28 Ocak 2016 Perşembe

Resim, daha çok resim.

Zorunlu bir sağlık molasından sonra, tekrar resim yapmaya başlamanın sevincini yaşıyorum. Önce geçen hafta çizdiklerim gelsin. Sonra da dün gece yarısı ''Hadi kalem, hadi kağıt'' diyerek doldurduğum iki kağıt. Biraz kaktüs, biraz diken, zarif kadınların yüzleri, kedi Paspas. Herkese sevdiği işi yapabilecek gücü ve ilhamı diliyorum, bu aralar benim de bu dileğe ihtiyacım var. Artık her hafta bir günü ''Resimlerde indirim günü'' yapmaya karar verdim, ilk dörtlüyü bugün görücüye çıkardım. Tıklayıp görebilirsiniz.

 

 
 

27 Ocak 2016 Çarşamba

Suyun Üstünde Kalmanın Yolları

  Aralık ayı ne kadar güzelse, Ocak o kadar zor ve sancılı oldu, oluyor ve bitmiyor benim için. ''Nasılsın?'' diye soran dostlarıma cevap yazamayacak kadar halsiz ve bıkkın olduğum günlere geldim. Her insanın kendine göre ''dip ve yüzey'' kavramları, kriterleri olduğuna inanıyorum. Yani  o kadar kişisel ki bu durumlar, benim ''dibe vurmak'' sandığım hayatım, bir başkası için bir hayal gibi güzel, şanslı ve harika görünebilir. Bunu öğrendim ve her halin şükredecek sayısız noktası bulunduğunu da. Şimdi halim oldukça, elimdeki ufak defterime yazıyorum ''dibe vuranlar ve yüzeyi görmeye çalışanlar'' için birkaç şey. Onların içinden de birkaçı buraya, belki benim kadar ihtiyaç duyanlar vardır.

 

1. Fiziksel ya da ruhsal durumun ne kadar kötü olursa olsun, çok daha kötülerini yaşıyor olabileceğini, hatta yaşamış ve atlatmış olduğunu unutma. Vücudumuz da, bütün dertleri yaratan zihnimiz de, sandığımızdan çok daha güçlü. Daha önce eminim ki sayısız kez ''Bu sefer sonuna geldim, hayatım durdu.'' dediğim anlar oldu, sonrasında ise bazen çok çok yavaş, bazen hızlıca toparlandım, hiçbir şey durmadı, tam tersi ayrı bir anlam ve değer kazandı.

2. Kendinden çok daha iyi, güzel ve başarılı durumda olanlara bakıp iç geçirme, daha da kötü hissetme. Bak 3 haftadır ruj sürmeyi, ellerimi nemlendirmeyi, kendimi güzel bulmayı unuttum. En son ne zaman resim sattığımı hatırlamıyorum bile, dahası en son ne boyadığımı da. 3 haftadır sadece 4 kez, 4'ü de doktor ve hastane için dışarı çıktım evden. Yani oluyor, hemen herkesin benden daha güzel, başarılı ve iyi durumda olduğuna inandığım bir an geliyor. Bunun bir yanılsama olduğunu, aslında herkesin en iyi ve en yüksek anlarını bir yerlere kaydettiğini, paylaştığını, kendinin de böyle olduğunu ve tekrar olacağını hatırla.

 

3. Ufak başarılar, ufak hedefler belirle. Geçen hafta Meriç'in ''moral düzeltme'' temalı yazısından kek yapma isteği uyandı içimde, ki yataktan zor doğrulduğum bir anda bu imkansızdı. Bir inat (inat bazen çok yararlıdır) kalktım ve yaptım, o kek biraz kendine güven, biraz normallik, biraz ''hala bir işe yarıyorum'' demekti. Dün doktorumun ''Bu çok bulantı yapar, sakin olmaya çalış'' diyerek verdiği ilacın ilk günüydü ve sanki midemde bir çamaşır makinesi dönüp duruyordu, hala da öyle. ''Bari bulaşıkları yıkayabilsem'' dedim ve o dağ gibi yığın küçüldükçe, bir şeyleri duruladıkça sanki ben biraz daha hayatıma adapte oldum. Bak insan neleri hedef haline getirebiliyor, bir kek, bir bulaşık,  belki bir adet çizim. Hiç ummadığın şeyler çok zor gelebiliyor ama listele işte onları, çok ufak ve değersiz görünseler bile, başardıkça iyi hissedeceksin.

4. Yapmaktan gerçekten keyif aldığın, enerji harcamadan ve sadece iyileşmek için yaptığın ne varsa, yap. Benim için bu film izlemek, hep öyleydi. Bu Ocak ayında en az 15-20 yeni film izlemişimdir, çoğu da harika çıktı şansıma. Özellikçe mutfak ve yemek temalı filmler, elbette mutlu sonla biten hafif romantik komediler, bir de Pixar ve Disney animasyonları beni çok mutlu ediyor, düşünmekten uzaklaştırıyor ve iyi zaman geçirtiyor. Okumak, çizmek, boyamak, bitkilerle ilgilenmek şimdilik rafa kalktı, filmler ise epey öne geldi. Kendine en iyi gelen, çabasız terapileri bul ve kendini onlara bırak.
5. İletişim kurmak, konuşmak, cevap yazmak özellikle diplerdeyken çok zor. Telefonum bir sürü mesajla, geri dönmediğim aramalarla dolu, kimine göre epey umursamaz ve kaba görünüyorum, biliyorum. Ama içinden ve elinden gelmiyorsa, cümle kuramayacak kadar yorgunsan, yapma boşver. Kalıcı ve iyi dostların zaten durumundan haberdardır ve anlayış gösterirler, diğerlerine de durumunu açıklayacak kadar iyi olduğun zaman elbette gelir, hoş görürlerse ne güzel, tepki gösterirlerse yolları açık olsun.

6. Bu da bünyeyi güçlü tutmak için, çok su iç, istemesen bile zorla kendini. Bana kahve yasak ve zaten hiç canım çekmiyor, bol bol yeşil çay içiyorum, o da iyi. Meyvalara, sebzelere, proteine, hatta seni mutlu ediyorsa tatlılara, hamurlara abanmaktan çekinme. Yıkılmış bir kaleyi tekrar inşaa ediyorsan, bol malzeme kullanman lazım.

 


  Benim bildiklerim ve yaptıklarım bu kadar. Elbette hiçbirinin işe yaramadığını düşündüğüm, moralimin çok bozulduğu epey zaman oluyor gün içinde. Günler bir şekilde geçmeye devam ediyor, ruh halim de değişmeye. Kendi kendime sürekli hatırlatıyorum ''Dibin dibi var, yüzeyde kal'' diye. Kimin ihtiyacı varsa, ona da hatırlatıyorum ve umarım daha iyi olursun.

21 Ocak 2016 Perşembe

İleri derece hayal kurma-101

 

''Şimdi burası benim evimmiş.'' Pek çok hayalimin açılış cümlesi. Sanırım en çok, sayısız odası olan, sayısız farklı manzaraya bakan bir ev hakkında hayaller kuruyorum. Çoğu zaman Pinterest'te gezdindiğim iç mekan fotoğrafları, aniden bastıran Cunda özlemi, nadiren hissettiğim karlı bir ormanda yaşama isteği, hep ama hep içimde olan denize bakarak uyanacağım bir oda görüntüsü bu hayali şekillendiren imgeler. Odalar hep bembeyaz, ışıkla yıkanan, her köşesi aydınlık ve ferah odalar. Bol çiçekli, kaktüslü, irili ufaklı saksıların olduğu bir sürü köşe var içlerinde. Üstteki fotoğrafta duran, saksılarla dolu masa ise gördüğüm anda gülümsediğim, bayıldığım bir görüntü.

Bir de ben rahat koltuk ve alçak boy sehpalara çok düşkünüm, çok inceliyorum. Aradığımız gibi bir sehpayı üç yıldır bulamadığımızdan, en çok başka evlerin sehpalarına bakıyorum. Üstüne birkaç kitap ve dergi, kupalar, ufak bir vazo sığsın, çok sade olsun, kısa boylu ama enine geniş bir kare olsun...şeklinde sürüp giden bir listemiz var ve en sonunda ölçülerini, ahşabını seçip kafamıza göre yaptıracağız. Şu üstteki ev benimmiş ve o sehpayı da görür görmez almışım mesela. Hazır almışken o arkadaki lambayı da alıyorum, kocaman salon ağacını da. Salonda böyle kocaman bir ağaç altında oturmak ne güzeldir. 

Bu veranda benimmiş şimdi. Ah en sevdiklerimden biri bu hayal. Kalkar kalkmaz bu bahçeye uyanmak, burada kendine gelmek, güne başlamak. Ağustos böceği sesleri, akşamüstü kırlangıç sesleri, dinleyecek ne çok harika ses vardır bu bahçede. Sonra o tombik beyaz köpek, o bahçede onunla yuvarlanmak insandaki bütün tasayı ve kederi alır, çimlere bırakır. O bordo koltuğa kahveni alıp uzanmak, ayaklarını altına toplayıp, üstüne bir şal örtmek, gölgeden köpeğinin çimenlerde bulduğu her ayrıntıya şok olmasını, kulaklarını dikeltip bakmasını izlemek. Bu hayal beni en çok ısıtanlardan biri. Burası benim verandammış ve hepinize benden soğuk bir bira.

 Bu da şimdilik sonuncusu olsun, burası benim evimdeki keyif odalarımdan biri olsun. Arka bahçem nasıl sıcak bir yaz gününe ve çimenlere açılıyorsa, bu oda da karlı bir ormana bakıyor olsun. İçinde tam cam kenarındaki kaloriferin yanına yerleştirdiğim bu yatak ve fotoğrafta gözükmeyen dev kütüphane dışında pek bir şey yok. Kedi Şeker'in en çok vakit geçirdiği odalardan bu, ben de okumak ya da çayımı içerken yağan karı izlemek için genelde bu odaya geliyorum. Şu ağaçların sayısız resmini yapmış olma ihtimalim var, her kitabın bu odada yeni bir anlam kazanmış olma ihtimali var.

Size hayali evimi gezdirmeye devam edeceğim, şimdi şu odalardan birinde çayımı içeyim.

15 Ocak 2016 Cuma

Dürüst olmam gerekirse.

Ben hep bir felaket ya da bir mucize bekledim hayattan. Daha çok felaket.
Neler yaşayabileceğimi kurgularken, çoğu zamanı yaşamadan geçirdim. Daha doğrusu yaşam adı altında çok zaman geçirdim.
Bir şeylerin olması ihtimali beni kopkoyu bir dehşete düşürdü ve saklandım, saklandığım yerde parlak ve büyük mucizelerin hayalini kurdum. Gözlerim kamaştı, onlardan da saklandım. Saklandığım yerlerde uyuyakaldım hep.
(İkisi de olmadı bu arada, ne felaket, ne mucize.)
Sadece ve sadece zaman vardı, ben bile silikleşiyordum günlerin bitiş hızı karşısında. Felaketler ve mucizeler yaşayan insanları izliyordum, neler hissettiklerini düşünmeye çalışıyordum, eğer fazla düşünürsem yaşamış kadar oluyordum, çok yoruluyordum ve uyuyakalıyordum.
Hepsi bu. Böyle 9 yıl.
Ne felaket, ne mucize.

12 Ocak 2016 Salı

Dünyaya düşen adama veda

  Kişisel kahramanlarımdan birini, kendimce uğurladım dün uzay boşluğuna. Çok sevdiğin bir müzisyeni kaybetmenin en kötü yanlarından biri, o bayıldığın şarkıları artık için sızlamadan, hüzünlenmeden dinleyemeyecek olmak. O yüzden belki, belki biraz da hakkını vererek vedalaşmak için, ilk keşfettiğim şarkılarından başladım, müzikal yolculuğunun sonuna kadar elinden tutarak yürüdüm David Bowie'nin.
18 yaşımdayım, resim yapıyorum ama istediğim okulu kazanacak kadar yapamıyorum, çılgınca gece yarılarına kadar kağıtlar dolduruyorum odamda. Sonra bir an geliyor, daralıyorum, hızlıca ışığı kapatıyorum, ''Changes'' açıyorum Bowie'den. Bir dans ediyorum, bir deliriyorum ufacık karanlık odamda, içimde hiçbir düşünce kalmayana kadar. O benim coşma şarkımdı, hep öyle oldu, umarım olmaya da devam eder.

  19 yaşımda okulu kazandım, nispeten rahat birkaç ayım oldu. O hazırlık sürecinde sürekli dinlediğim Beatles, Led Zeppelin, Patti Smith, David Bowie, Velvet Underground, Clash çok ayrı bir yerde kaldı. Beyaz bir tişörtüme kocaman bir Bowie portresi çizdim, yüzünün ortasına o güzel şimşeği de kondurarak. Ne zaman şansa ihtiyacım olsa (ki kendimce çok sık olurdu) o tişörtü giydim. Artık içine sığmama imkan yok ama hala saklıyorum, umarım ilerde yine gururla giyerim o komik şeyi.

 Kişisel kahramanlarımız, onları tanıdığımız zamanlarda nadiren hayatta oluyorlar.Çoğu zaten önceki yüzyıllarda yaşamış olduğundan, ufak bir kısmını ise 10-20 yıl ile ıskaladığımızdan. John Lennon'ı kaybetme acısını yaşamadığım için bir yandan bencilce şanslı hissediyorum, eminim günlerce ağlardım. Geçen sene Lou Reed'i yitirdim, biraz ağladım, biraz mum ışığında ''Heroin'' dinledim. (bir daha Velvet Underground eskisi kadar fütursuz ve rahat eşlik etmedi günlerime) dün ise David Bowie'yi. Tüm kalbimle Patti Smith'in upuzun yaşamasını diliyorum, onu yitirmek kaldırabileceğim bir düşünce değil, benim paçoz tanrıçam, antik ozanım, en harika çığlıkların sahibi. Pek duygusalım bugünlerde, müzikler ve filmler olmasa, nasıl ifade ederim bilmiyorum.

  Ziggy Stardust, muhteşem bir yıldız tozu kümesi olarak, uzayda süzüldüğünü hayal ediyorum. Biz dünyada kalanlar, sana rastladığımız için çok şanslıydık.

4 Ocak 2016 Pazartesi

İyi tasarımlar ne işe yarar?

 

Bu sabah ''Genel olarak tasarımın amacı'' üzerine bir şeyler yazmam gerekiyordu, bu sebeple biraz metin ve görsel araştırdım. Daha sonra kendim için sakladığım küçük ilham parçalarına şöyle bir baktım ve içim açıldı, paylaşayım dedim. Moda tasarımı sektöründen aşırı uzak, endüstriyel tasarım sektöründen de normal uzaklıkta bir ressam olarak, ben başarılı tasarımları incelemeye, hayran olmaya ve ufacık bir ışık yakıp bana bir şeyler ürettirmelerine bayılıyorum. Mesela şu şeker pembesi, özellikle omuz ve yaka kesimine hayran kaldığım elbise, bana onu giyecek zarif bir kadının portresini hayal ettiriyor, ikisini birbirinden bağımsız düşünemiyorum, elim hemen kalem kağıda gidiyor.

 

Ve elbette ''yaşsız'' kadınlar, çok büyük hayranlıkla ve özenerek baktığım, incelediğim bir azınlık. Biyolojik yaşı 20 de olabilir, 80 de, fiziği zapzayıf ve kemikli de olabilir, dolgun hatta şişman da, hiçbir önemi yok. Önemli olan bu kadınların içlerinden dışlarına büyük başarıyla yansıttıkları renkler, biçimler, ruh halleri ve duruşlar. ''Duruş'' gerçekten, her anlamda ama özellikle iyi bir tasarımı taşırken çok önemli. Şu bronz yumurtaların konduğu egzantrik şapkaya bakın! Bir de onu silip atarsak, elde edeceğimiz nispeten sıradan görünümü hayal edin. Bu portredeki bütün başarı ve bütünlük, o şapkayı taşıyan kadında bitiyor.Topluluk tarafından yadırganacak, tuhaf ya da cesur bulunacak renkleri, formları ve tasarımları kullanan bütün kadınlara hayranlıkla bakıyorum.
 
Bu ayakkabının da hem soluk, hem hafif sıcak grisine, üçgen burnuna, bantlarına (hadi şuna her şeyine diyelim) bayıldım. Ne tuhaf, asla giyemeyeceğim şeylere böyle bir hayranlık duymam ve bilgisayarımda koca bir dosya içinde biriktirmem, belki bir gün vakti gelir, şıklığı rahatlığa tercih edeceğim bir gece olur, umarım olur! Ama olmazsa da, yanındaki denizkızı yakalı gömleği bayılarak ve her havada, her yere giyebilirim.

Böylece bu sabah yazdığım makaleden sonra, kendime bir dinlenme ve göz banyosu yapma imkanı buldum. Demek ki iyi tasarımlar bazen sadece kahve içerken bakıp keyfini sürmeye ve hayal kurmaya da yararlar.

2 Ocak 2016 Cumartesi

Kusursuz iki gün


31 Aralık 2015 gecesi, benim 'her şeye' sahip olduğum geceydi, ilk defa. Aklım kimsede kalmadan, kalbim minnetle dolu, sağımda biri, solumda öteki, ''Ben daha ne isterim ki?'' dediğim andı bu. Bunu özenle organize ettim, bir kompozisyon kurar gibi, tuttum kollarından getirdim, ağacı da, yemekleri de, ne lazımsa. (bir noktada kedi Ayşe bile bize katıldı! Bal, kaymak oldu!) Sonra nazar boncuğu niyetine rahatsızlandım, ağrılarım ve halsizliğim tavan yaptı, ama inanır mısınız dostlarım, hiç koymadı bu durum. ''Her şeye sahip olma'' durumunu dengelediği için, sapıtan vücuduma da minnet duydum, eksiksiz kusursuzluğu sevmediğimi, arızalı mükemmeliği sevdiğimi bir kez daha anladım. Benim tam olma hallerimde mutlaka pürüzler olur, olsun. Bu yarı dolu-yarı boş evimiz, annemin bir gün önceden gönderdiği harika örtülerle, yemek servisleriyle şenlendi. Sevgilim koca bir buket kokina almıştı ondan da birkaç gün önce. Bu evin ilk kalabalık yılbaşıydı aslında (3 yıl önce, daha her yer badana kokarken arkadaşlarımızla çok içmeli, çok yemeli bir gece düzenlemiştik ama onu saymıyorum) Hani hep birbirimize ''kutlu olsun'' diyoruz ya, ben cidden kutlu olduğumuzu hissettim, aynısını aklı hep sevdiklerinin bir kısmında kalan, tam olma hayalleri kuran bütün dostlarıma diliyorum.
 

Benim ailem, onun ailesi derken sayı giderek artınca, kitap ağacının yarısı görünmez oldu. Kedi Ayşe ilk yirmi dakika boyunca aralıksız miyavladıktan ve ''Çıkarın beni!'' diye haykırdıktan sonra, annemin yanına kıvrılıp horuldamaya başladı.
 

Bu evin en sevdiğim yeri, balkona ve manzaraya bakan köşesi. Çiçeklerimi cam kenarına dizdim, piknik sandalyemiz dışında bu manzaradaki her şey kışa ait şuan. Annem bir öğle vakti, bir de akşamüstü iki halini çekmiş, ne güzel çekmiş. Pembe Atlas'ım bir aydır çiçekler içinde, umarım daha da kalır.


Ve ertesi gün, miskin bir sabah, gecenin özeti ve akşamüstü kahvesinden sonra yalnız kaldık. Çok güzel bir gecenin ve kalabalığın ardından hafif hüzünlü, hafif huzurlu, karlı manzarayı izleyerek bir şeyler düşündüm. ''Tam olma hayali'' kurdum uzun yıllar boyunca, daha da kurarım, bir 'olur'unu arayıp dururum, biliyorum. Bunu yaşayabildiğim her an sonsuz bir minnet duymak, buraya gelip kaydetmek, üstüne bir kadeh bir şey içmek, sarılmak ve dans etmek şimdilik bulduğum çözümler. Aynısını ve daha güzellerini hepinize dilerim. 'Kutlu' olun.

30 Aralık 2015 Çarşamba

Ponponlu kız

  Sergi açılışlarında ne kadar gergin olduğumu, özellikle en kalabalık anlarda yukarıdaki ufak köşeme kaçıp saklandığımı, bazen de o kaosa tahammül etmek için şarapları yuvarlayıp gereksizce neşelendiğimi bilenler bilir. En yakın dostlarım hatta annem de genelde resimleri görmeye açılışa değil, sonraki günlerde gelir, rahat rahat gezeriz. İşte o kalabalık akşamlarda sevdiğim tek şey, fotoğraf makinasıyla dolaşmak ve gözüme çarpan anları kaydetmek, sanki vizörden bakmak çok daha güvenli ve korunaklı.

  Bu kareyi de çok sevdiğim ve birlikte çalışmaktan pek mutlu olduğum Cansu Kahraman'ın resimlerine bakan, çok güzel bereli bir kızı izlerken çektim, çok neşeli geldi bana. Bereniz ponponlu, kalabalıklarınız huzurlu olsun.

Ho! Ho! Miyav!


Bir 10 gün kadar önce anne-kız ve kedi'den oluşan ufak çetemizle yeni yıl ruhuna girdik. Bizde yeni yıl ruhu malesef kedi Şeker'i iyice süslemekle ve maymun etmekle başlıyor. Kendisi zaten hışırdayan kocaman süs torbalarından ve usulca-melodik bir şekilde ''Şekeeer? Gel bak ne göstericez sana?'' dememizden işkilleniyor ve iyice büzülüyor yatağında. Bu seneki süsleme seansında annemin eline, akşamına da benim bileğime (ama bu cidden yanlışlıkla oldu) güzel bir tırmık indirerek o da bizi süsledi sağolsun. Sersem patalak, ponpon kafalı kuzu, zeytin burun, yeni yıl en çok sana kutlu olsun.
Pazar günü ise bir süredir Pinterest'te, bloglarda görüp görüp bayıldığım kitap ağacını yaptım. Aslında olay aile evimden yavaş yavaş taşımaya başladığım kitaplarımı bir türlü yerleştirememem ve hafifçe tırlatmamla başladı. Zaten ilk denemeye sevgili görünce ''Bu ne ya, sanki kamyonla gelip kitap yığmışlar?'' şeklinde bir tepki verdi ama ben yılmadım ve nispeten daha iyi görünen bu şeyi yaptım! Yarın bir de yıldız konduracağım tepesine, kağıttan. 

Son olarak bir kış resmi, geçen haftalardan kalma bir suluboya. Belki bir de 'Armutlu Tart' resmi yapmalı, üstüne tarçın serpmeli, yanına bir fincan kahve koymalı. Bilmem belli oluyor mu, bu aralar pek rejim yapamıyorum. 

7 Aralık 2015 Pazartesi

Çenesi düşük, eli sıcak

 Böyle güneşli gitsin. Soğuk, sis, rüzgar, yağmur ve kar hiç önemli değil benim için, ama aydınlığa ne kadar muhtaç olduğumla geçen sene yüzleştim. Hep karanlık ve soğuk günleri en çok sevdiğimi sanıyordum, yok hayır; güneşli ve soğuk günleri seviyormuşum ben.

 

  Yemek yapan, sofra kurarak karşılayan, temizlik düşkünü ve hepsinden önemli olarak erdemli ve dürüst sevgililere şükürler olsun. Azıcıklar, olabilecek en iyi sürprizler, çok güzel bakılmayı hak ediyorlar. O yüzden bugün haftabaşı olmasını görmezden gelip, hamarat ve evcil kimliğime bürüneceğim. Çap çap!!!


İki yıldır hiç çiçek açmamış olan Atlas (İsminin de güzelliği!) çiçekler içinde şuan. Neden böyle yersiz coştu bilmem ama bakıp bakıp keyifleniyorum, beş dakika masaya, on dakika sehpaya, biraz televizyonun önüne, azıcık pencere kenarına koyuyorum. Konuşabilse ''Yeter be başım döndü, ilişme daha'' diye bağıracak pembe püskül kafalım.


Emek'le dün en ciddi, sonuncu ve kesin rejimimize girdik. Ben geçen hafta yaşadığım karbonhidrat çılgınlığından sonra buraya bir post yazdım, açıkça neler yediğimi, ne kadar pişman olduğumu, kendimi asla affetmeyeceğimi falan. Sonra utandım ve sildim, çünkü cidden bir fırın vitrininin yarısını yemiştim birkaç gün içinde. Şimdi içinde un olan her şeyden kaçıyorum, kulaklarımı kapayarak şarkılar söylüyorum ve dikkatimi dağıtmaya çalışıyorum. Emek'le ne yersek, birbirimize anında mesaj atıyoruz, bir de bu yöntemi deneyelim bakalım.



Hadi her yeri kırmızı, yeşil, altın rengi yapıyoruz. Bir alternatif de mavi, beyaz ve gümüş rengi. (Slytherin ve Gryffindor renk skalası gibi oldu.) Bu ay cidden en güzel kış ayı, muhteşem Yay burçlarının ayı, uzun ve keyifli bir kış listesi yapma zamanı aynı şekilde. Hepinize benden şekersiz çay. (Ben demin gofret yedim ama bitter.)

6 Aralık 2015 Pazar

Pazar gününü kiminle geçirdiğin

''Önemli olan Cuma akşamlarını kiminle geçirdiğin değil, Pazar sabahları kiminle olduğun'' demişti biri, bir rockstar mıydı, 60'lardan bir aktör müydü, onu hatırlayamadım. Sadece sözün kendisi aklımda kalmış ve ne kadar doğru olduğu. Gerçi Cuma gecesini farklı, Pazar sabahını farklı insanlarla yaşayan uçuk insanlar değiliz, olmayalım da. (Cuma gecesini annemle ve kedimle geçirdiğimi hatırladım, bak o da kusursuz, benim ideal Cuma gecem kesinlikle ailemle ve evde olan) Az ve öz insanıma, 7 günümü bölüştürdüm bir şekilde. Suratlarına bakarken bile içimden şükrettiğim insanlarıma, kedime.



Günün geri kalanı ışıklı Nişantaşı sokaklarında, yılbaşı ruhunu kovalayarak, ufak tefek hediyeler alarak, bir de en az 20 metrelik, yumuşak renkli led yılbaşı ışığı arayarak geçecek. Emek'le keşfedeceğimiz daha çok cafe var. Sonra üç katlı Mudo Concept var, kocaman Paşabahçe var, adını unuttuğum çiçekçi var.
  Hayatınızın en önemli yerlerinde konumlanmış, çok değerli pijamalarınızı çıkartmanızı, yeni rujunuzu sürmenizi sağlayan azıcık insana hep şükredin, koruyun kollayın. Pazar günlerini geçirdiğiniz insanlar çok değerlidir. Adını unuttuğum rockstar ya da nostaljik aktör de öyle diyor.

3 Aralık 2015 Perşembe

İki kaktüs daha

 

  Bugünlerde en severek yaptığım, neden yaptığımı da tam bilmediğim şeyler bunlar. Dur bakalım, varır elbet bir yere.

Bu hayatta gördüğüm en güzel şey


Şu surata hiç sıkılmadan ve başımı çevirmeden saatlerce bakabilirim, baktığım da oluyor. Rönesans tablolarından, Eva Green'den, bir fincan taze kahveden, Arizona kaktüslerinden, dalgasız ve turkuaz bir denizden bile güzelsin benim için kedi Şeker. Kedi Şeker, ben seninle konuşmazken ve karşılıklı oturuyorken, en verimli sohbetlerimi yapıyorum aslında, farkındasın değil mi? Kedi Şeker, kolumda uyuduğun ve gerinerek patini avuç içime yasladığın her dakika nasıl şükrettiğimi biliyor musun? Kedi Şeker ben sana bakarak kahkahalar attığımda sen de kedice gülüyor musun? Seninle daha ne kadar aynı şehirde yaşayacağız? Daha birlikte kaç uykumuz var? Kimse senin gibi susturamaz kaygılarımı. Zeytin burnundan öperim. 

27 Kasım 2015 Cuma

Dağınık kafalı kız

Ne zaman ağlasam, en son ne zaman ağladığımı hatırlamadığımı fark ederim. Sonrasında  çok güzel uyurum. Sonrasında çok yorgun kalkarım.

Bulaşık yıkamak bana en huzur veren şeylerden biri. Ama sık sık ve az değil, nadiren ve topluca yıkamayı, köpürtmeyi, durulamayı ve hiç durmadan akan suyun sesini seviyorum.
Haftanın en az bir günü, mutlaka, bulgur pilavı pişiriyorum.

Reglimden iki hafta önce karnım ağrımaya başlıyor, bir hafta önce akıl sağlığım bozuluyor, birkaç gün kala içimde yavaşça ayağa kalkan bir Godzilla oluyor. Hep çok sarsılıyorum.

Resimden daha kolay ve iyi yapabildiğim herhangi bir şey olsaydı, onu yapardım. Sürekli vazgeçmemek, kötü yaptıklarımla yüzleşmemek ve hatalarıma rağmen devam etmek için kendimle savaşıyorum. Düzenli aralıklarla tamamen pes ediyorum.
Eve en çok yemek sipariş ettiğim yerler Subway ve Sushico. Akşamüstü kapıya pijamalarla çıktığımda hep biraz utanıyorum ama o bezginlik pantolonu da umursamıyor.

Tüyap'tan aldığım kitapların henüz hiçbirine başlayamadım. Okumak için fazla yorgun, sancılı, dalgın günlerdeyim.

Ruh halimin değişmesini sabırla bekliyorum. İnsanları yorduğumu ve üzdüğümü fark edince utanç içinde kabuğuma çekilip, sesimi sonuna kadar kısıyorum.
 Şu ayakkabılar bende olsaydı, onları giymediğim günlerde rahatça izleyebilmek için sehpanın üstüne koyardım, belki içlerine de birkaç dal çiçek, zambak ve beyaz güller ile.

24 Kasım 2015 Salı

Bir başka 23 Kasım daha

Artık yabancısı değil, sakini olduğum bu bembeyaz ev giderek renkleniyor. Eğer sabah erkenden evden çıkmamışsak, ben geç kalkıp öğleden sonrayı bulmuşsam genellikle çıkamıyorum, çünkü bu saatler çok güzel ve rahat; kendi kendime olmanın, sessizliğin ve günışığının tadını çıkarıyorum, miskin kediler gibi oradan oraya konarak. Bu beyaz duvarlar ışık içinde, karşımızdaki ağaçlık arazi her gün başka sonbahar renklerine geçiyor, kahvemi içerken gözlerimi akasya ağacının yapraklarından alamıyorum.

Günler önce ''evlilik üzerine'' diye son bir yazı yazdım bu konuda, daha sonra gelip sildim. Bir başka sorgulama yazısına gerek yoktu. Görüşlerim sağlam kaldığı ve inandığım şeyi sürdürebildiğim için kendimle hafif bir gurur duyuyorum, inkar etmeyeceğim. Yeterince sadık, erdemli, özgür ve aşık olduğumuz sürece, bir toplum dayatması tarafından kurtarılmaya ve korunmaya hiç ihtiyaç duymayacağım. Belki bir gün beyaz bir elbise giyip, bunları sana fısıldarım. Belki dans da ederiz. Ama sadece, ışıklarla yıkanan bu salonda, keyfimiz için.


Mumunu üflerken yine bir dilek bulamadı, aklına gelmedi. Mutlulukla dileyecek bir şey bulamadığını fark etmek ve ''Her şey böyle sürsün.'' demek ne büyük bir minnettir, ben de sadece başımı sallayıp ''Sürsün canım.'' diyebilirim, dedim. Kuvvetli bir rüzgar esti ve akasya ağacından yapraklar yağdı, bir dilek kabul olmuş gibi.

20 Kasım 2015 Cuma

Kaydetmeden yaşamak

  Bu bir süredir denediğim bir durum. Aslında iki haftalık yoğun fuar maceramızda, vakitsizlikten böyle gelişti biraz, ama fark ettiklerim ve hissettiklerim hoşuma gitmiş olacak ki, devam ettim kaydetmemeye. O arada haberler yine felaketlerle doldu taştı, kendimi tuttum ve hiçbir görüşümü sosyal çevreme ilan etmedim, yoruma açmadım, bu durum da iyi geldi. Sonra romantik şeyler oldu hayatımda, benden yine bir ses çıkmadı, bir yazı ya da fotoğraf, bu durum da yüreklendirdi eylemsizliğimi (sanal eylemsizlik demek daha doğrudur ya.) Gerçekler daha bir gerçek kaldı.


  Şimdi aile evimdeyim, en çok ışık alan pencerenin önünde, sabah çayımı içmeye devam ediyorum huzurlu bir öğle vakti. Paket paket kitaplar, kartlar, posterler ve resimlerle döndüm eve, hala bu kağıt şenliğinin etkisindeyiz. Sabah uykumdan kollarımın içindeki kedi Şeker'le uyandım, sevdim, kaşıdım ve sarıldım, biraz da öyle uyuduk. Annem balkonu yeni kaktüs ve succulent fideleri ile doldurmuş, ikinci çayımızı onlara bakarak içtik. Üçüncüde ben kendi içime döndüm, biraz da yazarak düşünmek istedim, uzun zaman sonra. Mektup yazmaya başladım, bütün yazma eylemlerinin en güzeline.

  Bu da, bu hafta boyadığım ufak bir kaktüs tablosu.

12 Kasım 2015 Perşembe

Ayıp etmenin incelikleri

  Birkaç gün içinde iki yüzden fazla farklı sanatçının işlerini inceledim, bazılarına bayıldım, bazılarından nefret ettim, bazıları hiç umrumda olmadı, bazılarını yapmış olmayı çok istedim. Hal böyle olunca, içimdeki keskin uçlarda gezinen görüşlerin tuhaf tepkilerine bıraktım kendimi. Eskiden beğenimi açıkça ifade ederdim de, ''beğenmememi'' kendime saklardım, böyle olması gerektiğini düşünürdüm. Pek öyle yapmadım bugünlerde, özellikle dün gezdiğimiz Contemporary'de. Çünkü bazı işler o kadar kötü, yapay, samimiyetsiz, başarılı olma hırsı ile ucuzca kotarılmış, hem teknikten hem ruhtan mahrum bırakılmış işler ki, orta yerde durmaları bile sanata hakaret ediyor. Özellikle ayna, neon ışıklar, led lambalar, elektrik ve led harfler taşıyan bütün işleri alıp çöpe atasım geldi, geliyor hala.

  Eğer bir kavram yüzyıl içinde sayısız kez ele alındıysa, ele alınmaktan dolayı mıncık mıncık, deforme, yorgun bir haldeyse artık onu usulca yerine bırakmak lazım, ''Dur hele, ben de biraz nemalanayım.'' demek çok basit bir düşünce. Aynı şeyi photoshopta bir görseli kolayca hazırlayıp, efekt atıp, tuvale baskı alıp, üzerinden boyayarak sergileyen insanlar için de düşünüyorum. ''Buluntu nesne'' kavramını sorguladığını iddia eden, ama açıkça ve özenli bir şekilde, en ufak tesadüf içermeden bir objeyi seçip koyan ve Duchamp'ın yıktığı duvarları tekrar ve sağlam bir şekilde tekrar inşaa eden akılsızlar için de düşünüyorum.
  Ayıp mı ediyorum? Yok, hayır. Eğer bir aynanın üzerine led harflerle hiç orijinal olmayan, sıkıcı bir kelime yazabiliyorsa bir insan, buna ''sanat yapmak'' diyorsa, ben de izleyici olarak pek çok hakka sahibim. Yaşasın çağdaş sanat ve onun bizlere biçmiş olduğu; yeni, geçimsiz, ukala ve her türlü düşünceyi söyleme hakkına sahip eleştirel kimliklerimiz.

Ben bir süre çay içerek şu karşı duvara bakacağım.