3 Ağustos 2015 Pazartesi

Suyun üstünde kalmanın yolları

  Belki bir sebepten (mesela mantıksız şekilde sıcak olan havadan, hemen ulaşamayacağınız birine hasret çekmekten, insana kaldıramayacağı üzüntüler yaşatan ülke gündeminden, yersizce ve ağır basan hüzünden falan) diplerde hissediyorsanız siz de, belki bunlar işinize yarar.

-Sosyal medya hesaplarını kontrol etmeyi bırakmak, özellikle berbat son dakika haberleri ile dolu twitter ve facebook'u. Ben kendimi gündeme kaptırıp en mutlu günde bile moralimi anında elimde olmayan sebeplerin berbat etmesine izin veriyorum, hep. ''Eylül şu telefonu bırak, haber okuma artık.'' en çok duyduğum, yeni yeni uygular olduğum bir nasihat. Dünya biz endişelenmezken de dönüyor.
 

-Size iyi gelen içecekleri ve yiyecekleri saptamak. Bu çok önemli, çünkü ben ''tatlı, tatlı ve daha çok tatlı'' diyerek kendimi iyice bağımlı hale getirmiştim ve şiştikçe şişiyordum. Üç haftadır kendimi  en nefis zehir olan şekerden arındırıyorum. Meğer bana maden suyu, domates suyu, yoğurt ve şeftali çok daha iyi gelen şeylermiş, ben bu yapış yapış havalarda bunları tüketiyorum. Özellikle maden suyu ve yoğurda abanın.

-Herkesin bir 'acil durum filmi ve dizisi' vardır eminim (benimkiler büyük bir film dolabının üç rafı kadar) ama Community ısrarla tüm arkadaşlarıma tavsiye ettiğim tek dizi uzun zamandır. İki yazdır en sıcak günlerde, en baştan tekrar tekrar izliyorum, bu kadar çok kahkaha attığım, dialoglarına, karakterlerine ve zekasına hayran olduğum çok az dizi oldu. Popüler kültür, sinema ve dizi referanslarını seviyorsanız, hızla akan dialoglara kaptırıp, gerçekten kişilikli, arızalı, sempatik karakterlerin olduğu bu diziyi seversiniz. 6 sezon ile bu yıl tamamen bitti malesef. (Abed'in sesiyle umutlanıyoruz elbet: ''Six seasons and a movie!!!'')



-Yaz aylarında iyice sosyalleşen, tatilden konsere, festivalden parklara koşan insanlara bakıp kendimi iyice tuhaf hissederdim eskiden. Hem böyle aktif bir yaşamım olmadığı, hem de evde yaptığım keyifleri dışarıdaki her duruma tercih ettiğim için. Bu sene öyle hissetmiyorum, serin sonbahar günlerine yaptığımız bir tatil planı gerçek olana kadar, evimin güvenli (ve serin!) ortamını gayet iyi değerlendiriyorum. Saksılar, toprak ve bitkilerle uğraşmak epey iyi geliyor, özellikle kaktüsleri ve succulentleri yavrulatmak, sardunyaların pıtır pıtır açmasını izlemek, aloe vera'nın güneşe doğru ilerleyen upuzun sapları, hepsi birer mutluluk. Akşam üzeri güneş sipsivri yakıcı ışınlarını çektiğinde, ufak balkonumdaki yeşil çocukları fısfıs'la suluyorum (iki-üç fısfıs da kendime sıkıyorum) sonra da bir bira ya da soğuk kahve alıp kuruluyorum tam ortalarına. ''Your moment of Zen'' diye bir şey varsa, benimki tam da bu. Eminim herkesin evinde kendi iyileştirici yöntemleri vardır, bu tüyolar paylaşılmalı!

 

-Artık iyice yerleştiğim ve yeni bir hayatı iki kişi kurduğumuz evle ilgileniyorum. O bir çivi çakıyor, ben bir resim asıyorum, o köşe bir anda değişiyor. Son Ikea seferimizden aldığım irili ufaklı, açık renk ahşap çerçevelere hem kendi yaptığım, hem ressam dostlardan hediye gelen resimleri yerleştiriyorum, yenilerine yer açıyorum. Büyük, eski bir dünya haritası, polaroidlerimiz için ufak mandallı bir ip, ve hala alamadığım o kocaman parlak sarı kilim, ilk serin havaya ertelenmiş maddeler.

-En önemlisi, kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum. Bu havada atölyeye gidemediğimi, tuval başında oturamadığımı, konsantre olamadığımı gördüm ve kabullendim, içimden gelene kadar da yapmayacağım. Evde çiziyorum, boyuyorum, sonbaharda gerçekleştirmeyi planladığım projem için hazırlık yapıyorum elimden geldiği kadar. Eğer tembellik yapma, dinlenme ve olağan düzeninize ara verme lüksünüz varsa (ki umarım vardır) kullanın bunu, her tatil güneye giderek yapılmaz, evin içinde de pekala tatil yapılabilir.

 

-Ve durup dururken bir mutsuzluk çöktüğünde, kafamdaki binbir sesi susturamaz hale geldiğimde, herkesten ve her şeyden kopuyorum. Bir kupa çay ile yatağa kıvrılıyorum, tül perde havalanıyor, vantilatör çalışıyor, derin nefesler alıyorum, kedi Şeker'i izliyorum. Bir şekilde işte, suyun üstünde kalıyorum, hepimiz gibi.


2 Ağustos 2015 Pazar

Viki Kollerova, fotoğrafçının sakin tedirginliği



  Son zamanlarda resimlerime referans almak için internette ''kadın ve vahşi yaşam'' temasına ait görseller ararken karşıma çıkan fotoğrafçılardan biri, ismini kenara not edecek ve kendisine klasör açacak kadar da beğendiğim bir isim oldu Viki Kollerova. Güncel ve görsel sanatlarda 'tekinsizlik ve sükunet' çok işlenmiş bir konu, objenin tuhaf ve anlamsız bir şekilde konumlanması, buna rağmen taşıdığı tezat şekilde huzurlu hal, bakanı rahatsız edecek olağandışı hali, ya da sergilenişi itibariyle bildiğimiz estetik normların uzağında durması artık bizi şaşırtmayan, hatta hiç 'tedirgin' etmeyen bir durum. Genellikle beğendiğim güncel ressamlar da bu temada çalıştığından, artık çok az bir bölümü samimi ve içinde bir ruh taşıyacak kadar değerli geliyor. Ben işlerini çok karakterli ve gerçek buldum, bu kavramları bilinçli yaratmaktan ziyade, sadece rastladığını ve hissettiğini düşündüm. Yüksek ağaçların olduğu, nü'lü peyzajları, kapı ve duvarların içinde bir ayrıntı haline getirdiği beden uzuvları ve hayvanlar, en çok da ellerin formunu ve ruhunu yakalamada çok başarılı olduğu kareleri var.




Şu üstteki, bir çift sevgilinin bir kitap yığını üstünde dengede durduğu ise favorim oldu. Böyle anların nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum kareyi izlerken, o çifti o an görmek, fotoğrafçının yönlendirmesiyle mi, içlerinden geldiği gibi mi hareket ettiklerini öğrenmek istiyorum. Bu fotoğrafı önümüzdeki en serin günde, güzel bir kağıda bastırıp asmayı planlıyorum, insanı mutlu ediyor ve ilham veriyor. 



Dram çırpmak, dram pişirmek

  Gayet güzel ve esintili bir akşamüstü, Patti Smith'in Rock'n Roll Hall of Fame teşekkür konuşmasını izliyorum, 2005 tarihli. O konuşurken ağlıyor, ben izlerken ağlıyorum, izleyiciler alkışlarken ağlıyor. Kaybettiği eşine teşekkür ediyor en çok, izleyicilere onun adına da teşekkür ediyor. Bittiği anda içimden seni aramak geliyor, daha yarım saat önce konuştuk fakat sesini, anlatacağın sıradan, günlük ayrıntıları, hangi bilgisayar oyununda hangi uçağı havaya uçurduğunu duymak istiyorum.

  Seni kaybetmekten nasıl da çılgınca korktuğumu bilsen, bana artık herhangi bir şey hakkında ''Abartma Eylül, büyütüyorsun.'' demezdin. Her şeyi nasıl da doğru yaptığını, bana hiç ayıp etmediğini, nasıl da efendi gibi sevdiğini ve saydığını görmek bazen içimi oyuyor. Kollarını kocaman açıp sarılıyorsun ya, o sarılma artık hayatımda olmasa ben kafayı yerim. ''Öf Eylül dram yaratma.'' dediğini duyar gibiyim, yaratıyorum. Sen benim hiç canımı yakmadın ya, sanki her şeyin bu mükemmelliğini, pürüzsüzlüğünü elimizde olmayan, ismine 'hayat' denen şu kepaze, şu sersem bozacak gibi geliyor. Bir erkek bu kadar erdemli ve onurlu, bir kız bu kadar aşık ve huzurlu olduğu zaman, o hayat denen tuhaf organizmanın, elleşmeden duramayacağından manyak gibi korkuyorum. ''Kışt hayat, pist pist, kışt!!'' diye bağırasım geliyor camdan dışarı, gözlerini bayıltarak ''Sen iyice delirdin artık'' deme diye yapmıyorum. Dersen de gülüyorum zaten, bir şey çaktırmıyorum.

  Sen sakince monitöre bakarken, tek elin cebinde sokakta durup bir kediyi lazerle oynatırken, bana bakıp gülümserken benim içimdeki tümseklerde arabalar boşluğa düşüyor, en azından yedi-sekiz araba, 'güümm' diye, hop ederek, aniden. Engel olamıyorum, dram kendi kendisini yapıyor, sana belli etmeyeceğim diye şekilden şekle giriyorum.

  Sen böyle erdemli ve onurlu, ben böyle aşık ve huzurlu, pissstt hayat, kışştt hayat!!!



21 Temmuz 2015 Salı

Suruç yası.

Sonra gerçekten korkunç, kötü bir şey oldu. Çok kötü, en kötü. ''Çok fazla acı var, dayanamıyorum.'' diyerek intihar eden o güzel kadının, gittiği yerde gözleri dolmuştur, ben buradan hissettim.

Bu topraklar nasıl topraklar? Bu tarih, nasıl bir tarih? Kapkara lekelerle dolu, o kadar lekeli ki artık lekeleri birleşmiş, kendisi görünmez olmuş bir tarih.

Gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzleri iyilikle gülen, barış gönüllüsü o genç ve cesur insanlar için çok üzgünüm. Nasıl da neşeli ve hevesliler. Nasıl da can atıyorlar insanları onarmaya, mutlu etmeye. Hiçbir şey yapamadığım, sadece konuştuğum için de üzgünüm. Her şeyi yanlış yerinden anlayan, kalbi kinle dolu, gerçekleri umursamadan sadece içindeki nefreti besleyen insanlar için üzgün değilim sadece, artık uzakta olsunlar, seslerini duyamayacağımız kadar uzaklaşsınlar istiyorum. Bu ülkenin gerçek insanları için bugün yas var.

19 Temmuz 2015 Pazar

Uykulu, kedili.

Ne kadar çok uyudum bu birkaç günde, benim için bile fazlaydı. Herkes gezerken, uzakta ve sosyalken, ben bu odada ve rüzgarlar içinde uyudum. Normali bu gibi gelmeye başladı. Baygın yaz günlerinde sürekli esen ve havalanan bir perdenin altına uyumak, gerinmek, güneşin yer değiştiren ışıklarını izleyip tekrar derin bir uykuya dalmak çok sevdiğim bir şey.

Aileye doydum, bu da iyi geldi. Kaçırdığım tüm pazar yemekleri yerine geçmez belki ama, günlerdir akşamları bir arada ve sofrada yiyoruz. Bulduğum 100 yıllık, 150 yıllık aile fotoğraflarının etkisinde kaldım, bir kare de ben, bugünümüzü çektim. Klasik ve ideal görünen, aslında olanları saklayan, gereğinden fazla şık bir poz, hemen her ailenin fotoğrafları gibi.



Şeker'le olan sabahlar harikaydı, evde günler geçirmenin en güzel yanlarından biriydi. Yumuşacık tüylerine parmaklarımı daldırıp, çenenin altını kaşıyarak seni fokurdatmak, keyiflendirmek, hayatta beni her şeyden fazla mutlu ediyor. Bunu bile bile çantama üç-beş parça eşya koyup, bana küseceğini bilerek çıkıyorum ve dönüyorum, sürekli, sürekli. Aslında belki sen değil ama ben çok üzülüyorum. Sahip olduğum bu harika lükslerle, bu keyiflerle, özgürlüklerle hala üzülebildiğim için, sinirleniyorum hemen ardından. Böyle bol rüzgarlı bir akşamüstünde, aniden basan hüzünle seni izlerken, diğer her şey çok saçma geliyor. İstediğim 'neredeyse' her şey bu evde. O 'neredeyse' durumu olmasa, belki de aylarca buradan dışarı çıkmayacağım. Sanırım bu da normal olmazdı ve beni sevenleri, ailemi üzerdi, dışarı çıkmıyor oluşuma çocukluğumdan beri hep fazla üzüldüler zaten. Ben bu hayatı üzülmeden yaşamak istiyorum. Kendime sinirlenmeden, çay içerek.

18 Temmuz 2015 Cumartesi

Bir odanın algısı

Bu dünya çok ufakmış gibi hissetmek nasıldır kimbilir...

Bu şehir bile devasa geliyor oysa bana.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Lautrec, bir öğretmen

 

Bu aralar yine Lautrec'e düştüm, öğrenme kaygısıyla. Ne zaman tezat renkleri yanyana sürmekte ve titreşim yaratmakta, ışığı yakalamakta sıkıntı çeksem, önce bir Monet, sonra da Lautrec'e açar, uzun uzun bakarım. Birkaç aydır kalemi ve fırçayı dikey şekilde sürmek, vurmak ve kullanmak da tamamen Lautrec'den arakladığım (daha sanatsal bir tanım aramam gerekirse, ''örnek aldığım'' da diyebilirim) bir üslup. Bu dikey vuruşlar, yanyana sürdüğü pembe, mavi, parlak sarıların etkisini vermede çok daha etkili. Aynı zamanda ilk illüstratörlerden ve poster sanatçılarından da olmasından ileri gelen bir çarpıcılık, güzellik ve etkileyicilik var tablolarında, bir ressamı öğretmen olarak seçmek için bu bile yeterli.

 

İki hayvan resmini de yeni gördüm, ikisi de ayrı ayrı çok önemliler. Kedinin gerçekliği, temkinli duruşu, tekir tüylerinin içindeki yeşil ve mavi gölgeler, alta sürdüğü kırmızı ve fona sürdüğü mavi-yeşil'in renk uyumunu, gözlerimi ayırmadan bir yarım saat seyretmişimdir, hala da açıp açıp bakıyorum günlerdir. Köpeğin ise birkaç hızlı fakat bilinçli fırça vuruşu ile hareketinin yakalanması, hatta cinsini, rengini, ruh halini bile hissedebilmek, ancak bir post-empresyonistin (yani düz türkçesi, empresyonizmi de aşmış, bitirmiş, üstüne pek çok yenilik katmış olanın) yapabileceği bir şey. Benim bu sadeliğe erişmeme daha çok zaman var, şimdilik bu orta tonlarda ustaca kotarılmış resme de uzun uzun bakıyorum.

 

Büyük bir gözlemci, büyük bir portreci Lautrec. Yeri gelmişken, kendisinin bu resimleri nasıl bir duygu durumunda, öfke ve buhranlar içinde yaşarken, kıvranırken yaptığını bilmek, ''Lautrec'in Son Pembesi'' kitabını okurken epey şaşırtmıştı beni. Sürekli küfrediyordu, derin acılar çekiyordu ve en çok da resmini yaptığı o güzel kadınlara öfkeliydi, şaşırmıştım. Çünkü o güne dek bu dev ressamın, fiziksel olarak muzdarip olduğu cüceliği dolayısıyla nasıl bir yıkım ve cinnet yaşadığını hiç düşünmemiştim. Hala da bu resimleri yapan kişinin ne fiziksel, ne ekonomik, ne de alkolik durumunu hiç düşünmeden, sadece yaşamış en büyük ustalardan biri olduğunu, ışığı ve rengi güzel fransız kadınlarının bedeninde nasıl da ayrıntıyla işlediğini görüyorum.

14 Temmuz 2015 Salı

Bir kayıt daha.

Birkaç hafta önceydi, annem telefonuma mesaj çekti ''Kızım google'a ismini yazınca ilk blogun çıkıyor, çok özel şeyler yazıyorsun, rahatsız olma sonra, aklında olsun.'' şeklindeydi mesajı, gülümsedim. Çok tatlıdır, çok ince düşünür, kendinden çok da benim için.

Aslında bunların hiçbiri çok özel şeyler değil, ya da gizli saklı, kimseye açıklamayacağım şeyler yazmıyorum. Hepsi, çevremdeki herkesin okumasını göze aldığım, umursamadığım şeyler. Zaten başından beri amaç okunmak değil, yazmaktı, en azından ''Aurora'' isimli sayfam için. Bütün bu yılların, düşünme şekillerimin, gel-git'lerimin, heyecanlarımın ve durgunluklarımın silik izleri yerine, geriye dönüp kendi cümlelerimi görmek ve hatırlamak istiyorum her şeyi, yaşadığım gibi. Ben küçüklüğümden beri, kaydedebildiğim her şeyi kaydetmek istiyorum, araçlar ve formlar hep değişiyor, hepsi bu.

Belki bir süre çok kişisel yazmam, çünkü fark ettim ki, bir boşluğa bile bir şeyleri ilan etmek ve kaydetmek, onlara bir isim vermek oluyor. Ama bu kayıtların (beni tanıyan ya da tanımayan) birilerine iyi geldiğini, destek olduğunu, bir şeyleri çözümlemesine ya da sadece o günü atlatmasına yardımcı olduğunu düşünmeyi seviyorum. Aynı birkaç hafta önce hastane yatağında, en sevdiğim bloglara ardı ardına bakmam ve kafamı dağıtmam gibi. Bunlar da o boşluğa, öylesine düşünceler.


Temmuz'da serin bir akşamüstü uykusu, annemin kaşları hafif çatık, derin rüyalarda. Kedi Şeker yine kıpır kıpır, bir pozda sabit duramıyor. Saat 6'ya 10 var, karşımdaki güzellik gözlerini açtığında 6'yı çeyrek geçiyor. Fonda Ella Fitzgerald'dan Summertime çalıyor. And the livin' is easy...

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Ben sana bir ev yaparım, parmaklarını yersin.

 

Kartondan kaktüsler yaparsam, onları loş duvar kenarlarına ve yüksekteki raflara gönül rahatlığıyla yerleştirebilirim. Pinterest'te görüp bayıldığım ev köşelerinde en aklımın almadığı şey, güneş görmeyen kaktüsleri ve bitkileri nasıl yaşattıkları. Benimkiler hava üç gün kapalı kalsa keyifsizleşiyorlar, canları sıkılıyor.


Şuna yakın bir şeyler yapacağım televizyonun yanındaki duvarın önüne, pastel renkli, canlı ve fosforlu (ya da parlak) ayrıntıların olduğu, rahat, ferah. Böyle şıkır şıkır, kararsız, her şey'li bir şey.  Kaktüslesin kartondan olmasını çözdüm, sıra aşırı ısıtmayan, pişirmeyen, çok güzel desenli bir kilim bulmakta. Ikea'yı gözümüz yemiyor, bana başka çözüm gerek. Hmm belki de kilimi de el işi kağıdından yapmalı? Ben sarı renge ne zaman ve nasıl böyle düşkün oldum? Kitaplık tavana kadar mı olmalı, yatay bir şekilde yandan yandan sürüp gitmeli mi?

 

Yavru kedi alacak mıyız artık?

12 Temmuz 2015 Pazar

''Sen 86'lı değil misin be ne 30'u?''

  Tanrı Emek'i korusun, onun yaş hesaplamasını, benim kötü matematiğimi, bir telefon konuşmasıyla bütün ruh halimizin değişmesini. 30'a girmiyormuşum ki ben! 29'a giriyormuşum daha.



İki kız gayet zevzek ve bol kahkahalı, az efkarlı bir telefon konuşmasının sonunda, hem 30'a girmeme daha iki-üç sene olduğuna, hem uzun süre herkese ''25 yaşındayız'' demeye karar verdik. Bir de gümüş yıldönümü partisi yapacağız kendimize, cila niyetine.

Demek ki dün buhranlar geçirerek yapmış olduğum liste, benim bu yıl yapacaklarımın listesi olacak. Seneye bugünler aynı hissiyatı tekrar yaşamamak ve hazır olmak için. Şimdi radyoyu açacağım, biraz süsleneceğim, soğuk bir bardak roze içeceğim dostlarım.


11 Temmuz 2015 Cumartesi

Uzun ve zor yazı / 30 öncesi hayıflanmalar

Birkaç haftadır aklımda evirip çevirdiğim, iki ekleyip üç çıkardığım, bir tuhaf ve uzun ''30 yaş öncesi hayatıma bakış'' listesini artık yazma vaktim geldi. Ben hiç 20'ye basacağımı hissetmemiştim, hep 18 civarı gezinecek gibiydim. Sonra kendimi hissettiğim yaş 23 oldu, epey bir süre de onun çevresinde kaldım. şimdiki hissiyatım 26-27, hala okul yeni bitmiş, hala hayata karşı çömezim, yetişkin olmaktan üç kol boyu uzağım, bunlarla en bağdaşmayanı ise, büyük adımlar için çok yorgun ve coşkusuzum. 30 çok gözümde büyüyor, hemen her şeye karşı olduğu gibi, bu yaş dönümüne karşı da son derece hazırlıksız, beceriksiz ve korkak hissediyorum. (Bu eksik ve hazırlıksız hissetmelerin kaynağına muhtemelen bir gün, derinlemesine inmem -indirilmem- gerekecek.) Listemi kafamda evirip çevirirken önce pişmanlıkları diziyordum aklımda, 'çoktan yapmış olmam gereken'leri, 'ben bunu artık hangi ara ve nasıl yaparım'ları, yitirdiğim ya da henüz hiç oluşturamadıklarımı. Sonra içimdeki umut delisi çıktı, 'iyi ki' leri ve 'neyse ki' leri sıralamaya başladı, yüreğime su serpti. Sonunda bu serin, rüzgarlı yaz gününde, 30'a basmama 1 ay kala, hepsini kendim için listelemeye oturdum. Kahve bol bol var, kedi Şeker huzurla iç çekerek uyuyor, bir kişisel hesaplaşma için ortam hazır.

Pişmanlıklar, eksik kalanlar, yetişmeyenler:

1. 20'li yaşlarımı, yani gençliğimi yurt dışına bir kez bile çıkmadan, hep hayalini kurduğum interrail'i yapmadan, Roma'da meydanlarda Bernini heykellerinden eskizler çizmeden, Tate Gallery'de Shallott'lu Hanımefendi'ye yakından hürmetlerimi sunmadan, Louvre'da Mona Lisa'ya gülümsemeden geçirdim.

2. Yeteri kadar resim, eskiz ve sergilenebilir iş üretmedim. En enerjik ve sağlam yıllarımdan (yani varsayılan öyle), çıkması gerektiği kadar iş çıkmadı.

3. Kalıcı bir iş edinmedim. Para kazanmaya ve biriktirmeye hiç önem vermedim. Yeteri kadar istemedim de aslında bunu, yine de eksiklik işte.

4. Vücut ve zihin sağlığıma hiç dikkat etmedim.

Yaklaşık 3 saat kadar sonra, bu konuda daha fazla düşünmek ve yazmak istemediğimi fark ettim. Halbuki iyi kısım şimdi başlıyordu ama yüzleşmenin ve derinlere inmenin bu kadarından bile yoruldum. Demek ki bu liste iki bölümden (belki de üç) oluşacak. Umarım bir 10 yıl sonra okuması bu kadar sıkıntılı olmaz.

Yaklaşık 2 gün sonra, listenin yarısını sildim, geriye kalan maddelerin de açıklamalarını kısalttım. Onları yazmış olmak ve yüzleşmek bile yetti. Hem madem 29'um ve uzun bir süre daha 27 kalacağım, bunları daha sonra, mesela birkaç yıl kadar sonra düşünürüm.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Sıcak günlerin başı.

  Bu fotoğraf o kadar çok şey demek ki benim için. Buraya kaydetmesem, o günü kendime bir kez daha anlatmasam (ve tabii anneme de, tekrar ve tekrar) eksik kalırdı bir yanım. Benim bir yanım hep eksikti zaten, her şeye sahip olduğum halde. Çünkü ne şu sağdakinden, ne soldakinden, bir gece için bile vazgeçemedim yıllarca. İkisi de bana hiçbirinden vazgeçmem gerekmediğini söyleyip durduğu halde. Bu kadar kıymetli ve vazgeçilmez olmasalardı, herhangi bir evde öylece yaşayıp gitmek çok kolay olurdu, hasretsiz, eksiksiz. Ama olmadı, ben hep dert edindim hangisi yanımda değilse. Geçen pazar günü, annemi yeşil akvaryum balkonumuzda misafir etmek, şu minicik plaj sandalyemize oturması, yanında getirdikleri, keyifler, keyifler... Ben nasıl minnet duymam, ben kısa bir süre için de olsa, nasıl da sakinleşmem. Her şeyin, kurduğumuz ufak düzenin annemin içine sinmesi ne kadar önemli, yalnız kaldığımızda bana söyledikleri, hissetikleri ne kadar değerli.


Happy Feets, Cat Feets. Bu da aynı Pazar gününden. Palmiyeli, sarı etek geçen yazdan kalan ve bu yaz hala giyebildiğim birkaç şeyden biri. Bütün bir kışı bu kadar kilo alarak geçirdiğime hala inanamıyorum. Halbuki sürekli yemek yerken ve sürekli uyurken, giderek genişlediğimi hissediyor olmam lazımdı, bu şaşkınlık çok yersiz şimdi. Şekeri zorla bıraktırıldım (bırakmak değil, bıraktırılmak) Her gün üç-beş lüplüp götürdüğüm çikolatalara ve dondurmalara yasak geldi, geri kalan hamurlar ve etler, ve diğer harika şeylere de kendi irademle kısa bir ara verdim. Umarım işe yarar, çünkü 30 yaşına girmeme 1 ay kala, görünüşümden hiç memnun olmamak işleri kolaylaştırmıyor. Bu sebeple ve daha fazla içimde kalmaması için aldığım renkli saç boyasını uygulamadan önce hala biraz cesarete ihtiyacım var. 


Atölyenin çatısına her akşamüstü gelen kumrular. Kumru hep en güzel, en duygusal kuş. Bu çift ise, epeydir birlikte ve kapıyı açık buldukları zaman salınarak mutfağa girip, şöyle bir turlayıp yine terasa çıkıyorlar. Bu insancıl ve muhabbetli hallerine hepimiz bayılıyoruz. Umarım yakında masalarımıza da konmaya, elimizden bir şeyler atıştırmaya başlarlar.


Paspas'ın güzelliği? Giderek daha pofuduk, giderek daha pür dikkat bakışlı bir kız oluyor, atölyenin cilveli ve şımarık Paspas'ı. Her geldiğimde karşılaması, göbeğini açarak yerlerde yuvarlanması ve sonra kucağımda der top olması en büyük keyiflerimden biri. Fincan kadar bir bebekten, kocaman güzel bir kıza dönüştü, bulduğu her şeyin tadına bakan ve yiyebildiği kadar yiyen, apaçık çingene ve pek görgüsüz, çok zeki, çok işbilir, şahsına münhasır kız. 


Ve şimdi büyük aşkımın yanındayım. Geçen hafta yanına hiç gidemediğim için bana küsmüştü, çok haklıydı ve çok üzgündüm. Ona ruh eşim dediğim zaman hunharca dalga geçiliyorum. Ama o ve ben durumu biliyoruz, birbirimizin içinden geçenleri de. Şimdi bendeki sükunetin, kabullenişin farkında. O da aynısını hissediyor. Güzel gövdesinin yarısı bacağımda, bu sıcak yaz gecesinde, birbirimizin değerini biliyoruz. İyi ki birlikte büyüdük, kızkardeşim, yumuşak karnım.

Peki madem, sıcaktan yerlere serildiğimiz, yapış yapış Temmuz günleri başlasın, bol bol su içilsin, gölgelerden yürünsün, azıcık esen bir köşe bulunduğu an, bir soğuk kahve alıp çökülsün.

30 Haziran 2015 Salı

Julie Seabrook, kısa günün keşfi

 Instagram'daki galerisi dışında başka portfolyo adresi bulunmayan, çok tatlı bir fotoğrafçı, Julie Seabrook Ream (hey_jules_studio)

  Hazır her yer gökkuşağına boyanmışken, güzel işleri teker teker incelenebilir, pek de güzel olur. Bulduğu, topladığı ve kompoze ettiği objelere, renk geçişlerine, fikirlerine hayran kaldım. Tek rengin skalalarından oluşan, monokrom kompozisyonlar da yapar umarım, hadi buraya birkaç örnek:


28 Haziran 2015 Pazar

Melankoliyi terbiye etmek

  Benim güzel huzurum, giderken başucuna bıraktığım notlardan, resimlerden ve mektuplardan bir kitap yap bir gün, ismi de ''Ne çok sevmiş.'' olsun. Bir fotoğraf albümü gibi hazırla onu, kucağımıza alıp bakalım yıllar sonra, ''Amma çok sevdim hakikaten'' diyeyim, sonra yine avucumu eline alıp öp, ben yine kalbimin gürültüsünden zamanın ve mekanın varlığını unutayım.
Bu seferkinde sen ve ben, nehirde kaybolmuş iki gemiyiz. Ben bunu yaparken, yeni ektiğimiz kaktüsleri sulamıştım, devasa pazar günü temizliğimizin keyfini sürüyordum balkonda. Sardunya bu ay ikinci kez açtığına göre, en az benim kadar heyecanlı ve coşkulu olmalı.
 

Elim iki haftada durmayı ve resim yapmayı unutmayı başarmış, geçici bir hafıza kaybı yaşıyor. Ona sabırla gözümün hatırladıklarını tekrar öğretiyorum, ellerime canı çabuk sıkılan, konsantrasyonu bozuk öğrencilermiş gibi davranıyorum. Hızlıca yapılan portreler ve birkaç eskiz dışında bir şey çıkmadı bu hafta. Kısa günün karı niyetine kenara kondu onlar da. Paspas ise hep kucağımda ve hep çok uykuluydu.


Şu hayatta iki ayrı semtte bol çiçekli iki balkona sahibim, ya annemin elinden tutarak, ya da dünyanın en şeker yanaklarını severek uykuya dalabilirim ya, benden şanslısı yokmuş, onu yeni yeni anlıyorum. İçimdeki bitmeyen melankoli de anlasın, dinsin artık hadi.

18 Haziran 2015 Perşembe

İki kız, salıncak, heykeller.



Birbirimizin gözünden Elif ve ben. Arkeoloji Müzesi'nin huzurlu, geniş ve antik bahçesi. Bütün ışığı üstüne alan güzel, beyaz salıncak. Rüzgarlı ve serin yaz günü. Yalnız hissetmemek, gülümsemek, kediler. 
Sappho'nun gözlerine bakıp uzun uzun düşünmek, minnet duymak, aşık hissetmek, huzurlu hissetmek için güzel bir gündü. Başka bir hayatta umarım çıplak ayaklarla yanında oturup, şiir yazarken resmini yapmışımdır. 

Bir başına tuhaf

.....İşte ben sürekli bir şeyleri fark ederim, bir şeyleri fark etmekten ve bu farkındalığımın en derinlerine kadar inmekten, bulunduğum yüzeyden koparım, o yüzeyin en yabancısı ve sersemi olurum.

Diğerleri bunu bir fark ederse, vasatlık ve normallik değerlerine göre, muhtemelen ve genellikle canıma okurlar. Bazen içlerinde şefkatli ve anlayışlılar olur, hisliler, efkarlılar, sadece tuhaflar (sadece tuhaflarla çocukluğumdan beri iyi anlaşırız.) bir şekilde canı sıkkınlar, ortamdan kopuklar olur. Onlar iyi ki olur, olmasalar ben indiğim derinliklerde yitip giderim, kalkar başka masaya geçerim. Bir kedi bulur, onunla insanları rahatsız edecek kadar fazla vakit geçiririm ve ilgilenirim. Bunlar benim normal hayata adapte oluşumun ve sosyallik deneyimlerimin kaçınılmaz sonucudur.

Bir dahakine kadar, şimdi penceremin önünde, içeride ve güvendeyim, teşekkürler.


14 Haziran 2015 Pazar

Çiçekli, düşünceli haftanın sonu.

 Bir hafta öncesi, sezonun son sergisini en fırtınalı ve yağmurlu günlerden birinde açtık. Nurşah'la ilk kez bir araya geldik, o gördüğüm en büyük papatya demetiyle karşıladı beni. Genelde ben insanların fotoğraflarını çektiğimden ve bir yerlere koyduğumdan, onun bir sürü fotoğrafımı çekmesi, koyması çok hoşuma gitti. Bunlar çok doğal yapılan ama etkisi çok büyük olan jestler. Bir kadının diğerine çiçek vermesi, bildiğim en güzel hislerden biri. Bu papatyalar şimdi iki evimde, üç vazoda ve iki çay bardağında.

Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.


Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.

Ve işte bu da, dün akşam kalbimi eriten manzara. Şeker şimdiye dek Evrim'e pek pas vermezdi, gördüğünde şöyle bir elini, paçasını koklayıp, salına salına geçip giderdi yanından. Dün ne olduysa oldu, Şeker resmen aşık oldu ve Evrim'in önüne gidip yere serildi, kocaman göbeğini ona sundu, cilveli cilveli yerlerde yuvarlandı. (Çok az şımaran ve muhteşem göbeğini sürekli esirgeyen bir hanımefendi için, bu çok büyük bir flört hareketi elbette) Sonrasında ise kucağa alındı, kaşındı, ''patpat''landı (Bu çocuk kedilerin popolarına pat pat diye vurmadan sevemiyor, anlamadığım şey ise, kedilerin buna bayılıyor oluşu) Bir kediyi bebek gibi tutan, ona böyle tatlı bakan bir sevdiğim çocuk, bir sevdiğim kedi, bana çok güzel ve hiç beklemediğim hayaller kurdurdunuz. 

Bu da geçen haftanın çizimi. Renkleri çizgi çizgi sürmeye, üç ya da dört renkli skala'lar ve degrade'ler denemeye, fonda bunları yaparken de önde bir hayvanla (bu seferki hisli bir Danua oldu) bakışmaya devam. Ne hayvansız, ne çizgisiz, hiçbir hafta bitmesin. 

13 Haziran 2015 Cumartesi

Frida Sancıları

Üç gün, üç serum, dört iğne. Fazla uzun ve kafa sallayacak kadar gürültülü bir MR çekimi. Ömrümden üç yıl götüren bir muayne (hala her saniyesini kafamda tekrar yaşayıp, oturduğum yerde büzülüyorum.) Şuan sağ kolumda, üç gündür parçam haline gelmiş anahtarın verdiği rahatsızlıkla, kolumu özgürce eğip bükmenin rahatlığını arıyorum. Çok fazla serum yiyecek hastaların kolunu tekrar tekrar delmemek için, giriş yapılan anahtarı üstünde bıraktıklarını bilmiyordum. Sağ kolumun bir kapı olduğunu düşünmek bana biraz keyif verdi ve bunun hakkında birkaç sayfa zırvaladım.

İnsanların neden hastane odalarından ya da serumlu kollarından fotoğraf koyduklarını anlamazdım, mal mal bakardım. İki gün önce ağlamam yeni durmuşken ve annem tatlı tatlı kolumu severken, aniden anladım. Şefkat istiyorlar. O kadar basit ve anlaşılabilir ki. O an ulaşabilecekleri herkese ulaşmak, iyi şeyler söylenmesini ve dilenmesini sağlamak, kendilerini sevginin güvenliğine almak istiyorlar. Hemen bir fotoğraf çektim, Evrim'e ve Emek'e yolladım, tam da canlarıma yakışan tepkiler aldım ve bana sarılmış kadar oldular. Dahasını istemedim, başka da zırlamadım.

Ne zaman kadın doğum, regl, jinekoloji, karın ağrısı gibi tamamen kadınlara özgü ve çok hassas dertlerim olsa, aklımda Frida'nın resimleri belirir. Bir derdi ve acıyı bu kadar gerçek ve iyi anlatmasına tekrar tekrar şaşırırım. Benim gayet olağan bir muayne, sonrasında beklemediğim bir sonuç (Doktorun deyimiyle ''Bu bizim hiç sevmediğimiz bir şey'') ve hafif sancılı bir tedavi sürecinde yaşadıklarımın, çok ama çok fazlasını yaşamış, üstelik de ömrü boyunca yaşamış bir kadın, ikinci ismi ''Sancı'' olsa, gayet makul olacak bir kadın. İnsana acılarında ve korkularında hiç yalnız olmadığını hissettiriyor.

Şimdi sonuçları bekliyorum, biraz korkuyorum. Canım çok tatlı olduğu için ve doktorun hiç sevmediği şey, doktorun nefret ettiği bir şey çıkarsa, ne tepki vereceğimi bilmediğim için. Geçen gün sildiğim kısımda da buna yakın korkular vardı, hep en kötüsünü beklediğimi anlatıyordum. Bu durum kafamın içindeki ufacık isteklerle ve meraklarla yüzleşmemi sağladı, her şey yoluna girdiğinde onlarla yüzleşmek ve belki de artık inkar etmemek için buraya not ediyorum.

Her şey yoluna girsin, sağ kolumu rahatça ve düşünmeden hareket ettirmek ne kadar değerli, sancısız ve acı içinde buruşmadığım bir yarım saat bile ne kadar değerli. Sıradan, keyifli bir yaz günü, dertsiz ve kaygısız, kansız ve serumsuz, aşık ve hafif, yanımda Şeker'in uyuduğu, çok ama çok değerli.

10 Haziran 2015 Çarşamba

O'Keeffe, bir yabani


 

  Sevdiğim ressamların içinde yeri hep ayrı (Hoş, hangisinin yeri ayrı değilse) Georgia O'Keeffe. Yabani, geçimsiz, vahşi ruhlu bir kadın olup, çiçeklerin taç yapraklarını bu kadar güzel, zarif ve derin bir şekilde boyamasından mıdır, Amerikan kırsalında kimseleri sokmadığı bir klubede yaşamış ve üretmiş olmasından mıdır, dönem dönem her bakışımda bir çiçek ile cinsellik, doğum ve kadın bedeni arasında kurduğu bağları hayranlıkla keşfedişimden midir nedir, bugünlerde yine en çok baktığım ressamdır.

Kendi dönemi içinde bu devasa taç yaprakları, üreme organlarını, öküz ve antilop kafataslarını, çölleri boyayarak ne yaptığı ve anlattığı pek anlaşılamamış olsa da (gerçi onun anlaşılma kaygısı yaşadığını sanmıyorum.) çok daha sonra, belki de 70'lerde Robert Mapplethorpe'un fotoğraflarındaki çiçeklerin erotizmiyle tekrar gün yüzüne çıkmış, bugün ise yok satan Amerika'lı ressamlardan biri O'Keeffe. Benim içinse, Süheyl dayımın, güzel sanatları kazandığım yıl Seattle'dan çok güzel bir O'Keeffe kitabı getirerek tanıştırdığı, boyadığı büyükbaş hayvan kafataslarından çok etkilenip, yetenek sınavındaki kompozisyonuma onlardan bir taneyi ezbere çizerek okulu kazandığım, yeri bir kez daha özelleşmiş olan güzel, gerçek kadın. Yabani kelimesi onun bu gerçekliğindeki güzelliği, uzaklığını, hakkında anlatılan efsane geçimsizlik ve huysuzluk hikayelerini ve elbette doğaya olan ölçüsüz yakınlığını anlatan, yegane kelime. Yabani olmayı resim yaparak başarmaktan daha güzel ne var ki, ben bilmiyorum.

 

Bir kızkardeş

 İnsan olanından yok, kedi olanından var. Pufpuf bıyıklım, bir şeye pür dikkat kesildiğin zaman ensenin kabarıp, kulaklarının da aşağı düşmesi, bana en içten kahkahalarımı attıran şey olabilir. Gecenin bir vakti sessiz adımlarla gelip kolumun altına girmen, başını el bileğime yaslaman, o yusyuvarlak kafanı da avucuma bırakman, bana hayatta en çok huzur veren şey olabilir. Sana ''Gördüğüm en güzel şeysin.'' diye fısıldarken, hayatımın en ciddi anını yaşıyor olabilirim. Hadi gel, sırtını kabartalım, burnunu kaşıyalım, patilerini sevelim.