24 Haziran 2012 Pazar

ola da bilir di



  20-25 yaşlarında genç bir kadın. sosyal hayatı falan çok aşırı değil, haftada en fazla iki gece çıkıyor. o yüzden birkaç ay önce karar vermiş, para biriktirmeye. iki ayda 600 lira kadar biriktirmiş. o da bir şey. hiç yoktan iyi.

  sonra dün, akşamüstü uyanmış. hava çok sıcak olduğu için, gündüzleri aralıklarla uyuyor. öğlen, öğleden sonra, akşamüstü, bölük pörçük uykular. akşam 8 gibi, hazırlanmış, kısa bir şort, uzun bir atlet, hiç takı yok, güneş gözlüğü de yok elbette, makyaj olarak da kopkoyu çekilmiş siyah göz kalemi. pembe allık.

  evden çıkıp taksiye binmiş. bakırköy'den. emirgan'a gidelim demiş. müzik çalarının kulaklığını takmış, arka koltuğa güzelce yayılmış ve camı da açmış. yüze çarpan serin rüzgar. hole, garbage, pj harvey, alanis morisette'in eski, gürültülü, güzel şarkıları. güzel kadınların güzel sesleri. havayı içine çekerken, yine kafasında görüntüler oluşuyor, kadın şuan sahnede, o şarkıları söyleyen kendisi, mikrofona bağırıyor, gitarı muhteşem sololar atıyor ve konser çok kalabalık. gözlerini açıyor, sahil yolu ve denizin üzerindeki gemilerin oluşturduğu yakınlarda bir şehir var yanılsaması. belki gözleri kapalı kalsa daha iyi. sonra ani frenler, kornalardaki istikrarsız yükselmeler. karaköy biraz sorunlu. ama sorun değil. gece çok güzel ve serin. biraz daha ritm gerektiği için moloko, air, charlotte gainsbourg, beck, the xx.. her şarkıda şehir uyum sağlıyor müziğe. taksicinin görüp görebileceği en mutlu müşteri bu kadın. ne müziğine karışıyor, ne yolu saçma bir şekilde uzatmasına, ne hızlı kullanmasına. hatta hepsi daha iyi, daha istediği gibi, kendi atmosferini yaratması için, arka koltukta. 60 lira verip iniyor arabadan. emirganda, denizin önünde şöyle bir iki dakika dikiliyor, sonra yolun kenarından başka bir taksiye biniyor. rumeli hisarına lütfen. ve sonra. oraya kadar, patti smith. yol boyu. helpless'ı söylerken patti, kadının huzurdan gözleri dolmuş olabilir. ya da yüzüne çarpan havanın güzelliğinden belki. orası net değil. sonra. lütfen yeşilköy'e diyor yeni taksiciye. emin misiniz çok yazar? eminim, lütfen olabildiği kadar yolu uzatarak gidelim. yeşilköy, çocukluk. en eski çocukluk. ilk çocukluk. oraya varana kadar, badly drawn boy. biraz daha charlotte. hatta biraz eski anı, biraz no doubt'ın ska punk zamanları. ama hayır offspringg' hiç girilmeyecek, o fazla eskiye fazla derinden bir dönüş olurdu. ve yeşilköy'de, her yer o kadar değişmiş ki. okuldan kaçıp gelinen çarşıda yeni açılan lüks yerler, cafeler. balıkçı hala duruyor ama. eski birkaç ev de, iki katlı, bahçe içinde. yeşilköyde yeni bir taksiye binmeden önce, parkta oturuyor 10 dakika kadar. sonra yeni bir taksiye binip, sarıyer'e lütfen diyor, ve evet, fazla yazacağını biliyorum.

  kadın o gece 600 lira harcıyor sabaha kadar. içkiye, yemeğe, sinemaya, konsere, arkadaşlarla ve sevgiliyle harcamıyor ama ilk defa, bir cumartesi gecesi. sadece yollara harcıyor. her köşesine istanbul'un. sırf yolda olmak, serin hava ve takside olmanın hissettirdiği rahatlık için. kendi tuhaf zevki için. sabahın erken bir saatinde, beşiktaştan biniyor taksiye, bakırköye diyor.

evin kapısını açarken çok yorgun, çok mutlu, başka bir gündüz uykusuna hazır.

 

18 Haziran 2012 Pazartesi

ihtiyaçlar

bu sabah Fransa'ya gitti. söz verdiğim üzre hiç drama queen'lik yapmadım. efendi gibi sarıldım, öptüm, yolcu ettim. biliyorum ki ona çok iyi gelecek, hem iş yaşamı için, hem hafif bir tatilimsi olacak. Cannes dediği zaman aklıma ilk gelen şey hep Brigitte Bardot. ve onun Cannes sahillerindeki şuh fotoğrafları. zaten bulabilirse, o dönemlerden kalma kartpostallar istedim. belki arkalarına bir şeyler de yazar, çerçeveye koyarım, yeni odamın bir duvarını açık mavi ya da pastel yeşiline boyayım, önüne beyaz ahşap bir raf yaptırıp, bir sürü çerçeve dizmek istiyorum, hepsi de siyah beyaz fotoğraflar. Brigitte Bardot, Patti Smith, John Lennon, Virginia Woolf, Modigliani, uzaklardaki sevdiklerim, güzel yüzler, dört bir yandan bana gülümseyen yüzler.

yeni bir odaya ne kadar çok ihtiyacım var. ''Kendime ait bir oda''ya. ve bu sefer bomboş.

ihtiyaçlardan biri de denize bakmak. tatil yapmak değil, bir tatili hak edecek bir tempoya ve strese girmedim çünkü. sadece uzaktan denizi izlemek ve insansız bir yerde, bir gün geçirmek. bu yeterli.

ve bir de üzeri kremalı, karamel soslu, starbucks frape'si. günde üç öğün buna ihtiyacım var. günde bir kez tüketmek yetmiyor. bikinileri ve plajı düşünmemeye çalışıyorum, her önüme gelen yiyecek ve içeceği tüketirken.

ve bir de, sinsi gülümsemeli, kinayeli sözler eden, rahatsızlık verici erkekleri sevmiyorum. kötü bir kalbi olduğunu açıkça görmüş olduğum, kendimi arındırdığım kimseyi, tekrar, yeniden görmeyi sevmiyorum aslında. sevdiğim mekanlardan vazgeçmek çok kolay geliyor, kötü bir kalple karşılaşmaktansa. isteyen herkes kazanabilir, isteyen herkes her şeyin sahibi olabilir. benim artık tek istediğim, kendime ait bir oda. ah bir de kremalı, buzlu bir kahve.

16 Haziran 2012 Cumartesi

kadınları çıldırtan erkekleri vuran kadınlar



  neden tutuklandığını bilmiyorum bu kadının. adını bile bilmiyorum. sadece karşıma çıkan bir sayfada ''tutuklanan kötü kızlar'' gibi de saçma bir başlığı vardı sanırım, bu üçleme karşıma çıktı. çok eski fotoğraflar da vardı. 1920'lerde tutuklanan kadınlar, çok ilginçti. korseli, pudralı, saçları yapılı ama tüm o zerafeti içinde kocasını zehirlemiş mesela, ya da sapık bir herife tüfekle iki el ateş etmiş. chicago müzikalindeki muhteşem sahne geliyor aklıma. çizgiden çıkmış, motoru yakmış, dellenmiş kadınların hikayelerini seviyorum. erkekler sadece yardımcı oyuncu bu hikayelerde. dolu bir bardağı taşırmak ya da şalteri attırmak dışında bir etkileri yok. ki zaten çoğunun genel rolü bu, ilişkide, evlilikte, hayatta hatta.

üç seferinde de tutuklanması zerre kadar umrunda olmayan bu kadını sevdim, ne yaptığını, kimin canını yaktığını umursamadan. tuhaf bir empati, ön yargılı bir sempati besledim.

Playground Love



   arabada gidiyoruz, akşam. 10 dakika önce doldurduğu Air cd'si çalıyor. Talisman'ın ağır ve huzurlu ritmleri. bir süre sonra çok ve boş konuştuğumu fark ediyorum. ''an'' o kadar sakin çünkü. ve o direksiyondayken ben ne kadar huzurlu, ne kadar her yere gidebilir haldeyim. dış hatlara geliyoruz sonra. Kopenhag, Barcelona, New York reklamlarını görüyorum, ışıkları, tabelaları ve bavulları. dış hatlar kapısına 31 ocakta gelmiştim en son. bugün orda olmak, birisini beklemek, pek çok başka düşünceyi beraberinde getirdi.
pazartesi tekrar gideceğim oraya, bu sefer onu yolcu etmek için. Fransa'ya. umarım Fransızları sevmeye devam ederim. çünkü sevmeye bu sene başlamıştım.

giden yakınlarımın arkasından el sallamayı seviyorum. severek yapıyorum yolcu etmeyi.

ama böyle günlerde içten içe, yolcu edildiğim günleri hayal ediyorum. mutlaka yeni bir hayat kurmaya doğru gidiyor olmam şart değil, hatta hiç gerekli değil. kapıdan geçmek, uçağa binmek ve uzağa gitmek, kafamdakilerden, evimden, alışkanlıklarımdan uzağa.

sen ve ben araba yolculuklarında o kadar iyiyiz ki, uçak yolculukları için hayal kuracak cesareti buluyorum. Rodos'a vizeler kalkmış. Prag'ı hep görmek istedim. Dubrovnik ne kadar tatlı burdan bakınca.

9 Haziran 2012 Cumartesi

çok değerli hissetmek



  fark ettim ki, çok değerli hissetmek ve çok değerli olmak aynı şeyler. tüm mesele doğru dostlara, doğru sevgiliye, aileye, hayvanlara, bilgiye ve ilhama sahip olmak.

  ama dostlar her zaman önce. zamanla, dinlemekle, konuşmakla, kendini açmakla ve hayatına almakla, herkes dost, herkes birinci dereceden yakın. bunu henüz keşfetmemişler için bir şey yapamam, keşfedenler için ise minnet doluyum.

  bugün beni çok mutlu eden iki harika kadına teşekkürler.


  bu arada birisi 2 mayıs'tan, birisi de 27 mayıs'tan beri bir şey yazmıyorlar sayfalarına, ispiyonlamak gibi olmasın. satırlarınıza da ihtiyacım var. sizi seviyorum.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Four Trees



  Bu gece Egon Schiele'm tuttu. göresim, sevesim geldi. Bazı ressamların resimlerine bakarken, keyfi yerinde mi, acı mı çekiyor, kara kara düşündüğü bir şeyler mi var, hatta evli mi, evliliğinde mutlu mu, fakir mi, yemek almak yerine boya mı alıyor üç kuruşuyla... anlayabiliyorsunuz. hissedebiliyorsunuz. Schiele de öyle bir ressamdı, gencecik yaşında, genç eşiyle beraber, salgın hastalıktan gidivereceğini, yaşarken de sefalet içinde, dertler içinde ama tutku ve coşkuyla dolu olduğunu bütün o çarpık duruşlu, egzantrik kadınları anlatıyor. onlar anlatmazsa gökyüzü yanarken, sessizce ve zarif bir biçimde onları izleyen ağaçları, peyzajları anlatıyor. hissiz kalması zor resimler, hemen her ekspresyonistte olduğu gibi.

27 Mayıs 2012 Pazar

live long and prosper my dear


  puzzle parçalarının mutluluğu.

  derin nefes.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

26



beklediğim bir şey vardı, o şeyin harika olmasını istiyordum, o şey harika olana kadar kesinlikle hiçbir şey olmayacaktı.

insanın yalnızken, okumak, çizmek, düşünmek ve yazmak için çok fazla vakti oluyor. ben vaktimi iyi değerlendirdim. yıllarca. nereden baksam sekiz tane bitmiş, kalın defter. neler hakkında yazdığımı hatırlıyorum, hatırladığım satırlar da var olduğu gibi. ''şimdi değil ama çok sonra, kendimi bıraktığımda, her şeyi unuttuğumda ve ellerine dokunduğum zaman gülümseyeceğim'' hep hayalperest bir kızdım.

 ve tüm o zamanlarda beklemeye devam ettim. harika bir şey olacaktı, eninde sonunda ve kendiliğinden. olana kadar, yazmak, çizmek ve düşünmek için çok zamanım vardı.


  bir şey oldu.


  ve beklemenin asıl anlamını, beklemenin ne kadar sonsuz bir kısırdöngü olduğunu ben o zaman öğrendim.
 

24 Mayıs 2012 Perşembe

Ne yapman gerektiği

  Sanata sığınmak zorundayız. Bu yaşımda, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra, elimde kalan az sayıdaki gerçekten ve inanıştan biri bu. Adorno, Benjamin ve Lukacs'ın tartışmalarını hatırlıyorum, okuduğumuz, özet çıkardığımız, anlattığımız ne varsa, günün tuhaf bir saatinde aklıma geliyor hepsi. Sanat artık modernizm içinde bir ghetto, bir kurtarılmış bölge, belli bir kitle için, içinde var olabileceği tek kütle.

Kitleler ve kütleler üzerine de bir şeyler yazdım sonra. tekrar okuduğumda bana bile o kadar soyut geldi ki, şimdi buraya temize çekemiyorum. Onlar karışık, soyut ve kirli kalacaklar, ki bu da kitlenin doğasına uygun.

Sanata sığınmak zorundayız. içinde bulunduğunuz çevreden, toplumdan, şehirden, ülkeden ve dünyadan delirerek, bir ateş topuna dönüşerek ve yıldız patlamaları yaşayarak kaçmak istediğinizde, yaratacağınız ve içinde gerçekten bir yere ait hissedeceğiniz tek gerçek bu. hissedeceğim de diyebilirim. hissettiğim de.

Kendisini ifade etmeye yeltenmeyen bir insan olmayın. yanlış ifade etmek bile bundan iyidir, çünkü bir araç kullanmışsınızdır, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, bir araç, ifade için. cümle, renk, ses, nota, figür, fırça, öfke, drama, eylem, gürültü, görsel, işitsel, zihinsel. her şey olur, hepsi olur. ifade yollarını arayan ve bilen az insanız, sanat bir sığınma alanı ve varlığın anlam arayışı, günlük yaşamın sunduğu buluntu hislerle dinmeye müsait değil.

Günün ilerleyen saatlerinde biraz daha karmaşık ve anlamsız olanlarını defterime yazacağım. daha sonra Adorno ile tartışmak üzere..

23 Mayıs 2012 Çarşamba

değişkenler.

gelişime ayak uydurmak ile değişimi yadırgamak çok farklı birbirinden.

gelişim ne kadar gerekli ve mükemmel bir eylem ise, ve zor elbette;

değişim o kadar hızlı, acı, korkutucu, ötekileştirici.

gelişimi izlemek ne kadar keyifli ve gülümsetici ise,

değişimi izlemek o kadar dehşet verici olabilir. ve acıklı. ve elden bir şeyin gelmeyeceğini anladığın o an, sindirme anı, ''savaşı kaybettiğin'' an.

gelişim ve değişim ikiz kardeşlerdir. uzaktan bakan yabancı bir göz için neredeyse aynı, birebir hallerdir. çok, çok yakından tanıyan birisi ayırt edebilir ancak farklarını, aralarındaki derin uçurumu.

ve o kişi ''savaşı kaybetmiştir''  değişim her zaman kazanır, ezici, hızlı, acımasız değişim, gelişimi gölgede bırakır cezbedici halleri ile.

bu gece elim çenemde uzun uzun düşünürken, değişim ve gelişim üzerine,

çok ama çok yorgun hissettim. tahammülsüz. bezmiş. siz değişin, son hızla değişin, bunu yaparken muhteşem büyüklükte adımlar atarak geliştiğinizi sanın bir yandan, daha başarılı, daha sosyal, daha zengin, ''daha'' hissedin kendinizi. sahip olduğunuz en ''özel'' en ''değerli'' huylarınız, değişimin ezici ayakları altında unufak olup sizi sıradan ve özelliksiz ama verimli bir köle haline getirirken, bu değişimin tadını çıkarın. gelişmek adına ufak adımlar atan en yakınlarınızı bile yadırgar hale gelin. çünkü onlar değişmiyorlar. aynılar. bir yerden sonra kopmanız da gerekecek, muhteşem değişiminize hayran kalmadıkları için. ve muhteşem değişiminize ön ayak olan, paylaşan, şakşaklarıyla destek olanların kıymetini bilin. onlar sizin gerçek dostlarınızdan daha değerli, daha önemliler artık. yıllar önce tuhaf bulduğunuz, hiç hoşlanmadığınız, dalga geçtiğiniz insanlara büyük bir hızla dönüşürken, sizi arkanızdan itekleyen kim varsa, artık siz bir bütünsünüz. eski dostlarınız ise ötekiler.

ben bir süre resim yapmak istiyorum sakince. sizi görmeden.

ve aklımda hep, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki söz: ''artık kendinize benzemiyorsunuz.''

13 Mayıs 2012 Pazar

en uzağa yollanan mektup

sevgili hanımefendi,

tanımadığım anneler içinde en çok sevdiğim. o kadar çok kutlamak isterdim ki sizi bugün. ve öncesinde ise tanımak. beni sever miydiniz bilmiyorum, belki hiç hoşlanmazdınız, tuhaf bulabilirdiniz, ya da fazla düşkün, fazla sevgi dolu, bilemiyorum. ama ben sizi tanımayı çok isterdim. büyük bir ölçüde de tanıyor gibiyim, hayal meyal, göz kararı, benzerliklerden, çocukluktan gelen izlerin dışa vurumundan, güzel bir yetiştirilme şeklinden çıkarımlarda bulunuyorum. ve bazen, bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun, siyah beyaz, kırılgan, kibar bir gülümsemeye, ve o yanaklara, çok iyi tanıdığım, çok sevdiğim, içime yerleşmiş o ifadeye bakıyorum. içimden konuşuyorum da, dinlediğinizi var sayarak. evet biliyorum, bazen çok şikayet ediyorum, çok dert yanıyorum size, ama bana iyi geliyor. ve şikayet ettiğim anlarda bile, minnet ve hayranlık doluyum size, bunu hissettiğinizi de biliyorum. tanıdığım en sorumluluk sahibi çocuk o. evet resmen çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin öyle kalacak, o çocuk pırıltısı ve zekası hep olacak üzerinde. ve ben onu izlediğim anlarda (onu izlemeyi ve anlatmayı tuhaf bir görev olarak edindim, seviyorum bu görevi) içimden çok sık gülümsüyorum, yüzüne de gülümsüyorum bazen, o zaman çabuk şımarabiliyor. zaten çok şımarttım, size sık sık bunu da anlatıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. içimde öyle bir sevgi var ki, aslında annelik hissine çok yakın. ne yapsa yok edemeyeceği bir sabır, hoşgörü ve fedakarlık, ve aynı ölçüde bir heyecan. ah sizinle konuşabilseydim, o kadar iyi biliyorsunuz ki siz bu hissi, ona ilk baktığınız andan itibaren binlerce kat fazlasını hissettiniz çünkü. çok derinden, çok fazla hissettiniz ve o sevgi hala benim tanıdığım çocuğun gözlerinde var, içinde var, sahip olduğu en değerli his olarak saklıyor onu.


  belki her şey çok farklı olurdu. aklımın alamayacağı biçimde, her şey ama her şey farklı olurdu. onun hayatında, başkalarının hayatında. ama, yine aklımın almadığı ve almayacağı sebeplerden, her şey bugünkü halinde. gerçekten üzgünüm. ama inandığım çok güçlü gerçekler var, bildiğim, emin olduğum. o yüzden sık sık konuşuyorum sizinle, hiç tanışmadığımız halde. bu sayfaya evrenin sonsuz boşluğuna göndermek istediğim her şeyi yazdığım gibi, bunları da yazıp gönderiyorum. izlemeye ve anlatmaya devam edeceğim size. uzaktan uzağa hep hayranlık duyacağım bir kadın ve bir annesiniz, anneler gününüz kutlu olsun.


 her şeyin kırılacak kadar güzel olduğu anlar vardır.

  bu sabah ve öğlen, öyle anlardandı. önce upuzun bir yazıyla olan biten ne varsa anlattım, kendime de tekrar etmiş oldum. sonra baktım ki, herkesin kendi özel anları, kendi içindeyken daha değerli. ki bu bana sık verilen bir öğüttür. o yüzden hepsini seçip sildim.



 


6 Mayıs 2012 Pazar

tül perde

insanın cümle kuramayacak kadar yorgun olduğu pazar günleri vardır. özellikle pazar günleri. cuma ve cumartesi  boyunca, üzerinden kendi davet ettiğin heybetli ve acımasız tırların geçtiği, ve haftasonunun teoride bitmiş olduğu, kürkçü dükkanına döndüğün yorgun pazar günleri. makyajsız pazar günleri.

kendi sesimi ve görüntümü unutmak istiyorum.

3 Mayıs 2012 Perşembe

the music came first, my dear friend.



  ''hangi high fidelity kadınısın?''  isimli bir test olmasını, onu çözmeyi ve bu filmi izlerken kafamda oluşan soru işaretlerinden kurtulmayı gerçekten çok isterdim. tanıdığım muhteşem kadınlara baktığımda, çoğu laura, başroldeki sarışın. kafası karışık, zayıf ve ezik erkeğe tahammülü olmayan, acımasız olacak cesarete sahip, güçlü, karakterli. ben laura değilim, o kesin. ortak noktalarının olması seni o insana benzer yapmıyor bazen, malesef. en çok korktuğum charlie olmak, catherine zeta jones'un oynadığı. çevresine karşı ufak bir drama yaratıp, sanattan, edebiyattan, pek çok muhteşem şeyden, gürültüyle, herkesin gözüne sokarak, sürekli konuşan, ama aslında konuşarak içindeki boşluğu örtmeye çalışan, yalnız ve mutsuz kadın olmak. umarım charlie değilimdir, umarım kimse bana baktığında charlie'yi görmüyordur. sonra bir de titrek olan var, adını unuttum, oyuncusunu da unuttum, çok utanç verici bir dalgınlık ve unutkanlık problemi yaşıyorum bir süredir. titrek dediğim kadın, rob gordon'a karakter ve ruh hali olarak çok benzediği için hayatına girmiş olan, sonraki yıllarda psikolojik tedavilere ve insanın içini sıkan bir bunalıma gömülmüş olan, eski sevgilisine yavru köpek bakışlarıyla ''hayatında biri var mı?'' diye soran kadın. umarım titrek bir kadın olmam, o kadın olmak ta büyük bir trajedi olur. neyse ki listenin ikinci sırasında yer alan, masum ve tatlı, edepli sevgilisi değilim, o konuda içim rahat, bir de onun için kaygılanmama gerek yok. kaldı geriye üç karakter, bir dahaki izleyişimde kafa yormam gereken.

  işin tuhafı, bu kadınları, bu filmi, o muhteşem diyalogları izlerken, içten içe hep hangisine en yakın olduğumu biliyor olmam. büyük bir ihtimalle, bundan 10 sene sonra kabulleneceğim üzre, ben rob gordon'ım. takıntılı, geçmişe saplanıp kalmış, listelemeden düşünemeyen, her an için uygun şarkısı ve grubu bulunan, tuhaf, hafif rahatsız edici. böyle olmayı seviyor muyum, hayır, azıcık bile sevmiyorum. çoğu zaman en çok kendimi rahatsız ediyorum, sonra arkadaşlarımı, sonra sevgilimi, sonra ailemi, hepsi biraz rahatsız hep, benim saplantılı, tuhaf tavırlarımla ilgili. ya da hepsi benim kuruntum, umurlarında bile değilim, bu da düşündürücü ama şuan kafamı yoramayacağım bir konu. eğer bu an için bir şarkı çalmam gerekse, a hundred lovers'ı çalardım, josep'den.

son olarak, high fidelity izlediğim en seksi filmdir. evet. böyle düşünüyorum ben. (emek'in düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi yazmak ve en içten küfürlerini almak, her zaman sevdiğim bir eylem olmuştur, çünkü herkes bilir ki, her akdeniz kadını gibi, emek kızınca çok güzel olur.)

2 Mayıs 2012 Çarşamba

heaven can wait

bir şarkı, hiçbir şey yolunda değilken, arka arkaya türlü saçmalıklar yaşanırken

her şeyi yolunda gösterebilir.

dahası, her şeyi yoluna da sokabilir. bunu yumuşak bir melodi ve düzenli gitar ritmleri ile mi yapar, yoksa charlotte huzur veren sesiyle mırıldanırken mi bilemiyorum. belki klibinin de etkisi var, olabilir, olabilir...



25 Nisan 2012 Çarşamba

ama keyfi yerinde

Blog'un yeni şekli boş bir defter sayfası.. en yazılası olanlardan, sanki bir de tükenmez kalem olsa elimde, bir şeyler karalayacağım ortalara doğru, yazmaktan sıkılıp. bu aralar gerçek kağıt ve gerçek kalemi çok kullanıyorum, defterim eskisi gibi, hep yanımda. ''belki bestelerim'' diye yazdıklarım (neyse ki yok öyle bir yeteneğim) ''belki tasarlarım'' diye eskiz aldıklarım (neyse ki üşengecim) ''belki mektubun içine koyarım'' diye çizdiklerim, yazdıklarım'' (neyse ki en azından bunu başarabilirim)

 kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.

 bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.

 sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.

 yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.

22 Nisan 2012 Pazar

efektli, renkli, kontrastı düşük






fotoğraflardan bahsettiğim kadar, kendimden de bahsediyorum. teknolojik bir telefonum olmadan da, yeni çıkan pratik fotoğraf editleme siteleriyle, instagram fotoğraflar yapıyorum kendime. oynuyorum.

uzaktaki yakınlarım geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilemem ben. bodrum'dan, izmir'den geldiklerinde mesela, dün olduğu gibi, manasızca etrafta koşturup, duvarlara çarparak zor sakinleşirim. kuyruğum olsa, böyle anlarda hiç durmadan sallıyor olurum.

fotoğraftaki kedi, atölyenin beyefendisi, yakında baba olacak. ayakkabılarım da yeni, dedi ki ''hep koyu renk alıyorsun, bir değişiklik yap açık renk al'' ben de böyle nane yeşili midir nedir, aldım bir şey, fazla açık renk, gözüm alışmadı henüz.

kontrastı düşük bir kadın hakkında bir şeyler yazdım defterime. göz yormayan, kafayı meşgul etmeyen, istese de yapamayan bir kadın. çünkü soluk biraz, ne kadar turuncu, yeşil, siyah taşısa da, soluk. o yüzden fazla yer kaplamıyor, fazla yer etmiyor.

11 Nisan 2012 Çarşamba

değişkenlerden biri

çok uzun zaman gerekecek, çok kısa bir düşüş için hayıflanmaya.

9 Nisan 2012 Pazartesi

her şey yerinde




''nerede o eski romantik komediler'' temalı bir sohbet çevirdik dün gece. buradan da hollywood'u sırf klas romantik komedi oyuncuları yaşlandı diye, yeni nesile adapte etmeye çalıştıkları ucuz, kirli, ne komik ne romantik olmayan filmleri için kınıyorum. romantizm ihityacını bu filmlerle gideren büyük bir kitle var.

kedim çok komik horluyor. hele rüya görürken ağzını şapırdatması apayrı bir konu.

ağız şapırdatmak demişken, bir karıncayı bile incitemeyen ben, bir gün kulağımın dibinde şakır şukur sakız çiğneyen ve balon patlatan herhangi bir insanı delice tokatlayacağım. daha berbat pek az ses var bildiğim.

bugün sevdiğim bloglarda hep, o sevdiğim renklere sahip, soluk, teknolojik telefonla çekilmiş, kare fotoğraflara rastladım. iki tane de benden, dün çektiğim.

madde madde, liste liste, başlık başlık toplamak istiyorum her şeyi. kütüphane gibi düzenli bir zihin istiyorum daha doğrusu.

bu ara hemen hemen hiç resim yapmıyorum. ama aklımdan en az üç tablo tamamladım bu hafta.

son olarak güneşli, mis günlerin arasında gök gürültülü, yağmurlu günlerin girmesi, hayatın bir özetidir dostlarım diyerek şu güzelim havaları saçma felsefi söylemlerle aşağılamayacağım, her hava güzel geliyor bu ara, hepsine kabul.

hatırlayamadığım dandik bir filmde ''her şeyin bir yeri olmalı ve her şey yerinde olmalı'' diyordu bir kadın. aklıma kazınmış film repliklerinden, severim.

22 nisan akşamı krek'te çalacaklar.

1 Nisan 2012 Pazar

doğumgünü kızının dostu



gel emek mate yavrum, öncekileri bir analım beraber. şimdikine en son geçelim.

ilki çok absürd, bize yakışacak şekilde. sen uzun kızıl saçlarından yeni kurtulmuştun, bense herkesin görünce ürktüğü o ''psikolojik rahatsız'' halimden. bahar başlangıcıydı, her sene olduğu gibi. henüz bir yıl bile olmamıştı arkadaşlığımız başlayalı, ama o kadar çok gülüyorduk aynı var olmayan şeye, o kadar aynı, var olmayan dili konuşuyorduk ki. aldığımız hediyelerden sadece kapağında pala bıyıklı bir osmanlı padişahı olan defteri hatırlıyorum. gerisi biraz flu. sana hediye pakedini verince hemen o deftere takıldın, yıllar sonra hala, bu ilk olan ''bana padişahlı defteri layık gördüğünüz'' doğumgünüm diye anılacaktı senin tarafından. bilememiştik.

bir başkasını hatırlıyorum, sen mecidiyeköydeki evindesin, ısrarla çıkıp atölyeye gelmiyorsun. atölyede pastan hazır, ekşimek üzere artık. paket paket cipsler, içkiler, şekerler masada. seninle benim resim yaptığımız masada. tüm atölye sen içeri girdiğinde çıngar koparmak üzere bekliyor, cipsleri tırtıklıyor, pastanın üstündeki süsler üç beş yeniyor, gittikçe azalıyor. arıyorum, ''sevgilimle uyuyorum, ben çıkmayacağım bugün'' diyorsun. sevgilin de yeni, sevgilin de harika, birşey diyemiyoruz. sonunda sevgilini arıyoruz, 'gönder şunu evden, atölyeye gelin' diye. eniştelerin eniştesi sıtkı, seni zor bela o evden çıkarıp getiriyor. sen homur homur kapıdan giriyorsun, ışıklar kapalı atölyede, birden ''sürpriiiiz'' diye bağırıyoruz, sen olduğun yerde zıplamaya başlıyorsun hiç konuşmadan. ben de başlıyorum. manasızca bir süre zıplıyoruz.

bir başka yıl. yine dükkan dükkan gezip, hediye paketimize hediye depoluyoruz pelinle. elbette ki bir elbise alınacak en başta, seni can evinden önce elbiseyle vuracağız. street box'a girip fuşya renkli elbiseyi gözümüze kestiriyoruz, kapıp çıkıyoruz. sonra başka şeyler de ekleniyor pakede, kuka'da buluşuyoruz sonra. sıtkı da çok hevesli, yerinde duramıyor, sana elbiseler ve çantalar almış. sıtkı, pelin, ben aldığımız elbiseleri anlatıyoruz birbirimize, böyle kıpır kıpır. ağzımızdan şunlar dökülüyor ''biz street box'tan aldık bir tane, böyle fuşya, koyu pembe, -aaa ben de ordan öyle birşey aldım. bizimki böyle beli fiyonklu, sırtı şöyle... -lan! benimki de!'' bir acele paketleri açıyoruz ve sana aynı elbiseyi aldığımızı görüyoruz dehşet içinde. sen geliyorsun, utanç ve neşe içinde paketlerimizi veriyoruz. sonra siz elbise değiştirmeye gidiyorsunuz.

bir başka doğumgünü, yine kuka'dayız. kalabalığız. birşeyler yeni olmuş, birşeyler yeni olmak üzere.. evrim ve ben aldığımız iki boy farklı pastayı üst üste monte edip yeni bir pasta yaratmanın sevincini yaşıyoruz. sıtkı ve senin fotoğraflarını çekiyorum, açık mavi, açık pembe tonlarda. hediyeleri hiç hatırlamıyorum o yıl. ama sen pastanın mumlarını üfleyip dilek tutarken, içimden senin için dilediklerimi hatırlıyorum. gerçek olduklarını üç yıl içinde görebildiğim dilekler.

geçen sene. senin çatı katındayız. kız kızayız bu sefer. ama elbette, bir de sıtkı var. iyi ki var. artık belli gideceğiniz, sürekli ''bir arada son doğum günün'' deyip duruyoruz. ama buruk falan değiliz, aylar var daha gitmene. bıyıklı kolyeyi, güzel elbiseleri, chetic çorapları falan hatırlıyorum. sonra bize yaptığın ufak defileyi.

eski doğumgünlerin yine kafamdan geçiyor, şaşırıyorum her yıl ne kadar değiştiğine ama bir o kadar aynı kalışına, şaşırtıcı şekilde ani ve farklı, güven ve huzur vermek üzere aynı. hep bir şeylerin arasında, ama asla belirsiz değil, hep çok net. ve her an ''pffff''layarak gülme krizine girmeye hazır. ben olur olmadık bir yerde kahkahalara boğulursam da bana katılır, tek başına kovulmam ordan. ve bana saatlerce izah edebilecek kadar sabırlı, asla kabullenmeyeceğim şeyleri. arada şöyle sağlam bir küfredip, aklımı başıma getirmek üzere her zaman biraz, bir nebze olsun mantık sahibi. hep ne istediğini bilen, hep istemeye ve peşine düşmeye hazır. ne kadar sevgi dolu olduğunu belli ederse başına iş açmaktan korkan, ama sevgisini de eksik etmeyen, bir de güzel yemek yapan, zeytinyağlısı ayrı, çorbası ayrı, tatlısı ayrı. ilerde köpekleri çok sevecek, vazgeçemeyecek olan. çocuk korkumu çocuğu sayesinde aşacak olduğum. daha binlerce olasılığımız olan. üstelik seven eleven'ın köşesinde olan, hayal ürünü olasılıklar gibi değil, daha tanıştığımız an önümüzde sonsuz olasılığın bulunduğu, kimsenin umursamayacağı bir tarih sayfasına, siyah beyaz bir fotoğrafın altında ''işte emek ve eylül böyle tanıştılar'' şeklinde not düşülecek olan.

dost.

dün ilk defa tam olarak yanında değildim doğumgününde. aramızda ülkeler, ırmaklar, küçük yer yüzü şekilleri vardı. fakat tüm gün bir şeyler düşündüm eskiye ve bugüne dair, bir şeyler karaladım not defterime. onları da yırtıp sana gönderilecek pakete ekleyeceğim, belki benim sensiz ilk doğumgününü nasıl geçirdiğimi, neler çizdiğimi görmek istersin. çünkü bu defteri hemen karıştırırdın burda olsan. üzerinde konuşurduk hemen.

doğmuş olduğun ve tanıştığımız o komik sonbahar günü için her zaman 'iyi ki' diyeceğim. bu doğumgününde tuttuğum dilek, bir seneyi kapsıyor, gerçek olduğu günün gecesi nehir kıyısında şaraplarımızı bunun için içeriz.