyor musunuz ya da rahatsız?

 Sanki bir ressam gelmiş, ısrarcı üslubuyla 18-23 yaş arası kızları önüne dizmiş de boyamış, giydirmiş, şekillendirmiş. Pek anlamadan, hoşlanmadan, epey de yaşlı ve huysuz hissederek izliyorum. Biz birbirimize hiç benzemezdik. Kendimize benzemek için ise çok çaba gösterdik. Hala da... Neyse ki.

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Kedi Şeker'in 10 adımı

  Meriç yine pek keyifli ve tatlı bir konuda yazıp, beni de eklemiş muhabbetine, ne de güzel etmiş. Konu, bir hayvanla yaşayanların ''Ay lafı açılsa da, uzuuun uzun anlatsam benimkini'' diye beklediği, bütün gün konuşsak yine bıkmayacağımız, dört patili dostlarımız ve onlar hakkındaki 10 madde. Benim tombik bebeğim, Şeker hanım'ım, şuan ayakucumda uyuyan'ım için geliyor o zaman:

 

1. Şeker bir şaşı. 
Aslında Siyam kedilerinin dişi olanları mutlaka şaşıdır. Şeker de dişi bir Siyam olarak, sanki burnunun ucuna bir kelebek konmuş gibi bakar mütemadiyen. Kendisinin fotoğraflarını görenlerin ilk tepkisi de ''E şaşı bu?!!'' olur. Genelde ikinci olarak gelen görme problemi olup olmadığı sorusu ise, iyi bir avcı, amansız bir atlet, mamayı tam on ikiden vuran bir yetenekle ispatladığı üzere (malesef gördüğüm en sakar kedi olsa da) bir görme problemi yoktur.

2. Şeker de bir 'sokağa terk edilen'.
Annemin 2005 yılında hep gittiği fotoğrafçının bahçesinde rastlaması ile tanıştığı ve adamın hala anlayamadığımız şekilde ''Eşim hamile kaldı, bıraktık sokağa, alabiliyorsanız alın, kışı geçiremez.'' diyerek, hızlıca paketleyip verdiği Şeker o gün bizim oldu. Okuldan geldiğimde halının üstünde şaşkın bir halde oturup bana bakıyor olması, ilk günler hep saklanması, hiç sevdirmemesi, güvensizliği ve ürkekliği, yoluk ve eksik bıyıkları, hepsini hatırlıyorum. 1 yaşındaydı, şimdi 11. İkimiz de annemize minnetarız.


3. En çok güldüğüm şey
Kendisi yapı itibariyle, benim en çok güldüğüm varlık. Onu şekilden şekle sokmak, kudurtmak, kucağıma aldığımda gözlerini gözlerime dikmesi, yıkadığımızda diken diken tüyleri, ona bakarken kafamda duyduğum cevapları kadar beni içten güldüren pek az şey var. Morale ihtiyacım olduğunda instagramda (sekerthecat) ve blogumda kedişeker  adı altına topladığım ne varsa, hepsine tek tek bakıyorum, uzaklardayken bile güldürüyor beni.

4. Şeker'le konuşmalar 
Güne Şeker'le başlamak yazımda geçen şeyleri ve çok daha fazlasını gerçekten söylüyor! Birbirimizle eve geldiği ilk günden beri konuştuk. Siyamlar zaten pek geveze olur, Şeker'in de mutlaka karşılık verdiği kelimeler var, ''Konuş?'' lafını çok iyi bilir ve miyavlar, ''İn!!!'' ünlemini duyduğu zaman, artık yine nerelere çıktıysa, oradan cevap verir ''İmkan yoook, çok rahat burası'' şeklinde. Annemin ''Yerine geç'' demesine de titrek miyavlamalarla itiraz eder. Yani genelde hep bir inatlaşma ve reddetme mevcut hanımefendinin söylemlerinde, ama bana uzun uzun o gün kaç kumru gördüğünü, sabaha karşı yoldan geçenleri, evde kimse yokken masaya çıktığını da anlatır, duyarım.

 

5. İp kolleksiyoncusu
Kendi başına edindiği tuhaf huylardan biri, evin her yerinde bulduğu ipli torbaların ipini sökmek, ve oyuncak kutusuna doldurmak. Bizim en baştan kutuya koyduğumuz plastik toplar, tüylü fareler, ponponlar hiç umrunda olmadı, bir kez bile oynamadı (aldığım küçük fare robotundan çılgınca korkup evin derinliklerinde koşarak kaybolduğu gün??) ve bir gün bu ipleri toplayıp biriktirmeye başladı. Acıktığı zaman kutudan bir ip çeker, mama kabına götürüp bırakır. Gece uyumadan önce kalkar, yine bir ipi alıp getirir yatağa koyar. (Sonuçta gece aniden ve delicesine oynaması gerekebilir ve gerekiyor da?!) Yaklaşık 20-30 tane ipi bu deli çocuğun en önemli eşyaları, saygı duyarak ve hayretle izliyoruz.

6. Geçimsiz bir uyuz
Evet efendim, uyuzsun, lafımı da geri almıyorum. Şu üstteki fotoğrafta, saldırmaması için balkona kapatılmış, tükürükler saçan topalak kızı tanıdınız mı, hiç benzemiyor akıllı uslu Şeker hanım'a değil mi? Eve ikinci bir hayvan almayı imkansız hale getirecek kadar geçimsiz, öfkeli ve tahammülsüz diğer canlılara karşı, malesef. Elimde yavru bir kediyle eve geldiğim gün, sinirle paçalarıma tırmanmaya çalışan, daha ciddi bir atılımla annemin fotoğraftaki evsiz kalmış Siyami'yi getirdiği gün ise, hepimizi yaşadığımıza pişman eden (bir hafta yemek yememek, her gece kalkıp zavallı hayvanı dövmek ve dolabın tepesinde yaşamaya and içmek, bir de bol bol pıskırıp tükürmek) bu kaprisli hanım, benim çok hayvanlı ev hayalimi, tek Şeker'li eve çevirmiştir.

 

7. Bir şefkat ve iyilik sembolü
Haydaaa, demin geçimsiz uyuzdu bu kız? Ama işte, insanlara karşı da tam tersi, özellikle bana verdiği terapi ve sakinleştirme yardımı, her şeyden değerli. En ihtiyacım olduğu, huzursuz ya da mutsuz olduğum zamanlarda gelir, başını avucuma koyar, bileğime sarılıp uyur, eritir beni, yumuşacık yapar. Grip olduğumda ya da berbat bir regl sancısında da başımda dimdik oturup gözünü ayırmadan beklediğini, çok endişelenirse burnunu yüzüme iyice yaklaştırıp koklamasını ve yalayıp iyileştirme çabasını da çok kez izledim, her ilaçtan etkiliydi.


8. Fotoğraf çekilme alerjisi
Olmuyor, eski sahibinin fotoğrafçı olmasına ve stüdyoda mutsuz geçen son birkaç ayına bağlıyoruz durumu. Deklanşör sesini duyduğu anda kaçmaya, gözlerini kapamaya, kuyruğunu sallamaya başlıyor. En güzel fotoğraflarını çeken annem, genelde hanımın oyuncak iplerinden birini alır ve kameranın tepesinde sallar tek eliyle, çekerken baksın diye bir şekilde maskara oluruz. Her mevsim mutlaka ben bir kez özenle giyinir, saçımı makyajımı yaparım ve Şeker'le annemin kamerasına poz veririm, işimiz bittiğinde Şeker uzaklarda öfkeyle yalanıyorken, biz pestile dönmüş halde elimizdeki karelere bakarız.

9. Dolap düşkünü
Eğer Şeker evin içinde kaybolmuşsa, mutlaka annemin ya da benim giyisi dolabımızda, en kuytu köşede oturuyordur. Eğer Şeker açıklarda bir yerde derin bir uykudaysa, annem ya da ben dolabımızı açtığımızda, neredeyse uykusunda yürüyerek gelir ve o dolaba girer. ''İn!!!'' ünleminin hiç kaale alınmadığı, dolaptan gelen keyif mırıltılarının rahatça duyulduğu, tuhaf bir bağımlılık söz konusu.

10. Hayatımın aşkı
  Bu bir abartı söylem değil. Ben ''aşkım'' lafını ne sevgilime, ne en yakın dostlarıma kullanmam, hiç kimseye de böyle hitap etmem. Ama Şeker... O'na karşı duyduğum şey, kalbimin bakarken eridiği, bazen güzelliğinden hızlı hızlı çarptığı, hayranlık ve coşku dolu bir aşk işte. Hep fısıldarım kulağına ''Sen benim hayatımın aşkısın Şeker, hep öyle olacaksın.'' Bu 10 yıldır böyle, dileğim o ki, bir 10 yıl daha böyle olsun, benim kalbim hep en çok ona çarpsın. Üstteki siyah beyaz kare ise, bakmadan, yanlışlıkla çektiğim, ama onun beni izlediği halini kaydetniş olduğum, en sevdiğim fotoğrafı.

  İşte böyle, yazarken güldüm, duygulandım, pek çok anıyı tekrar yaşadım. Eğer siz de evdeki tüylü dostunuzu anlatmak isterseniz, ya da tanışıyorsak ve zaten birçok kez onları konuşmuşsak, ben keyifle okurum ve dinlerim anlattıklarınızı. Uzun, sağlıklı, keyifle ve bizimle yaşasınlar.

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Suyun üstünde kalmanın yolları

  Belki bir sebepten (mesela mantıksız şekilde sıcak olan havadan, hemen ulaşamayacağınız birine hasret çekmekten, insana kaldıramayacağı üzüntüler yaşatan ülke gündeminden, yersizce ve ağır basan hüzünden falan) diplerde hissediyorsanız siz de, belki bunlar işinize yarar.

-Sosyal medya hesaplarını kontrol etmeyi bırakmak, özellikle berbat son dakika haberleri ile dolu twitter ve facebook'u. Ben kendimi gündeme kaptırıp en mutlu günde bile moralimi anında elimde olmayan sebeplerin berbat etmesine izin veriyorum, hep. ''Eylül şu telefonu bırak, haber okuma artık.'' en çok duyduğum, yeni yeni uygular olduğum bir nasihat. Dünya biz endişelenmezken de dönüyor.
 

-Size iyi gelen içecekleri ve yiyecekleri saptamak. Bu çok önemli, çünkü ben ''tatlı, tatlı ve daha çok tatlı'' diyerek kendimi iyice bağımlı hale getirmiştim ve şiştikçe şişiyordum. Üç haftadır kendimi  en nefis zehir olan şekerden arındırıyorum. Meğer bana maden suyu, domates suyu, yoğurt ve şeftali çok daha iyi gelen şeylermiş, ben bu yapış yapış havalarda bunları tüketiyorum. Özellikle maden suyu ve yoğurda abanın.

-Herkesin bir 'acil durum filmi ve dizisi' vardır eminim (benimkiler büyük bir film dolabının üç rafı kadar) ama Community ısrarla tüm arkadaşlarıma tavsiye ettiğim tek dizi uzun zamandır. İki yazdır en sıcak günlerde, en baştan tekrar tekrar izliyorum, bu kadar çok kahkaha attığım, dialoglarına, karakterlerine ve zekasına hayran olduğum çok az dizi oldu. Popüler kültür, sinema ve dizi referanslarını seviyorsanız, hızla akan dialoglara kaptırıp, gerçekten kişilikli, arızalı, sempatik karakterlerin olduğu bu diziyi seversiniz. 6 sezon ile bu yıl tamamen bitti malesef. (Abed'in sesiyle umutlanıyoruz elbet: ''Six seasons and a movie!!!'')



-Yaz aylarında iyice sosyalleşen, tatilden konsere, festivalden parklara koşan insanlara bakıp kendimi iyice tuhaf hissederdim eskiden. Hem böyle aktif bir yaşamım olmadığı, hem de evde yaptığım keyifleri dışarıdaki her duruma tercih ettiğim için. Bu sene öyle hissetmiyorum, serin sonbahar günlerine yaptığımız bir tatil planı gerçek olana kadar, evimin güvenli (ve serin!) ortamını gayet iyi değerlendiriyorum. Saksılar, toprak ve bitkilerle uğraşmak epey iyi geliyor, özellikle kaktüsleri ve succulentleri yavrulatmak, sardunyaların pıtır pıtır açmasını izlemek, aloe vera'nın güneşe doğru ilerleyen upuzun sapları, hepsi birer mutluluk. Akşam üzeri güneş sipsivri yakıcı ışınlarını çektiğinde, ufak balkonumdaki yeşil çocukları fısfıs'la suluyorum (iki-üç fısfıs da kendime sıkıyorum) sonra da bir bira ya da soğuk kahve alıp kuruluyorum tam ortalarına. ''Your moment of Zen'' diye bir şey varsa, benimki tam da bu. Eminim herkesin evinde kendi iyileştirici yöntemleri vardır, bu tüyolar paylaşılmalı!

 

-Artık iyice yerleştiğim ve yeni bir hayatı iki kişi kurduğumuz evle ilgileniyorum. O bir çivi çakıyor, ben bir resim asıyorum, o köşe bir anda değişiyor. Son Ikea seferimizden aldığım irili ufaklı, açık renk ahşap çerçevelere hem kendi yaptığım, hem ressam dostlardan hediye gelen resimleri yerleştiriyorum, yenilerine yer açıyorum. Büyük, eski bir dünya haritası, polaroidlerimiz için ufak mandallı bir ip, ve hala alamadığım o kocaman parlak sarı kilim, ilk serin havaya ertelenmiş maddeler.

-En önemlisi, kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum. Bu havada atölyeye gidemediğimi, tuval başında oturamadığımı, konsantre olamadığımı gördüm ve kabullendim, içimden gelene kadar da yapmayacağım. Evde çiziyorum, boyuyorum, sonbaharda gerçekleştirmeyi planladığım projem için hazırlık yapıyorum elimden geldiği kadar. Eğer tembellik yapma, dinlenme ve olağan düzeninize ara verme lüksünüz varsa (ki umarım vardır) kullanın bunu, her tatil güneye giderek yapılmaz, evin içinde de pekala tatil yapılabilir.

 

-Ve durup dururken bir mutsuzluk çöktüğünde, kafamdaki binbir sesi susturamaz hale geldiğimde, herkesten ve her şeyden kopuyorum. Bir kupa çay ile yatağa kıvrılıyorum, tül perde havalanıyor, vantilatör çalışıyor, derin nefesler alıyorum, kedi Şeker'i izliyorum. Bir şekilde işte, suyun üstünde kalıyorum, hepimiz gibi.


5 Aralık 2014 Cuma

20 fazla kişisel şey

 Bir süre önce Meriç kendi sayfasında yazmıştı, kendi hayatına dair 20 maddelik bir listeyi. (http://mertoronline.blogspot.com.tr) Okuması çok keyifliydi, yazmasını denemek de ne zamandır aklımdaydı. Bu keyifli, kahveli ve hafif tembel cuma gününde, kendimi bir de dışarıdan incelememi sağlayan ''20 facts about me'' şöyle bir şey:

1. Uzun yazılar, mesajlar, notlar ve cümleler yazarım. Asla kısa ve öz bir şekilde yazıp bitiremem anlatacaklarımı. Belki bu yüzden, en sevdiğim iletişim aracı, sayfalar dolusu yazdığım mektuptur.



2. İletişim demişken, en tuhaf ve içe kapanık olduğum konulardan biri bu. Ne kadar geveze ve sıcakkanlı biri olsam da, telefonumun sesi çoğu zaman kapalıdır, evde bir şeyle uğraşırken kapı ya da telefon çalarsa çok sinirlenirim. Kendimi (zihnimi) konuşmaya hazır hissettiğim zaman ben ararım ya da yazarım. Yakınlarımı çok kızdırdığım fakat elimde olmayan bir konu, üzerinde uğraşıyorum.

3. Şeker isminde, 10 yaşında bir Siyam kedim var. Onunla konuşurum, uyurum, ne yaparsam bana eşlik eder. Benim kedi kızkardeşim. Bütün kedilerle ve köpeklerle bir şekilde bağım olduğuna ve birbirimize en ihtiyaç duyduğumuz anlarda karşılaştığımıza inanıyorum.

 

4. Bloguma adını veren Aurora ve ''Once upon a dream'' şarkısı, hayatımda çok önemli bir yeri olan, en sevdiğim masal Uyuyan Güzel'den geliyor. Disney'in 50'lerde yaptığı bu çizgi film, çocukken video kasetten hemen her gün izlediğim, güzelliğe aşık olma sebebim ve beni resim yapmaya başlatan en önemli etkenlerden.

5. Sinema hayatımda çok önemli bir yere sahip. Evimizde iki büyük kitaplık kaplayan bir dvd arşivimiz var annemle. Breakfast at Tiffany's en sevdiğim film. Sevdiğim filmleri pek çok kez izlerim, çoğu gece bilmediğim bir filmi keşfetme riskini almaktansa, sahnelerinin ve dialoglarının güzelliğine kendimi bıraktığım filmleri tekrar izlemeyi tercih ederim.

6. Leonardo Da Vinci, kütüphanemde kendine özel bir rafı olan, hakkında okumaktan, araştırmaktan hiç sıkılmadığım, doğa üstü bir insan.

 

7. Çizgi romanları, çocukluğumdan beri çok severim ve okurum. Batman'in yeri hepsinin içinde ayrıdır.

8. Aslan burcuyum. Koç, Yay, Terazi ve Başak'la iyi anlaşırım. Akrep'le, özellikle de erkekse, anlaşmaya pek yeltenmem.


9. Uçak fobim var. Bu pek çok güzel şeye engel olan bir dert. 

10. Kediler dışında panda, tilki, domuz ve iguana özellikle çok güzel bulduğum hayvanlar, boş zamanlarda bunların videolarıyla epey vakit geçiriyorum.



11. Annem hayatımda en çok yer kaplayan, en belirleyici varlık. Çocukken hayal gücümün gelişme sebebi olan romanları, sanat kitaplarını, çizgi romanları, filmleri bana sunması, sürekli defterlerime resim çizmesi, yaratıcılığı, komikliği ve hep genç, heyecanlı bir ruhu olması, beni her şeyden fazla şekillendirmiştir. Ayrıca evet, anne kuzusuyum!

12. Yaklaşık 6 yıldır, aşık olduğum, yüzüne bakınca bile istemsiz gülümsediğim, bana en çok yazı yazdırmış, ürettirmiş, düşündürmüş çocukla beraberim. ''We are the band.'' dediğim, hayali bir grubumuz var. Birlikte hayatı keşfediyoruz.

13. Antik Yunan'a, felsefeye, Paganizm'e, Erken Hristiyanlık ve Tapınak Şövalyelerine büyük bir ilgi ve merak duyarım. Bu noktada Pedro Almadovar'ın Agora filmini herkese tavsiye ederim.

14. Bilgiyi paylaşmak, temiz ve tecrübe edilmiş dersi aktarmak, bir insanın hayatta yapabileceği en yararlı şeylerden biri. Benim elimdekiler resim yapmak ve sanat tarihi üzerine. Bunları iletmekten, bir şeylerin hızlıca gelişmesini ve çoğalmasını izlemekten keyif alıyorum.





15. Kin tutmam, öfkem uzun sürmez. Fakat gözümden düşmüş birine tekrar sempati duymamın ve hayatımda tutmanın imkanı yoktur. Hayatımdan çıkartırım ve çok rahatlarım.

16. Patti Smith yaptığı müzikle, taşıdığı ruhla ve sesiyle en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Onun dışında The Beatles (büyük bir Beatle-mania olduğum doğrudur) The Clash, Velvet Underground, Blondie, The Kinks, Animals en çok dinlediğim gruplar.

17. Tembellik ve uyku en büyük sorunlarım. Çok mecbur kalmadıkça ve zorla kaldırılmadıkça epey geç kalkarım, uyumak için hiçbir fırsatı kaçırmam.

 


18. Resim hayatımı bir düzene koymak, kadının kendini keşfi, ruhu ve güzelliği üzerine resimler yapmaya devam etmek istiyorum. Eskiden sanatla ilgili daha büyük hayallerim ve hedeflerim de vardı, artık keyif aldığım şeyi yapabiliyor olmak kafi.

19. Gezi direnişi, katıldığım ve şahit olduğum en büyük mucizelerden biriydi. Hafızama kazınan isimleri bir gün bile unutmuyorum ve unutmayacağım.

20. ''Önemli olan, ruhları görecek gözleri edinebilmektir.'' Lord Byron'ın bu sözü, hayatıma giren herkesle kurduğum ilişkinin temelini oluşturuyor.