Adamlar sokakta seni kıstırıyordu. Hevesle, hınçla, aç köpekler gibi üzerine koşuyordu. Bir duvarın dibine çöktün, üzerine tekmeler, yumruklar yağmaya başladı.
Nefesim kesildi. Bakamadım. Hemen durdurdum. Çok özür dilerim kardeşim (Abdullah gibi, Ethem gibi sen de kardeşimsin benim) sen o tekmeleri yemeye devam ettin, öldüğünü hissederek, o kuytu sokakta tanımadığın ayakların altında ezilerek hayatını yitirmeye devam ettin. ve ben gözlerimi açık tutup, bunu zihnime kazımaya bile güç bulamadım kendimde. senin o kuytu sokakta ölmeye cesaretin vardı, benim gözlerimi açık tutmaya bile halim kalmadı beş saniyede. kalbim ezildi, canım yandı. annen görmesin, baban görmesin, abin görmesin o görüntüleri, nolur ellerine geçmesin bir yerlerden. kaç ömürlük acı çektiler, kaç kez öldüler zaten hazirandan beri. bir de bunu görmesinler.
Canım çok acıyor. Yaşadığım utancın haddi hesabı yok. Seni hiç unutmayacağım. (Abdullah gibi, Ethem gibi, Mehmet gibi, Medeni gibi) ölümsüz oldunuz siz. Bizim kuşağın kahraman çocukları oldunuz. ''Unutursak kalbimiz kurusun.''
22 Ağustos 2013 Perşembe
19 Ağustos 2013 Pazartesi
happiness is a warm gun mama
''ya benim mutlu olmam lazım. çok acil, bak durum cidden ciddi. (sahiden sahi de diyebilirsin burada)''
o zaman ne yapacağız? ''gel robinson'a bir bakalım, kitap alalım'' dedi. hiç yürümek istemiyordum, taksim'in en çok rüzgar alan çatılarından birindeydik. günün en güzel saatleriydi. ama peki dedim, istiklal'de yürümeyeli epey olmuştu. istiklal uzun süredir, işimi görmem gereken yerlere gidip, koşarak uzaklaştığım bir yer. iyi ki gitmişiz. güzel kitaplar buldum yine. sonra bugün istanbul'un o en güzel kitapçısının da kapanabileceğini okudum. herhalde istiklal'de hiç durağım kalmaz artık, durasım da kalmaz.
neyse neyse mutlu olmam lazım. o yüzden yeni kitap. radyo eksen. kafadan uydurduğum soğuk kahve. (filtre kahve+vanilyalı dondurma+moccha likörü sonra iki saat buzdolabı) ondan sonra radyo eksen'in bile yetmediğini anlayınca, john lennon'ın sesi gerekti. eğer john lennon'ın sesine ihtiyaç varsa, diğer müzikler rafa kalkar. sonra beşiktaş'ta en sevdiğim balkon. kaktüslerim, minik yeşil bebeklerim. sonra tatile çıkan arkadaşımın bize emanet ettiği, güzeller güzeli minik (a.k.a duman) sonra bilgisayarın başından kalkıp gelen sevgilim. yeterince alan fethetmiş olmalı o komik oyunda, çok mutlu görünüyor. güldürüyor. saçmalıyor. kedi sürekli ama sürekli car car car konuşuyor.
ve ben minnet duyduğum her şeyi tekrar hatırlıyorum. unutmakla ve hatırlamakla geçirdiğim bir yılın ardından, yarın 27 oluyorum. 27'nin içindeyken unutmaktan ve hatırlamaktan başka şeyler de yapabilmeyi diliyorum.
o zaman ne yapacağız? ''gel robinson'a bir bakalım, kitap alalım'' dedi. hiç yürümek istemiyordum, taksim'in en çok rüzgar alan çatılarından birindeydik. günün en güzel saatleriydi. ama peki dedim, istiklal'de yürümeyeli epey olmuştu. istiklal uzun süredir, işimi görmem gereken yerlere gidip, koşarak uzaklaştığım bir yer. iyi ki gitmişiz. güzel kitaplar buldum yine. sonra bugün istanbul'un o en güzel kitapçısının da kapanabileceğini okudum. herhalde istiklal'de hiç durağım kalmaz artık, durasım da kalmaz.
neyse neyse mutlu olmam lazım. o yüzden yeni kitap. radyo eksen. kafadan uydurduğum soğuk kahve. (filtre kahve+vanilyalı dondurma+moccha likörü sonra iki saat buzdolabı) ondan sonra radyo eksen'in bile yetmediğini anlayınca, john lennon'ın sesi gerekti. eğer john lennon'ın sesine ihtiyaç varsa, diğer müzikler rafa kalkar. sonra beşiktaş'ta en sevdiğim balkon. kaktüslerim, minik yeşil bebeklerim. sonra tatile çıkan arkadaşımın bize emanet ettiği, güzeller güzeli minik (a.k.a duman) sonra bilgisayarın başından kalkıp gelen sevgilim. yeterince alan fethetmiş olmalı o komik oyunda, çok mutlu görünüyor. güldürüyor. saçmalıyor. kedi sürekli ama sürekli car car car konuşuyor.
ve ben minnet duyduğum her şeyi tekrar hatırlıyorum. unutmakla ve hatırlamakla geçirdiğim bir yılın ardından, yarın 27 oluyorum. 27'nin içindeyken unutmaktan ve hatırlamaktan başka şeyler de yapabilmeyi diliyorum.
14 Ağustos 2013 Çarşamba
aslında çok bir şey istemiyorum.
her yeri beyaza boyayacağım. bir sürü, bir sürü çiçek, kaktüs, irili ufaklı, yemyeşil ve her yerde.
açık renk ahşap, iki sandalye. en fazla üç. masa istemem bile.
çok rahat bir koltuk. o kadar rahat ki, kitap okuyup kahveni içerken, bir bakmışsın en tatlı akşamüstü uykuları gelmiş.
çok fazla gün ışığı. akşamları loş ışık.
sonra renkli yastıklar. çizgi filmli, dikişli, nakışlı, komik, kocaman yastıklar.
kitaplar. kedi.
''kendine ait bir oda'' demişti yazar kadın.
13 Ağustos 2013 Salı
iskeledeki çocuklardan biri
8 yaşındaydım. sana mektup yazıyordum. ne hakkında yazdığımı, neden yazdığımı bile bilmiyordum büyük ihtimal, ama bir görev bilinciyle hayatımda olup bitenleri sana anlatıyordum. sonra posta kutusunda gölköy-bodrum yazan bir zarf beliriyordu, mutlu mutlu odama koşuyordum. yalnızlığım azalıyordu. biz o yaşta bile yalnız ve melankolik çocuklardık. belki o yüzden yaşıtımız olan erkekler ve kızlar itişip kakışırken, biz ufacık dünyamızda dertleşecek, döktürecek satırlar bulabiliyorduk.
10 yaşındaydım. senin çok mutsuz bir günündü, ne kadar da haklıydın. o yaşta bir çocuğun hiç düşünmemesi, hiç üzülmemesi gereken şeylerle uğraşıyordun. salıncakta oturuyorduk, sen hafif hafif ağlıyordun. belli belirsiz. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. anneme gidip bize dondurma almasını istedim. salıncakta dondurma yedik yanyana oturup. sonra ayaklarımızı sallamaya başladık. sonra da yine ipe sapa gelmez hikayeler anlatmaya.
14 yaşındaydık. sen çok haylaz ve uyuz bir arkadaş bulmuştun. ikiniz takım olmuştunuz ve kızları korkutuyordunuz denizde, bikinilerini falan çözüp kaçıyordunuz. ben öfke dolmuştum, başkasıyla takım oldun ve iyi anlaşıyorsun diye. ben de bir kız buldum otelde kalan. sonra denizde olay çıktı bir gün. sen avuç avuç ıslak kum attın üstüme, karnım, popom allah ne verdiyse her yanıma ıslak kum çarptı, öfkemden ağladım. küfürler havada uçuştu. sonraları annemle çok güldük o güne.
16 yaşımdayken bir sabah kahvaltısında alnımda yumurta kırmana güldüğümüz gibi. ki seni önce orkide'nin sonra kaktüs'ün önüne kadar kovalayıp, (çita gibi koşan bir çocuğu niye kovalıyorsam) en sonunda kahvaltı masasına geri dönüp, orada yumurtanı afiyetle yediğini görmüştüm. bak yine gülmeye başladım. alnım çok acıdı lan!
sonra işte, yıllar ikişer, üçer demeden geçti. iskeledeki çocuklardan biri büyüdü. o büyüyen bazen sen oldun, bazen ben oldum. biri geride kalınca, diğeri ona el verip yukarı çekti hep. ve çok hayal kurduk. en çok da o iskelenin ucunda otururken kurduk hayalleri. uzun yolları, başka deniz kenarlarını, daha farklı hayatları, İtalya'da daracık sokakları, güzel kitapları, filmleri, ufak apartman dairelerini hayal ettik durduk. öyle ayakta kaldık çoğu zaman. benim kişisel ''ayakta kalma''larım ise hep, orada olduğunu bilmekle oldu. en yalnız kaldığım anlarda orada bir yerde, başka anneden doğma bir erkek kardeşim vardı, telefonlarını duymuyordum çoğu zaman, ama arayabilirdim gecenin bir körü. sesimi duyduğu anda ''neyin var iyi değilsin sen'' derdi. ya da her an kalkıp, bir otobüse binip gidebilirdim evine, on defa çağırdıysan iki defa yapabildim bunu, ama yapabiliyor olacağımı bilmek yetti. sonra senin ''ben istanbul'dayım, kahvaltıya sizde olurum'' mesajını her an görebileceğimi bilmek, ve evet bu mesajını görmediğim de oldu. az eşek değilmişim ben. ama işte, iskeledeki çocuklardan biri, diğerine hep ulaştı olduğu yerde, orası nerede olursa olsun.
sen fazla yalnız, fazla melankolik, tuhaf bir kız çocuğunun sahip olabileceği en iyi dost oldun, çok uzun yıllardır. senin ailen, benim ailem. senin sevgilin, benim sevgilim (o kadar güzel bir kız bulmasaydın sen de, (peluş bebeğim naber ;) geride bıraktığın her şeye, nasıl istersen öyle bakacağım.
ve sana mektup yazacağım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. şimdi yine iskeledeki çocuklardan biriyim ben. bir ele ihtiyaç duyan mıyım, eli uzatan mı, orasını kestiremiyorum henüz. ama ikisi birden olabileceğimi fark ettim bugün. seni aylardır görmüyorum, seni şimdiden özledim.
10 yaşındaydım. senin çok mutsuz bir günündü, ne kadar da haklıydın. o yaşta bir çocuğun hiç düşünmemesi, hiç üzülmemesi gereken şeylerle uğraşıyordun. salıncakta oturuyorduk, sen hafif hafif ağlıyordun. belli belirsiz. ben ne diyeceğimi bilemiyordum. anneme gidip bize dondurma almasını istedim. salıncakta dondurma yedik yanyana oturup. sonra ayaklarımızı sallamaya başladık. sonra da yine ipe sapa gelmez hikayeler anlatmaya.
14 yaşındaydık. sen çok haylaz ve uyuz bir arkadaş bulmuştun. ikiniz takım olmuştunuz ve kızları korkutuyordunuz denizde, bikinilerini falan çözüp kaçıyordunuz. ben öfke dolmuştum, başkasıyla takım oldun ve iyi anlaşıyorsun diye. ben de bir kız buldum otelde kalan. sonra denizde olay çıktı bir gün. sen avuç avuç ıslak kum attın üstüme, karnım, popom allah ne verdiyse her yanıma ıslak kum çarptı, öfkemden ağladım. küfürler havada uçuştu. sonraları annemle çok güldük o güne.
16 yaşımdayken bir sabah kahvaltısında alnımda yumurta kırmana güldüğümüz gibi. ki seni önce orkide'nin sonra kaktüs'ün önüne kadar kovalayıp, (çita gibi koşan bir çocuğu niye kovalıyorsam) en sonunda kahvaltı masasına geri dönüp, orada yumurtanı afiyetle yediğini görmüştüm. bak yine gülmeye başladım. alnım çok acıdı lan!
sonra işte, yıllar ikişer, üçer demeden geçti. iskeledeki çocuklardan biri büyüdü. o büyüyen bazen sen oldun, bazen ben oldum. biri geride kalınca, diğeri ona el verip yukarı çekti hep. ve çok hayal kurduk. en çok da o iskelenin ucunda otururken kurduk hayalleri. uzun yolları, başka deniz kenarlarını, daha farklı hayatları, İtalya'da daracık sokakları, güzel kitapları, filmleri, ufak apartman dairelerini hayal ettik durduk. öyle ayakta kaldık çoğu zaman. benim kişisel ''ayakta kalma''larım ise hep, orada olduğunu bilmekle oldu. en yalnız kaldığım anlarda orada bir yerde, başka anneden doğma bir erkek kardeşim vardı, telefonlarını duymuyordum çoğu zaman, ama arayabilirdim gecenin bir körü. sesimi duyduğu anda ''neyin var iyi değilsin sen'' derdi. ya da her an kalkıp, bir otobüse binip gidebilirdim evine, on defa çağırdıysan iki defa yapabildim bunu, ama yapabiliyor olacağımı bilmek yetti. sonra senin ''ben istanbul'dayım, kahvaltıya sizde olurum'' mesajını her an görebileceğimi bilmek, ve evet bu mesajını görmediğim de oldu. az eşek değilmişim ben. ama işte, iskeledeki çocuklardan biri, diğerine hep ulaştı olduğu yerde, orası nerede olursa olsun.
sen fazla yalnız, fazla melankolik, tuhaf bir kız çocuğunun sahip olabileceği en iyi dost oldun, çok uzun yıllardır. senin ailen, benim ailem. senin sevgilin, benim sevgilim (o kadar güzel bir kız bulmasaydın sen de, (peluş bebeğim naber ;) geride bıraktığın her şeye, nasıl istersen öyle bakacağım.
ve sana mektup yazacağım, aynı çocukluğumuzdaki gibi. şimdi yine iskeledeki çocuklardan biriyim ben. bir ele ihtiyaç duyan mıyım, eli uzatan mı, orasını kestiremiyorum henüz. ama ikisi birden olabileceğimi fark ettim bugün. seni aylardır görmüyorum, seni şimdiden özledim.
9 Ağustos 2013 Cuma
I am yours now
''aman ben dinlemiyorum artık xx, hiç heyecan duymuyorum valla, ohoo tükettim ben onları'' derken sesler, ordan burdan, ben dedim ''lan bu mis gibi grup değil miydi, niye bok atıyorlar'' sonra ben de patlatıverdim bir ''amaaan'' zaten bu yaz iyice çığrından çıktı. bir gram daha mutsuzluk bulaşırsa içime, yemin ederim şuracıkta infilak edeceğim. (etmedim yok) gel dedim sevgilim, iki-üç saat ne varsa unutalım. ben varım, sen varsın. bir hafta önce akdeniz yollarında dinlediğimiz ne varsa, şimdi önümüzde. sonra zaten ''şeyler'' önemsizleşti.
neyse işte gittik konsere, tereddütler içinde. bunlar bizim ayaklarımız. onlar da mutlu oldu. The XX en sevdiğimiz yenilerden biri. pek canlı dinlemelik grup değil, ondan tereddütlüydük, uyuyakalır mıyız diye. konser dinlemeyi ve izlemeyi nasıl özlemişim, bir iyi geldi bana, bir beklenti üstü mutluluk getirdi. dört buçuk yıldır adam akıllı ilk kez onunla konser dinledik beraber, belki etkisi vardır.
hep yeni albümden çaldılar, yol müziği haline getirdiğimiz intro, vcr, infinity, islands, night time, shelter, basic space, crystalised falan az çaldı, ya da bana yetmedi. ama parlak sahne ışıkları, çimen, bira, güzel müzik yeterliydi. ''I am yours now'' derken onlar, ben çok derin bir nefes aldım. insan bazı anların içindeyken ''bu benim en yüksek versiyonlarımdan biri'' diyor, iliklerine kadar hissediyor bunu. nereye, nasıl kaydedeceğini şaşırıyor. The XX, üç genç İskandinav çocuk, artık daha da keyif verecek bana. Zaten İstanbul'un ritmini onların müziği veriyor, çok eminim buna yıllardır. ben bu şehri, trafiğe çıkarken Intro'nun ritmiyle algılıyorum. işler bitip, insanlar sakinleşirken, keyfim yerine gelmeye başlarken Islands çalıyor fonda. gece, eve dönerken, yollar boşken Crystalised dönüyor şehir ışıklarıyla birlikte. İstanbul bu müzikle daha kolay geliyor.
neyse işte gittik konsere, tereddütler içinde. bunlar bizim ayaklarımız. onlar da mutlu oldu. The XX en sevdiğimiz yenilerden biri. pek canlı dinlemelik grup değil, ondan tereddütlüydük, uyuyakalır mıyız diye. konser dinlemeyi ve izlemeyi nasıl özlemişim, bir iyi geldi bana, bir beklenti üstü mutluluk getirdi. dört buçuk yıldır adam akıllı ilk kez onunla konser dinledik beraber, belki etkisi vardır.
hep yeni albümden çaldılar, yol müziği haline getirdiğimiz intro, vcr, infinity, islands, night time, shelter, basic space, crystalised falan az çaldı, ya da bana yetmedi. ama parlak sahne ışıkları, çimen, bira, güzel müzik yeterliydi. ''I am yours now'' derken onlar, ben çok derin bir nefes aldım. insan bazı anların içindeyken ''bu benim en yüksek versiyonlarımdan biri'' diyor, iliklerine kadar hissediyor bunu. nereye, nasıl kaydedeceğini şaşırıyor. The XX, üç genç İskandinav çocuk, artık daha da keyif verecek bana. Zaten İstanbul'un ritmini onların müziği veriyor, çok eminim buna yıllardır. ben bu şehri, trafiğe çıkarken Intro'nun ritmiyle algılıyorum. işler bitip, insanlar sakinleşirken, keyfim yerine gelmeye başlarken Islands çalıyor fonda. gece, eve dönerken, yollar boşken Crystalised dönüyor şehir ışıklarıyla birlikte. İstanbul bu müzikle daha kolay geliyor.
28 Temmuz 2013 Pazar
teknedeyim. tekne sallanıyor.
akdeniz'in sularında ne çok renk var, fırçamı hiç sürmediğim.
bu mavinin içine ne kadar yeşil katmışlar? ve ne kadar kararında bir parlak beyaz?
elinin yordamı ne güzelmiş.
değiştireceksin beni. belki de değiştim bile, sana hissettirmeden.
bir teknedeyim. bir tekne sallanıyor. ben başka hiçbir yerde olmak istemezdim.
ve uzun zamandır da olmamıştı böyle bir an.
başka yerlerde olmak istemekten yorulmuştum.
kendimi hiç olmak istemediğim bu teknede bulmamdan biraz öncesiydi.
''bütün bu insanlar denizin üzerinde bir ceviz kabuğunda sallanmaktan ne anlıyorlar?''
hele bir gel sen, hele bir açılalım, anlarsın dediler.
ben o laflarımı yedim sonra, kaşık kaşık.
o kadar çok gülümsedim ki, hoş gördüler. üzüldüler bile.
ben çünkü uzun zamandır başka yerlerde olmak istediğimden,
ben uzun zamandır tam olamamıştım o yüzden işte.
sonra hepsi sustular.
hep öyle bir an gelir.
çay bile vardı. denizin üzerinde çay içebilmek varsa, ben başka yerleri düşünmem.
ufak bir ada vardı. yelkenliler hep, vardı.
su yeşildi, sonra maviydi, arada çok parlak bir beyazdı, gözlerimi sulandırıyordu.
onlara baktım, uyuyorlardı. ben de uyur gibi yaptım,
hem o anda yaşamayı, hem o anda uyumayı denemek istedim. oldu. oldu.
bu deniz nasıl bu renk oldu, onu hiç anlamadım.
şimdi ağlarsam çok ayıp olur, şimdi kahkaha atarsam bir tuhaf olur.
durdum ben de. en iyi yaptığım şeyi yaptım. biraz daha durdum.
hazları erteleme içgüdüsüyle, ona hiç bakmamıştım, yanıma hiç dönmemiştim o ana kadar.
fakat çayım bitmişti, hazırdım en mutlu olmaya.
döndüm ve onun güzel ellerinden başlayıp, güzel burnuna kadar baktım.
çok derin nefesler almam gerekti o an.
diğerleri gibi o da uykudaydı. ama takdir edersiniz ki, biraz daha güzel geldi bana diğerlerinden.
daha fazla uyur gibi yapmama imkan yok.
bir teknedeyim ve tekne sallanıyor.
başka da hiçbir yerde olmak istemezdim.
bu mavinin içine ne kadar yeşil katmışlar? ve ne kadar kararında bir parlak beyaz?
elinin yordamı ne güzelmiş.
değiştireceksin beni. belki de değiştim bile, sana hissettirmeden.
bir teknedeyim. bir tekne sallanıyor. ben başka hiçbir yerde olmak istemezdim.
ve uzun zamandır da olmamıştı böyle bir an.
başka yerlerde olmak istemekten yorulmuştum.
kendimi hiç olmak istemediğim bu teknede bulmamdan biraz öncesiydi.
''bütün bu insanlar denizin üzerinde bir ceviz kabuğunda sallanmaktan ne anlıyorlar?''
hele bir gel sen, hele bir açılalım, anlarsın dediler.
ben o laflarımı yedim sonra, kaşık kaşık.
o kadar çok gülümsedim ki, hoş gördüler. üzüldüler bile.
ben çünkü uzun zamandır başka yerlerde olmak istediğimden,
ben uzun zamandır tam olamamıştım o yüzden işte.
sonra hepsi sustular.
hep öyle bir an gelir.
çay bile vardı. denizin üzerinde çay içebilmek varsa, ben başka yerleri düşünmem.
ufak bir ada vardı. yelkenliler hep, vardı.
su yeşildi, sonra maviydi, arada çok parlak bir beyazdı, gözlerimi sulandırıyordu.
onlara baktım, uyuyorlardı. ben de uyur gibi yaptım,
hem o anda yaşamayı, hem o anda uyumayı denemek istedim. oldu. oldu.
bu deniz nasıl bu renk oldu, onu hiç anlamadım.
şimdi ağlarsam çok ayıp olur, şimdi kahkaha atarsam bir tuhaf olur.
durdum ben de. en iyi yaptığım şeyi yaptım. biraz daha durdum.
hazları erteleme içgüdüsüyle, ona hiç bakmamıştım, yanıma hiç dönmemiştim o ana kadar.
fakat çayım bitmişti, hazırdım en mutlu olmaya.
döndüm ve onun güzel ellerinden başlayıp, güzel burnuna kadar baktım.
çok derin nefesler almam gerekti o an.
diğerleri gibi o da uykudaydı. ama takdir edersiniz ki, biraz daha güzel geldi bana diğerlerinden.
daha fazla uyur gibi yapmama imkan yok.
bir teknedeyim ve tekne sallanıyor.
başka da hiçbir yerde olmak istemezdim.
19 Temmuz 2013 Cuma
''çılgın-hüzünlü''
''ellerine bakma artık
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü''
ben ne zaman yola çıksam buruk olurum. yolda gitme hali en sevdiğim hallerden biri olduğu halde. sırf geride annemi ve kedimi birbirine emanet etmenin, onları geride bırakmanın hüznü epey bir çöker üzerime. annem der ki ''sevinsene kızım, manyak mısın ne bu hal'' ben derim ki ''anne senin ellerin ne güzel, anne sen ne güzelsin'' (inanmazsan gel bana sor)
neyse ki çok benziyoruz. gün içinde kahkaha atarken, pencereden dışarı dalıp giderken, soğusun diye çayımı üflerken içimden hep aynı şey geçer ''şuanki mimiğim kesin aynı annem'' öyle de olur çoğu zaman. onun gözleriyle bakıp, onun ağzıyla gülümserim. bir de ellerimiz benzese, daha ne isterim.
''biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
kahırçeker mekkari katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın, sevinince hüzünlü
kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık''
tamam, bu çılgın, hüzünlü Turgut Uyar mısralarını ve diğer satırları döndüğümde sileceğim. Yol psikolojisi işte, ne yaparsın. Kırmızı pelerinlerimizi giyip birlikte yola çıkana kadar hoşçakal.
çünkü kar yağıyor
çılgın hüzünlü''
ben ne zaman yola çıksam buruk olurum. yolda gitme hali en sevdiğim hallerden biri olduğu halde. sırf geride annemi ve kedimi birbirine emanet etmenin, onları geride bırakmanın hüznü epey bir çöker üzerime. annem der ki ''sevinsene kızım, manyak mısın ne bu hal'' ben derim ki ''anne senin ellerin ne güzel, anne sen ne güzelsin'' (inanmazsan gel bana sor)
neyse ki çok benziyoruz. gün içinde kahkaha atarken, pencereden dışarı dalıp giderken, soğusun diye çayımı üflerken içimden hep aynı şey geçer ''şuanki mimiğim kesin aynı annem'' öyle de olur çoğu zaman. onun gözleriyle bakıp, onun ağzıyla gülümserim. bir de ellerimiz benzese, daha ne isterim.
''biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
kahırçeker mekkari katırları gibi
onlar ki hiçbir şeyleri yok
korkunca çılgın, sevinince hüzünlü
kar dindi
gerçekten dindi
ellerine bakabilirsin artık''
tamam, bu çılgın, hüzünlü Turgut Uyar mısralarını ve diğer satırları döndüğümde sileceğim. Yol psikolojisi işte, ne yaparsın. Kırmızı pelerinlerimizi giyip birlikte yola çıkana kadar hoşçakal.
17 Temmuz 2013 Çarşamba
üstelik kediye dokunamadım bile
dizimde yaylı bir dizlik var. çünkü ben bir sersemim. şöyle ki sokakta gördüğüm, özellikle kimsenin sevmeyeceği, çok muhteşem görünmeyen kedileri mıncıklamam gerekiyor. o sırada onlara aslında çok güzel göründüklerini, kendilerini olur olmaz riske atmamalarını, köşe başlarında gördüğüm mama olan yerleri falan da anlatıyorum güzelce. fakat cumartesi beşiktaş'ta gördüğüm kedi çok korkak çıktı. dedim ki aşırı yavaş eğileyim, o kadar yavaş eğileyim ki, birden bire kedinin yanında biteyim, mıncıklanmanın nereden geldiğini şaşırsın, oradan gıdıyı falan kaşırız ooh sabahlar olmasın bir keyif alemine dalarız.
ben ağır çekim yere eğilirken, iki yıldır duymadığım, dizimden gelen o ''krakt!!'' sesi. benden çıkan bir ''anam oy allah!'' sesi. kedinin üzerine paldır küldür inişim ve son karede arkasına bakmadan, küfürler ederek kaçan tekir kedinin görüntüsü.
sonra lise 1'den beri böyle çeşitli zamanlarda vuku bulan enayiliklerimde yaptığım gibi, kilitlenen dizimi, ovuşturarak açtım, güzelce eleştirildim. beşiktaş'ta aksayarak yürüdüm (eleştirilmeye devam ederek). akşam da buzlarla, Rheumon spreyle, kas gevşeticilerle devam ettim. (eleştirilmek çok güzel, gelsene)
şimdi bir türlü yağmurun yağamadığı bu gündüz vakitlerinde, kendi kendime ''haftaya bu saatlerde deniz kenarındayım, haftaya bu saatlerde mojito'ları götürüyorum, kral mezarlarını geziyorum, terk edilmiş manastırlarda eskiz çiziyorum'' diyerek hayallere koşuyorum. temmuz her zamanki kadar ağır, sıkıcı, tatminsiz. temmuz hep kıvranan bir ay. geçemiyor, kalamıyor da. ben dizimin altında bir yastıkla, çatık kaşlarla ekrana bakarak geçiriyorum temmuz'u.
göcek, fethiye, saklıkent rotamızda. hiç bu kadar kalabalık tatile çıkmamıştık, meraklar ve hevesler içindeyim. üstelik hiç olmadığım kadar asosyal bir haldeyim iki aydır, hep yalnız kalmaya ve sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. üç kişi bile olsak, kafa dinlemek için içerilere kaçıyorum. umarım insanların keyfini kaçırmam. umarım çok güzel kediler ve köpekler görürüm.
''-Şeker dolaptan bir soğuk su versene, kalkmayayım annem.
-Hiiiç kusura bakma, kalk kendin al. sevmeseydin elin boklu tekirini.''
ben ağır çekim yere eğilirken, iki yıldır duymadığım, dizimden gelen o ''krakt!!'' sesi. benden çıkan bir ''anam oy allah!'' sesi. kedinin üzerine paldır küldür inişim ve son karede arkasına bakmadan, küfürler ederek kaçan tekir kedinin görüntüsü.
sonra lise 1'den beri böyle çeşitli zamanlarda vuku bulan enayiliklerimde yaptığım gibi, kilitlenen dizimi, ovuşturarak açtım, güzelce eleştirildim. beşiktaş'ta aksayarak yürüdüm (eleştirilmeye devam ederek). akşam da buzlarla, Rheumon spreyle, kas gevşeticilerle devam ettim. (eleştirilmek çok güzel, gelsene)
şimdi bir türlü yağmurun yağamadığı bu gündüz vakitlerinde, kendi kendime ''haftaya bu saatlerde deniz kenarındayım, haftaya bu saatlerde mojito'ları götürüyorum, kral mezarlarını geziyorum, terk edilmiş manastırlarda eskiz çiziyorum'' diyerek hayallere koşuyorum. temmuz her zamanki kadar ağır, sıkıcı, tatminsiz. temmuz hep kıvranan bir ay. geçemiyor, kalamıyor da. ben dizimin altında bir yastıkla, çatık kaşlarla ekrana bakarak geçiriyorum temmuz'u.
göcek, fethiye, saklıkent rotamızda. hiç bu kadar kalabalık tatile çıkmamıştık, meraklar ve hevesler içindeyim. üstelik hiç olmadığım kadar asosyal bir haldeyim iki aydır, hep yalnız kalmaya ve sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. üç kişi bile olsak, kafa dinlemek için içerilere kaçıyorum. umarım insanların keyfini kaçırmam. umarım çok güzel kediler ve köpekler görürüm.
''-Şeker dolaptan bir soğuk su versene, kalkmayayım annem.
-Hiiiç kusura bakma, kalk kendin al. sevmeseydin elin boklu tekirini.''
9 Temmuz 2013 Salı
6 Temmuz 2013 Cumartesi
günaydın şeker hanım
bizim ayakta uykuya dalmalarımız da benzer.
akşamüstü olunca kitap ve kahve varsa, birimizin diğerinin yanına gelmesi de.
ve ikimiz de saksıdaki bitkileri severiz. (gerçi ben henüz hiç sardunya kemirmedim)
tombik şeker, güneş vurunca ayrı güzelsin, kış gelsin de birlikte üşüyelim.
akşamüstü olunca kitap ve kahve varsa, birimizin diğerinin yanına gelmesi de.
ve ikimiz de saksıdaki bitkileri severiz. (gerçi ben henüz hiç sardunya kemirmedim)
tombik şeker, güneş vurunca ayrı güzelsin, kış gelsin de birlikte üşüyelim.
3 Temmuz 2013 Çarşamba
istersem şimdi deliririm.
yani ben cidden hislerimi ifade etme güçlüğü yaşıyorum şuan. her şey ne acaip oldu. hem güzel oldu. hem bok gibi oldu. kendi kendime tekrarlıyorum ''ne biçim bir yaz geçiyor.. ne biçim, ne fena bir yaz..'' cinnet sıcakları değil tek sorumlusu bunların. en çok kendi kendime yaşattığım hayal kırıklığı. biraz da bu küçük oda. giderek küçülen oda ve yaklaşan duvarlar.
o arada yeni kitaplar çıktı, onlara sığındım. sığındığım yerlere de sığamadım. en iyisi kedime sığınayım biraz da. açıkta kalmak ürkütüyor.
o arada yeni kitaplar çıktı, onlara sığındım. sığındığım yerlere de sığamadım. en iyisi kedime sığınayım biraz da. açıkta kalmak ürkütüyor.
1 Temmuz 2013 Pazartesi
dram yapmamak
Beşiktaş'ta en sevdiğim balkondayım. Yakında İstanbul'da en sevdiğim balkon bile olabilir, öyle yapabilirim onu. Şimdilik altı tane saksı var, üç tane annemin verdiği muhteşem kaktüs, iki tane cam güzeli, bir tane de çilek. onların yerini sürekli değiştirip duruyorum, oynuyorum resmen. bir de çizgili şezlong gibi sandalye var, ona gömülüp kitabımı ve kahvemi alıyorum, karşımdaki ağaçları izliyorum. sanki bu şehirden de, günlük hayatımdan da sıyrılmışım. sanki bilgisayarda adam vurmakla meşgul o çocuk, bu balkon, elimdeki kitap bana tamamen, eksiksiz bir şekilde yetmiş, artmış.
Arada yanıma geliyor, ''dram yapmıyorsun değil mi'' diye. şapşal. tek başıma, sessizce saatler geçirdiğim her an, bir dram bekliyor. (haklı) ama bilmiyor ki, ben o an en mutluyum onun yanında. nasıl bu kadar doğru şekilde sevdiğini ve sevildiğini merak ediyorum. nasıl her şeyi kararında tuttuğunu. ben baş edemiyorum bazen hissettiklerimle. o ise dalgakıran. şeyler, ona gelince tuhaf bir şekilde sakinliyor, duruluyor. ben bu balkonda, herkesten ve kendimden bile uzaktayım, haftalardır ilk defa durulmuşum, mutluluktan başka his bulamaz olmuşum kendi içimde.
Şimdi başka bir balkondayım. Elimde sonlarına geldiğim kitap, kafamda bir sürü düşünce. Hava kapalı ve rüzgarlı, akşamdan beri de yağmurlu. Haftalardır ilk kez bu kadar mutlu hissedince, kaydetmek istedim.
Arada yanıma geliyor, ''dram yapmıyorsun değil mi'' diye. şapşal. tek başıma, sessizce saatler geçirdiğim her an, bir dram bekliyor. (haklı) ama bilmiyor ki, ben o an en mutluyum onun yanında. nasıl bu kadar doğru şekilde sevdiğini ve sevildiğini merak ediyorum. nasıl her şeyi kararında tuttuğunu. ben baş edemiyorum bazen hissettiklerimle. o ise dalgakıran. şeyler, ona gelince tuhaf bir şekilde sakinliyor, duruluyor. ben bu balkonda, herkesten ve kendimden bile uzaktayım, haftalardır ilk defa durulmuşum, mutluluktan başka his bulamaz olmuşum kendi içimde.
Şimdi başka bir balkondayım. Elimde sonlarına geldiğim kitap, kafamda bir sürü düşünce. Hava kapalı ve rüzgarlı, akşamdan beri de yağmurlu. Haftalardır ilk kez bu kadar mutlu hissedince, kaydetmek istedim.
10 Haziran 2013 Pazartesi
hiç yalnız değilmişiz.
biz meğer hiç yalnız değilmişiz. bunu anladım. o kadar tek başıma, o kadar yalnız ve umutsuzdum ki bu ülkede, bu şehirde.. hepsi geçti. bir an evvel kaçıp gitme isteğim geçti. hiçbirimiz yalnız değilmişiz.
ağaç seven, hayvan seven, doğa seven insandan asla zarar gelmeyeceğini, hep iyilik geleceğini bir kez daha anladım. ağaç sevmeyenin, doğa sevmeyenin, insan da sevmediğini bir kez daha anladım.
etik anlayışı kalmamış leş medyamızın içler acısı halini anladım. haber almak için açtığımız kanallardan ne kadar taraflı, emredilmiş, yanlış bilgilerle yıllardır uyuduğumuzu anladım.
başı kapalı vatandaşlarımıza ne kadar haksızlık yaptığımı anladım, hepsini bir tutarak, hepsini aynı partiye oy vermiş sayarak. başörtülü insanlara bakışımı tamamen değiştirdim, özür dileyebildiklerimden diledim, tanımadıklarım için de sohbet etmeden, dinlemeden, omuz omuza vermeden karar veremeyeceğimi anladım.
küfrederken sıkça kullandığım kelimelerin, küfür değil hatta övgü olduğunu anladım. o gece, 31 mayıs gecesi ölmek üzere olan masum insanlara evini açan hayat kadınlarını, iki gün sonrasında 2 haziranda parkta izlediğim, elinde gururla ''velek ki ibneyim'' yazısını taşıyan, daha sonra barikatlarda hep en önde olduğunu öğrendiğim genç çocuğu anladım. böyle ''orospu'', böyle ''ibne'' olalım hepimiz, dünya mis olur dedim.
futbolu, taraftarları ne kadar küçümsediğimi anladım. futbolun gücünü gördüm. bu kadar güzel insanı, cesur insanı bir araya topladı bu futbol. yıllardır toplumsal olaylara sağduyusunu sempatiyle izlediğim çArşı grubu benim için artık kahramandan farksızdır. asla unutmayacağım o 31 mayıs gecesinde, inönü stadyumu önünde onlarla avaz avaz haykırdım, üzerimize akın akın çevik kuvvetler koşarken, o insanlar herkesi bir arada tuttu ve sakinleştirdi. çatışma iyice büyüdüğü zaman, dakikalar içinde o insanlar beş,altı katına çıktılar. yüreğimize su serpen, yüzümüzü güldüren haberler hep çArşı'dan geldi.
ben kibirin neden şeytanın en sevdiği günah olduğunu anladım. bir adamın türlü hilelerle çıkarıldığı makama nasıl yapıştığını, nasıl aşağı düşmekten korktuğunu, korkusundan ne kadar ileriye gidebildiğini anladım. masum olduklarını bildikleri halde, doğa sevgisinden başka bir hisle yola çıkmadıklarını bildikleri halde bin tane çirkin iftira ve yalan ile insanlara saldıran sözde müslümanların, ama aslında müslümanlıkla alakası olmayanların derdini anladım. özgür olmak isteyen, sesi çıkan insandan nasıl korktuklarını, korktukça küçüldüklerini anladım. paranın ne korkunç şeyler yaptırdığını ve söylettiğini anladım. aslında bunları tam olarak anlamadım, tahmin yürüttüm, umarım asla da anlamam bu rezil insanları.
canını kurtarmak için koşmanın ne olduğunu anladım. kendi nefes sesim, kalp atışlarım kulaklarımda yankılanırken koşmanın, üstelik neden kaçtığını bilmeden koşmanın ne beter bir his olduğunu anladım. koşmayı bırakıp ''bakın bir dinleyin anlattıklarımı'' denemeyecek kadar gözü dönmüş halde üzerimize saldıran polisleri gördüm, ''emir kulu'' denen isim tamlamasını biraz anladım, biraz anlamadım.
gezi parkı'nın ne kadar güzel ağaçlarla dolu olduğunu, ''ya buraya son kez geliyorsam'' diye düşündüğüm gün bir kez daha anladım. sessizce dallarını sallıyorlardı, hışırdıyorlardı. oraya gittiğim gün (daha şafak baskını olmamışken) aklımda başka hiçbir şey yoktu. ya bu güzel, kocaman, tarihi ağaçları son kez görüyorsam..
cehaletin olabilecek en çirkin şeylerden biri olduğunu, bu ülkede bilgiye, izaha, barışa, uzlaşmaya tüm nefreti ve cehaletiyle direnen çok büyük bir kitle olduğunu bir kez daha anladım. tüm gerçekler ortada olduğu halde, önlerine ''bakın sizin körü körüne savunduğunuz insanlar bunları bunları yaptılar'' diyerek belgeler konulduğu halde, hiçbirini görmeyip, kulaklarını kapayan, asıl tehlikeyi cahillikleriyle oluşturan o kitleyi gördüm. ama neyse ki o kitlenin içinden sorgulamaya, anlamaya başlayanları da gördüm, anladım, anlattım.
susan arkadaşlarım olduğunu anladım. gerçekten susan, bilmeyen, bilmek istemeyen. benim için artık geçmişimde kaldılar. onları anladım, daha fazla anlama gereği görmedim.
birlik olmanın ne muhteşem bir his olduğunu anladım. nazım hikmet'in sözlerini bir kez daha anladım. orhan veli'nin de. deniz gezmiş'in de. atatürk'ün de. john lennon'ın da. o güzel ve derin sözlerini. hepsini anlama yolunda ufak bir adım attım, hepsini anlamaya biraz daha yaklaştım.
umut doluyum. aşk doluyum. hepinizi seviyorum ve güçlü olmamızı diliyorum.
ağaç seven, hayvan seven, doğa seven insandan asla zarar gelmeyeceğini, hep iyilik geleceğini bir kez daha anladım. ağaç sevmeyenin, doğa sevmeyenin, insan da sevmediğini bir kez daha anladım.
etik anlayışı kalmamış leş medyamızın içler acısı halini anladım. haber almak için açtığımız kanallardan ne kadar taraflı, emredilmiş, yanlış bilgilerle yıllardır uyuduğumuzu anladım.
başı kapalı vatandaşlarımıza ne kadar haksızlık yaptığımı anladım, hepsini bir tutarak, hepsini aynı partiye oy vermiş sayarak. başörtülü insanlara bakışımı tamamen değiştirdim, özür dileyebildiklerimden diledim, tanımadıklarım için de sohbet etmeden, dinlemeden, omuz omuza vermeden karar veremeyeceğimi anladım.
küfrederken sıkça kullandığım kelimelerin, küfür değil hatta övgü olduğunu anladım. o gece, 31 mayıs gecesi ölmek üzere olan masum insanlara evini açan hayat kadınlarını, iki gün sonrasında 2 haziranda parkta izlediğim, elinde gururla ''velek ki ibneyim'' yazısını taşıyan, daha sonra barikatlarda hep en önde olduğunu öğrendiğim genç çocuğu anladım. böyle ''orospu'', böyle ''ibne'' olalım hepimiz, dünya mis olur dedim.
futbolu, taraftarları ne kadar küçümsediğimi anladım. futbolun gücünü gördüm. bu kadar güzel insanı, cesur insanı bir araya topladı bu futbol. yıllardır toplumsal olaylara sağduyusunu sempatiyle izlediğim çArşı grubu benim için artık kahramandan farksızdır. asla unutmayacağım o 31 mayıs gecesinde, inönü stadyumu önünde onlarla avaz avaz haykırdım, üzerimize akın akın çevik kuvvetler koşarken, o insanlar herkesi bir arada tuttu ve sakinleştirdi. çatışma iyice büyüdüğü zaman, dakikalar içinde o insanlar beş,altı katına çıktılar. yüreğimize su serpen, yüzümüzü güldüren haberler hep çArşı'dan geldi.
ben kibirin neden şeytanın en sevdiği günah olduğunu anladım. bir adamın türlü hilelerle çıkarıldığı makama nasıl yapıştığını, nasıl aşağı düşmekten korktuğunu, korkusundan ne kadar ileriye gidebildiğini anladım. masum olduklarını bildikleri halde, doğa sevgisinden başka bir hisle yola çıkmadıklarını bildikleri halde bin tane çirkin iftira ve yalan ile insanlara saldıran sözde müslümanların, ama aslında müslümanlıkla alakası olmayanların derdini anladım. özgür olmak isteyen, sesi çıkan insandan nasıl korktuklarını, korktukça küçüldüklerini anladım. paranın ne korkunç şeyler yaptırdığını ve söylettiğini anladım. aslında bunları tam olarak anlamadım, tahmin yürüttüm, umarım asla da anlamam bu rezil insanları.
canını kurtarmak için koşmanın ne olduğunu anladım. kendi nefes sesim, kalp atışlarım kulaklarımda yankılanırken koşmanın, üstelik neden kaçtığını bilmeden koşmanın ne beter bir his olduğunu anladım. koşmayı bırakıp ''bakın bir dinleyin anlattıklarımı'' denemeyecek kadar gözü dönmüş halde üzerimize saldıran polisleri gördüm, ''emir kulu'' denen isim tamlamasını biraz anladım, biraz anlamadım.
gezi parkı'nın ne kadar güzel ağaçlarla dolu olduğunu, ''ya buraya son kez geliyorsam'' diye düşündüğüm gün bir kez daha anladım. sessizce dallarını sallıyorlardı, hışırdıyorlardı. oraya gittiğim gün (daha şafak baskını olmamışken) aklımda başka hiçbir şey yoktu. ya bu güzel, kocaman, tarihi ağaçları son kez görüyorsam..
cehaletin olabilecek en çirkin şeylerden biri olduğunu, bu ülkede bilgiye, izaha, barışa, uzlaşmaya tüm nefreti ve cehaletiyle direnen çok büyük bir kitle olduğunu bir kez daha anladım. tüm gerçekler ortada olduğu halde, önlerine ''bakın sizin körü körüne savunduğunuz insanlar bunları bunları yaptılar'' diyerek belgeler konulduğu halde, hiçbirini görmeyip, kulaklarını kapayan, asıl tehlikeyi cahillikleriyle oluşturan o kitleyi gördüm. ama neyse ki o kitlenin içinden sorgulamaya, anlamaya başlayanları da gördüm, anladım, anlattım.
susan arkadaşlarım olduğunu anladım. gerçekten susan, bilmeyen, bilmek istemeyen. benim için artık geçmişimde kaldılar. onları anladım, daha fazla anlama gereği görmedim.
birlik olmanın ne muhteşem bir his olduğunu anladım. nazım hikmet'in sözlerini bir kez daha anladım. orhan veli'nin de. deniz gezmiş'in de. atatürk'ün de. john lennon'ın da. o güzel ve derin sözlerini. hepsini anlama yolunda ufak bir adım attım, hepsini anlamaya biraz daha yaklaştım.
umut doluyum. aşk doluyum. hepinizi seviyorum ve güçlü olmamızı diliyorum.
16 Mayıs 2013 Perşembe
''de ki işte''
bu sabah uyandığımda kedi tanrı başucumdaydı yine. bir tanrı (en azından benim tanrım) olmayı böyle mağrur kabul ediyorsun, ama bir konserve kapağını açamıyorsun öyle mi? ''aslında istesem çok rahat açarım, sadece hizmet edilmek hoşuma gidiyor, bir de konserveyi açmanı beklerken bacaklarına falan sürünüyorum, kediliğimi öyle yaşıyorum'' peki. peki, kalkıyoruz hadi. sonra çay demlenirken yere bağdaş kurdum, tam ortasına yerleşti. burnunu, çenesinin altını, kulaklarını deli gibi kaşıdım. aşırı keyiflendi ve zevkin doruklarında yuvarlandığı her an gibi, çılgınca ısırma ihtiyacı duydu. dirseğim çok yakındı, birkaç kez hart hurt dirseğimi ısırdı, ancak öyle sakinleşti. ağzı dirseğimle dolu ve şaşı gözlerle bana bakan bir şeker'in fotoğrafını çekemedim, ama kendisine de söyledim, seni birkaç gün fazla ciddiye alamayacağım tanrım, her zamankinden de çok güldürdün beni.
hava tam üç gündür olduğu gibi kalabilir mi üç ay daha? güneşli ama rüzgarlı, serin ama üşütmeyen, açık ama yağmur ihtimali de var. şöyle ama böyle ne güzel. ''ama'' olmayan cümleler fazla sıkıcı bir huzur taşıyor. Oruç Aruoba'ya iyice sardım, düştüm, derinleştim. ilerde hissedeceğimi bildiğim şeyler yazıyor. şu kafamda uçuşan soyutlukların biraz olsun kalıba girmiş hallerini. çok huzur veriyor, birilerinin aynı kıvranmalardan sağ salim çıktığını görmek. bunları söz ve yazıyla ifade edebildiğini görmek de. zaten diyor sayfaların birinde ''yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi; senin hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen olacak. Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın- ancak da o zaman...'' biri bana bir kitap okuttuğunda, süreç çok benzer işliyor.
hava tam üç gündür olduğu gibi kalabilir mi üç ay daha? güneşli ama rüzgarlı, serin ama üşütmeyen, açık ama yağmur ihtimali de var. şöyle ama böyle ne güzel. ''ama'' olmayan cümleler fazla sıkıcı bir huzur taşıyor. Oruç Aruoba'ya iyice sardım, düştüm, derinleştim. ilerde hissedeceğimi bildiğim şeyler yazıyor. şu kafamda uçuşan soyutlukların biraz olsun kalıba girmiş hallerini. çok huzur veriyor, birilerinin aynı kıvranmalardan sağ salim çıktığını görmek. bunları söz ve yazıyla ifade edebildiğini görmek de. zaten diyor sayfaların birinde ''yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi; senin hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen olacak. Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın- ancak da o zaman...'' biri bana bir kitap okuttuğunda, süreç çok benzer işliyor.
15 Mayıs 2013 Çarşamba
22 Nisan 2013 Pazartesi
bugün istiklalde yürüyüşümüz vardı
kapalı ve uykulu pazardan sonraki hareketli ve güneşli pazartesi. ama cuma gibi pazartesi. o izinli. akşamüstü istiklal. elim. eli. kedi komik patili. (basmıyor çünkü aynı anda hepsine, bir ona basıyor, bir diğerine, sebebini sordum, güneşten dolayı neşelenmiş) sonra fransız kültür merkezinin güzel bahçesi, güncel sergisi, elmalı turtası (hem de sıcak ya, iyi)
havadan sudan. havayla su ne güzel.
sonra kitap alışverişi. yeni tanışmalar. yaprak çok seviyor bu adamın yazılarını, bir bildiği vardır onun. gerçi hiç canım demedi onun için, acaba o kadar iyi değil mi, neyse aldım okuyayım belki ben derim canım.
sonra tünel. kilisenin bahçesindeki burgu heykel. tuhaf olan ne güzel şaşırtıyor. sonra kokular. mısır mı alsak, waffle koktu, kestane (ay yok sevmiyorum hiç) bir kahve içilir, dondurmacı şurda.
vazgeçip aç karnına dönüş. iki kararsızı toplayınca bir karar bile etmiyor bazen.
pera müzesine gidiş. bugün pazartesi, kapı duvar.
üşüdüm ben gideyim evimi de özledim, kedim de bekler.
uzun süredir ''çıkma'' eylemine girmemişiz. güzel eylem oldu. iyi bir yürüyüş gerçekleşti.
havadan sudan. havayla su ne güzel.
sonra kitap alışverişi. yeni tanışmalar. yaprak çok seviyor bu adamın yazılarını, bir bildiği vardır onun. gerçi hiç canım demedi onun için, acaba o kadar iyi değil mi, neyse aldım okuyayım belki ben derim canım.
sonra tünel. kilisenin bahçesindeki burgu heykel. tuhaf olan ne güzel şaşırtıyor. sonra kokular. mısır mı alsak, waffle koktu, kestane (ay yok sevmiyorum hiç) bir kahve içilir, dondurmacı şurda.
vazgeçip aç karnına dönüş. iki kararsızı toplayınca bir karar bile etmiyor bazen.
pera müzesine gidiş. bugün pazartesi, kapı duvar.
üşüdüm ben gideyim evimi de özledim, kedim de bekler.
uzun süredir ''çıkma'' eylemine girmemişiz. güzel eylem oldu. iyi bir yürüyüş gerçekleşti.
11 Nisan 2013 Perşembe
ikimiz birden sevinebiliriz
bana biri bir şair bulaştırdı
ben de bir şiirini bulaştırdım birilerine
çünkü biz böylesini severiz.
o halde göğe bakalım.
ben de bir şiirini bulaştırdım birilerine
çünkü biz böylesini severiz.
o halde göğe bakalım.
10 Nisan 2013 Çarşamba
battlefield mıydı neydi
sanal bir oyunda bazukayla pek çok insanı, içleri karşı duvara fışkıracak şekilde ve amansız bir şiddetle havaya uçurmak istiyorum, bu mantıklı isteğimi demin sevgilime ilettim. her zaman benden bu kadar mantıklı istekler almadığı için sevindi. ama bir oyun bulamadı hemen şuan oynayabileceğim. böylece deşarj olması gereken öfkem daha da arttı. mutfağa gidip misafirden kalan üç dilim kekin üstüne böğürtlen reçeli ve peynir dizdim, hepsini iki lokmada yedim. bu ayılığım çok kızdırdı beni. sonra sinirim geçsin diye fincan çay, kuşlar, kelebekler ve serin bahar rüzgarları geğiren bloguma girdim. bir türlü açılmak bilmedi. parmaklarımla klavyeyi dövdüm. sonra bu kesmedi ve çat çut enter'a vurmaya başladım. enter tokatladım. yıllarca kullanılan ucuz saç boyaları ve röflelerin beyin hücrelerini öldürdüğü hakkındaki tezimi doğruladım birkaç kez içimden ve dışımdan. hatta bunun etraflıca bir geyiğini de yaptık. sürekli gördüğüm yapay suratlardan ne kadar yoruldum ve ne kadar sinir birikti içimde. zaten bazı günler neye dokunsam elektrik çarpıyorum artık. toprağa basmak kesmeyeceğinden tüm ayakkabılarımı toprakla doldurup öyle gezmeyi planlıyorum. karşımdan kahkahalarla, yılışık, iş bilir, iki yüzlü, entrikaya susamış, küçük hesaplar peşinde ve mızmız bir şekilde gelen herkese de içi toprakla dolu ayakkabılarımı fırlatıp yapaylıklarından arındırmak istiyorum.
çok uzun süre insan görmemeye ihtiyacım var. ve hayır sevgilim, bunların lanet pms'le hiç ilgisi yok.
çok uzun süre insan görmemeye ihtiyacım var. ve hayır sevgilim, bunların lanet pms'le hiç ilgisi yok.
24 Mart 2013 Pazar
vallahi 6 yaşından 1 yaş bile fazla göstermiyorsun
9 yaşını dolduruyor, 10'a girecek mayıs'ta. ona da söyledim ''sen benim gördüğüm en güzel şeysin. ki inan ben çok güzel şeyler görüyorum çevremde, kediler de görüyorum sık sık, seviyorum, bayılıyorum. ama sen hepsinin içinde en güzelisin benim için'' anladı elbette, keyifli keyifli gırıldadı, purladı. benim minik kedi tanrım. köfte patilim. tüylü deniz kabuğum, kulağımı karnına dayayıp okyanus gırıltıları dinlediğim kabuklu yatak hayvanım. lütfen birlikte en az 10 yılımız daha olsun. bak en az diyorum. ben çok alışığım sana, kendimden daha çok sana alışığım.
15 Mart 2013 Cuma
Oh, dream maker, you heart breaker...
gün sonu. uzun banyo. karşımda lap-top, film her zamanki film. banyo rafında yeşil çay dolu bir kupa. bu bir terapi. yapaylıklardan yorulan ruha ve bedene iyi geliyor. onarıyor, hissediyorum.
ben tahammülsüz oldum. insanların şaşırdığı ve gereksiz bulduğu sabrım, şefkatim, hoşgörüm tükendi.
başucumda okunmayı bekleyen uzun bir mektup, pırıl pırıl yeni rujum, ikinci kupa yeşil çay. ve fonda sürmekte olan tiffany'de kahvaltı. güvendeyim.
ben tahammülsüz oldum. insanların şaşırdığı ve gereksiz bulduğu sabrım, şefkatim, hoşgörüm tükendi.
başucumda okunmayı bekleyen uzun bir mektup, pırıl pırıl yeni rujum, ikinci kupa yeşil çay. ve fonda sürmekte olan tiffany'de kahvaltı. güvendeyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















