23 Ekim 2013 Çarşamba

I hurt myself today.

  Sanki istediğim her şeye sahip olabilirmişim de, son anda kaçırmışım gibi geliyordu. Yanlış bir cevap, yanlış bir saat ve bakakalıyorum hepsinin ardından. Oysa çok güzel olabilirdik.

  Ah zavallı, küçük, zengin kız (derdi Eddie olsa, ki değil) hiçbiri olmadı. Ben hala hepsine sahibim. Hep ''bir an''ın gelmesinden ve o an her şeyi mahfetmekten korktum. Harcamaktan, rezil etmekten, çok üstlerdeyken ''bir an''da hepsinden olmaktan. Hiç başıma kalmaktan.

  Hala her şeye sahibim ama sanki, milimetrik kum taneleri ilerleyişinde azalıyorlar. Bir süredir bu böyle, azalıyorlar ve sahip olduklarımı yitiriyorum gibi geliyor. (Azalan ne? Neyim daha az kaldıysa hepsi, soyut, somut, kedimin tüyleri, aklımın umut kümeleri hepsi, neyim varsa) sonra anlıyorum ki, o ''bir an'' hiç gelmeyecek. Yavaş yavaş, fark etmeden, sessizce yitirmek en kötüsü olabilir. Cevaplayacağım, yanlış bir şekilde cevaplayacağım bir soru sorulmayacak. Kontrol sınırlarımın içindeki her şey mükemmel. Ama kum tanelerine müdahale edemeyecek kadar iri ve kabayım.

  Şimdilik hiç yoktan kederlenmeye hakkım var bu yüzden.

11 Ekim 2013 Cuma

güne Şeker'le başlamak

08.00
Şimdi koridordan koşmaya başlasam, iyice hızımı alıp şu göbekte patlasam, oradan cam kenarına doğru hızla sekip uçarım.. Baktım uyanmıyor, aynısın tam tersini de yaparım. Evet, evet. Hazırsam başlıyorum hoooopp!!....

11.00
Uyanmayacak yok, o kadar zıpladım, gittim yarım saat sıkıntıdan kumumu eşeledim, hala aynı. Şuan bir parça ıslak mama için bu evi yakabilirim.. En iyisi dibine girip avazım çıktığı kadar haykırayım da içimde kalmasın... Maaggoorrvv.... Meğğaaöövv.... Hahaa ay sinirim bozuldu neler diyorum ben, saçmasapan konuşuyorum. Dur bir de gırtlaktan alayım; Mırrrroohhvv??! (Ohaha çok eğlencelii ben şimdi inekmişim) Mööğğoorrvvv!!!...Oh uyandırdım. Yaa Eylül hanım sürüne sürüne gidersin böyle mutfağa. Adam olacaksın, ufacık keseceksin o mamaları, bir patime en az 10 parça sığacak. Bakayım? Daha ufak böl vallahi yemem.

11.10
Nereye kayboldu bu hemen, yatağa mı kaçtı yine? Balkon kapısını açmadı, ben şimdi nereden su içeceğim, kendi su kabımdan falan mı sanıyor? Dünyada olmaz. Mörrröööeevv? Moggoorrv?!! Gel kız buraya. Heh. Suluğuma kavuştum, neden bunu balkonda bırakırlar ki.. Hmm içine tozlar yağmış, yapraklar da düşmüş nefis... Fakat o ne? Bir sinek, mmm sürprizlerle dolusun balkon. Tamam tatlım, sen uyumaya dönebilirsin, buralar bana eman..oha kumru geçti!!



Bir ara aynı saat dilimini kendi açımdan da yazmalıyım. 


7 Ekim 2013 Pazartesi

heat

ben şehirleri tabanlarından sarsarım ve evleri, (odaları da.)
bu baş ağrıtan bembeyaz duvarların senin
dilleri var onlar bile beyaz, fısıltıları açık mavi.
derdime bir dert de sen koy.
dalgakıran.

ben bir gün bir ''yeter'' haykıracağım,
geri adım atacaklar.

4 Ekim 2013 Cuma

yavaş.

  Dönüşüm sürecimi tamamladım. Artık çatık kaşlı, huysuz, evinden çıkmayan ihtiyar bir adamım. Elinin ayarı kaçmış Ekim ayı utansın. Havanın en soğuk olduğu gün bozulmayı başaran kettle utansın. Demliğin altı sürekli açık, kaloriferler yanmıyor, yorgan altındayım iki gündür. Alaska'da bir klubede inzivaya çekilmiş gibi hissediyorum. Tek güzel şey, çok üşüdüğü için dibimden iki adım öteye gitmeyen Kedi Şeker. Kedi Şeker benden de tahammülsüz soğuğa karşı, yemek yemek için bile yatağı terk etmiyor.

  Pazar günü oysa, tişörtle çıkmıştık evden. Sultanahmet'te, Arkeoloji Müzesi'nde elele geziyorduk. Soğuk kahve içiyorduk. Üç gün sonra eve aynı tişörtle ve üzerine dandik bir kot gömlekle döndüğümde titriyordum. Yorganın altına çarşamba günü yerleştim, şuanda ihtiyacım olan yemekler, filmler, kitaplar, kahve ve su bir kol boyu mesafemde, hava durumuna göre pazartesiye kadar burdayım.

Ne fazla sıcakta, ne fazla soğukta benden hayır yok. İşlevsizleşiyorum. Ki, zaten fazla işlevi olmayan bir insan için, yapabildiklerini de yapamıyor olmak, sadece uyumak için yeni bir bahane. Ben sık sık, elimi ayağımı çekerim. Üzülürüm de bu halime, ''Keşke böyle olmasaydım'' da derim sık sık. Ama farklı olmak adına, bir tane değişkene bile dokunmam. Konuştu benimle, ellerimi eline aldı, pazar ile çarşamba arası bir günde, bir günün sabahında konuştu. İnsanlar zamanımın büyük bölümünü uykuda geçirmemden rahatsız oluyorlar. En yakınlarım ise nefret ediyor. Çünkü ben uyumuyorum, uykuya kaçıyorum resmen. Farkındayım da kendime yaptığım bu ayıbın. En azından hava bu kadar anormal soğuduğu zamanlarda bir bahanem oluyor, işlevsizliğimin de, yorgan altında yaşamamın da bir bahanesi oluyor. Güneş açarsa ne yapacağım? Herkes kendini coşku içinde sokaklara attığında, mutlu hissettiğinde ve bunu benimle paylaşmak istediğinde, ben ne yapacağım?  Neyse neyse, bu kadar yüzleşme yeter şimdilik, bu durgun ve sessiz anların hareketlenmesine gerek yok. (kafamın içinde bile kaçmak var (tamam sorgulama daha) )

  Annem bugün başucuma bir paket lokum getirdi. Kahve doldurmak için mutfağa gidip geldim, bir de baktım ki Kedi Şeker iştahla açıkta bulduğu bir lokumu yalıyor. ''Napıyorsun sen?? Terbiyesiz!! İn çabuk aşağı!!'' diye haykırdım. Poposuna hafif bir şaplak patlatarak. Hiç tınlamadan, transa girmiş gibi lokumu yalamaya devam etti, kucağıma alıp yere indirdim tombiği, aynı hızla çıkıp gömüldü yine pudra şekerine. Tatlı görünce gözleri dönen bir kedim var, bu hayattaki en büyük neşe kaynağım.

(Pazartesi ısınacakmış.)

23 Eylül 2013 Pazartesi

Çıt Çıkarmayan

 Kaldırımda oturuyorum, elimde ince bir dal parçası, toprağı eşeliyorum amaçsızca. Sonra zarif, kırılgan ve parlak kanatlar çekiyor dikkatimi. Peri gibi bir kelebek, toprağa paralel, yavaş hareketlerle ilerliyor. Dikkatle odaklanıyorum. Karıncaların onu yüklenmiş, azimle taşımalarını izliyorum. Hiçbir anlam çıkarmadan. Hiçbir metafor yaratmadan. An çok sessiz.

 Mutfak perdesinin dantelden delikleri arasından güneş süzülüyor. Ahşap mutfak dolaplarımızın üzerinde kusursuz bir dantel gölgesi var. İzliyorum. Isıtıcıdaki su fokurduyor. Dolabın üzerindeki dantel bir hafifleyip siliniyor, bir koyulaşıp belirginleşiyor. Elimi üzerine koyuyorum, elim dantel bir bukalemun. Suyu neden ısıttığımı unutup çıkıyorum mutfaktan.

  Evime giden işlek caddede yürüyorum. Hızlı hızlı, üşüyerek. Aniden kornalar çok fazla geliyor, benim için çok fazla. Bir mide bulantısı hapı alıyorum. Gitmek istediğim, gitmem gereken herhangi bir yer yok. Evimde sessizlik içinde oturup camdan dışarıyı izleyebilirdim. Güzellik ürünleri satan bir dükkana giriyorum. Vanilyalı duş jeli, güllü el kremi, bademli ballı bir losyon alıyorum. Eve dönüyorum, sessiz. Uyuyorum.

  Kedi uyuyor. Güneş çekiliyor. Ellerim bu saate kadar ısınmadı. Bir şeyler sürekli olurken, bir şeyler hiç olmuyor. Aklımda hep aynı iki soru.

  Bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım?
  Bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı?

19 Eylül 2013 Perşembe

öpücük ver




10 günde deli gibi özlediğim, tatilin her sabahı yanımda taşıdığım videolarını izlediğim, hakkında bir soru sorulunca bin tane başka cevap vererek insanları bunalttığım, güzel gözlü tüy topağına Şeker denir. Tam bir gündür yanımda huzur içinde horlamaktadır, selamlar yollamaktadır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Cunda'da bir rüzgar esti, duruldum


Ege beni teslim aldı sonunda, uzun inatlaşmalardan sonra. Denize o kadar çok dalıp gidiyorum ki, bakışlarımı bir şeye netlemem zorlaşıyor. Tüm yaz kurduğum ''hiç konuşmadan denize bakmak'' hayalini günlerdir yaşıyorum. Bıkmıyorum da, sanki birkaç ay daha, konuşmadan, elimde çay fincanımla denizi izleyebilirim. Bir kedi yanaşıyor arada, dizime sürtünüyor, gözlerimi denizden ayırmadan onu seviyorum miskin miskin. Kedi kibarca sesleniyor. ''Bak ben senin şehirdeki sakinleştiricinim, ihmal etme beni'' Eğilip bakıyorum. Bu seferki grili beyazlı. ''Çok güzelsin, üzgünüm bir an gözlerimi ayıramadım denizden. Çok balık çıkıyor mu bu mevsim'' diyorum. Öyle kumda oturup mırrlayarak, purrlayarak denizi izliyoruz, yaklaşan bulutlardan, sardalyalardan, kayıklardan konuşuyoruz.

  Haziran'ın, parkın izleri yok gibi burada. Sanki hiçbir şey olmamış. Haberlerde şöyle bir geçiyor güncel durumlar, bir an herkes başını çevirip izliyor, sonra önlerine dönüyorlar. ''Lodos sağlam esti, yarın yağar, açılacaktım ben de.'' Bir kaya barbunu tuttum, bu kadar bak, mis gibi mis'' Zeytin işine girelim be abim artık seninle'' Konuşuyorlar, konuşuyorlar. Havadan, sudan. Hayatın havadan ve sudan ibaret hale gelmesine özeniyorum. Ne özenmesi, içim gidiyor. Basit yaşamak istiyorum. Basit sıkıntılar istiyorum.

  Dalıp gitmediğim zamanlarda yiyorum. Sardalya, papalina, çılgın tostlar (beyaz tişörtlerim yemek listesine döndü ilk günden) tarçınlı lokma, karadut dondurması, midye dolma, boyoz, ne çok muhteşem şey sunuyor burası insana. Mutlu bir göbek yaptım, ayva falan da değil. Ama mutlu, o yüzden hoşgörmek zorundayım kendisini, eminim kışın bu yiyecekleri düşünüp ''keşke yeseydim'' demek yerine, şuan tüm haşmetiyle çıkıp gezinmeyi tercih ediyordur.



 Bir de evler var ki, onları tarif edecek kelime yok. Pencerelerinden, taşlarına kadar hepsine hayranım. Bazılarında tarih de yazıyor, 1892 yılına ait bir ev gördüm dün, çok zarif ve çok sağlamdı, içinde yaşayan bir aile vardı. Cunda meydanına yakın, her gün balık ağları ve süslü, sarmaşıklı sokaklar arasından geçerek yaşayan insanlar var demek. Demek ki olabiliyor böyle güzellik dolu bir hayat.

  İki gün daha. Sanki iki aymış gibi yavaş geçireceğim, çok yürüyerek ve çok izleyerek. Nefes alıyorum.

11 Eylül 2013 Çarşamba

her şeyi bilmek istiyorum. onu da. şunu da.

-Ayaklarım Ege'de bir yerleri gezerken kalbim ve aklım İstanbul sokaklarında kalmamıştı hiç. Baktım ayaklarım da hiç istemiyor burayı, kapandım otel odasına. sosyal medyada nefes darlığımı çoğaltıyorum.

-Ayvalık sahilindeyim, karşımda Cunda var. Cunda'da olmak için dolmuşa binip 10 dakika yol gitmem yeterli. Kadıköy'e gelmiş polis, en barışçıl ve özgür İstanbul köşelerine, Moda'ya. Orada herkes birbirini kollar bilirim. Ama bir boşluğa düştüğüm hissi gitmiyor yine. Moda'daki kedileri düşünüyorum sonra, o kadar çok, o kadar insancıl, o kadar güzeller ki. Toplasan beş kez görmüşümdür ama dertleri içime düşüyor.

-''Bırak artık şu aleti elinden, internete bakma birkaç saat, kafan gözün dinlensin.''

-Çocuk 22 yaşındaymış daha. Nefesim bile acıyor.

-Dün rüyamda biber gazları patlıyordu yine ardımızda. Bu sefer bir arabanın içindeydim, kapılar kilitliydi. Burun deliklerimin ve genzimin yanmasına uyandım. Beyaz kireçle kaplı Ege evi bile ferahlatmaz mı bir kabus sonrasını? Çocuk 22 yaşındaymış.. Hatay'larım acıyor.

-Kafanıza kask takın. En çok aklımızı anlamadıklarından, en çok kafatasımızdan korktuklarından, hedef bölgemiz hep orası. Kask takın, baret takın. Aklım tek tek hepinizde, tanısam da tanımasam da. Siz iyi değilken denizin hiç anlamı yok.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Dalgalar kıran çocuğa

Sana gördüğüm en güzel şey olduğunu söylemeye kalkıştım.
Ağzımı açtım, kapadım. Açtım, bana dönüp baktın.
Sen gülümsedin, ben şaşırdım.
Gördüğüm en güzel şey bu kadar basit olabilir mi? (Gerçi ya bir kedi olacak ya bir insan. bir o kedi, bir bu insan, değişip duracak yani; bak rahatladım karmaşıkmış iyi)
İyi bu oda, iyi. Sen varsın, ben varım, başka da bir şey yok.
Tavana baktım sonra, gökyüzüydü.
Pencereyi açtım, bir bulut girdi içeri.
Kırıtıyor mu bu bulut? Vallahi gülümsüyor gözlerini aç bak.
Sebebini sordum, elim avucunda uyurken seyrediyormuş bizi saatlerdir.
Sen, bulut ve ben uyuduk biraz daha, üçümüz bir bütün uykusu.
Şöyle bir-iki saat uzanmak oldu bir derin dalmak, ayılması zor.

Tam oldum ben sonra. Tastamam oldum.
Eksik-gedik kalmaktan yorulduğum her an için, birazını sonraya saklamak, üşüyünce üzerime bir şal gibi alıp sarılmak için, bir de uzun yola götürürken yolda okumak için,
Biraz daha sokuldum tastamamlığımıza.
Yanaklarıma sürdüm, boynuma, parmaklarım güçsüz kalmış çok; onlara.
İyi geldin.

Dudağım soğuktu yanağın sıcak.
Sonra bir dalganın, dalgakıranına kavuşma sesi.
Isındım.

Uzun yolda ben sana sarılacağım bak ruhun duymayacak, sen olağan bir gündüz vaktinde,
Ben, dalgalar halinde.
Kopuyor.
Rüyanda gördüğün. ''Merdivenlerin tepesinde, basit bir rock'n roll şarkısında.'' Dans eden. Kızım ben.
Sen, dalgakıran. Çocuk.







Cunda yolunda

Yol öncesi hazırlığı. Annem beni yatağa sığınarak kaçamadığım her şeyden uzaklara götürüyor, sonbahardaki halini en sevdiğim yerlerden birine. Akşamları üşüyeceğini bilmek güzel, boş birkaç ince defterin dolu halde döneceğini bilmek de öyle. Büyük ihtimal ilk günler hiçbir şey yapmadan, kumlara oturup denizi izleyeceğim. Pek konuşmadan, pek sorgulamadan. O denizin nerede bittiğini bile düşünmeden, kupamdan sessizce yudumlar alıp izleyeceğim onu. Olur da sihirli anlar gelir ve o izlediğim denize yağmur da çiselerse, daha çok minnet duyacağım. Sanki deniz gökyüzüne damlıyormuş gibi olacak bir süre sonra.

Hüzün payı sadece Kedi Şeker geride kaldığı için. Çok miyavlayacak, hatta uluduğu zamanlar da oluyor evde bırakılınca. Köpek kedim, tüylü deniz kabuğum, köfte patili tombiğim. Biraz dinlenmem, biraz temiz rüzgarlar yemem gerek benim. Kalbimde de kocaman sevgiler, mutlu yüzler, şaşı gözlerle birlikte.



5 Eylül 2013 Perşembe

''O gece odasında bir orman büyüdü, büyüdü...''

Ben çevreme toplamaya başladım yine ''şeyler''i. Çünkü akıl sağlığımı yerinde tutmak ve bu aralar arkadaşlarımı ürkütmeye başlayan öfke krizlerimi kontrol altında tutmak için, kendimi teslim ettiğim ne varsa çağırmam gerekiyor. Huzurlu ve pastel renkli şeyler çok güzel. Öfkem çok yorucu, çok yıpratıcı.

 Demirden yapılmış, tiksintiyle dolu ufak binlerce yumruk, içeriden dövüyor beni. Küfrediyorum. Bir şeyleri fırlatıyorum. İnsanların yüzlerine karşı hakaret ediyorum. Toleransımı 31 Mayıs gecesi İnönü Stadyumu önünde bir yerlerde koşarken düşürdüm cebimden. O hengamede sağlıklı nefes alıp verişlerimin ve hoşgörümün yanında, o da düşüverdi yerlere. Bir daha da yerine koyamadım. Arkasından işi bırakmak, en yakın dostumun allak bullak edilişini görmek, başka bir en yakın dostumun askere gidişi, hükümetin bizi büyük bir zevk alarak delirtme çabası falan derken... bir baktım kuduz bir köpeğim artık. Gelişigüzel ısırıyorum. Belki dayanıklı insanlar böyle normal durumlara çok kolay adapte oluyor, bunları bir depresyona dönüştürmeden, güzel bir rakı masası kurup atlatıyorlardır. Ben epey derinlerime düştüm.

  Küçüktüm, okumayı yeni yeni öğreniyordum. Annem bir kitap aldı, o başladı okumaya. Sonra her akşam okuttuğum aynı kitaplara bu yeni olan da eklendi. Uyuyan Güzel, Pıtırcık, Canavarlar Ülkesinin Kralı. Her gece bunları arka arkaya duymadan uyuyamaz oldum. Kitaptaki velet bir gece öfke krizlerine girip, annesini ısırıyor, sonra da güzelce hakaret edip yemek yemeden odasına gönderiliyordu. ''Ve böyle dediği için de yemek yemeden odasına gönderildi. O gece odasında bir orman büyüdü.. büyüdü...'' Sabah canavarlar ülkesinde uyanıyordu çocuk. İyi geldi bana bu düşünce. Sonra Emek, geçen seneki doğumgünümde orijinalini bulup yolladı kitabın. O da çok iyi geldi. (Emek'i üzen erkeklere kafam girsin) neyse sakinleştim yani. bir noktada gördüğünüz gibi, hoş oldum, duruldum.


  Şimdi masal kitaplarımdan başlayarak, sırasıyla sanat tarihi, şiir ve romanlarımdan en çok içimi yumuşatanlara sığınıyorum. Günün farklı saatlerinde, ihtiyaca uygun satırları seçiyorum. Derin nefesler alıyorum. Nispeten daha az küfür ediyorum. Kedimle dertleşiyorum, o purrrluyor, ben hırrrlıyorum, bir noktada uzlaşıyoruz, balkondan sokağı ve bahçeyi izliyoruz. Sonra inceden esiyor, üşüyüp birbirimize sokuluyoruz.

  Şu balkona bir sallanan sandalye alacağım. Ağzımda pipo ve kucağımda battaniye ile sallanacağım tüm gün. Yabancı biri gelince de ''Tüfeğimi getir Sam'' diye sesleneceğim kedime. O da diyecek ki ''Sam sana benzer öküz, Şeker benim adım. tüfeğini de kalk kendin al, göbeğimi temizlemeye çalışıyorum fark ettiysen'' Peki cazgır kedi. Nasıl istersen öyle yapacağız. Bu, olabilecek en mantıklı şey şuan.


2 Eylül 2013 Pazartesi

bir şey

''Bana ne oluyor böyle? Hiçbir şey. Tam olarak hiçbir şey. Tanrım!'' demişti Elisabeth Vogler, beni nasıl çarpacağını hesaba katmamıştı o sırada belki. Aslında sadece bu alıntıyı yapmam yeterli olmalı. Ama yetmiyor, hiçlik öyle bir durum ki, üzerinde uzun uzun düşünülsün, bir yere varılamasın, böylece büyümeye devam edebilsin istiyor.

  Yataktan kalkmak için büyük çaba harcıyorum, çay demlemek için, kahvaltı hazırlamak için, kedinin ıslak mamasını ufak parçalara bölmek için, evi havalandırmak için. Sıradan, normal biri olmak için. Sonra bir deftere uzun uzun yazıyorum, çiziyorum, şaşkınlık verici ''o'' resmi yaratmaya çalışıyorum, siyah beyaz fotoğraf ve görsel avına düşüyorum, müziği açıp görünmez bir sahnede dans şovu sergiliyorum. Çok acaip, özel biri gibi hissetmek için. İkisi de olamıyorum günün sonunda. Sıradan olmayı başarsaydım, huzurlu olurdum, bitirdiğim gün içime sinerdi. Özel biri olsaydım yol katetmiş olurdum, şizofrenik bir seçilmişlik halini yaşamazdım. Elde var hiçbir şey.

Çok iyi bir ressam olmaya isteğim ve inancım vardı okuldayken. Okul bitti, iki sene daha başka bir atölyede boyadım. Çirkin çirkin resimler. Bir de boyarken içten içe ''ya galiba oluyor, bu varacak bir yerlere, çözüyorum'' diyorsun ya, sonra bir noktada pes ediyorsun, artık sürecek boya ve yer bulamıyorsun, o tuvali yerinden kaldırıp camdan atmak, sonra merdivenlerden bağıra çağıra koşarak inip yerdeki tuvalin üzerine çıkıp tepinmek geliyor ya içinden. O an işte, çok büyük bir hiçlik. Picasso atölyesine gelen Françoise'ya ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla güzelsin'' demişti. Sinsi adam. Beni görseydi ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla tembel, umutsuz ve özelliksizsin'' derdi. Ben de ''Sen kendine bak, sen de akrep erkeğisin n'olucak'' derdim. Birbirimize girerdik. O ressam olarak çıkardı, ben hiçbir şey olarak çıkardım.

  Sevgili, dost ve çocuk olarak ise gerçekten iyi olmaya çalışıyorum. En azından bir tanesinde iyiyimdir, o bir tane olan sürekli değişse de. Bu sıfatlarda hiçbirimiz misler gibi olmadığımız için, rahatım nispeten.

  Ama genel olarak yaptığım, başıma gerçekten özel bir şeylerin, bazı fırsatların, inanılmaz olayların gelmesini beklemek. Çabalarım ise ufacık. Çabaladığım zamanlarda hiçbir şeyin katmanları arasında geziniyor gibiyim, biraz daha derine, biraz daha yüzeye yaklaşmak, hepsi bu. Pencereyi açıp, avazım çıktığı kadar ''Neden hiçbir şey olmuyor?!'' diye bağırmak istiyorum. Sonra karşımdaki diğer pencerelere bakıyorum, en az altmış tane var, en azından yirmi tanesinde benim gibi hisseden birileri vardır. Keşke hepimiz çıkıp bağırsak bu ufak mahalleye doğru. O zaman gerçekten eğlenceli ve farklı bir an yaşayabilirdik.

  Gidip bir kahve alayım. En azından 'bir şey'dir.


30 Ağustos 2013 Cuma

Güzelliği selamlamak

Bu gece okul zamanında yaptığım işlere bakıyordum. Onlarca kez yazdığım bir Rimbaud şiirini hatırlamak istedim. Hala hüzünlü ve saf bir mutluluk veriyor. Belki bu şiiri arka arkaya tekrar ederken bir noktada sapıtıp, atölyede ''ey mevsimler! ey şatolar!!'' diye koşturduğumuzu hatırladım. Belki de her zamanki gibi, başka birinin saplanıp kaldığı trajedi dolu iç çekişleri tuhaf bir ferahlık verdi bana. 


Mutluluk

Ey mevsimler, ey şatolar
Var mı hatasız insanlar?
Yaptım o büyülü mutluluk araştırmasını,
Bunu hiç yapmayan insan var mı?
Selamlayalım, esenleyelim onu
Her ötüşünde Galya Horozu.

Ah! Kalmadı artık hevesim:
El koydu yaşamıma benim.
Aldı bu büyü ruhumu, bedenimi
Ve dağıttı bütün güçlerimi.

Ey mevsimler, ey şatolar!
Kurtuluş saati ne yazık ki!
Ah! Olacak ölümün saati.

Ey mevsimler, ey şatolar!

Bunlar olup bitti. Güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi. 

27 Ağustos 2013 Salı

peki

bildiğimiz ve tanıdığımız lafların en uslu olanı. pes mi ediyor, umutlu bir şekilde kabul mü ediyor, kullanırken pek fark edemiyorum. ama fazlaca süründükten sonra kullanıyorum bu lafı, onun farkındayım.

her sene arası açılan depresyonlarımdan, yatıya fazla kalan ağır bir tanesiyle baş başayım. çevremdekiler için daha zor olduğunu biliyorum artık. hele onların da çoğu depresyondaysa, yıllar sonra kahkahalarla hatırlayacağımızı bildiğim şekilde, içimizden aynı anda tavanlara bakmak, hayattan vazgeçmek, sonra vazgeçemeyip gidip bir kahve koymak, sonra da uyumak geliyorsa. telefonda bunlara gülmeye başladıysak, ama sonra da gözlerimiz dolu dolu, zor yutkunuyorsak. depresyon neyse de, anksiyete çok fena, o çok bozuyor beni. daha ne kadar bozabilirse artık.

cuma koray geldi. o daha iyi artık. vespa almış, pasta almış, hediye almış. ''koray ben kötüyüm'' dedim. ''ya yeter, pastanı ye, çıkıyoruz birazdan, git ruj sür bir şey yap, çeki düzen ver kendine'' dedi. neyse ki pasaklı bir kışlık bota benzediğimi yüzüme vurmadı. gittim ruj sürdüm, esneyerek çıktım evden. sonra motorun sırtında sahil yolundan florya'ya gittik. çocukluğumun geçtiği yerler, yeşilköy, yeşilyurt, florya... hala o kadar güzeller ki, deniz, bulutlar, uçaklar. uçaklar sürekli geçti durdu, biz yanımızdaki kitaplara bakamadık bile.


cumartesi ben çıktım. sabırlı sevgilim, üç kez yaptığı ve bozmayı başardığım doğumgünü planlarım için. o kabul etmiyor depresyonu, tanımıyor, anlamıyor. güzel böyle, asla da tanımasın ve hep karşı çıksın. galata kulesi'ymiş planı. bende bir mutluluk, hep isteyip nedense hiç çıkmadığım o yer aklına geldi diye bir neşe bende. 507 yılında yapılmış olması diken diken ediyor zaten beni, kafamda canlandıramıyorum, heyecanlanıyorum çok. manzarayı izlerken, bir martı yanaştı ve gelip tam yanımdaki parmaklığa kondu, bakmaya başladı. aramızda tam bir karış var ve yüzüme bakıyor, ben onun yüzüne bakıyorum. turistler her şeye neşelendiği için buna da neşelendiler. elimi uzatıp başını sevmek istedim, parmağımı yer diye korktum. çok güzel bakıyordu, zor girdim içeri. sonra kulenin tepesindeki mekanda oturup, bana tek tek hediyelerimi verdi. böyle güzel şeyler seçilir mi, böyle güzel oyuncaklar alınır mı bir çocuğa (evet cidden oyuncaklar) turistlerle birlikte merakla inceledik hepsini, neşelendik yine. sonra yemek, kahve, ev.


insanlar seni düşündüğü zaman, istemsizce sen de kendini düşünmeye başlıyorsun bir noktada. dün evime dönerken boya, fırça ve terebentin aldım. dört ay önce çizip bıraktığım tuvali çıkardım. şuan yataktan çıkmak yine zor geliyor, gereksiz geliyor. ama önce insanlara, sonra yeni aldığım boyalara karşı sorumluluk hissediyorum.
peki. peki.

22 Ağustos 2013 Perşembe

Ali İsmail Korkmaz, kalbim acıyor

  Adamlar sokakta seni kıstırıyordu. Hevesle, hınçla, aç köpekler gibi üzerine koşuyordu. Bir duvarın dibine çöktün, üzerine tekmeler, yumruklar yağmaya başladı.

  Nefesim kesildi. Bakamadım. Hemen durdurdum. Çok özür dilerim kardeşim (Abdullah gibi, Ethem gibi sen de kardeşimsin benim) sen o tekmeleri yemeye devam ettin, öldüğünü hissederek, o kuytu sokakta tanımadığın ayakların altında ezilerek hayatını yitirmeye devam ettin. ve ben gözlerimi açık tutup, bunu zihnime kazımaya bile güç bulamadım kendimde. senin o kuytu sokakta ölmeye cesaretin vardı, benim gözlerimi açık tutmaya bile halim kalmadı beş saniyede. kalbim ezildi, canım yandı. annen görmesin, baban görmesin, abin görmesin o görüntüleri, nolur ellerine geçmesin bir yerlerden. kaç ömürlük acı çektiler, kaç kez öldüler zaten hazirandan beri. bir de bunu görmesinler.

  Canım çok acıyor. Yaşadığım utancın haddi hesabı yok. Seni hiç unutmayacağım. (Abdullah gibi, Ethem gibi, Mehmet gibi, Medeni gibi) ölümsüz oldunuz siz. Bizim kuşağın kahraman çocukları oldunuz. ''Unutursak kalbimiz kurusun.''

19 Ağustos 2013 Pazartesi

happiness is a warm gun mama

''ya benim mutlu olmam lazım. çok acil, bak durum cidden ciddi. (sahiden sahi de diyebilirsin burada)''

 o zaman ne yapacağız? ''gel robinson'a bir bakalım, kitap alalım'' dedi. hiç yürümek istemiyordum, taksim'in en çok rüzgar alan çatılarından birindeydik. günün en güzel saatleriydi. ama peki dedim, istiklal'de yürümeyeli epey olmuştu. istiklal uzun süredir, işimi görmem gereken yerlere gidip, koşarak uzaklaştığım bir yer. iyi ki gitmişiz. güzel kitaplar buldum yine. sonra bugün istanbul'un o en güzel kitapçısının da kapanabileceğini okudum. herhalde istiklal'de hiç durağım kalmaz artık, durasım da kalmaz.

neyse neyse mutlu olmam lazım. o yüzden yeni kitap. radyo eksen. kafadan uydurduğum soğuk kahve. (filtre kahve+vanilyalı dondurma+moccha likörü sonra iki saat buzdolabı) ondan sonra radyo eksen'in bile yetmediğini anlayınca, john lennon'ın sesi gerekti. eğer john lennon'ın sesine ihtiyaç varsa, diğer müzikler rafa kalkar. sonra beşiktaş'ta en sevdiğim balkon. kaktüslerim, minik yeşil bebeklerim. sonra tatile çıkan arkadaşımın bize emanet ettiği, güzeller güzeli minik (a.k.a duman) sonra bilgisayarın başından kalkıp gelen sevgilim. yeterince alan fethetmiş olmalı o komik oyunda, çok mutlu görünüyor. güldürüyor. saçmalıyor. kedi sürekli ama sürekli car car car konuşuyor.

ve ben minnet duyduğum her şeyi tekrar hatırlıyorum. unutmakla ve hatırlamakla geçirdiğim bir yılın ardından, yarın 27 oluyorum. 27'nin içindeyken unutmaktan ve hatırlamaktan başka şeyler de yapabilmeyi diliyorum.



14 Ağustos 2013 Çarşamba

aslında çok bir şey istemiyorum.




 her yeri beyaza boyayacağım. bir sürü, bir sürü çiçek, kaktüs, irili ufaklı, yemyeşil ve her yerde.
 açık renk ahşap, iki sandalye. en fazla üç. masa istemem bile.
 çok rahat bir koltuk. o kadar rahat ki, kitap okuyup kahveni içerken, bir bakmışsın en tatlı akşamüstü uykuları gelmiş.
 çok fazla gün ışığı. akşamları loş ışık.
 sonra renkli yastıklar. çizgi filmli, dikişli, nakışlı, komik, kocaman yastıklar.
 kitaplar. kedi. 
  ''kendine ait bir oda'' demişti yazar kadın. 

13 Ağustos 2013 Salı

iskeledeki çocuklardan biri

8 yaşındaydım. sana mektup yazıyordum. ne hakkında yazdığımı, neden yazdığımı bile bilmiyordum büyük ihtimal, ama bir görev bilinciyle hayatımda olup bitenleri sana anlatıyordum. sonra posta kutusunda gölköy-bodrum yazan bir zarf beliriyordu, mutlu mutlu odama koşuyordum. yalnızlığım azalıyordu. biz o yaşta bile yalnız ve melankolik çocuklardık. belki o yüzden yaşıtımız olan erkekler ve kızlar itişip kakışırken, biz ufacık dünyamızda dertleşecek, döktürecek satırlar bulabiliyorduk.

10 yaşındaydım. senin çok mutsuz bir günündü, ne kadar da haklıydın. o yaşta bir çocuğun hiç düşünmemesi, hiç üzülmemesi gereken şeylerle uğraşıyordun. salıncakta oturuyorduk, sen hafif hafif ağlıyordun. belli belirsiz. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. anneme gidip bize dondurma almasını istedim. salıncakta dondurma yedik yanyana oturup. sonra ayaklarımızı sallamaya başladık. sonra da yine ipe sapa gelmez hikayeler anlatmaya.

14 yaşındaydık. sen çok haylaz ve uyuz bir arkadaş bulmuştun. ikiniz takım olmuştunuz ve kızları korkutuyordunuz denizde, bikinilerini falan çözüp kaçıyordunuz. ben öfke dolmuştum, başkasıyla takım oldun ve iyi anlaşıyorsun diye. ben de bir kız buldum otelde kalan. sonra denizde olay çıktı bir gün. sen avuç avuç ıslak kum attın üstüme, karnım, popom allah ne verdiyse her yanıma ıslak kum çarptı, öfkemden ağladım. küfürler havada uçuştu. sonraları annemle çok güldük o güne.

16 yaşımdayken bir sabah kahvaltısında alnımda yumurta kırmana güldüğümüz gibi. ki seni önce orkide'nin sonra kaktüs'ün önüne kadar kovalayıp, (çita gibi koşan bir çocuğu niye kovalıyorsam) en sonunda kahvaltı masasına geri dönüp, orada yumurtanı afiyetle yediğini görmüştüm. bak yine gülmeye başladım. alnım çok acıdı lan!



sonra işte, yıllar ikişer, üçer demeden geçti. iskeledeki çocuklardan biri büyüdü. o büyüyen bazen sen oldun, bazen ben oldum. biri geride kalınca, diğeri ona el verip yukarı çekti hep. ve çok hayal kurduk. en çok da o iskelenin ucunda otururken kurduk hayalleri. uzun yolları, başka deniz kenarlarını, daha farklı hayatları, İtalya'da daracık sokakları, güzel kitapları, filmleri, ufak apartman dairelerini hayal ettik durduk. öyle ayakta kaldık çoğu zaman. benim kişisel ''ayakta kalma''larım ise hep, orada olduğunu bilmekle oldu. en yalnız kaldığım anlarda orada bir yerde, başka anneden doğma bir erkek kardeşim vardı, telefonlarını duymuyordum çoğu zaman, ama arayabilirdim gecenin bir körü. sesimi duyduğu anda ''neyin var iyi değilsin sen'' derdi. ya da her an kalkıp, bir otobüse binip gidebilirdim evine, on defa çağırdıysan iki defa yapabildim bunu, ama yapabiliyor olacağımı bilmek yetti. sonra senin ''ben istanbul'dayım, kahvaltıya sizde olurum'' mesajını her an görebileceğimi bilmek, ve evet bu mesajını görmediğim de oldu. az eşek değilmişim ben. ama işte, iskeledeki çocuklardan biri, diğerine hep ulaştı olduğu yerde, orası nerede olursa olsun.

sen fazla yalnız, fazla melankolik, tuhaf bir kız çocuğunun sahip olabileceği en iyi dost oldun, çok uzun yıllardır. senin ailen, benim ailem. senin sevgilin, benim sevgilim (o kadar güzel bir kız bulmasaydın sen de, (peluş bebeğim naber ;) geride bıraktığın her şeye, nasıl istersen öyle bakacağım.

ve sana mektup yazacağım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. şimdi yine iskeledeki çocuklardan biriyim ben. bir ele ihtiyaç duyan mıyım, eli uzatan mı, orasını kestiremiyorum henüz. ama ikisi birden olabileceğimi fark ettim bugün. seni aylardır görmüyorum, seni şimdiden özledim.

9 Ağustos 2013 Cuma

I am yours now

''aman ben dinlemiyorum artık xx, hiç heyecan duymuyorum valla, ohoo tükettim ben onları'' derken sesler, ordan burdan, ben dedim ''lan bu mis gibi grup değil miydi, niye bok atıyorlar'' sonra ben de patlatıverdim bir ''amaaan'' zaten bu yaz iyice çığrından çıktı. bir gram daha mutsuzluk bulaşırsa içime, yemin ederim şuracıkta infilak edeceğim. (etmedim yok) gel dedim sevgilim, iki-üç saat ne varsa unutalım. ben varım, sen varsın. bir hafta önce akdeniz yollarında dinlediğimiz ne varsa, şimdi önümüzde. sonra zaten ''şeyler'' önemsizleşti.

neyse işte gittik konsere, tereddütler içinde. bunlar bizim ayaklarımız. onlar da mutlu oldu. The XX en sevdiğimiz yenilerden biri. pek canlı dinlemelik grup değil, ondan tereddütlüydük, uyuyakalır mıyız diye. konser dinlemeyi ve izlemeyi nasıl özlemişim, bir iyi geldi bana, bir beklenti üstü mutluluk getirdi. dört buçuk yıldır adam akıllı ilk kez onunla konser dinledik beraber, belki etkisi vardır.
hep yeni albümden çaldılar, yol müziği haline getirdiğimiz intro, vcr, infinity, islands, night time, shelter, basic space, crystalised falan az çaldı, ya da bana yetmedi. ama parlak sahne ışıkları, çimen, bira, güzel müzik yeterliydi. ''I am yours now'' derken onlar, ben çok derin bir nefes aldım. insan bazı anların içindeyken ''bu benim en yüksek versiyonlarımdan biri'' diyor, iliklerine kadar hissediyor bunu. nereye, nasıl kaydedeceğini şaşırıyor. The XX, üç genç İskandinav çocuk, artık daha da keyif verecek bana. Zaten İstanbul'un ritmini onların müziği veriyor, çok eminim buna yıllardır. ben bu şehri, trafiğe çıkarken Intro'nun ritmiyle algılıyorum. işler bitip, insanlar sakinleşirken, keyfim yerine gelmeye başlarken Islands çalıyor fonda. gece, eve dönerken, yollar boşken Crystalised dönüyor şehir ışıklarıyla birlikte. İstanbul bu müzikle daha kolay geliyor.









28 Temmuz 2013 Pazar

teknedeyim. tekne sallanıyor.

akdeniz'in sularında ne çok renk var, fırçamı hiç sürmediğim.
bu mavinin içine ne kadar yeşil katmışlar? ve ne kadar kararında bir parlak beyaz?
elinin yordamı ne güzelmiş.
değiştireceksin beni. belki de değiştim bile, sana hissettirmeden.
bir teknedeyim. bir tekne sallanıyor. ben başka hiçbir yerde olmak istemezdim.
ve uzun zamandır da olmamıştı böyle bir an.
başka yerlerde olmak istemekten yorulmuştum.
kendimi hiç olmak istemediğim bu teknede bulmamdan biraz öncesiydi.
''bütün bu insanlar denizin üzerinde bir ceviz kabuğunda sallanmaktan ne anlıyorlar?''
hele bir gel sen, hele bir açılalım, anlarsın dediler.
ben o laflarımı yedim sonra, kaşık kaşık.
o kadar çok gülümsedim ki, hoş gördüler. üzüldüler bile.
ben çünkü uzun zamandır başka yerlerde olmak istediğimden,
ben uzun zamandır tam olamamıştım o yüzden işte.

sonra hepsi sustular.
hep öyle bir an gelir.

çay bile vardı. denizin üzerinde çay içebilmek varsa, ben başka yerleri düşünmem.
ufak bir ada vardı. yelkenliler hep, vardı.
su yeşildi, sonra maviydi, arada çok parlak bir beyazdı, gözlerimi sulandırıyordu.

onlara baktım, uyuyorlardı. ben de uyur gibi yaptım,
hem o anda yaşamayı, hem o anda uyumayı denemek istedim. oldu. oldu.
bu deniz nasıl bu renk oldu, onu hiç anlamadım.
şimdi ağlarsam çok ayıp olur, şimdi kahkaha atarsam bir tuhaf olur.
durdum ben de. en iyi yaptığım şeyi yaptım. biraz daha durdum.

hazları erteleme içgüdüsüyle, ona hiç bakmamıştım, yanıma hiç dönmemiştim o ana kadar.
fakat çayım bitmişti, hazırdım en mutlu olmaya.
döndüm ve onun güzel ellerinden başlayıp, güzel burnuna kadar baktım.
çok derin nefesler almam gerekti o an.
diğerleri gibi o da uykudaydı. ama takdir edersiniz ki, biraz daha güzel geldi bana diğerlerinden.

daha fazla uyur gibi yapmama imkan yok.
bir teknedeyim ve tekne sallanıyor.
başka da hiçbir yerde olmak istemezdim.