film günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2016 Cuma

Üç güzel film, biraz da mısır

  Bu ayın tamamını evde geçirmem gerekince, en sevdiğim şeyi yapacak bolca vaktim oldu: yeni filmleri keşfetmek. Normalde film keyfi yapmak için pek risk almam, en az on defa izlemiş ve her sahnesini ezberlemiş olduğum favorilerimden birini seçerim ve içinde kendimi unuturum. Bu ay ise pek çok merak ettiğim filmi denedim, en sevdiğim 3 tanesi gelsin şimdi:

BURNT 

Ah mutfakta geçen filmler ne güzeldir, ne sıcacıktır! Comme un Chef, Julie and Julia, The Hundred-Foot Journey, Chef, Woman on Top, daha niceleri... Ben mutfak filmlerinden ayrı bir keyif alıyorum, özellikle usta şeflerin hızlıca ortaya çıkardığı muhteşem tabakları ve büyük restorantların perde arkasında olanları izlemekten. Bu filmi de çok sevdim, bu ay birkaç kez izledim bile.
Bradley Cooper benim hiç sevmediğim ve güvenmediğim bir oyuncu (hoş, neden güvenmem gerekiyorsa kendisine:) ama ondan hep bir sinsilik, bir aldatmaca bekliyorum, sanırım aşırı açık mavi, boncuk boncuk bakan gözleri yüzünden. Bu saçma takıntıyı bir yana bırakırsak, bütün oyuncuların birbiriyle olan kimyası, özellikle hayranı olduğum Daniel Brühl'ün incelikli oyunculuğu, Sienna Miller'ın zarif güzelliği, şeflerin arasındaki çatışmalar ve gerginlikler büyüledi beni. Hep gözlemlediğim ve inandığım şey, başarılı bir mutfak şefinin, başarılı bir orkestra şefinden farksız olduğu.

THIS IS WHERE I LEAVE YOU

İşte bu, başlıkta da bahsettiğim, klasik bir film keyfi gecemde defalarca izleyeceğim, çok benimsediğim, özel bir filmdi. Kadrosu bile yeter, bütün oyuncular başrol gibi, kocaman bir ailenin çok farklı karakterlerdeki bireyleri gibi, çok iyiler.
Adam Driver bir süredir hem fiziğini, hem oyunculuğunu çok beğendiğim bir isim, bu filmde de müthiş bir komedi karakteri sergilemiş, kahkaha attığım sahneler oldu. Jane Fonda hep çok güzel, etkileyici ve gösterişli, kocaman ailesini bir arada tutan anne olarak da harika. Huzurlu, güvenli bir film bu. Pek ayrıntı vermeyeceğim ama bende bıraktığı his şöyle: Hani bayramdır, cenazedir, düğündür, hiç görüşmediğiniz bütün aile üyeleriyle zorunluluktan bir araya gelirsiniz, içinizden sürekli ''Bu saçmalık ne zaman bitecek? Bu insanlar neden bu kadar farklı ve tuhaf?'' diye geçirip durursunuz. Sonra bir an gelir, çok kısa bir an ve kendinizi kimseyle olmadığı kadar rahat, güvende ve iyi hissedersiniz ''Olsun, iyi ki varlar'' diye geçer içinizden. İşte öyle, gerçek bir aile filmi bu.

INSIDE OUT 

Güzel bir animasyon izlemeyeli epey olmuştu, Şu harika fragmanı izlediğimden beri de merak ediyordum bu filmi. Fragmanın başlı başına bir kısacık film olduğunu ve filmde geçmediğini öğrenmek biraz şaşırtıcı oldu tabii. Kafamızın içinde bizi yöneten duygular (neşe, üzüntü, öfke ve tiksinme) var filmde, çok sevimli karakterler yaratılmış bu duygular için.

En çok aceleci, anında parlayan, komik Öfke'yi sevdim ve güldüm. Pixar'dan pek kötü bir  şey çıkmıyor zaten, bazı atraksiyon sahnelerinin gereksiz uzatılması dışında, çok neşeli ve keyifli bir film olmuş. Özellikle başroldeki genç kızın anne ve babasının verdiği tepkiler, o tepkileri yönlendiren duygular şahane.

Sizin yeni keşfettiğiniz, ''İzlenmeli'' dediğiniz filmleri de duymak ve denemek isterim. Hadi birer bardak çay ve kurabiye.

29 Ocak 2011 Cumartesi

günün filmleri






bir takım sebeplerden birkaç gündür evdeyim. kendi evimde değilim fakat, yanımda lap topum, kedim, çayım, battaniyem, ufak bir odadayım. resim yapmaya elim gitmediği zamanlarda film izlemeye gözüm gider ancak. o sebeple bugün dört film birden günüydü. her telden çaldım.

oscarlardan önce social network'ü izlemek istiyordum mutlaka, önce onu aradan çıkardım. sinir bozucu bir hızda ilerliyor film baştan sona, çünkü sinir bozucu bir hızda düşünen ve işleyen bir beynin yarattıkları hakkında, facebook'un kurucuları hakkında bir film. izlemek gerek, çünkü uzun bir zaman dilimi içinde yapılmış en olay yaratan buluş ve bir fikrin varabileceği tüm uç noktaları düşünmek güzel.

meet the robinsons, çok aman aman olmayan bir animasyon. çok iyi animasyonlar izlemiş kimsenin de bayılacağını sanmıyorum. ama sempatik, tatlı birşey, izletiyor kendini.

life as we know it, çıtır çerez kategorisine girebilecek bir film ve ben bu kategoriyi hiç inkar etmeden pek sevdiğimi söylüyorum zaten. başroldeki pek yakışıklı josh duhamel'den bağımsız olarak, insancıl ve sıcak konusu için de izlenebilir. bir de hiç bebek sevmeyen, açıkçası bebeklerden korkan biri olarak bu filmdeki ufaklık biraz sevimli geldi bana.

marie antoinette uzun süredir izlemeyi beklediğim bir filmdi, hem dönem filmi olmasından, hem de soffia coppola sevdiğim bir yönetmen olduğundan merak ediyordum. çok beğendim. birkaç kez daha izleyeceğim. çok büyük bir çalışma, kostüm, dekor, olması gerektiği gibi yaratılmış atmosfer. ''ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler'' sözü ile tarihe kazınan fransa kraliçe'sinin iç dünyası, aslında lüksten başı dönmüş, masum bir genç kızdan ibaret olması. ve muhteşem müzikler. bu döneme fon müziği olarak punk rock şarkılarını kullanmış yönetmen, gayet deneysel ve yaratıcı buldum. güzeller güzeli kirsten dunst da başka bir artı, izleyin derim.