30 Mart 2016 Çarşamba

Bir kedi hayatıma ne kattı?

  Bir kedi, ismi Şeker, gözleri şaşı, 12 yaşı. Dört-beş gün oluyor, biraz zordayım, bir süreçteyim, boş bakıyorum sık sık. (ama sonu düzlük ve çok güzel olan zorluklardan bu, yani iyi zorluk) Biliyor Şeker, yanımdan pek ayrılmıyor. ''Siyam kedileri Mısır'da tapınak bekçileriydi, rahipleri korurlardı.'' diyor, gülümsüyorum. Ben 12 yıldır Şeker'le gözgöze geldiğimde, bana anlattığı çılgın-sakin her şeyi duyuyorum. Şimdi biraz sıkıntılıyım ya, sürekli minnet duyduğum şeyleri bulmam ve onlara odaklanmam gerekiyor. Ben en çok yine, en güzel olana odaklanıyorum, hayatıma getirdiklerine bakıyorum ve ona da fısıldıyorum hepsini.
En huzurlu, derin ve tüylü uykularımı verdi bana. Bak huzurlu ve derin her yerde uyursun, ama bir hayvanla kıvrılıp uyumadıysan, ''tüylü uyku''nun ne olduğunu bilmezsin ki büyük kayıptır. Çarşafın bir bulut olur, elinin kolunun değdiği her yer dünyanın en yumuşak, en mis kokulu tüyüne dönüşür, kedinin aynı boydaki ve aynı yaştaki kardeşi gibi olursun.
Konuşmadan, ses çıkarmadan çok derinden anlaşmayı öğretti. Bir kedinin hiç gözünü kırpmadan dakikalarca bir insanın gözünün içine bakabildiğini ve ancak ondan hoşlanırsa-onun varlığını onaylarsa gözlerini kırptığını Şeker değil, Discovery Channel öğretti gerçi. Sonra Şeker her gözgöze geldiğimizde uzun uzun bakıp, bir noktada gözlerini kırparak en sevdiğim oyunu yarattı ama.
İnsanların tuvalette geçirdiği vakit ne kadar özel ve mahrem ise, Şeker bunu hiç önemsemediğini ve tuvalete asla onsuz gidemeyeceğimi izah etti bana yıllar önce. O çamaşır makinasının üzerinde oturacak, bekçilik edecek, özellikle de banyo yapılıyorsa mutlaka koruyup kollayacak ve tuvalet canavarlarının saldırıya geçmediğine emin olacak. (Başka mantıklı açıklama bulamıyorum.) Eğer kapı sıkıca kapatılmışsa, içeri alınmıyorsa da, bas bariton sesiyle evi inletecek.
  Bir de işte çok özlemeyi, kavuşunca bile doyamamayı, diğer evimde hep bir parça eksik kalmayı. Şeker ''aile evim'' demek oldu, işimi gücümü ve gündelik hayatımı bırakıp koşa koşa yanına gidilecek bir huzur şarj ünitesi oldu. 5 gün ayrı isem, 2 gün yapışık gezdiğim. Bir tek çocuğun sonradan edindiği kardeşi oldu ve ben bunları yazarken miskince yalanmasına ara verip, yan gözle bana bakıp ''Senin sorunun canım, her şeyi abartman'' dedi. Peki kedi, peki.

24 Mart 2016 Perşembe

21 An için 21 Şarkı

  Güzel müziğe, güzel resimlere hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık herhalde. Patili ve topuklu blogunu sevdiğimin Meriç'i harika bir müzik listesi yaptığı ''şu yazıda'' beni de fikrine ortak edince pek mutlu oldum, bütün listelerimi hızlıca gözden geçirdim. Benim müzik listelerim hep her telden çalar, içinde hiç değişmeyen demirbaşlar da olur (The Beatles, The Clash, Patti Smith, Velvet Underground v.s.) sonra pat diye bir Kylie Minogue, bir Britney Spears da fırlar ortaya, çünkü dostlarım, her ruh halinin gerektirdiği müzik farklıdır ve dansın nereden, nasıl çıkacağı belli olmaz. Hadi geçelim 21 an ve onlara uygun şarkılara, keyifli dinlemeler olsun!
1. Keyfini en hızlı yerine getiren şarkı?
Rock the Casbah   (Şu hayatta sonsuza kadar tek şarkı dinleme hakkım olsa.) 

2. Kendini teselli etmek istediğinde?
Horses  (''Patti Smith'in sesi'' aslında cevap, bu da en sevdiğim kaydı.)

3. Cep telefonu melodin?
Samsung'un akustik gitarlı melodik bir zil sesi. 

4. Bundan önceki neydi?
Relator  (Bir daha sevdiğim bir şarkıyı zil sesi yapmamayı, bu şarkıdan bıkınca öğrendim.)

5. Peki 10 yıl önce?
Hatırlayamadım. O yıllar metal müzik vardı, ötesi yoktu:) Iron Maiden ya da Judas Priest'ten bir şeydi sanırım.

6. Anında enerji ihtiyacı olduğunda?
She wants to move   (Pharell'in eski müzikleri de çok iyi dans ettirir, bu favori dans müziğim)

7. Unutulmaz konser performansı?
All I Want   (Ah Offspring, 2005 yılı Rock'n Coke'ta bunu çaldıklarında önceki 10 yılımın şarkısıydı) 

8. Sabah kahvesine en çok yakışan?
Alone in Kyoto   (Aslında tüm Air şarkıları, güne genellikle birlikte başladığım, sakin ve huzurlu ritmler)

9. Peki öğleden sonra kahvesine?
Oblivion   (Son yıllarda çıkan en yetenekli gençlerden biri bu kız, bu da en sık dinlediğim şarkısı) 

10. Gitmeler?
Afterglow  (Romantik bir ''gidiş'' söz konusuysa, bu muhteşem videoyu izle, dinle, gitmezsin! :)

11. Kalmalar?
While my guitar gently weeps   (Yazılmış en derin, en şiirsel şarkı benim için.)

12. Sonbahara en çok yakışan?
Chocolate   (Bu biblo kadını, kibar sesini ayrı severim, bu şarkıyı kapalı ve romantik günlerde dinlemeyi ayrı) 

13. Kışa?
Baby, It's cold outside  (Selam Meriiiç! Başka bir şarkıyı düşünemedim bile :) 

14. Yaza?
Summertime   (Janis Joplin de olur ama asıl sıcak, baygın ve güzel olan Ella'dan dinlenir.) 

15. Favori soundtrack?
These Days  (Wes Anderson o kadar doğru seçmiş ki bu Velvet Underground şarkısını, artık filmle bir bütün) 

16. Favori dizi introsu?
If I had a heart   (Çok düşündüm, en çok ''diken diken olduğum'' Vikings'in jenerik müziği oldu.) 

17. Umutlu bir şarkı?
Pumped up kicks   (Bana güneşli, açık bir havada yolda olmayı, rüzgarı çağrıştırıyor)

18. Yeni bir keşif?
Stole the show  (Takılınca fena sarıyor aman dikkat, melodi muhteşem!)

19. Instant-Girl-Power?
No Scrubs   (MTV izlediğim günlerden beri, en sevdiğim eskilerden) 

20. Gülmek eğlenmek için?
Downtown!  (Biraz gül, biraz coş, iki kıvır diye yapılmış, klip de çok eğlenceli) 

21. İyi geceler?
And then you kissed me  (Çünkü Patti Smith'in de dediği gibi, ''Because the night belongs to lovers'' ) 

 Şimdi de sizin müzik seçimlerinizi dinleyelim. Sevgili Beyaz KağıtHayallerim, Delorean ve Senİpek Cihan ve Sinatra Mavisi söz sizde!

17 Mart 2016 Perşembe

Kederle nasıl başa çıkılır?

Böyle zamanın durduğu ve her rengin griye çaldığı günlerde, ''Keşke yakın bir dostum psikolog olsaydı da, ona hayata dair karanlık yönleri aydınlık tutmanın yollarını sorabilseydim'' diyorum.
Benim için hayat durdu, yine. Önce sevgilimin 18 yaşındaki kedisinin, benim de 7 yıldır pofuduğum, pamuğum olmuş olan Ayşe kedimizin hayatının son demlerinde olduğunu öğrendik. Veterinerde geçen saatler, evde avaz avaz ağlamalarım, Ayşe'nin acı dolu miyavlamaları ve patisi elimde sabahlamalar. Hala hayatta, hatta biraz iyiye gidiyor, ama ben ilk kez bir kedinin keyfini sürmenin ötesine, onun zor ve son zamanlarına eşlik ediyor olmanın bilincine varıyorum. Onu sakin ve güvende tutmak için çaba gösterirken, içimdeki dert ve üzüntü yumak oluyor, topallamasını, düşmesini izlerken yaşlar pıtır pıtır dökülüyor.

Tüm bunların üstüne o bomba patlıyor, kalan son aklım ve mantığım da buhar olup uçuyor. ''Hayatı durdurmalarına, zafer kazanmalarına izin vermeyin.'' diyorlar ya, bugün en sonunda ben pes ediyorum, yaşadığım kaygıyla, işimin gücümün Taksim'de olmasıyla ve ''Sakın oraya gitmeyin, çok ciddi uyarı var.'' haberleriyle baş edemez hale geliyorum. İş kaybetmeyi, başarısız olmayı, ''korkak'' olmayı göze alıp evde kalıyorum, evden çıkmıyorum. Kendimi hüsrana uğratıp, kaygıma teslim oluyorum. Resim yapmak, sergi açmak, yazı yazmak anlamsız geliyor. Bir ilaç olan sanat, hem ilaçlığını, hem sanatlığını yitiriyor.

Ben artık sürekli kaygı içinde, tetikte yaşamaya dayanamıyorum. Sayılarla yok olan insanların haberlerine, yüzde 50 bir şansla hayatta kalıyor oluşumuza, tanıdığım herkes için sürekli endişelenmeye. Sıradan dertler ve sıkıntılar istiyorum. İnsani boyutlarda endişeler. Boyumu geçmeyen korkular, içinde boğulduğum değil.

Tanıdığım insanlara moral vermek için ''Her şey yoluna girecek.'' diyemiyorum, demeyi istedim ama diyemedim. En azından ''Yalnız değilsiniz.'' demiş olayım. Bir de sütlü, sıcacık kahve.

4 Mart 2016 Cuma

Evini mutlu etmek

  İki-üç yıl oluyor, iki evim arasında bir düzen kurma arayışına girişeli. Geçen seneyi 2 hafta bir evde-1 hafta bir evde tamamladıktan sonra, bu sene daha esnek olmaya çalışıyorum. Evlenip kendi yuvasını kuran arkadaşlarıma çok sık sorduğum bir soru var ''Ailenizle yaşamaktan nasıl vazgeçtiniz ve nasıl yetişkin hayatına geçtiniz?'' Ben bunu yapamayacağımı birkaç yıl önce anladım, hala da yapamıyorum, umarım hiçbir zaman da yapmak zorunda kalmam. (Ben ''Hiç evlenmeyeceğim'' diyen kızlardandım, 20 yaşımda da, şimdi 30'umda da) Aynı anda hem bir sevgili, hem de bir kız çocuğu olmaya devam etmek mümkün, çok zor ama mümkün. Genişçe bir sırt çantası, iki evde de kurulu bir düzen ve ayakucunda pijamalar, ikiye bölünmüş resim dosyaları ve boyalar, iki semt arasında her ayrıntısı ezberlenmiş bir yol... Tamamen kendi seçimim olan güzel bir yorgunluk bu. Geçen sene bloguma ne çok içimi dökerdim, bırakıp gidememek üzerine, şimdi nasıl da alıştım, bir evde bulunurken aklımın diğerinde kalmasına bile alıştım hatta. Tek sorun kedi Şeker, iki evde de mevcut olmayan tek şey O, yerine bir şey konamayan, 4-5 gün görmediğimde yokluğunu çektiğim, elimin altında aradığım. Şeker eşi olmayan bir kızkardeş, sabah ya da akşam fark etmez, yollara dökülmek, yorulmak, sonra yanına uzanıp kıvrılmak çok kıymetli.

 

 Sevgiliyle kurduğumuz eve yeni resimler asmaya devam ediyoruz, bu hafta en sevdiğim Türk ressamlardan birinin, Mahir Güven'in bir tablosunu asıp sürprizini yaptı. Bu evin tablolar ve yemyeşil bitkilerle dolu olmasını istiyorum, bir de kitaplarla. Başka hiçbir şeye ne vakit, ne de para ayırmadan, bunlarla doldurmaya devam ediyoruz dünyamızı. Çiçekler ve balkon için yeni çözümler arayışına girdik, ben birkaç yavruyu ayrı saksılara alıp etrafı iyice kalabalıklaştırınca yeni bir köşe yaratmak şart oldu. 3 sene önceki balkon fotoğraflarımıza bakıyorum, 3-4 tane ufak saksı varmış sadece elimizde. Bir de bu yaz balkonda kahvaltı etme hayallerim var, ufak bir masa ve bir tane bank istiyorum, ama çok istiyorum. Ev kurmak güzel, ev kurmak en keyifli oyun, kimbilir kafamızdakine ulaşmak daha kaç yıl sürecek. Hem daha ''o muhteşem'' kahve sehpasını bulamadık, yine aynı muhteşemlikteki kocaman ve yumuşak halıyı da. Bütün bu ufak tefek eksiklerle hayat o kadar huzurlu ve tam ki, yıllarca böyle sürebilir, hiç sakıncası yok. Bir yeni evim, bir eski evim, ikisi de benim, gidip geleyim, gelip gideyim. (Aaa delirmiş bu kız, gidip şekersiz kahvesini içsin madem)
  Bir de şu başucu komidini var ki, gördüğümden beri hayallerimi süslüyor. Azıcık mobilya üretme kabiliyetim olsa, bir ufak merdivenden ya da tabureden kıra döke kendim yapacağım, o kadar sevdim. Ben başucuma iki bardak su, kitaplar, ilaçlar, bisküvi (diyet diyet) burun spreyi, evde çiçek varsa çiçek ve daha maksimum obje koyduğumdan, böyle bir komidin gerçek bir ihtiyaç. Ikea'nın ufak kitaplık merdivenleri biraz daha geniş basamaklı olsa, onları kullanırdım.
  Bir de seyirlik mutfak objeleri var, şimdilik hiç almıyorum bu narin şeyleri, mutfağımda işlevsel olmayan hatta üzeri azıcık süslü hiçbir şey yok. Ama Pinterest'te, Tumblr'da böyle eski usül porselen kap kacak görünce de bayılıyorum. Annemden görerek belleğimde yer kazanan güzellikler bunlar, eski evimde kocaman bir dolapta en güzellerini izlemeye devam ediyorum. Yenisinde ise kullanmadığımız hiçbir şeyi edinmeme kuralımız var, sağladığı kolaylık ve ferahlık büyük olduğu için, bozmaya kıyamadığımız bir kural bu. Pratik olanın, estetik olana baskın geldiği bir ruh halindeyiz.
 Önümüz bahar, önümüz serin ve güneşli. Bu baharın başlangıcında kış renklerini kaldırmak ve salondan başlayarak bütün odaları uyandırmak için çok hevesliyim. İşe koca bir buket mimoza almakta başlayacağım, bir de sapsarı masa örtüsü ve elbette bu değişimi kutlamak için bir şişe beyaz şarap. Bence bir ev böyle çok mutlu olur ve çok gülümser.

28 Şubat 2016 Pazar

Tatsız, tatlı haftanın sonu.

Şekersiz ve unsuz beslenme ve diyabetten çıkış haftamın ilk özetini kaydediyorum.
En çok özlenen, düşüncesi bile deli eden tatlı: Pancake. Tam tatlı sayılmaz ama hemen her gün bir öğünde mutlaka aklıma düştü. Ah yumuş, ah pofuduk pancake'ler.

En şaşırtıcı şekilde akla bile gelmeyen: Çikolata?! Günde yarım paket yerdim. Hiç aramadım, ki pms haftasıydı aynı zamanda.

En şaşırtıcı şekilde hiç zor gelmeyen: Kahveyi şekersiz içebilmek! ''İmkan yok'' derdim ve hiç denemezdim bile, 4 şeker atardım. Zaten kahveyi içebiliyor olmak bile yetti, şeker hiç gerekmedi.

Özlediğim ama yerine alternatif koyabildiğim yemek: Makarna. Ben sade haşladığım tereyağlı makarnaya bayılırım, aslında her çeşidine bayılırım ama kepekli penne de bolca peynir ve fesleğenle iş gördü.

En zorlandığım an: İki gece önce sevgiliyle güzel bir yerde yemek yerken, hiç beklemediğim anda ''Hadi bir porsiyon tatlıyı paylaşalım. Bir çatal al bari?'' demesi? Oldu mu şimdi hiç?! Vallahi menüye bile bakmadım, çayımızı içip kalktık.

En durum kurtaran: Muz. Ekşi elma. Tarçınlı yoğurt. Bu üç arkadaşa gerçekten minnettarım.

Henüz kilo verdiğimi sanmıyorum, zaten bu diyetin amacı şekerimi düşürmek ve metabolizmamı hızlandırmak ama çok daha sağlıklı hissediyorum, hafifliyorum sanki. Spor yapmak hep çok anlamsız ve yorucu gelmiştir bana, umarım o da düzelir, ki çok daha enerjik ve hareketli olduğum bir haftaydı, mutlaka şeker tüketmemenin etkisidir. Benimle beraber yakın çevremin beslenmesinde de epey değişiklik oldu, yemekler ''beyaz''lardan uzak ve daha sağlıklı pişiyor, fırından ve pastaneden dolu dolu torbalar ve kutular alınmıyor artık. O zor günler geçti, hafif ve güzel zamanların başlangıcı oldular gibi hissediyorum.

20 Şubat 2016 Cumartesi

İyi olmanın dayanılır hafifliği

Dün uzun bir aradan sonra, ''Nasılsın?'' diye soran birine ''İyiyim.'' diye cevap verdim, ah bu nasıl hafif, nasıl minnet dolu bir duyguydu. Birkaç kez tekrar etmiş ve gülmüş de olabilirim ''İyiyim ya cidden!!'' şeklinde. Her sorana ''Tiroidim ve diyabetim var'' demekten yorulmuşum, şikayet etmekten de. İyiyim, çünkü iyi olmaya karar verdim. Bedensel ve ruhsal olarak, tam olarak.

Son doktor randevum bugündü, ilaçlarımı aldım, kalıcı bir diyabet hastası olmamak için yapmam (yani yememem) gerekenleri öğrendim, önce hemen bozuldum, öfkelendim, sonra da silkelenip kendime geldim. 30 yaşıma kadar aralıksız tatlı ve hamur işiyle beslenmiş, şans eseri obez olmamış, sonunda da vücudu isyan etmiş sıradan bir insanım işte, kendimi ne daha üstün, ne daha beter halde görmeye gerek yok. Şimdi ben ve yanımdakiler topluca şekeri kesiyoruz, pastane görünce adımlarımızı hızlandırıyoruz, yemekli hayallerimizi olabildiği kadar mütevazi tutuyoruz. 3 ay sonra duruma tekrar bakıyor doktor, düzelme varsa önce bir tabak mantı (ayy) üstüne İskender (of off), tatlı olarak Künefe (?!!) ve biraz da dondurmalı, elmalı pay yiyoruz. (Ay biri beni tokatlasın, ay ben umutsuz ve kuduruk bir açım.) Bugün vücuduma tek gram şeker girmeyen ilk gün, kafam gidiyor tabii arada, hemen silkelenip bir bardak soğuk su içiyorum.

Pazartesi sergimizi açtık, en keyif aldığım, en mutlu olduğum açılışlardan biri oldu. Yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Niş Art Galeri'de benim ve atölye arkadaşlarımın işleri bir arada, sizleri bekliyor olacak. Ben beş tane işimle katıldım, birazını buraya da ekleyeyim, anı olarak.
 

 

  Gittiğim yerlerde kedi ya da köpek besleniyorsa, kendimi çok daha sakin ve güvende hissediyorum. Sanki çevremde anlaşabildiğim bir arkadaşım varmış da, sıkılmama ya da yalnız kalmama imkan yokmuş gibi. Niş Art'ın da tombik, güzel bir kedisi var, o gece her yorgun hissettiğimde yanyana oturduk, o herkesi hayrete düşürerek sık sık duvarları ve resimleri izledi, hep yaparmış meğer.

 ve son olarak, sergilere zor zamanlarımda bile katılmamın sebebi olan, sevdiğim çocukla fotoğrafımız. Kendimi bırakmama engel, toparlamama destek olduğu için ne kadar minnet duyabilirsem, o kadar duyuyorum. İyi olmaya karar verdik, hafif ve sağlıklı olmaya, hadi bakalım.

12 Şubat 2016 Cuma

Kurtlarınla barışmak.

  Dur bak, aklıma ne geldi. Size çok sevdiğim bir miti anlatayım, çok ilham verici, çok besleyici. Bir Kızılderili Miti bu hikaye, annem anlatmıştı yıllar önce, hiç unutmadım. (Böyle yazınca da sanki annem eski Amerikan yerlilerinden Oturan Boğa'nın kızıymış gibi oldu, ama olabilir, belli olmaz)


  Kızılderililer içimizde bir iyi, bir kötü, iki tane kurt ile doğduğumuza inanırlarmış. Bu iki kurt sürekli bir kavga içindelermiş; bazen kötü kurt, iyi olanı huzursuz edermiş, bazen çok büyük bir şiddetle kapışırlar, bedenimizi yorgun düşürürlermiş öfkeleriyle. En mutsuz zamanlarımız kötü kurdun galip geldiği, iyi olanı korkutup kaçırdığı zamanlarmış. Uysal bir halde birbirlerine sığınıp uyudukları da görülürmüş, ama çok nadiren. İnanışa göre, biz hangi kurdu beslersek, kavgayı o kazanırmış içimizde. İyi kurt bize umut, huzur, dinginlik, enerji, iyimserlik vermeye çalışırken mesela, biz kalkıp kötü kurdumuza, karamsarlığımıza, tükenmişliğimize, vazgeçme isteğimize, şüphelerimize yemek götürürsek, kötü kurt kazanıyormuş o kavgayı. Hangi kurdun başını seversen, tüylerini okşarsan, karnını doyurursan o. Bu kavga ve çatışma her yeni gün ile tekrar edermiş, bu iki kurt sürekli karşı karşıya, birinden biri ötekine boyun eğdirmek için bekler dururmuş içimizde. 

  Pek severim bu hikayeyi, ne zaman iki kurdumun kapışmak üzere olduklarını hissetsem hatırlarım. Kötü olanı da, iyi olanı da sevmeye çalışırım, sakinleştirmeye, uzlaştırmaya. Çoğu zaman başaramam, fena kapışırlar, yaralar ve çizikler olur, tüyler havada uçuşur. Günün sonunda ise onları birbirlerine sığınmış, yorgun argın uyurken bulup gülümserim. Size bir de çok sevdiğim, en huzurlu şarkımı bırakıyorum. Benim içimdeki iyi kurt çok seviyor bu şarkıyı, ne zaman duysa ayaklarımın dibine uzanıp sakinleşiyor, kötü kurdun gelip onu öfkelendirmesine, ayağa kaldırıp kavgaya sürüklemesine izin vermiyor.

Hey Mama Wolf  hadi birlikte dinleyelim, kurtlarımız sakinlesin.

Yattığım yerden

  Günün saatleri ile beraber içimden geçenlerin rengi de sürekli değişiyor, tıpkı sol kolumdan 6 kez kan alınan yerin rengi gibi. İki gün önce kopkoyu bir mor, sonra bordo, şimdi çok güzel bir yeşil-leylak. Açıp açıp kolumu izliyorum, güzel bir mavi ve sonunda solgun ten rengimi görmek için. Hem Tiroid hem de Şeker başlangıcı tanısı konunca, böyle bir durum oluyor işte. En zor sabahlarımızdan biri geçiyor annemle, ''Beni kan tutar, fena olurum'' demekten vazgeçiyorum, 2 saat içinde 7 kez kan verince. Bir de şu 'anahtar' denen mereti ilk kez takacak olan, panik bir hemşireye denk gelmez miyim? Bir de onun korkusu ve benim korkum birleşip ortaya şenlik gibi bir Tarantino sahnesi çıkmaz mı? Gerisi biraz boğuk ve silik bende, en son kolonyalı bir pamuğu burnuma tutmuş, hemşirenin odasında uzanıyordum. İşte bugünler böyle geçiyor, tahlil üstüne tahlil, büyük bir yorgunluk, arada basıveren umutsuzluklar, ''ben neden böyle oldum''lar, giderek yalnıznaşmalar, içerilere kaçmalar.
 En kötü günlerimden birinde, sevgilim hiçbir şeyi dinlemedi. ''Yorgunum, başım çok dönüyor, gözüm kararıyor'' hiç umrunda olmadı. Beni aldı, resimlerimi çerçeveletmeye götürdü, iki baş dönmesi arasında, resimlerime paspartu ve çerçeve seçtik. Birkaç gün sonra bir sergi olacak, katılmaya karar verdiğimde ortada bu kadar sağlık sorunu yoktu, vazgeçmeyi çok istedimse de kimseye dinletemedim. Şimdi çerçeveden gelecek resimlerle, en tuhaf ve özel sergilerimden birine katılacağım haftabaşı. Orada nasıl ayakta duracağımı da bilmiyorum, ama sırf dört resmi çerçeveye vermek için beni alıp götüren, getiren bir çocuk var, hayal kırıklığına uğratmak istemediğim.
 İçimi fazla döktüm, ama iyileştiğim zaman bu karanlık günleri hatırlamak ve yaptığım işe, sevdiklerime dört elle sarılmak istiyorum, ah çok istiyorum. Yattığım yerden hiç durmadan çiziyorum ve boyuyorum, umarım bu güzel bir şeyin hazırlığıdır.

  O arada sevdiğim kadının, annemin, canımın doğumgünü geldi geçti. İyi durumdayken bir gün içinde yapacağım resmi, otura kalka iki haftada yaptım ona, o yüzden belki, ikimiz de başka sevdik bu portresini. Tuttuğum bütün dileklerin içinde ismi geçen kadın, sen en mutlu ol, gerisi gelir.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Spagetti zihin

  Bu kendimde en çok hissettiğim ruh hallerinden biri, spagetti. Belki hep açım diye, belki taze, mis kokulu ve bol çeşitli spagettiler canımın en çok çektiği şey olduğundan, belki de içerisi hep dolambaçlı ve karmakarışık olduğundan. Kafam bir tencere, içi dolu spagetti, bugünkü fesleğenli-tulum peynirli!
  Kendimce biraz rejim yapmaya çalışıyorum birkaç haftadır, şu altlarda bir yerde yazmıştım da. Yemek yerken mutlu olan biriyim, yemezsem pişiriyorum, pişirmezsem fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Tiroid yavaşlığımla kilo üstüne kilo alırken, iştahım da çoğaldıkça çoğalıyor. Annem Akdeniz Ekmeği diye bir şey almış, zeytinyağı kokuyor mis gibi, onu sıcacık getiriyor önüme bu sabah. İçine Trabzon'dan gelen tuzlu tereyağını sürüyorum, Ayvalık'tan gelen dağ çileği reçelini sürüyorum. Aklım gidiyor. ''Aman boşver be'' diyorum kendime, neyi yaparak neşeleniyorsam, onu daha çok yapacağım, reçeller ve taze ekmekler buna dahil! 
Akşam üstü bir saat geliyor, bir yalnızlık çöküyor, bir karanlık çöküyor üstüme. Sanki gökyüzü değil de, içim kapanıyor, ağır çekimde bir branda geriliyor göğsümün tam üstüne, daralıyorum. Böyle böyle geçen iki ayın özetini boyadım bir kağıda, yaptığım en karanlık ve mutsuz resim oldu. Sevgilime gösterdim, ''Bu da lazım, hep mutluluk boyayacak değilsin ya'' dedi, hak verdim, arkasına tarih atıp sakladım resmi dosyama. İsmini ''Diz çökünce boyum kadar'' koydum. Belki 1 metreden biraz fazla bir diken, ama işte ben çökünce, küçülünce, kapanınca, boyumu geçiyor, geçti. 
 
Film izlemeye devam, filmler hiç bitmez. Sonunda ''Suffergate''i izleyebildim. Çok duygulandım ve etkilendim. Ben kendisine 'feminist' demekten korkmayan kadınlardanım, gururla söylerim bu sıfatımı, avaz avaz savunurum da. En çok inandığım, bu toplumu kadınlar kursaydı ve yönetseydi, çok daha mutlu, sağlıklı ve iyi insanlar olurduk. Doğa daha canlı olurdu, hayvan daha özgür ve sağlıklı, insan daha şefkatli ve düzgün. Filme bu hisler içinde başlayıp, kısalığı ve ''konu çok derin, hepsini özetleyelim'' mantığıyla biraz baştan savmalığı karşısında şaşırdım. Daha derin, kallavi ve uzun bir sinema şölenine hazırlamıştım kendimi (Meryl Streep'i sadece iki dakika görmek de hiç kesmedi) Filmin sonunda kadına seçme ve seçilme hakkı veren ilk devletlerden biri olarak ismimizin yazması, Ata'mızı bir kez daha büyük minnet ve hayranlık içinde anmak ve o gerçek görüntüleri izlemek ise harika anlar. 
Kedi Şeker ile oynuyorum, uyuyorum, konuşuyorum. Kedisiz geçmezdi bu kış, önceki 11 kış gibi. Ben bu yazıyı yazarken bile halının üzerinde uzanmış, kısık gözlerle beni izliyor, arada bir sesleniyorum, o şaşı gözler kocaman açılıyor. ''Şeker be, bir çay koysana he kızım?'' diyorum, ''Yok canım, benim daha bitmedi, içiyorum.'' diyor. Peki kızım, peki topkek kafalı yuvarlağım. 

5 Şubat 2016 Cuma

Kahve fincanları önemlidir!

  Ben yine biraz hasta, biraz yorgun (ben genellikle biraz hasta ve biraz yorgun) ve kahve içemediğim dördüncü haftayı tamamladım. Demek ki ''Kahve içmeden güne başlayamam şekerim'' derken, büyük konuşuyormuşum yine. Ama ne kadar içim almasa da, günün ilk kahvesini heyecanla doldurup, büyük keyifle içip, bir anda zihnimin ve günümün aydınlanmasını özledim. Bu tiroid, grip, bronşit, sinüzit (hey maşallah yok mu daha?) elbette geçer, ben yine keyif kahvelerimi ve öncesinde o ilk kahvemi alıp, masamın başına geçerim. O zamana kadar da eski resimlerle avunurum.
 Geçenlerde blogların en madam'ının fincandaki kaktüslerini (hepsi harika hepsi!) gösterdiği yazısında hatırlamıştım önceki yıllarda çizdiğim bu kahve fincanlarını. Aldığım en güzel siparişti. Antika kahve fincanları toplayan, sergileyen ve güzelliklerini kaydetmemi isteyen arkadaşım Arek, en gözde fincanlarının resimlerini yaptırmıştı. Genellikle portre çizen ve çizerken de bol bol kahve içen biri için çok güzel bir değişiklik ve motivasyondu. Bunların bazıları 100 yıllık, bazıları 50 yıllık fincanlar, üzerlerindeki işçiliğin ve inceliğin, hayal gücünün güzelliği, bence günümüzde hiçbir objede yok. Nostaljinin de büyüsü var işin içinde.
  Şu kapalı ve yağmurlu havada, en rahat koltuğunuza gömülüp, ister sade, ister sütlü güzel bir kahve için benim yerime de. Kahve fincanları dolu güzeldir.

2 Şubat 2016 Salı

Yaşsız ve kusursuz, Beatrix Ost

  Birkaç yazı önce, kuş yuvası şeklinde egzantrik bir şapka takan, tahminen 70'lerinin sonunda bir kadının fotoğrafını paylaşmıştım. O kadını çok merak ettim, araştırdım ve karşıma çok ilham veren, çok şaşırtan ve şaşırtmaktan epey keyif alan, muhteşem bir kadın çıktı: Beatrix Ost. Bazı kişilikleri anlatmak, hakkında bilgi vermek kendisini tanıtmak için çok yetersiz bence, asıl kendisinin ortaya koyduğu ve sergilediği duruş daha tanımlayıcı. Beatrix de öyle biri işte, giydiği muhteşem tasarımlar, pozları, harika ötesi evi, rengarenk saçları, yaptığı resimler ile kendisini en iyi anlatan kişi. 
 

   Stili hakkında uzun uzun konuşacak moda bilgisine sahip değilim, benim moda ile aram hep kendimle bir yerinden özdeşleştirebildiğim dokular ve renkleri sevmek şeklinde olmuştur o kadar. Türbanımsı eşarpları ise kendimle hiç özdeşleştirmediğim ama O'nda bayıldığım, en vurucu detaylarından biri. Hele de saçlarının lacivert ya da mor olduğu günlerden birindeyse, o capcanlı renkteki eşarplar ve örtüler inanılmaz görünüyor.



 Internette gezinirken, New York'taki (elbette başka bir yerde yaşayamazdı :) dairesinden pek çok fotoğraf buldum, antika topladığını, yıllar süren sanat yaşamından pek çok tablosunu ve koleksiyonunu yaptığı başka ressamlardan işleri de astığını, en az giyiminde olduğu kadar renk ve desen sevdiğini gördüm. Şu adreste evinden daha pek çok detay var.


Bazı yerlerde 73, bazılarında 76 diyor yaşı için, bizdeki yerel bir site ise 80 yaşında demiş, pek önemi yok böyle bir kadının kaç yaşında olduğunun aslında. Ben 25'i de, 40'ı da, 70'i de görebiliyorum bu kadına baktığım zaman, bu da onu benim gözümde bir hayranlık nesnesi yapıyor. ''Bana olmaz, yaşıma gitmez.'' diyen bir kadın olmak istemiyorum hiçbir yaşta, güzelleşmekte özgür, kendini seven, renklere ve desenlere aç biri olmak istiyorum. Son olarak kafamda zaman zaman gezen bir Cosmopolitan röportajı sorusu olan ''Bir ünlünün dolabını soyabilsen, bu kim olurdu?''nun cevabı, benim için artık Beatrix Ost olur (ah şu aşağıdaki yeşil kaşe palto!). Pek çok güzel ve yeni fotoğrafı için de Instagram sayfası burada bulunsun. Süsle bizi Beatrix! 


30 Ocak 2016 Cumartesi

Dün bir şeyler boyadım.

  Kendime geliyorum, ellerim yavaş yavaş açılıyor, kağıtla ve boyalarımla hasret gideriyorum. Resmini yapmayı istediğim o kadar çok şey birikti ki, dün bir yerden başlıyorum, alakasız iki şey çıkıyor ortaya: Bir Khaleesi, bir koca kaktüs! ''Peki madem'' diyorum, şükrediyorum bu kavuşmaya, buraya da bırakıyorum dün çizip boyadıklarımı, umarım seversiniz.

 

29 Ocak 2016 Cuma

Üç güzel film, biraz da mısır

  Bu ayın tamamını evde geçirmem gerekince, en sevdiğim şeyi yapacak bolca vaktim oldu: yeni filmleri keşfetmek. Normalde film keyfi yapmak için pek risk almam, en az on defa izlemiş ve her sahnesini ezberlemiş olduğum favorilerimden birini seçerim ve içinde kendimi unuturum. Bu ay ise pek çok merak ettiğim filmi denedim, en sevdiğim 3 tanesi gelsin şimdi:

BURNT 

Ah mutfakta geçen filmler ne güzeldir, ne sıcacıktır! Comme un Chef, Julie and Julia, The Hundred-Foot Journey, Chef, Woman on Top, daha niceleri... Ben mutfak filmlerinden ayrı bir keyif alıyorum, özellikle usta şeflerin hızlıca ortaya çıkardığı muhteşem tabakları ve büyük restorantların perde arkasında olanları izlemekten. Bu filmi de çok sevdim, bu ay birkaç kez izledim bile.
Bradley Cooper benim hiç sevmediğim ve güvenmediğim bir oyuncu (hoş, neden güvenmem gerekiyorsa kendisine:) ama ondan hep bir sinsilik, bir aldatmaca bekliyorum, sanırım aşırı açık mavi, boncuk boncuk bakan gözleri yüzünden. Bu saçma takıntıyı bir yana bırakırsak, bütün oyuncuların birbiriyle olan kimyası, özellikle hayranı olduğum Daniel Brühl'ün incelikli oyunculuğu, Sienna Miller'ın zarif güzelliği, şeflerin arasındaki çatışmalar ve gerginlikler büyüledi beni. Hep gözlemlediğim ve inandığım şey, başarılı bir mutfak şefinin, başarılı bir orkestra şefinden farksız olduğu.

THIS IS WHERE I LEAVE YOU

İşte bu, başlıkta da bahsettiğim, klasik bir film keyfi gecemde defalarca izleyeceğim, çok benimsediğim, özel bir filmdi. Kadrosu bile yeter, bütün oyuncular başrol gibi, kocaman bir ailenin çok farklı karakterlerdeki bireyleri gibi, çok iyiler.
Adam Driver bir süredir hem fiziğini, hem oyunculuğunu çok beğendiğim bir isim, bu filmde de müthiş bir komedi karakteri sergilemiş, kahkaha attığım sahneler oldu. Jane Fonda hep çok güzel, etkileyici ve gösterişli, kocaman ailesini bir arada tutan anne olarak da harika. Huzurlu, güvenli bir film bu. Pek ayrıntı vermeyeceğim ama bende bıraktığı his şöyle: Hani bayramdır, cenazedir, düğündür, hiç görüşmediğiniz bütün aile üyeleriyle zorunluluktan bir araya gelirsiniz, içinizden sürekli ''Bu saçmalık ne zaman bitecek? Bu insanlar neden bu kadar farklı ve tuhaf?'' diye geçirip durursunuz. Sonra bir an gelir, çok kısa bir an ve kendinizi kimseyle olmadığı kadar rahat, güvende ve iyi hissedersiniz ''Olsun, iyi ki varlar'' diye geçer içinizden. İşte öyle, gerçek bir aile filmi bu.

INSIDE OUT 

Güzel bir animasyon izlemeyeli epey olmuştu, Şu harika fragmanı izlediğimden beri de merak ediyordum bu filmi. Fragmanın başlı başına bir kısacık film olduğunu ve filmde geçmediğini öğrenmek biraz şaşırtıcı oldu tabii. Kafamızın içinde bizi yöneten duygular (neşe, üzüntü, öfke ve tiksinme) var filmde, çok sevimli karakterler yaratılmış bu duygular için.

En çok aceleci, anında parlayan, komik Öfke'yi sevdim ve güldüm. Pixar'dan pek kötü bir  şey çıkmıyor zaten, bazı atraksiyon sahnelerinin gereksiz uzatılması dışında, çok neşeli ve keyifli bir film olmuş. Özellikle başroldeki genç kızın anne ve babasının verdiği tepkiler, o tepkileri yönlendiren duygular şahane.

Sizin yeni keşfettiğiniz, ''İzlenmeli'' dediğiniz filmleri de duymak ve denemek isterim. Hadi birer bardak çay ve kurabiye.

28 Ocak 2016 Perşembe

Resim, daha çok resim.

Zorunlu bir sağlık molasından sonra, tekrar resim yapmaya başlamanın sevincini yaşıyorum. Önce geçen hafta çizdiklerim gelsin. Sonra da dün gece yarısı ''Hadi kalem, hadi kağıt'' diyerek doldurduğum iki kağıt. Biraz kaktüs, biraz diken, zarif kadınların yüzleri, kedi Paspas. Herkese sevdiği işi yapabilecek gücü ve ilhamı diliyorum, bu aralar benim de bu dileğe ihtiyacım var. Artık her hafta bir günü ''Resimlerde indirim günü'' yapmaya karar verdim, ilk dörtlüyü bugün görücüye çıkardım. Tıklayıp görebilirsiniz.