16 Mayıs 2013 Perşembe

''de ki işte''

bu sabah uyandığımda kedi tanrı başucumdaydı yine. bir tanrı (en azından benim tanrım) olmayı böyle mağrur kabul ediyorsun, ama bir konserve kapağını açamıyorsun öyle mi? ''aslında istesem çok rahat açarım, sadece hizmet edilmek hoşuma gidiyor, bir de konserveyi açmanı beklerken bacaklarına falan sürünüyorum, kediliğimi öyle yaşıyorum'' peki. peki, kalkıyoruz hadi. sonra çay demlenirken yere bağdaş kurdum, tam ortasına yerleşti. burnunu, çenesinin altını, kulaklarını deli gibi kaşıdım. aşırı keyiflendi ve zevkin doruklarında yuvarlandığı her an gibi, çılgınca ısırma ihtiyacı duydu. dirseğim çok yakındı, birkaç kez hart hurt dirseğimi ısırdı, ancak öyle sakinleşti. ağzı dirseğimle dolu ve şaşı gözlerle bana bakan bir şeker'in fotoğrafını çekemedim, ama kendisine de söyledim, seni birkaç gün fazla ciddiye alamayacağım tanrım, her zamankinden de çok güldürdün beni.

hava tam üç gündür olduğu gibi kalabilir mi üç ay daha? güneşli ama rüzgarlı, serin ama üşütmeyen, açık ama yağmur ihtimali de var. şöyle ama böyle ne güzel. ''ama'' olmayan cümleler fazla sıkıcı bir huzur taşıyor. Oruç Aruoba'ya iyice sardım, düştüm, derinleştim. ilerde hissedeceğimi bildiğim şeyler yazıyor. şu kafamda uçuşan soyutlukların biraz olsun kalıba girmiş hallerini. çok huzur veriyor, birilerinin aynı kıvranmalardan sağ salim çıktığını görmek. bunları söz ve yazıyla ifade edebildiğini görmek de. zaten diyor sayfaların birinde ''yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi; senin hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen olacak. Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın- ancak da o zaman...'' biri bana bir kitap okuttuğunda, süreç çok benzer işliyor.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder