Büyük Ev Ablukada şarkılarından alıntı yapmak hoş karşılanmıyor artık değil mi? Ama ya çok ihtiyacım varsa şuan, hatta tek ihtiyacım olan sözler onlara aitse? Belki o zaman kabul edilebilir.
İnsanın kendi yarattığı çaresiz ruh halinde, kapana kısılmış halde nefes almaya çalışması yeterince zorken, bir de çözümler bulmaya çalışması. hiç işe yaramayacağını bile bile.
Artık sağlık bozulmalarını kaldıramıyor bünyem. kendi sağlık bozulmalarım o kadar sorun değil, ama sevdiğim insanlarınki zor, içinden çıkılmaz. ve yaşlar büyüdükçe sağlık bozulmaları da ciddileşiyor, ''geçmiş olsun''la geçmiş olmuyor. iki elin çenende izliyorsun iç çekerek.
Yaşam şeklini değiştirmeye çalışmak apayrı bir konu. o kadar büyük bir kütle ki yaşam şekli, yerinden kımıldamıyor, yuvarlanmıyor, yeni bir şekle dönüştürülemiyor. ve tüm sorunların sebebi olarak dikiliyor tüm heybetiyle. ''Yaşam şekli''. Tekrarlayıp duruyorum. Sanki bir değişken yerinden kımıldatılabilse, diğerleri de peşi sıra gelecek, o kütle apayrı bir forma dönüşecek.
Kendimi biraz daha iyi hissettiğim zaman, temiz bir sayfaya bir liste yapacağım. ama şimdilik, yaşam şeklim ve sağlık sorunları kadar sabitim.
Ve yaşam şekillerimizin, sağlık sorunlarımızın mahfettiği tüm güzellikler için, çok üzgünüm. İnsan her zaman bir lunapark'a sahip olmuyor.
22 Ağustos 2012 Çarşamba
21 Ağustos 2012 Salı
Myosotis arvensis
beni bu kadar iyi tanıyan, mutlu edilmeye ihtiyacım olduğu anda yanımda, telefonumda, posta kutumda beliren, şehirlerin önemsiz kaldığı, kendimi çok uyanık sanarken gerçekten sürpriz yapmayı başaran ve hiç yalnız hissettirmeyen güzel dostlarım için minnet doluyum.
27 çok büyük, hiç hazır değilim.
ama bu insanlar yanımda olmaya devam edecekse, anlaşmış gibi hepsi harika kitaplar ve defterler hediye edip ilham kaynakları yaratacaklarsa, en güzeli ise,
doğumgünü pastamdaki mumları üflerken, dilek tutmayı unutacak kadar sarhoş ve mutlu olmamı sağlayacaklarsa,
35 ya da 40 olmak ta pek önemli değil.
o masada çevremde olmayan ama varlıklarını ve iyi dileklerini yanımda hissettiğim dostlarım da dahil, iyi ki birbirimizi bulmuşuz...
19 Ağustos 2012 Pazar
Gökçeada yazısı
benim pek sevmediğim az sayıdaki Ege beldesinden biriydi Gökçeada. 10 yıl kadar önce gidip, her yerin çorak, ıssız, terk edilmiş görüntüsünden çok sıkıldığımı hatırlıyorum, bir de terk edilmiş bir rum köyünde yaşadığım korkuyu. onun dışında başka bir şey kalmamış aklımda ki, şiddetle karşı çıktım ve tereddütlerle ikna oldum.
çok güzeldi.
aklımda kaldığı kadar çorak, ıssız hele de terk edilmiş, hiç değildi. sıcakkanlı ve sohbete düşkün insanlarını, daha adaya gelir gelmez gördük, bir yerde azıcık dursak, beklesek, yanımızda adayı uzun uzun anlatmak üzere birileri belirdi. her yemek yediğimiz yerde, yemeği yapanın kendisi mutfaktan gelip, tatlı tatlı sohbet etti. insanların olmadığı yerler, aklımda kaldığı gibi çok fazla. merkez, kaleköy, eşelek, rum köyleri dışında fazla bir yerleşim yok. yol kenarlarında bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin ettiğimiz evlerin sadece bir duvarı, bir yıkıntısı kalmış. tüm tepeler, bitkiler, kayalar keçilere ait. bu kadar çok ve güzel keçiyi bir arada görmemiştim, günün her saati yol kenarında bir şeyler kemiren keçiler arasından ilerliyorsunuz.
yemekler ise ayrı bir paragrafı hak ediyor. kırmızı et seven insanlar için burası bir cennet, kuzu yemeklerinin meşhur olduğunu gelmeden önce okumuştum. oturduğumuz yerlerde de ''ne tavsiye edersiniz'' sorumuza, cevap hep ''kuzu tabii ki'' şeklinde geldi. kuzu pirzola, kekikli ve acılı ada kuzusu ve patlıcan ezmeli kuzu incik bir yıl boyunca rüyalarımı süsleyecek. mezeler de bir başka güzellikti, deneyebileceğimiz ne varsa denedik. Ege ve Akdeniz'deyken her bulunduğu yerde tüketilmesi elzem olan deniz börülcesi yine harikaydı. Girit ezmesi, ilk defa iki yudumdan fazla, tam olarak iki kadeh içmeyi başardığım rakının yanında harika giden, tuzlu, peynirli, otlu harika bir meze. karides güveç, en sevdiğim deniz ürünlerinden ahtapot salatası, en çok restaurant sahiplerinin ''küver'' dediği, ikram anlamına gelen kurutulmuş domates, ceviz, fesleğenden oluşan ezme aklımda kaldı. sabah, akşam ve öğlen sadece bu mezeleri yiyerek beslenebilirim.
Ada'da wind surf ve kite surf merkezleri var. Gökçeada Surf Okulu, kesinlikle ve gözüm kapalı önerebileceğim bir merkez. sadece konumu bile yeterli, adanın en tenha ve sessiz yerinde, upuzun, bomboş bir kumsaldaki tek merkez. sahilde uzanırken, önünüzde bir sağa bir sola ilerleyen rengarenk surf yelkenlerini izlemekten, önünüzdeki kitap öylece, açık bir şekilde kalakalıyor. bir çok kez ''bugün bitiriyorum'' diye açtığım kitabı, önümdeki canlı surf televizyonunu izlemeye daldığım için, sayfa ilerleyemeden kapadım. deniz, benim ideal deniz kavramıma çok uyuyor. Bozcaada'nın dondurucu soğuk denizinden çok daha sıcak, Assos denizi gibi sıcaklığı, ama dalgası çok daha normal. bazen çarşaf gibi dümdüz, bazen ufak dalgalar, her yer kum, her yer güzel deniz kabuklarıyla dolu. bu kadar çok keyif aldığım ve tadını çıkardığım az deniz kıyısı var.
Efi Badem pastanesi ve muhteşem kurabiyeleri, merkezdeki Gökçeada şarabı ve reçelleri satan, ufak dükkan (sakız reçeli, gelincik reçeli, yabanmersini şarabı tavsiyemdir) öğlen yemekleri için her gün zeytinyağlı ve sebze yemekleri yapan çok tatlı teyzelerin olduğu Hanım'ın yeri, akşamüstü ve akşamları gitmek, güzel bir kuzu yemeği yemek için Saklı Bahçe, denize girmek için Eşelek, özellikle de Gökçeada Surf Okulu önerilerim arasında. Ada'ya arabayla gidin, ıssız ve sessiz yollarında güzel yolculuklar yapın, camları açıp tüm kekik kokusunu içinize çekin. güneşin batışında güzel bir şarap ya da mojito ya da ne bileyim ice-tea ile keyif yapın, Türkiye'nin en batı noktasında gün batımını izleyin. yanınıza kitap, defter, kalem alın, çünkü çok ilham verici, rüzgar pek çok şey hatırlatıyor ve yaratıyor. ve gece vakti, hiçbir şehir ışığının bozamadığı yıldızlı gökyüzünü seyredin, biz fark etmeden ne çok yıldız, sürekli ve etkileyici biçimde kayıyorlar. gökyüzündeki toz bulutları bile görünüyor, en heyecan verici görüntülerden biri. ve yine, çok fazla dilek tuttum.
şimdiden bir yıl sonra tekrar gitmenin planlarını yapıyoruz, bu planlara asla uyulmadığını ve her yaz yeni bir yer keşfetmenin daha güzel olduğunu bildiğimden, bir daha ne zaman göreceksem, o zamana kadar, bildiğim en sessiz ve en huzurlu yer olarak aklımda kalacak Gökçeada.
geçen pazar bu saatlerde
en yapmamam gereken hatırlama şekli, en kurmamam gereken cümle. '' geçen hafta bu saatlerde'' başladı. yine aklımı Ege yollarında bırakarak döndüm. çocukken gittiğim ve hiç sevmediğim Gökçeada'ya bayılarak, hayran kalarak. ve Çanakkale'de çok ufak bile olsa bir arazi sahibi olmak gerektiğinden emin olarak.
evet, kendi kendime o cümleyi kuruyorum bir saattir. geçen pazar bu saatlerde... tatil yeni başlıyordu. hiç umut vermeyen ama çok neşelendiren bir şekilde, karşıdaki tepelere, denize yıldırımlar düşüyor, deli gibi bir yağmur sürekli yağıyordu ve her yer gri-maviydi. bir yandan ''ya bütün bir hafta böyle geçerse'' diyor, bir yandan da denize düşen yıldırımları izlerken çaylarımızı içiyorduk. sabahın 10'unda ada'nın merkezine inip açık bulduğumuz bir markete girip, tıkınmak için bir şeyler alırken de, yanımda getirdiğim tek hırkayı koca su birikintisine düşürüp küfürler ederken de, çok yakınlara inen yıldırımlara bakıp ''ya arabanın üzerine de düşerse'' derken de mutluydum içten içe. şimdi tam bir hafta sonra, aynı saatlerde, yine gri bulutlar var gökyüzünde, patlamak üzereler. ve ben ardı ardına aynı cümleyi sayıklıyorum.
6 Ağustos 2012 Pazartesi
toplumlar ve afyonlar
dün tüm bir gün sırasıyla tapınak şövalyeleri, erken hristiyanlık, sion tarikatı, Jacques de Molay, Nicolas Flamel, Rosslyn Şapeli, İsa ve havarileri, Magdalalı Meryem, Tyre'li William, İskenderiye Kütüphanesi, Hypatia ve Paganlık üzerine ne bulduysam okumakla, izlemekle geçti. erken hristiyanlık, İsa ve Meryem yıllardır takmış olduğum konular. Dini açıdan değil elbette, tarihi ve daha önemlisi sanattaki tasvirleri ve betimlemeleri çok cezbedici, düşündürücü. ikinci sınıfta yaptığım bir resim sunumunda, duvarımı alakasız mesih ve havarilerinin kartpostalları ile bezediğim için, saygıdeğer bir hocamdan azar işitmişliğim de var. ama ona da söylediğim gibi, bu konu çok ama çok ilham verici. kulaktan kulağa anlatılan, yayılan, kitleleri zapt eden bir durum var, üstelik anlatılan kişilerden hiç te aşağı kalır yanı olmayan ressamlar, heykeltraşlar ve mimarlar, bu inancı körüklemek için şuan hala hayranı olduğumuz gotik,barok,rönesans,maniyerizm eserlerini yaratıyorlar. nasıl peşinden gitmezsin ki bu düşüncenin. hayranı olmak için değil, öğrenmek için gidersin.
paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.
Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.
okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.
paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.
Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.
okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Pek sık yapmadığım bir şey
Durup düşünmeme ve bunları yazmama sebep olan yaprak'a teşekkür ederim.
Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.
Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.
Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.
Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.
Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.
Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.
3 Ağustos 2012 Cuma
gerçekte
dalgalar halinde geliyor. dalgakıransız bir ortamda. arada dindiği de oluyor, dış etkenlerin yardımıyla, bazen, nadiren. nadirenden bir adım sonrası hiç olduğu için ürküyorum, tahammül adım adım olduğu için, adımların her birini tek tek yaşamış olduğum için. her tecrübeli insan gibi korkuyorum. tecrübesiz korkunun var olduğuna inanmıyorum. inandıklarımın tümünü hatırlamıyorum. bir kısmı çok güçlüydü, derinlerde hala öyle olmalılar. dış etkenler ve iç etkenler zapt ediyor onları. en çok soyut, boş ve deli kavramlarından korkuyorum. her biri ilerleyen yıllarda aşmam gereken yüksek tepeler olarak önüme çıkacak. onların bir çukur değil de tepe olduklarını düşünmeyi tercih ediyorum. yükseklik, alçaklıktan daha baş edilebilir.
bu aralar sana o kadar çok ihtiyacım var ki. buradaki sen hep değişiyor. ama bir adet sen'in (en az bir adet) eksik olduğu kesin. yazlar hep bu kadar zor değildi. daha kolayları oldu. daha kalabalık ve daha rüzgarlıları kesin oldu. bu sefer hepsinin yerinde düşüncelerim var. ve başkalarının düşünceleri.
çok sevdiğim bir şarkıda, çığlık atacak boş bir odaya ihtiyacı olduğundan dem vuruyordu kadın. çok sevdiğim bir kitabın başlığında da kendine ait bir odaya. kendime ait bir odam olsa çığlık atmazdım muhtemelen.
sana çok ihtiyacım var'daki sen, şuan yanımda olsaydın, o sen'in hangi sen olduğu da pek önemli değil, şeyler tuhaf bir biçimde yoluna girebilirdi. onun yerine kendime ait olmayan bir odada, dışarı çıkmayacak olduğum halde abartılı bir makyaj yaptım, gereksiz sohbetler açtım, gökyüzünü izledim. arada teselli veren koyu gri bulutlar vardı.
dalgalar halinde geldi hep bu hafta.
31 Temmuz 2012 Salı
zamanın ötesinden gelen edit
hayır anne,
bir kaç hafta önce, bir takside tüm gece ordan oraya gezip, 600 lira ödeyip inmedim. o öylesine bir hayaldi.
onun yerine bozcaada'da bir kaç gün kalmayı tercih ederdim.
bir kaç hafta önce, bir takside tüm gece ordan oraya gezip, 600 lira ödeyip inmedim. o öylesine bir hayaldi.
onun yerine bozcaada'da bir kaç gün kalmayı tercih ederdim.
26 Temmuz 2012 Perşembe
so young, so god damn young
kaybolup gitmiş bir şeyleri, bazı anları çok ama çok özlerken, karşına çıkan bir görsel, hem çok güzel, hem çok ağır gelebilir. güldürebilir de, aynı anda.
en çok, kahkahalarla güldüğümüz anları hatırlayacağım. ve öfkeyle tartıştığımız. ve değişen ikililerin sürekli tek kalmış birliye cephe alışını ve üzerine abanmasını. altta kalanın canı çıksındı ama kimse altta kalmazdı. hala cool'uz ve hala kedi'yiz ama üç sayısı artık tek'lerden oluşan bir halde. biraz soyut, tam şey yapamadım ama siz zaten biliyorsunuzdur eminim.
22 Temmuz 2012 Pazar
pes ya da pas, bir raket.
suskunluk. ifade gerektirecek bir yaşam belirtisi göstermemenin sonucu oluşan suskunluk.
nasıl ve neden ifade etmeye ihtiyaç duyayım ki, ''hiçbir şey yapmadığımı'' insan önce bununla yüzleşmeli değil mi, belki gerisi daha kolay geliyordur. ama aynı insan yapması gereken çok fazla şey olunca, çok fazla şey yaptığı yanılgısına da düşüyor. burası biraz karışık. ama artık terapiye inanmıyorum.
aslında sadece topları karşılıyoruz ve pas atıyoruz. yeni kararlar aldığımızı, daha da komiği bunları uyguladığımızı düşünürken, tek yaptığımız gelen beklenmedik, ani topları, tutmayı bile bilmediğimiz bir raketle karşılamak ve savuşturmak, şansımız varsa. ve yenilerini beklemek.
eğer siz böyle değilseniz, topları karşılamak ve geri yollamaktan fazlasını yapabiliyorsanız kendi hayatınızda, sizin adınıza mutluyum. normal zamanda biraz kıskanırdım da, ama kendim, dostlarım, ailem ve yakınımdaki kediler bile, bu aralar pek halsiz, pes noktasına yakın. pas ve pes. ne kadar yakınlar. ne kadar uzaklar.
nasıl ve neden ifade etmeye ihtiyaç duyayım ki, ''hiçbir şey yapmadığımı'' insan önce bununla yüzleşmeli değil mi, belki gerisi daha kolay geliyordur. ama aynı insan yapması gereken çok fazla şey olunca, çok fazla şey yaptığı yanılgısına da düşüyor. burası biraz karışık. ama artık terapiye inanmıyorum.
aslında sadece topları karşılıyoruz ve pas atıyoruz. yeni kararlar aldığımızı, daha da komiği bunları uyguladığımızı düşünürken, tek yaptığımız gelen beklenmedik, ani topları, tutmayı bile bilmediğimiz bir raketle karşılamak ve savuşturmak, şansımız varsa. ve yenilerini beklemek.
eğer siz böyle değilseniz, topları karşılamak ve geri yollamaktan fazlasını yapabiliyorsanız kendi hayatınızda, sizin adınıza mutluyum. normal zamanda biraz kıskanırdım da, ama kendim, dostlarım, ailem ve yakınımdaki kediler bile, bu aralar pek halsiz, pes noktasına yakın. pas ve pes. ne kadar yakınlar. ne kadar uzaklar.
8 Temmuz 2012 Pazar
doğmamış cümleye mektuplar
kafamdan geçenleri, geçtiği an söylemeyi bırakmam lazım. bu artık bir gereklilikten çok, huzurum ve huzurları için bir şart oldu. ben ve insanlar. ben ve cümleler. hata yapıyorum, farkına varıyorum ve daha beterlerini yapıyorum. bu durum birkaç yıl sonra uzaktan izlendiği zaman keyif verici olabilir ama şuan yarattığı tek etki, gözlerimi kapatıp, kaşlarımı çatıp, kendimi sıkıp ''ah!'' demem şeklinde.
hatalar yapan, pişmanlık verici cümleler kuran halime hiç aldırmayan, o halimle çok iyi geçinen arkadaşlarımla olduğum zaman.... bir cumartesi öğleden sonrasında, üsküdar'da ufak bir odada, yan yana dizilmiş, ev yapımı margarita'ları içip, cate blanchett'ın başrolünde olduğu güzel bir filmi izlerken, sonrasında sanat dünyasının en rezil örneklerini konuşurken, gülerken ve tıkanacak kadar çok yerken... bu sorunlar siliniyor. çünkü insan ait olduğu yerdeyken, hataları ve zararları önemsiz, hatta güzel bir kenar süsü. ama yabancı dünyanın içindeyken, her cümle kurduğumda, araba farına karşı koşuyorum.
susmayı, sakince dinlemeyi, cool bir gülümsemeyle uzaklara bakmayı başarabilen insanları, hafifçe, içten içe kıskandığımı inkar etmeyeceğim.
27 Haziran 2012 Çarşamba
şöyle bir şey var, yeni.
http://wearetheband.tumblr.com/
https://www.facebook.com/wearethebandtumblr
bir şey siyah beyaz olduğu zaman, gerçek halinden ''de/daha'' cool, şık ve çekici görünüyor isimli tezimin görselleri. gelin canlarım, su çok güzel.
https://www.facebook.com/wearethebandtumblr
bir şey siyah beyaz olduğu zaman, gerçek halinden ''de/daha'' cool, şık ve çekici görünüyor isimli tezimin görselleri. gelin canlarım, su çok güzel.
24 Haziran 2012 Pazar
ola da bilir di
20-25 yaşlarında genç bir kadın. sosyal hayatı falan çok aşırı değil, haftada en fazla iki gece çıkıyor. o yüzden birkaç ay önce karar vermiş, para biriktirmeye. iki ayda 600 lira kadar biriktirmiş. o da bir şey. hiç yoktan iyi.
sonra dün, akşamüstü uyanmış. hava çok sıcak olduğu için, gündüzleri aralıklarla uyuyor. öğlen, öğleden sonra, akşamüstü, bölük pörçük uykular. akşam 8 gibi, hazırlanmış, kısa bir şort, uzun bir atlet, hiç takı yok, güneş gözlüğü de yok elbette, makyaj olarak da kopkoyu çekilmiş siyah göz kalemi. pembe allık.
evden çıkıp taksiye binmiş. bakırköy'den. emirgan'a gidelim demiş. müzik çalarının kulaklığını takmış, arka koltuğa güzelce yayılmış ve camı da açmış. yüze çarpan serin rüzgar. hole, garbage, pj harvey, alanis morisette'in eski, gürültülü, güzel şarkıları. güzel kadınların güzel sesleri. havayı içine çekerken, yine kafasında görüntüler oluşuyor, kadın şuan sahnede, o şarkıları söyleyen kendisi, mikrofona bağırıyor, gitarı muhteşem sololar atıyor ve konser çok kalabalık. gözlerini açıyor, sahil yolu ve denizin üzerindeki gemilerin oluşturduğu yakınlarda bir şehir var yanılsaması. belki gözleri kapalı kalsa daha iyi. sonra ani frenler, kornalardaki istikrarsız yükselmeler. karaköy biraz sorunlu. ama sorun değil. gece çok güzel ve serin. biraz daha ritm gerektiği için moloko, air, charlotte gainsbourg, beck, the xx.. her şarkıda şehir uyum sağlıyor müziğe. taksicinin görüp görebileceği en mutlu müşteri bu kadın. ne müziğine karışıyor, ne yolu saçma bir şekilde uzatmasına, ne hızlı kullanmasına. hatta hepsi daha iyi, daha istediği gibi, kendi atmosferini yaratması için, arka koltukta. 60 lira verip iniyor arabadan. emirganda, denizin önünde şöyle bir iki dakika dikiliyor, sonra yolun kenarından başka bir taksiye biniyor. rumeli hisarına lütfen. ve sonra. oraya kadar, patti smith. yol boyu. helpless'ı söylerken patti, kadının huzurdan gözleri dolmuş olabilir. ya da yüzüne çarpan havanın güzelliğinden belki. orası net değil. sonra. lütfen yeşilköy'e diyor yeni taksiciye. emin misiniz çok yazar? eminim, lütfen olabildiği kadar yolu uzatarak gidelim. yeşilköy, çocukluk. en eski çocukluk. ilk çocukluk. oraya varana kadar, badly drawn boy. biraz daha charlotte. hatta biraz eski anı, biraz no doubt'ın ska punk zamanları. ama hayır offspringg' hiç girilmeyecek, o fazla eskiye fazla derinden bir dönüş olurdu. ve yeşilköy'de, her yer o kadar değişmiş ki. okuldan kaçıp gelinen çarşıda yeni açılan lüks yerler, cafeler. balıkçı hala duruyor ama. eski birkaç ev de, iki katlı, bahçe içinde. yeşilköyde yeni bir taksiye binmeden önce, parkta oturuyor 10 dakika kadar. sonra yeni bir taksiye binip, sarıyer'e lütfen diyor, ve evet, fazla yazacağını biliyorum.
kadın o gece 600 lira harcıyor sabaha kadar. içkiye, yemeğe, sinemaya, konsere, arkadaşlarla ve sevgiliyle harcamıyor ama ilk defa, bir cumartesi gecesi. sadece yollara harcıyor. her köşesine istanbul'un. sırf yolda olmak, serin hava ve takside olmanın hissettirdiği rahatlık için. kendi tuhaf zevki için. sabahın erken bir saatinde, beşiktaştan biniyor taksiye, bakırköye diyor.
evin kapısını açarken çok yorgun, çok mutlu, başka bir gündüz uykusuna hazır.
18 Haziran 2012 Pazartesi
ihtiyaçlar
bu sabah Fransa'ya gitti. söz verdiğim üzre hiç drama queen'lik yapmadım. efendi gibi sarıldım, öptüm, yolcu ettim. biliyorum ki ona çok iyi gelecek, hem iş yaşamı için, hem hafif bir tatilimsi olacak. Cannes dediği zaman aklıma ilk gelen şey hep Brigitte Bardot. ve onun Cannes sahillerindeki şuh fotoğrafları. zaten bulabilirse, o dönemlerden kalma kartpostallar istedim. belki arkalarına bir şeyler de yazar, çerçeveye koyarım, yeni odamın bir duvarını açık mavi ya da pastel yeşiline boyayım, önüne beyaz ahşap bir raf yaptırıp, bir sürü çerçeve dizmek istiyorum, hepsi de siyah beyaz fotoğraflar. Brigitte Bardot, Patti Smith, John Lennon, Virginia Woolf, Modigliani, uzaklardaki sevdiklerim, güzel yüzler, dört bir yandan bana gülümseyen yüzler.
yeni bir odaya ne kadar çok ihtiyacım var. ''Kendime ait bir oda''ya. ve bu sefer bomboş.
ihtiyaçlardan biri de denize bakmak. tatil yapmak değil, bir tatili hak edecek bir tempoya ve strese girmedim çünkü. sadece uzaktan denizi izlemek ve insansız bir yerde, bir gün geçirmek. bu yeterli.
ve bir de üzeri kremalı, karamel soslu, starbucks frape'si. günde üç öğün buna ihtiyacım var. günde bir kez tüketmek yetmiyor. bikinileri ve plajı düşünmemeye çalışıyorum, her önüme gelen yiyecek ve içeceği tüketirken.
ve bir de, sinsi gülümsemeli, kinayeli sözler eden, rahatsızlık verici erkekleri sevmiyorum. kötü bir kalbi olduğunu açıkça görmüş olduğum, kendimi arındırdığım kimseyi, tekrar, yeniden görmeyi sevmiyorum aslında. sevdiğim mekanlardan vazgeçmek çok kolay geliyor, kötü bir kalple karşılaşmaktansa. isteyen herkes kazanabilir, isteyen herkes her şeyin sahibi olabilir. benim artık tek istediğim, kendime ait bir oda. ah bir de kremalı, buzlu bir kahve.
yeni bir odaya ne kadar çok ihtiyacım var. ''Kendime ait bir oda''ya. ve bu sefer bomboş.
ihtiyaçlardan biri de denize bakmak. tatil yapmak değil, bir tatili hak edecek bir tempoya ve strese girmedim çünkü. sadece uzaktan denizi izlemek ve insansız bir yerde, bir gün geçirmek. bu yeterli.
ve bir de üzeri kremalı, karamel soslu, starbucks frape'si. günde üç öğün buna ihtiyacım var. günde bir kez tüketmek yetmiyor. bikinileri ve plajı düşünmemeye çalışıyorum, her önüme gelen yiyecek ve içeceği tüketirken.
ve bir de, sinsi gülümsemeli, kinayeli sözler eden, rahatsızlık verici erkekleri sevmiyorum. kötü bir kalbi olduğunu açıkça görmüş olduğum, kendimi arındırdığım kimseyi, tekrar, yeniden görmeyi sevmiyorum aslında. sevdiğim mekanlardan vazgeçmek çok kolay geliyor, kötü bir kalple karşılaşmaktansa. isteyen herkes kazanabilir, isteyen herkes her şeyin sahibi olabilir. benim artık tek istediğim, kendime ait bir oda. ah bir de kremalı, buzlu bir kahve.
16 Haziran 2012 Cumartesi
kadınları çıldırtan erkekleri vuran kadınlar
neden tutuklandığını bilmiyorum bu kadının. adını bile bilmiyorum. sadece karşıma çıkan bir sayfada ''tutuklanan kötü kızlar'' gibi de saçma bir başlığı vardı sanırım, bu üçleme karşıma çıktı. çok eski fotoğraflar da vardı. 1920'lerde tutuklanan kadınlar, çok ilginçti. korseli, pudralı, saçları yapılı ama tüm o zerafeti içinde kocasını zehirlemiş mesela, ya da sapık bir herife tüfekle iki el ateş etmiş. chicago müzikalindeki muhteşem sahne geliyor aklıma. çizgiden çıkmış, motoru yakmış, dellenmiş kadınların hikayelerini seviyorum. erkekler sadece yardımcı oyuncu bu hikayelerde. dolu bir bardağı taşırmak ya da şalteri attırmak dışında bir etkileri yok. ki zaten çoğunun genel rolü bu, ilişkide, evlilikte, hayatta hatta.
üç seferinde de tutuklanması zerre kadar umrunda olmayan bu kadını sevdim, ne yaptığını, kimin canını yaktığını umursamadan. tuhaf bir empati, ön yargılı bir sempati besledim.
Playground Love
arabada gidiyoruz, akşam. 10 dakika önce doldurduğu Air cd'si çalıyor. Talisman'ın ağır ve huzurlu ritmleri. bir süre sonra çok ve boş konuştuğumu fark ediyorum. ''an'' o kadar sakin çünkü. ve o direksiyondayken ben ne kadar huzurlu, ne kadar her yere gidebilir haldeyim. dış hatlara geliyoruz sonra. Kopenhag, Barcelona, New York reklamlarını görüyorum, ışıkları, tabelaları ve bavulları. dış hatlar kapısına 31 ocakta gelmiştim en son. bugün orda olmak, birisini beklemek, pek çok başka düşünceyi beraberinde getirdi.
pazartesi tekrar gideceğim oraya, bu sefer onu yolcu etmek için. Fransa'ya. umarım Fransızları sevmeye devam ederim. çünkü sevmeye bu sene başlamıştım.
giden yakınlarımın arkasından el sallamayı seviyorum. severek yapıyorum yolcu etmeyi.
ama böyle günlerde içten içe, yolcu edildiğim günleri hayal ediyorum. mutlaka yeni bir hayat kurmaya doğru gidiyor olmam şart değil, hatta hiç gerekli değil. kapıdan geçmek, uçağa binmek ve uzağa gitmek, kafamdakilerden, evimden, alışkanlıklarımdan uzağa.
sen ve ben araba yolculuklarında o kadar iyiyiz ki, uçak yolculukları için hayal kuracak cesareti buluyorum. Rodos'a vizeler kalkmış. Prag'ı hep görmek istedim. Dubrovnik ne kadar tatlı burdan bakınca.
9 Haziran 2012 Cumartesi
çok değerli hissetmek
fark ettim ki, çok değerli hissetmek ve çok değerli olmak aynı şeyler. tüm mesele doğru dostlara, doğru sevgiliye, aileye, hayvanlara, bilgiye ve ilhama sahip olmak.
ama dostlar her zaman önce. zamanla, dinlemekle, konuşmakla, kendini açmakla ve hayatına almakla, herkes dost, herkes birinci dereceden yakın. bunu henüz keşfetmemişler için bir şey yapamam, keşfedenler için ise minnet doluyum.
bugün beni çok mutlu eden iki harika kadına teşekkürler.
bu arada birisi 2 mayıs'tan, birisi de 27 mayıs'tan beri bir şey yazmıyorlar sayfalarına, ispiyonlamak gibi olmasın. satırlarınıza da ihtiyacım var. sizi seviyorum.
30 Mayıs 2012 Çarşamba
Four Trees
Bu gece Egon Schiele'm tuttu. göresim, sevesim geldi. Bazı ressamların resimlerine bakarken, keyfi yerinde mi, acı mı çekiyor, kara kara düşündüğü bir şeyler mi var, hatta evli mi, evliliğinde mutlu mu, fakir mi, yemek almak yerine boya mı alıyor üç kuruşuyla... anlayabiliyorsunuz. hissedebiliyorsunuz. Schiele de öyle bir ressamdı, gencecik yaşında, genç eşiyle beraber, salgın hastalıktan gidivereceğini, yaşarken de sefalet içinde, dertler içinde ama tutku ve coşkuyla dolu olduğunu bütün o çarpık duruşlu, egzantrik kadınları anlatıyor. onlar anlatmazsa gökyüzü yanarken, sessizce ve zarif bir biçimde onları izleyen ağaçları, peyzajları anlatıyor. hissiz kalması zor resimler, hemen her ekspresyonistte olduğu gibi.
27 Mayıs 2012 Pazar
26 Mayıs 2012 Cumartesi
26
beklediğim bir şey vardı, o şeyin harika olmasını istiyordum, o şey harika olana kadar kesinlikle hiçbir şey olmayacaktı.
insanın yalnızken, okumak, çizmek, düşünmek ve yazmak için çok fazla vakti oluyor. ben vaktimi iyi değerlendirdim. yıllarca. nereden baksam sekiz tane bitmiş, kalın defter. neler hakkında yazdığımı hatırlıyorum, hatırladığım satırlar da var olduğu gibi. ''şimdi değil ama çok sonra, kendimi bıraktığımda, her şeyi unuttuğumda ve ellerine dokunduğum zaman gülümseyeceğim'' hep hayalperest bir kızdım.
ve tüm o zamanlarda beklemeye devam ettim. harika bir şey olacaktı, eninde sonunda ve kendiliğinden. olana kadar, yazmak, çizmek ve düşünmek için çok zamanım vardı.
bir şey oldu.
ve beklemenin asıl anlamını, beklemenin ne kadar sonsuz bir kısırdöngü olduğunu ben o zaman öğrendim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)




