Hafıza var, bilinç var, zaman var, zihin var, büyümek var, küçüklük var, boyutlar ve mesafeler, düşünceler ve varsayımlar var. Bunlar bazen ayrı ayrı, bazen ben tek, onlar hepsi var. Bunlar hep diken diken, avucumun içinde. Fakat sakinim.
22 Ağustos 2015 Cumartesi
Çemberimden dışarı ufak bir adım
Elbette pek çok insan için bavulunu toplayıp havaalanına gitmek ve bir saat sürecek kısa bir uçuş gerçekleştirmek büyük bir olay değildir. Ben o insanlardan biri değilim, bu yaşıma kadar uçak korkumu bahane ederek yurtdışına gitmeye hiç yanaşmamış biriyim. (2 kez de zorla, kaskatı durarak, yanımdakileri tırmık içinde bırakarak bindiğim halde) Fakat bu 3. benim için önemli bir adım, bir ay önce göze bile alamadığım, şimdi ise bir an önce korkumun üstüne gidip kendimi aşmak istediğim, sınırlarımı genişletmeyi deneyeceğim bir durum.
Bu bir saati sakince (artık olabildiği kadar) tamamlayayım ki, kışın, baharda Roma'ya uçmadan önce bir hazırlık yapmış olayım. Roma'yı, Floransa'yı, sonrasında ise Paris'i, Londra'yı hayal edebileyim. Ah o tablolar, heykeller, kiliseler o kadar uzakta olmasalardı, hepsini yıllardır kitap sayfalarında görüp, gerçek hallerini hayal ederek derin derin iç çekmeseydim. Leonardo, Bernini, Caravaggio, Waterhouse, Lautrec, Monet, Millais, Duomo Katedrali, Santa Maria del Fiore Kilisesi, Sistine Şapeli... Ne çok yer var görecek (uçacak).
Küçük adımlar, ufacık adımlar.
Sabaha karşı uyandığımda, pencereden sokağı izleyen Şeker'i izlerken, bunları düşünüyordum. Sonra o da ufacık, tüylü ve sessiz adımlarla yanıma geldi, esintili bir havada uyumayı çok özlemişiz. Annemiz uyurken prensese benziyor.
Küçük adımlar, ufacık adımlar.
Sabaha karşı uyandığımda, pencereden sokağı izleyen Şeker'i izlerken, bunları düşünüyordum. Sonra o da ufacık, tüylü ve sessiz adımlarla yanıma geldi, esintili bir havada uyumayı çok özlemişiz. Annemiz uyurken prensese benziyor.
21 Ağustos 2015 Cuma
Yeni yaş, keşifler ve kediler
29'um. (Az kalsın yanlış bir hesaplamayla 30 oluyordum, son anda atlattım.) Eski doğumgünlerimde nasıl da arıza, huysuz ve tatminsiz olduğumu hatırlıyorum da. Son iki yıldır tek istediğim, minnet duyduğum şeyleri görmek, yaşamak ve hatırlamak. Gerçekten de dramlarımdan arınmak için büyük çaba gösteriyorum.

10 gün kadar önce Nişantaşı'ndaki en sevdiğim kedili parkta bir kediyle tanıştım, ismini Fury koyduk. (İnsanlara karşı çok cilveli ve tatlı, köpeklere karşı gerçekten çok öfkeli olduğu için) sonra annesi Panther (Büyük, çok büyük, kapkara ve kibar bir hanım) bir de işte kuyruğu suluboya fırçasına benzeyen oğlan Fırça var o parkta. Onlara da kucağımdalarken söylediğim üzre, doğumgünümde onlarla olmak istiyordum. Sonuçta sokak kedileriyle doğumgünü kutlamak, son derece huzurlu ve coşkulu yapacaktı beni, yaptı da. Hepimiz huzurlu ve kedili, yeşillikler içinde, bir aradaydık. Annemin hediye ettiği elmalı elbiseyle, babamın hediye ettiği ve delirerek aldığım siyah ayakkabılarımı giydim, şu fotoğrafların birinde olan el yapımı çantayı taktım. (Elif yaptı, yapıyor, #zeytinsel adı altında satıyor ve hayranıyım ürettiklerinin)
O ''yakut ile zümrüt''ü aynı anda taktığım nadir günlerden biriydi. Annem, sevgilim, sevgilimin ailesi, doğumgünlerimizin huylarımız gibi birleştiği tatlı Elif yanımdalardı, mum üflerken elele tutuştuk (İki kızın dostluğu ne güzeldir, ne derin ve güçlüdür.) Ben yine mutluluktan dilek tutmayı unutarak üfledim mumu, geçen sene de böyle olmuştu. O an aklımdan sadece ''eheheh ne güzel...'' diye geçti. Umarım evren bu mesajı alıp beni çok sersem bulmaz.
Minnet duymayı, minnet duyamadığım zamanlarda da suyun üstünde kalmanın önemini keşfediyorum tekrar. Düşmeyi, dizim kanarken kalkmayı, bir süre sakin ve temkinli yürümeyi. Bu metaforlardan bağımsız olarak, bu şehirdeki nefes alma alanlarımı, evden zor da olsa, zorla da olsa çıkmayı. Evden çıkmayı sürekli yeni baştan öğrenmem gerekiyor, eve her girdiğimde. Kimleri hayatımda asla istemediğimi, kimleri güvenli bir mesafede tutarak istediğimi, kimleri yanımdan ayırmayacağımı. Herkes bitirdiği bir yaşın sonunda neleri keşfediyorsa, onları keşfediyorum işte. En önemlisi de çok özel bir insan olmadığımı kabullenmem gerektiğini, kibirli ve tatlı canlı bir insan olmanın beni çok yorduğunu, sıradanlığın hafif huzurunu öğreniyorum. Yeni kitaplarım, çiçeklerim, düşünceli sözlerin yazdığı kartlarım ve mektuplarım var, öyle çok yeterli ki bunlar yüreğime su serpmeye.

O zaman gelsin Beatles'tan All My Life, bir sene daha.

10 gün kadar önce Nişantaşı'ndaki en sevdiğim kedili parkta bir kediyle tanıştım, ismini Fury koyduk. (İnsanlara karşı çok cilveli ve tatlı, köpeklere karşı gerçekten çok öfkeli olduğu için) sonra annesi Panther (Büyük, çok büyük, kapkara ve kibar bir hanım) bir de işte kuyruğu suluboya fırçasına benzeyen oğlan Fırça var o parkta. Onlara da kucağımdalarken söylediğim üzre, doğumgünümde onlarla olmak istiyordum. Sonuçta sokak kedileriyle doğumgünü kutlamak, son derece huzurlu ve coşkulu yapacaktı beni, yaptı da. Hepimiz huzurlu ve kedili, yeşillikler içinde, bir aradaydık. Annemin hediye ettiği elmalı elbiseyle, babamın hediye ettiği ve delirerek aldığım siyah ayakkabılarımı giydim, şu fotoğrafların birinde olan el yapımı çantayı taktım. (Elif yaptı, yapıyor, #zeytinsel adı altında satıyor ve hayranıyım ürettiklerinin)
O ''yakut ile zümrüt''ü aynı anda taktığım nadir günlerden biriydi. Annem, sevgilim, sevgilimin ailesi, doğumgünlerimizin huylarımız gibi birleştiği tatlı Elif yanımdalardı, mum üflerken elele tutuştuk (İki kızın dostluğu ne güzeldir, ne derin ve güçlüdür.) Ben yine mutluluktan dilek tutmayı unutarak üfledim mumu, geçen sene de böyle olmuştu. O an aklımdan sadece ''eheheh ne güzel...'' diye geçti. Umarım evren bu mesajı alıp beni çok sersem bulmaz.
Minnet duymayı, minnet duyamadığım zamanlarda da suyun üstünde kalmanın önemini keşfediyorum tekrar. Düşmeyi, dizim kanarken kalkmayı, bir süre sakin ve temkinli yürümeyi. Bu metaforlardan bağımsız olarak, bu şehirdeki nefes alma alanlarımı, evden zor da olsa, zorla da olsa çıkmayı. Evden çıkmayı sürekli yeni baştan öğrenmem gerekiyor, eve her girdiğimde. Kimleri hayatımda asla istemediğimi, kimleri güvenli bir mesafede tutarak istediğimi, kimleri yanımdan ayırmayacağımı. Herkes bitirdiği bir yaşın sonunda neleri keşfediyorsa, onları keşfediyorum işte. En önemlisi de çok özel bir insan olmadığımı kabullenmem gerektiğini, kibirli ve tatlı canlı bir insan olmanın beni çok yorduğunu, sıradanlığın hafif huzurunu öğreniyorum. Yeni kitaplarım, çiçeklerim, düşünceli sözlerin yazdığı kartlarım ve mektuplarım var, öyle çok yeterli ki bunlar yüreğime su serpmeye.

O zaman gelsin Beatles'tan All My Life, bir sene daha.
7 Ağustos 2015 Cuma
Yakut ile Zümrüt
Ne fena bir geceydi, hem kendim için, hem iki değerli varlığım için. Umarım sonuncu kez, sıfırdan bir dram yaratıp, güzel bir günü hem kendime, hem onlara çözümsüz kılıp dar etmişimdir, evet umarım bu sonuncusu olmuştur. İnsanlar nasıl çocukluktan çıkıyorlar, yeni sulara yelken açıyorlar, başka başka sıfatlar ve yaşamlar ediniyorlar? Benim için gelişmek neden bu kadar zor ve sancılı?
Şöyle bir durum, (anne, okuduğun zaman azıcık da bana hak ver, güzel bebeğim) elimde pırıl pırıl, çok ama çok güzel, kendime çok yakıştırdığım yakut bir kolye var. (Neden yakut? Ay ne bileyim öyle geldi yazarken) Bu yakut kolyeyi yıllarca takmışım, vazgeçilmez parçam olmuş, her şeyim olmuş, kendimi onsuz tanımlayamayacak kadar (ah evet, hata tam da burada başlıyor) çok sevmişim elimdekini.
Sonra bir gün... Hayat geliyor, bana zümrüt bir kolye takıyor. Amanın bu ne güzel bir yeşil, parlak, kocaman, muhteşem bir taş böyle, hemen takayım onu hemen! Takıyorum, bakıyorum aynaya, kendimi hiç olmadığım bir şekilde görüyorum, yeni, güzel, resmen bir kadın olmuşum. Yakut kolyeyi takan kız çocuğundan epey farklı, bambaşka bir şeyim. Bu zümrüt kolyeye de bağlanıyorum, o da gerçek bir parçam oluyor yıllar içinde. Ben hep birini çıkartıp diğerini takıyorum, sıra sıra. İkisinden de vazgeçemiyorum. Her bir kolyeyi çıkarışımda, büyük bir acı çekiyorum, sanki etimden et kopuyor (abartma değil, abartmayacak olsam ben zaten ben olmazdım, abartmıyorum, yaşıyorum) Bu böyle sancılı, zor, ama ikisinden de vazgeçmeden, yani aslında büyük bir bolluk ve zenginlik içinde sürüyor.
Son zamanlarda ise, kolyeler artık isyan etmeye başlıyor. Bu tak-çıkar değiş tokuş durumundan değil (çok şükür bir de anlayışlı, hoşgörülü kolyeler bunlar), benim her bir kolyeyi çıkarırken yaşadığım buhranlardan ve apaçık döktüğüm gözyaşlarından. İkisini üstüste takamıyorum, sığmıyorlar. O an takmadığım kolyem ulaşabileceğim güzel bir kutuda dursa da, içimden binlerce hüzün geçiyor, onu o kutuda bıraktığım için. İnsanlar nasıl da yeni bir kolyeyi kolayca takıp, onu benimseyebiliyorlar ve yataklara düşmüyorlar üzüntüden? Benim derdim ne, ben neden huzur bulamıyorum?
Keşke yakut ve zümrüt değil de, inci ve kehribar deseydim, ya da aquamarin, annem aquamarin'e bayılır. Umuyorum ki ikinize de yaşattığım son çileli geceydi, benim muhteşem kolyelerim.
Bir gün inanıyorum ki, büyüyeceğim.
Şöyle bir durum, (anne, okuduğun zaman azıcık da bana hak ver, güzel bebeğim) elimde pırıl pırıl, çok ama çok güzel, kendime çok yakıştırdığım yakut bir kolye var. (Neden yakut? Ay ne bileyim öyle geldi yazarken) Bu yakut kolyeyi yıllarca takmışım, vazgeçilmez parçam olmuş, her şeyim olmuş, kendimi onsuz tanımlayamayacak kadar (ah evet, hata tam da burada başlıyor) çok sevmişim elimdekini.
Sonra bir gün... Hayat geliyor, bana zümrüt bir kolye takıyor. Amanın bu ne güzel bir yeşil, parlak, kocaman, muhteşem bir taş böyle, hemen takayım onu hemen! Takıyorum, bakıyorum aynaya, kendimi hiç olmadığım bir şekilde görüyorum, yeni, güzel, resmen bir kadın olmuşum. Yakut kolyeyi takan kız çocuğundan epey farklı, bambaşka bir şeyim. Bu zümrüt kolyeye de bağlanıyorum, o da gerçek bir parçam oluyor yıllar içinde. Ben hep birini çıkartıp diğerini takıyorum, sıra sıra. İkisinden de vazgeçemiyorum. Her bir kolyeyi çıkarışımda, büyük bir acı çekiyorum, sanki etimden et kopuyor (abartma değil, abartmayacak olsam ben zaten ben olmazdım, abartmıyorum, yaşıyorum) Bu böyle sancılı, zor, ama ikisinden de vazgeçmeden, yani aslında büyük bir bolluk ve zenginlik içinde sürüyor.
Son zamanlarda ise, kolyeler artık isyan etmeye başlıyor. Bu tak-çıkar değiş tokuş durumundan değil (çok şükür bir de anlayışlı, hoşgörülü kolyeler bunlar), benim her bir kolyeyi çıkarırken yaşadığım buhranlardan ve apaçık döktüğüm gözyaşlarından. İkisini üstüste takamıyorum, sığmıyorlar. O an takmadığım kolyem ulaşabileceğim güzel bir kutuda dursa da, içimden binlerce hüzün geçiyor, onu o kutuda bıraktığım için. İnsanlar nasıl da yeni bir kolyeyi kolayca takıp, onu benimseyebiliyorlar ve yataklara düşmüyorlar üzüntüden? Benim derdim ne, ben neden huzur bulamıyorum?
Keşke yakut ve zümrüt değil de, inci ve kehribar deseydim, ya da aquamarin, annem aquamarin'e bayılır. Umuyorum ki ikinize de yaşattığım son çileli geceydi, benim muhteşem kolyelerim.
Bir gün inanıyorum ki, büyüyeceğim.
6 Ağustos 2015 Perşembe
Kısa günün çizimi
Bir ten rengi bulmak için, dokuz farklı rengi karıştırmak, yanyana sürmek, üstünden biraz silmek, azıcık daha soğuk, azıcık daha sıcak, biraz kontrast ver, aman kadının ruh halini kaçırma, kaşlarını dozunda çat. Dur bakayım? Neyse bu dursun, bir dahakine. Fakat 'çil' gerçekten de takdir edilesi bir şeydir. O zaman bolca serpelim.
5 Ağustos 2015 Çarşamba
Summertime... and the livin' is easy.
Kedi Şeker'in 10 adımı
Meriç yine pek keyifli ve tatlı bir konuda yazıp, beni de eklemiş muhabbetine, ne de güzel etmiş. Konu, bir hayvanla yaşayanların ''Ay lafı açılsa da, uzuuun uzun anlatsam benimkini'' diye beklediği, bütün gün konuşsak yine bıkmayacağımız, dört patili dostlarımız ve onlar hakkındaki 10 madde. Benim tombik bebeğim, Şeker hanım'ım, şuan ayakucumda uyuyan'ım için geliyor o zaman:

1. Şeker bir şaşı.
Aslında Siyam kedilerinin dişi olanları mutlaka şaşıdır. Şeker de dişi bir Siyam olarak, sanki burnunun ucuna bir kelebek konmuş gibi bakar mütemadiyen. Kendisinin fotoğraflarını görenlerin ilk tepkisi de ''E şaşı bu?!!'' olur. Genelde ikinci olarak gelen görme problemi olup olmadığı sorusu ise, iyi bir avcı, amansız bir atlet, mamayı tam on ikiden vuran bir yetenekle ispatladığı üzere (malesef gördüğüm en sakar kedi olsa da) bir görme problemi yoktur.
2. Şeker de bir 'sokağa terk edilen'.
Annemin 2005 yılında hep gittiği fotoğrafçının bahçesinde rastlaması ile tanıştığı ve adamın hala anlayamadığımız şekilde ''Eşim hamile kaldı, bıraktık sokağa, alabiliyorsanız alın, kışı geçiremez.'' diyerek, hızlıca paketleyip verdiği Şeker o gün bizim oldu. Okuldan geldiğimde halının üstünde şaşkın bir halde oturup bana bakıyor olması, ilk günler hep saklanması, hiç sevdirmemesi, güvensizliği ve ürkekliği, yoluk ve eksik bıyıkları, hepsini hatırlıyorum. 1 yaşındaydı, şimdi 11. İkimiz de annemize minnetarız.
3. En çok güldüğüm şey
Kendisi yapı itibariyle, benim en çok güldüğüm varlık. Onu şekilden şekle sokmak, kudurtmak, kucağıma aldığımda gözlerini gözlerime dikmesi, yıkadığımızda diken diken tüyleri, ona bakarken kafamda duyduğum cevapları kadar beni içten güldüren pek az şey var. Morale ihtiyacım olduğunda instagramda (sekerthecat) ve blogumda kedişeker adı altına topladığım ne varsa, hepsine tek tek bakıyorum, uzaklardayken bile güldürüyor beni.
4. Şeker'le konuşmalar
Güne Şeker'le başlamak yazımda geçen şeyleri ve çok daha fazlasını gerçekten söylüyor! Birbirimizle eve geldiği ilk günden beri konuştuk. Siyamlar zaten pek geveze olur, Şeker'in de mutlaka karşılık verdiği kelimeler var, ''Konuş?'' lafını çok iyi bilir ve miyavlar, ''İn!!!'' ünlemini duyduğu zaman, artık yine nerelere çıktıysa, oradan cevap verir ''İmkan yoook, çok rahat burası'' şeklinde. Annemin ''Yerine geç'' demesine de titrek miyavlamalarla itiraz eder. Yani genelde hep bir inatlaşma ve reddetme mevcut hanımefendinin söylemlerinde, ama bana uzun uzun o gün kaç kumru gördüğünü, sabaha karşı yoldan geçenleri, evde kimse yokken masaya çıktığını da anlatır, duyarım.

5. İp kolleksiyoncusu
Kendi başına edindiği tuhaf huylardan biri, evin her yerinde bulduğu ipli torbaların ipini sökmek, ve oyuncak kutusuna doldurmak. Bizim en baştan kutuya koyduğumuz plastik toplar, tüylü fareler, ponponlar hiç umrunda olmadı, bir kez bile oynamadı (aldığım küçük fare robotundan çılgınca korkup evin derinliklerinde koşarak kaybolduğu gün??) ve bir gün bu ipleri toplayıp biriktirmeye başladı. Acıktığı zaman kutudan bir ip çeker, mama kabına götürüp bırakır. Gece uyumadan önce kalkar, yine bir ipi alıp getirir yatağa koyar. (Sonuçta gece aniden ve delicesine oynaması gerekebilir ve gerekiyor da?!) Yaklaşık 20-30 tane ipi bu deli çocuğun en önemli eşyaları, saygı duyarak ve hayretle izliyoruz.
6. Geçimsiz bir uyuz
Evet efendim, uyuzsun, lafımı da geri almıyorum. Şu üstteki fotoğrafta, saldırmaması için balkona kapatılmış, tükürükler saçan topalak kızı tanıdınız mı, hiç benzemiyor akıllı uslu Şeker hanım'a değil mi? Eve ikinci bir hayvan almayı imkansız hale getirecek kadar geçimsiz, öfkeli ve tahammülsüz diğer canlılara karşı, malesef. Elimde yavru bir kediyle eve geldiğim gün, sinirle paçalarıma tırmanmaya çalışan, daha ciddi bir atılımla annemin fotoğraftaki evsiz kalmış Siyami'yi getirdiği gün ise, hepimizi yaşadığımıza pişman eden (bir hafta yemek yememek, her gece kalkıp zavallı hayvanı dövmek ve dolabın tepesinde yaşamaya and içmek, bir de bol bol pıskırıp tükürmek) bu kaprisli hanım, benim çok hayvanlı ev hayalimi, tek Şeker'li eve çevirmiştir.

7. Bir şefkat ve iyilik sembolü
Haydaaa, demin geçimsiz uyuzdu bu kız? Ama işte, insanlara karşı da tam tersi, özellikle bana verdiği terapi ve sakinleştirme yardımı, her şeyden değerli. En ihtiyacım olduğu, huzursuz ya da mutsuz olduğum zamanlarda gelir, başını avucuma koyar, bileğime sarılıp uyur, eritir beni, yumuşacık yapar. Grip olduğumda ya da berbat bir regl sancısında da başımda dimdik oturup gözünü ayırmadan beklediğini, çok endişelenirse burnunu yüzüme iyice yaklaştırıp koklamasını ve yalayıp iyileştirme çabasını da çok kez izledim, her ilaçtan etkiliydi.
8. Fotoğraf çekilme alerjisi
Olmuyor, eski sahibinin fotoğrafçı olmasına ve stüdyoda mutsuz geçen son birkaç ayına bağlıyoruz durumu. Deklanşör sesini duyduğu anda kaçmaya, gözlerini kapamaya, kuyruğunu sallamaya başlıyor. En güzel fotoğraflarını çeken annem, genelde hanımın oyuncak iplerinden birini alır ve kameranın tepesinde sallar tek eliyle, çekerken baksın diye bir şekilde maskara oluruz. Her mevsim mutlaka ben bir kez özenle giyinir, saçımı makyajımı yaparım ve Şeker'le annemin kamerasına poz veririm, işimiz bittiğinde Şeker uzaklarda öfkeyle yalanıyorken, biz pestile dönmüş halde elimizdeki karelere bakarız.
9. Dolap düşkünü
Eğer Şeker evin içinde kaybolmuşsa, mutlaka annemin ya da benim giyisi dolabımızda, en kuytu köşede oturuyordur. Eğer Şeker açıklarda bir yerde derin bir uykudaysa, annem ya da ben dolabımızı açtığımızda, neredeyse uykusunda yürüyerek gelir ve o dolaba girer. ''İn!!!'' ünleminin hiç kaale alınmadığı, dolaptan gelen keyif mırıltılarının rahatça duyulduğu, tuhaf bir bağımlılık söz konusu.
10. Hayatımın aşkı
Bu bir abartı söylem değil. Ben ''aşkım'' lafını ne sevgilime, ne en yakın dostlarıma kullanmam, hiç kimseye de böyle hitap etmem. Ama Şeker... O'na karşı duyduğum şey, kalbimin bakarken eridiği, bazen güzelliğinden hızlı hızlı çarptığı, hayranlık ve coşku dolu bir aşk işte. Hep fısıldarım kulağına ''Sen benim hayatımın aşkısın Şeker, hep öyle olacaksın.'' Bu 10 yıldır böyle, dileğim o ki, bir 10 yıl daha böyle olsun, benim kalbim hep en çok ona çarpsın. Üstteki siyah beyaz kare ise, bakmadan, yanlışlıkla çektiğim, ama onun beni izlediği halini kaydetniş olduğum, en sevdiğim fotoğrafı.
İşte böyle, yazarken güldüm, duygulandım, pek çok anıyı tekrar yaşadım. Eğer siz de evdeki tüylü dostunuzu anlatmak isterseniz, ya da tanışıyorsak ve zaten birçok kez onları konuşmuşsak, ben keyifle okurum ve dinlerim anlattıklarınızı. Uzun, sağlıklı, keyifle ve bizimle yaşasınlar.

1. Şeker bir şaşı.
Aslında Siyam kedilerinin dişi olanları mutlaka şaşıdır. Şeker de dişi bir Siyam olarak, sanki burnunun ucuna bir kelebek konmuş gibi bakar mütemadiyen. Kendisinin fotoğraflarını görenlerin ilk tepkisi de ''E şaşı bu?!!'' olur. Genelde ikinci olarak gelen görme problemi olup olmadığı sorusu ise, iyi bir avcı, amansız bir atlet, mamayı tam on ikiden vuran bir yetenekle ispatladığı üzere (malesef gördüğüm en sakar kedi olsa da) bir görme problemi yoktur.
2. Şeker de bir 'sokağa terk edilen'.
Annemin 2005 yılında hep gittiği fotoğrafçının bahçesinde rastlaması ile tanıştığı ve adamın hala anlayamadığımız şekilde ''Eşim hamile kaldı, bıraktık sokağa, alabiliyorsanız alın, kışı geçiremez.'' diyerek, hızlıca paketleyip verdiği Şeker o gün bizim oldu. Okuldan geldiğimde halının üstünde şaşkın bir halde oturup bana bakıyor olması, ilk günler hep saklanması, hiç sevdirmemesi, güvensizliği ve ürkekliği, yoluk ve eksik bıyıkları, hepsini hatırlıyorum. 1 yaşındaydı, şimdi 11. İkimiz de annemize minnetarız.
3. En çok güldüğüm şey
Kendisi yapı itibariyle, benim en çok güldüğüm varlık. Onu şekilden şekle sokmak, kudurtmak, kucağıma aldığımda gözlerini gözlerime dikmesi, yıkadığımızda diken diken tüyleri, ona bakarken kafamda duyduğum cevapları kadar beni içten güldüren pek az şey var. Morale ihtiyacım olduğunda instagramda (sekerthecat) ve blogumda kedişeker adı altına topladığım ne varsa, hepsine tek tek bakıyorum, uzaklardayken bile güldürüyor beni.
4. Şeker'le konuşmalar
Güne Şeker'le başlamak yazımda geçen şeyleri ve çok daha fazlasını gerçekten söylüyor! Birbirimizle eve geldiği ilk günden beri konuştuk. Siyamlar zaten pek geveze olur, Şeker'in de mutlaka karşılık verdiği kelimeler var, ''Konuş?'' lafını çok iyi bilir ve miyavlar, ''İn!!!'' ünlemini duyduğu zaman, artık yine nerelere çıktıysa, oradan cevap verir ''İmkan yoook, çok rahat burası'' şeklinde. Annemin ''Yerine geç'' demesine de titrek miyavlamalarla itiraz eder. Yani genelde hep bir inatlaşma ve reddetme mevcut hanımefendinin söylemlerinde, ama bana uzun uzun o gün kaç kumru gördüğünü, sabaha karşı yoldan geçenleri, evde kimse yokken masaya çıktığını da anlatır, duyarım.

5. İp kolleksiyoncusu
Kendi başına edindiği tuhaf huylardan biri, evin her yerinde bulduğu ipli torbaların ipini sökmek, ve oyuncak kutusuna doldurmak. Bizim en baştan kutuya koyduğumuz plastik toplar, tüylü fareler, ponponlar hiç umrunda olmadı, bir kez bile oynamadı (aldığım küçük fare robotundan çılgınca korkup evin derinliklerinde koşarak kaybolduğu gün??) ve bir gün bu ipleri toplayıp biriktirmeye başladı. Acıktığı zaman kutudan bir ip çeker, mama kabına götürüp bırakır. Gece uyumadan önce kalkar, yine bir ipi alıp getirir yatağa koyar. (Sonuçta gece aniden ve delicesine oynaması gerekebilir ve gerekiyor da?!) Yaklaşık 20-30 tane ipi bu deli çocuğun en önemli eşyaları, saygı duyarak ve hayretle izliyoruz.
Evet efendim, uyuzsun, lafımı da geri almıyorum. Şu üstteki fotoğrafta, saldırmaması için balkona kapatılmış, tükürükler saçan topalak kızı tanıdınız mı, hiç benzemiyor akıllı uslu Şeker hanım'a değil mi? Eve ikinci bir hayvan almayı imkansız hale getirecek kadar geçimsiz, öfkeli ve tahammülsüz diğer canlılara karşı, malesef. Elimde yavru bir kediyle eve geldiğim gün, sinirle paçalarıma tırmanmaya çalışan, daha ciddi bir atılımla annemin fotoğraftaki evsiz kalmış Siyami'yi getirdiği gün ise, hepimizi yaşadığımıza pişman eden (bir hafta yemek yememek, her gece kalkıp zavallı hayvanı dövmek ve dolabın tepesinde yaşamaya and içmek, bir de bol bol pıskırıp tükürmek) bu kaprisli hanım, benim çok hayvanlı ev hayalimi, tek Şeker'li eve çevirmiştir.

7. Bir şefkat ve iyilik sembolü
Haydaaa, demin geçimsiz uyuzdu bu kız? Ama işte, insanlara karşı da tam tersi, özellikle bana verdiği terapi ve sakinleştirme yardımı, her şeyden değerli. En ihtiyacım olduğu, huzursuz ya da mutsuz olduğum zamanlarda gelir, başını avucuma koyar, bileğime sarılıp uyur, eritir beni, yumuşacık yapar. Grip olduğumda ya da berbat bir regl sancısında da başımda dimdik oturup gözünü ayırmadan beklediğini, çok endişelenirse burnunu yüzüme iyice yaklaştırıp koklamasını ve yalayıp iyileştirme çabasını da çok kez izledim, her ilaçtan etkiliydi.
8. Fotoğraf çekilme alerjisi
Olmuyor, eski sahibinin fotoğrafçı olmasına ve stüdyoda mutsuz geçen son birkaç ayına bağlıyoruz durumu. Deklanşör sesini duyduğu anda kaçmaya, gözlerini kapamaya, kuyruğunu sallamaya başlıyor. En güzel fotoğraflarını çeken annem, genelde hanımın oyuncak iplerinden birini alır ve kameranın tepesinde sallar tek eliyle, çekerken baksın diye bir şekilde maskara oluruz. Her mevsim mutlaka ben bir kez özenle giyinir, saçımı makyajımı yaparım ve Şeker'le annemin kamerasına poz veririm, işimiz bittiğinde Şeker uzaklarda öfkeyle yalanıyorken, biz pestile dönmüş halde elimizdeki karelere bakarız.
9. Dolap düşkünü
Eğer Şeker evin içinde kaybolmuşsa, mutlaka annemin ya da benim giyisi dolabımızda, en kuytu köşede oturuyordur. Eğer Şeker açıklarda bir yerde derin bir uykudaysa, annem ya da ben dolabımızı açtığımızda, neredeyse uykusunda yürüyerek gelir ve o dolaba girer. ''İn!!!'' ünleminin hiç kaale alınmadığı, dolaptan gelen keyif mırıltılarının rahatça duyulduğu, tuhaf bir bağımlılık söz konusu.
10. Hayatımın aşkı
Bu bir abartı söylem değil. Ben ''aşkım'' lafını ne sevgilime, ne en yakın dostlarıma kullanmam, hiç kimseye de böyle hitap etmem. Ama Şeker... O'na karşı duyduğum şey, kalbimin bakarken eridiği, bazen güzelliğinden hızlı hızlı çarptığı, hayranlık ve coşku dolu bir aşk işte. Hep fısıldarım kulağına ''Sen benim hayatımın aşkısın Şeker, hep öyle olacaksın.'' Bu 10 yıldır böyle, dileğim o ki, bir 10 yıl daha böyle olsun, benim kalbim hep en çok ona çarpsın. Üstteki siyah beyaz kare ise, bakmadan, yanlışlıkla çektiğim, ama onun beni izlediği halini kaydetniş olduğum, en sevdiğim fotoğrafı.
İşte böyle, yazarken güldüm, duygulandım, pek çok anıyı tekrar yaşadım. Eğer siz de evdeki tüylü dostunuzu anlatmak isterseniz, ya da tanışıyorsak ve zaten birçok kez onları konuşmuşsak, ben keyifle okurum ve dinlerim anlattıklarınızı. Uzun, sağlıklı, keyifle ve bizimle yaşasınlar.
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Suyun üstünde kalmanın yolları
Belki bir sebepten (mesela mantıksız şekilde sıcak olan havadan, hemen ulaşamayacağınız birine hasret çekmekten, insana kaldıramayacağı üzüntüler yaşatan ülke gündeminden, yersizce ve ağır basan hüzünden falan) diplerde hissediyorsanız siz de, belki bunlar işinize yarar.
-Sosyal medya hesaplarını kontrol etmeyi bırakmak, özellikle berbat son dakika haberleri ile dolu twitter ve facebook'u. Ben kendimi gündeme kaptırıp en mutlu günde bile moralimi anında elimde olmayan sebeplerin berbat etmesine izin veriyorum, hep. ''Eylül şu telefonu bırak, haber okuma artık.'' en çok duyduğum, yeni yeni uygular olduğum bir nasihat. Dünya biz endişelenmezken de dönüyor.

-Size iyi gelen içecekleri ve yiyecekleri saptamak. Bu çok önemli, çünkü ben ''tatlı, tatlı ve daha çok tatlı'' diyerek kendimi iyice bağımlı hale getirmiştim ve şiştikçe şişiyordum. Üç haftadır kendimi en nefis zehir olan şekerden arındırıyorum. Meğer bana maden suyu, domates suyu, yoğurt ve şeftali çok daha iyi gelen şeylermiş, ben bu yapış yapış havalarda bunları tüketiyorum. Özellikle maden suyu ve yoğurda abanın.
-Herkesin bir 'acil durum filmi ve dizisi' vardır eminim (benimkiler büyük bir film dolabının üç rafı kadar) ama Community ısrarla tüm arkadaşlarıma tavsiye ettiğim tek dizi uzun zamandır. İki yazdır en sıcak günlerde, en baştan tekrar tekrar izliyorum, bu kadar çok kahkaha attığım, dialoglarına, karakterlerine ve zekasına hayran olduğum çok az dizi oldu. Popüler kültür, sinema ve dizi referanslarını seviyorsanız, hızla akan dialoglara kaptırıp, gerçekten kişilikli, arızalı, sempatik karakterlerin olduğu bu diziyi seversiniz. 6 sezon ile bu yıl tamamen bitti malesef. (Abed'in sesiyle umutlanıyoruz elbet: ''Six seasons and a movie!!!'')
-Yaz aylarında iyice sosyalleşen, tatilden konsere, festivalden parklara koşan insanlara bakıp kendimi iyice tuhaf hissederdim eskiden. Hem böyle aktif bir yaşamım olmadığı, hem de evde yaptığım keyifleri dışarıdaki her duruma tercih ettiğim için. Bu sene öyle hissetmiyorum, serin sonbahar günlerine yaptığımız bir tatil planı gerçek olana kadar, evimin güvenli (ve serin!) ortamını gayet iyi değerlendiriyorum. Saksılar, toprak ve bitkilerle uğraşmak epey iyi geliyor, özellikle kaktüsleri ve succulentleri yavrulatmak, sardunyaların pıtır pıtır açmasını izlemek, aloe vera'nın güneşe doğru ilerleyen upuzun sapları, hepsi birer mutluluk. Akşam üzeri güneş sipsivri yakıcı ışınlarını çektiğinde, ufak balkonumdaki yeşil çocukları fısfıs'la suluyorum (iki-üç fısfıs da kendime sıkıyorum) sonra da bir bira ya da soğuk kahve alıp kuruluyorum tam ortalarına. ''Your moment of Zen'' diye bir şey varsa, benimki tam da bu. Eminim herkesin evinde kendi iyileştirici yöntemleri vardır, bu tüyolar paylaşılmalı!

-Artık iyice yerleştiğim ve yeni bir hayatı iki kişi kurduğumuz evle ilgileniyorum. O bir çivi çakıyor, ben bir resim asıyorum, o köşe bir anda değişiyor. Son Ikea seferimizden aldığım irili ufaklı, açık renk ahşap çerçevelere hem kendi yaptığım, hem ressam dostlardan hediye gelen resimleri yerleştiriyorum, yenilerine yer açıyorum. Büyük, eski bir dünya haritası, polaroidlerimiz için ufak mandallı bir ip, ve hala alamadığım o kocaman parlak sarı kilim, ilk serin havaya ertelenmiş maddeler.
-En önemlisi, kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum. Bu havada atölyeye gidemediğimi, tuval başında oturamadığımı, konsantre olamadığımı gördüm ve kabullendim, içimden gelene kadar da yapmayacağım. Evde çiziyorum, boyuyorum, sonbaharda gerçekleştirmeyi planladığım projem için hazırlık yapıyorum elimden geldiği kadar. Eğer tembellik yapma, dinlenme ve olağan düzeninize ara verme lüksünüz varsa (ki umarım vardır) kullanın bunu, her tatil güneye giderek yapılmaz, evin içinde de pekala tatil yapılabilir.

-Ve durup dururken bir mutsuzluk çöktüğünde, kafamdaki binbir sesi susturamaz hale geldiğimde, herkesten ve her şeyden kopuyorum. Bir kupa çay ile yatağa kıvrılıyorum, tül perde havalanıyor, vantilatör çalışıyor, derin nefesler alıyorum, kedi Şeker'i izliyorum. Bir şekilde işte, suyun üstünde kalıyorum, hepimiz gibi.
-Sosyal medya hesaplarını kontrol etmeyi bırakmak, özellikle berbat son dakika haberleri ile dolu twitter ve facebook'u. Ben kendimi gündeme kaptırıp en mutlu günde bile moralimi anında elimde olmayan sebeplerin berbat etmesine izin veriyorum, hep. ''Eylül şu telefonu bırak, haber okuma artık.'' en çok duyduğum, yeni yeni uygular olduğum bir nasihat. Dünya biz endişelenmezken de dönüyor.

-Size iyi gelen içecekleri ve yiyecekleri saptamak. Bu çok önemli, çünkü ben ''tatlı, tatlı ve daha çok tatlı'' diyerek kendimi iyice bağımlı hale getirmiştim ve şiştikçe şişiyordum. Üç haftadır kendimi en nefis zehir olan şekerden arındırıyorum. Meğer bana maden suyu, domates suyu, yoğurt ve şeftali çok daha iyi gelen şeylermiş, ben bu yapış yapış havalarda bunları tüketiyorum. Özellikle maden suyu ve yoğurda abanın.
-Herkesin bir 'acil durum filmi ve dizisi' vardır eminim (benimkiler büyük bir film dolabının üç rafı kadar) ama Community ısrarla tüm arkadaşlarıma tavsiye ettiğim tek dizi uzun zamandır. İki yazdır en sıcak günlerde, en baştan tekrar tekrar izliyorum, bu kadar çok kahkaha attığım, dialoglarına, karakterlerine ve zekasına hayran olduğum çok az dizi oldu. Popüler kültür, sinema ve dizi referanslarını seviyorsanız, hızla akan dialoglara kaptırıp, gerçekten kişilikli, arızalı, sempatik karakterlerin olduğu bu diziyi seversiniz. 6 sezon ile bu yıl tamamen bitti malesef. (Abed'in sesiyle umutlanıyoruz elbet: ''Six seasons and a movie!!!'')
-Yaz aylarında iyice sosyalleşen, tatilden konsere, festivalden parklara koşan insanlara bakıp kendimi iyice tuhaf hissederdim eskiden. Hem böyle aktif bir yaşamım olmadığı, hem de evde yaptığım keyifleri dışarıdaki her duruma tercih ettiğim için. Bu sene öyle hissetmiyorum, serin sonbahar günlerine yaptığımız bir tatil planı gerçek olana kadar, evimin güvenli (ve serin!) ortamını gayet iyi değerlendiriyorum. Saksılar, toprak ve bitkilerle uğraşmak epey iyi geliyor, özellikle kaktüsleri ve succulentleri yavrulatmak, sardunyaların pıtır pıtır açmasını izlemek, aloe vera'nın güneşe doğru ilerleyen upuzun sapları, hepsi birer mutluluk. Akşam üzeri güneş sipsivri yakıcı ışınlarını çektiğinde, ufak balkonumdaki yeşil çocukları fısfıs'la suluyorum (iki-üç fısfıs da kendime sıkıyorum) sonra da bir bira ya da soğuk kahve alıp kuruluyorum tam ortalarına. ''Your moment of Zen'' diye bir şey varsa, benimki tam da bu. Eminim herkesin evinde kendi iyileştirici yöntemleri vardır, bu tüyolar paylaşılmalı!

-Artık iyice yerleştiğim ve yeni bir hayatı iki kişi kurduğumuz evle ilgileniyorum. O bir çivi çakıyor, ben bir resim asıyorum, o köşe bir anda değişiyor. Son Ikea seferimizden aldığım irili ufaklı, açık renk ahşap çerçevelere hem kendi yaptığım, hem ressam dostlardan hediye gelen resimleri yerleştiriyorum, yenilerine yer açıyorum. Büyük, eski bir dünya haritası, polaroidlerimiz için ufak mandallı bir ip, ve hala alamadığım o kocaman parlak sarı kilim, ilk serin havaya ertelenmiş maddeler.
-En önemlisi, kendimi hiçbir şey için zorlamıyorum. Bu havada atölyeye gidemediğimi, tuval başında oturamadığımı, konsantre olamadığımı gördüm ve kabullendim, içimden gelene kadar da yapmayacağım. Evde çiziyorum, boyuyorum, sonbaharda gerçekleştirmeyi planladığım projem için hazırlık yapıyorum elimden geldiği kadar. Eğer tembellik yapma, dinlenme ve olağan düzeninize ara verme lüksünüz varsa (ki umarım vardır) kullanın bunu, her tatil güneye giderek yapılmaz, evin içinde de pekala tatil yapılabilir.

-Ve durup dururken bir mutsuzluk çöktüğünde, kafamdaki binbir sesi susturamaz hale geldiğimde, herkesten ve her şeyden kopuyorum. Bir kupa çay ile yatağa kıvrılıyorum, tül perde havalanıyor, vantilatör çalışıyor, derin nefesler alıyorum, kedi Şeker'i izliyorum. Bir şekilde işte, suyun üstünde kalıyorum, hepimiz gibi.
2 Ağustos 2015 Pazar
Viki Kollerova, fotoğrafçının sakin tedirginliği
Son zamanlarda resimlerime referans almak için internette ''kadın ve vahşi yaşam'' temasına ait görseller ararken karşıma çıkan fotoğrafçılardan biri, ismini kenara not edecek ve kendisine klasör açacak kadar da beğendiğim bir isim oldu Viki Kollerova. Güncel ve görsel sanatlarda 'tekinsizlik ve sükunet' çok işlenmiş bir konu, objenin tuhaf ve anlamsız bir şekilde konumlanması, buna rağmen taşıdığı tezat şekilde huzurlu hal, bakanı rahatsız edecek olağandışı hali, ya da sergilenişi itibariyle bildiğimiz estetik normların uzağında durması artık bizi şaşırtmayan, hatta hiç 'tedirgin' etmeyen bir durum. Genellikle beğendiğim güncel ressamlar da bu temada çalıştığından, artık çok az bir bölümü samimi ve içinde bir ruh taşıyacak kadar değerli geliyor. Ben işlerini çok karakterli ve gerçek buldum, bu kavramları bilinçli yaratmaktan ziyade, sadece rastladığını ve hissettiğini düşündüm. Yüksek ağaçların olduğu, nü'lü peyzajları, kapı ve duvarların içinde bir ayrıntı haline getirdiği beden uzuvları ve hayvanlar, en çok da ellerin formunu ve ruhunu yakalamada çok başarılı olduğu kareleri var.
Şu üstteki, bir çift sevgilinin bir kitap yığını üstünde dengede durduğu ise favorim oldu. Böyle anların nasıl ortaya çıktığını merak ediyorum kareyi izlerken, o çifti o an görmek, fotoğrafçının yönlendirmesiyle mi, içlerinden geldiği gibi mi hareket ettiklerini öğrenmek istiyorum. Bu fotoğrafı önümüzdeki en serin günde, güzel bir kağıda bastırıp asmayı planlıyorum, insanı mutlu ediyor ve ilham veriyor.
Dram çırpmak, dram pişirmek
Gayet güzel ve esintili bir akşamüstü, Patti Smith'in Rock'n Roll Hall of Fame teşekkür konuşmasını izliyorum, 2005 tarihli. O konuşurken ağlıyor, ben izlerken ağlıyorum, izleyiciler alkışlarken ağlıyor. Kaybettiği eşine teşekkür ediyor en çok, izleyicilere onun adına da teşekkür ediyor. Bittiği anda içimden seni aramak geliyor, daha yarım saat önce konuştuk fakat sesini, anlatacağın sıradan, günlük ayrıntıları, hangi bilgisayar oyununda hangi uçağı havaya uçurduğunu duymak istiyorum.
Seni kaybetmekten nasıl da çılgınca korktuğumu bilsen, bana artık herhangi bir şey hakkında ''Abartma Eylül, büyütüyorsun.'' demezdin. Her şeyi nasıl da doğru yaptığını, bana hiç ayıp etmediğini, nasıl da efendi gibi sevdiğini ve saydığını görmek bazen içimi oyuyor. Kollarını kocaman açıp sarılıyorsun ya, o sarılma artık hayatımda olmasa ben kafayı yerim. ''Öf Eylül dram yaratma.'' dediğini duyar gibiyim, yaratıyorum. Sen benim hiç canımı yakmadın ya, sanki her şeyin bu mükemmelliğini, pürüzsüzlüğünü elimizde olmayan, ismine 'hayat' denen şu kepaze, şu sersem bozacak gibi geliyor. Bir erkek bu kadar erdemli ve onurlu, bir kız bu kadar aşık ve huzurlu olduğu zaman, o hayat denen tuhaf organizmanın, elleşmeden duramayacağından manyak gibi korkuyorum. ''Kışt hayat, pist pist, kışt!!'' diye bağırasım geliyor camdan dışarı, gözlerini bayıltarak ''Sen iyice delirdin artık'' deme diye yapmıyorum. Dersen de gülüyorum zaten, bir şey çaktırmıyorum.
Sen sakince monitöre bakarken, tek elin cebinde sokakta durup bir kediyi lazerle oynatırken, bana bakıp gülümserken benim içimdeki tümseklerde arabalar boşluğa düşüyor, en azından yedi-sekiz araba, 'güümm' diye, hop ederek, aniden. Engel olamıyorum, dram kendi kendisini yapıyor, sana belli etmeyeceğim diye şekilden şekle giriyorum.
Sen böyle erdemli ve onurlu, ben böyle aşık ve huzurlu, pissstt hayat, kışştt hayat!!!
Seni kaybetmekten nasıl da çılgınca korktuğumu bilsen, bana artık herhangi bir şey hakkında ''Abartma Eylül, büyütüyorsun.'' demezdin. Her şeyi nasıl da doğru yaptığını, bana hiç ayıp etmediğini, nasıl da efendi gibi sevdiğini ve saydığını görmek bazen içimi oyuyor. Kollarını kocaman açıp sarılıyorsun ya, o sarılma artık hayatımda olmasa ben kafayı yerim. ''Öf Eylül dram yaratma.'' dediğini duyar gibiyim, yaratıyorum. Sen benim hiç canımı yakmadın ya, sanki her şeyin bu mükemmelliğini, pürüzsüzlüğünü elimizde olmayan, ismine 'hayat' denen şu kepaze, şu sersem bozacak gibi geliyor. Bir erkek bu kadar erdemli ve onurlu, bir kız bu kadar aşık ve huzurlu olduğu zaman, o hayat denen tuhaf organizmanın, elleşmeden duramayacağından manyak gibi korkuyorum. ''Kışt hayat, pist pist, kışt!!'' diye bağırasım geliyor camdan dışarı, gözlerini bayıltarak ''Sen iyice delirdin artık'' deme diye yapmıyorum. Dersen de gülüyorum zaten, bir şey çaktırmıyorum.
Sen sakince monitöre bakarken, tek elin cebinde sokakta durup bir kediyi lazerle oynatırken, bana bakıp gülümserken benim içimdeki tümseklerde arabalar boşluğa düşüyor, en azından yedi-sekiz araba, 'güümm' diye, hop ederek, aniden. Engel olamıyorum, dram kendi kendisini yapıyor, sana belli etmeyeceğim diye şekilden şekle giriyorum.
Sen böyle erdemli ve onurlu, ben böyle aşık ve huzurlu, pissstt hayat, kışştt hayat!!!
21 Temmuz 2015 Salı
Suruç yası.
Sonra gerçekten korkunç, kötü bir şey oldu. Çok kötü, en kötü. ''Çok fazla acı var, dayanamıyorum.'' diyerek intihar eden o güzel kadının, gittiği yerde gözleri dolmuştur, ben buradan hissettim.
Bu topraklar nasıl topraklar? Bu tarih, nasıl bir tarih? Kapkara lekelerle dolu, o kadar lekeli ki artık lekeleri birleşmiş, kendisi görünmez olmuş bir tarih.
Gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzleri iyilikle gülen, barış gönüllüsü o genç ve cesur insanlar için çok üzgünüm. Nasıl da neşeli ve hevesliler. Nasıl da can atıyorlar insanları onarmaya, mutlu etmeye. Hiçbir şey yapamadığım, sadece konuştuğum için de üzgünüm. Her şeyi yanlış yerinden anlayan, kalbi kinle dolu, gerçekleri umursamadan sadece içindeki nefreti besleyen insanlar için üzgün değilim sadece, artık uzakta olsunlar, seslerini duyamayacağımız kadar uzaklaşsınlar istiyorum. Bu ülkenin gerçek insanları için bugün yas var.
Bu topraklar nasıl topraklar? Bu tarih, nasıl bir tarih? Kapkara lekelerle dolu, o kadar lekeli ki artık lekeleri birleşmiş, kendisi görünmez olmuş bir tarih.
Gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzleri iyilikle gülen, barış gönüllüsü o genç ve cesur insanlar için çok üzgünüm. Nasıl da neşeli ve hevesliler. Nasıl da can atıyorlar insanları onarmaya, mutlu etmeye. Hiçbir şey yapamadığım, sadece konuştuğum için de üzgünüm. Her şeyi yanlış yerinden anlayan, kalbi kinle dolu, gerçekleri umursamadan sadece içindeki nefreti besleyen insanlar için üzgün değilim sadece, artık uzakta olsunlar, seslerini duyamayacağımız kadar uzaklaşsınlar istiyorum. Bu ülkenin gerçek insanları için bugün yas var.
19 Temmuz 2015 Pazar
Uykulu, kedili.
Ne kadar çok uyudum bu birkaç günde, benim için bile fazlaydı. Herkes gezerken, uzakta ve sosyalken, ben bu odada ve rüzgarlar içinde uyudum. Normali bu gibi gelmeye başladı. Baygın yaz günlerinde sürekli esen ve havalanan bir perdenin altına uyumak, gerinmek, güneşin yer değiştiren ışıklarını izleyip tekrar derin bir uykuya dalmak çok sevdiğim bir şey.
Aileye doydum, bu da iyi geldi. Kaçırdığım tüm pazar yemekleri yerine geçmez belki ama, günlerdir akşamları bir arada ve sofrada yiyoruz. Bulduğum 100 yıllık, 150 yıllık aile fotoğraflarının etkisinde kaldım, bir kare de ben, bugünümüzü çektim. Klasik ve ideal görünen, aslında olanları saklayan, gereğinden fazla şık bir poz, hemen her ailenin fotoğrafları gibi.
Şeker'le olan sabahlar harikaydı, evde günler geçirmenin en güzel yanlarından biriydi. Yumuşacık tüylerine parmaklarımı daldırıp, çenenin altını kaşıyarak seni fokurdatmak, keyiflendirmek, hayatta beni her şeyden fazla mutlu ediyor. Bunu bile bile çantama üç-beş parça eşya koyup, bana küseceğini bilerek çıkıyorum ve dönüyorum, sürekli, sürekli. Aslında belki sen değil ama ben çok üzülüyorum. Sahip olduğum bu harika lükslerle, bu keyiflerle, özgürlüklerle hala üzülebildiğim için, sinirleniyorum hemen ardından. Böyle bol rüzgarlı bir akşamüstünde, aniden basan hüzünle seni izlerken, diğer her şey çok saçma geliyor. İstediğim 'neredeyse' her şey bu evde. O 'neredeyse' durumu olmasa, belki de aylarca buradan dışarı çıkmayacağım. Sanırım bu da normal olmazdı ve beni sevenleri, ailemi üzerdi, dışarı çıkmıyor oluşuma çocukluğumdan beri hep fazla üzüldüler zaten. Ben bu hayatı üzülmeden yaşamak istiyorum. Kendime sinirlenmeden, çay içerek.
Aileye doydum, bu da iyi geldi. Kaçırdığım tüm pazar yemekleri yerine geçmez belki ama, günlerdir akşamları bir arada ve sofrada yiyoruz. Bulduğum 100 yıllık, 150 yıllık aile fotoğraflarının etkisinde kaldım, bir kare de ben, bugünümüzü çektim. Klasik ve ideal görünen, aslında olanları saklayan, gereğinden fazla şık bir poz, hemen her ailenin fotoğrafları gibi.
Şeker'le olan sabahlar harikaydı, evde günler geçirmenin en güzel yanlarından biriydi. Yumuşacık tüylerine parmaklarımı daldırıp, çenenin altını kaşıyarak seni fokurdatmak, keyiflendirmek, hayatta beni her şeyden fazla mutlu ediyor. Bunu bile bile çantama üç-beş parça eşya koyup, bana küseceğini bilerek çıkıyorum ve dönüyorum, sürekli, sürekli. Aslında belki sen değil ama ben çok üzülüyorum. Sahip olduğum bu harika lükslerle, bu keyiflerle, özgürlüklerle hala üzülebildiğim için, sinirleniyorum hemen ardından. Böyle bol rüzgarlı bir akşamüstünde, aniden basan hüzünle seni izlerken, diğer her şey çok saçma geliyor. İstediğim 'neredeyse' her şey bu evde. O 'neredeyse' durumu olmasa, belki de aylarca buradan dışarı çıkmayacağım. Sanırım bu da normal olmazdı ve beni sevenleri, ailemi üzerdi, dışarı çıkmıyor oluşuma çocukluğumdan beri hep fazla üzüldüler zaten. Ben bu hayatı üzülmeden yaşamak istiyorum. Kendime sinirlenmeden, çay içerek.
18 Temmuz 2015 Cumartesi
Bir odanın algısı
Bu dünya çok ufakmış gibi hissetmek nasıldır kimbilir...
Bu şehir bile devasa geliyor oysa bana.
Bu şehir bile devasa geliyor oysa bana.
15 Temmuz 2015 Çarşamba
Lautrec, bir öğretmen

Bu aralar yine Lautrec'e düştüm, öğrenme kaygısıyla. Ne zaman tezat renkleri yanyana sürmekte ve titreşim yaratmakta, ışığı yakalamakta sıkıntı çeksem, önce bir Monet, sonra da Lautrec'e açar, uzun uzun bakarım. Birkaç aydır kalemi ve fırçayı dikey şekilde sürmek, vurmak ve kullanmak da tamamen Lautrec'den arakladığım (daha sanatsal bir tanım aramam gerekirse, ''örnek aldığım'' da diyebilirim) bir üslup. Bu dikey vuruşlar, yanyana sürdüğü pembe, mavi, parlak sarıların etkisini vermede çok daha etkili. Aynı zamanda ilk illüstratörlerden ve poster sanatçılarından da olmasından ileri gelen bir çarpıcılık, güzellik ve etkileyicilik var tablolarında, bir ressamı öğretmen olarak seçmek için bu bile yeterli.

İki hayvan resmini de yeni gördüm, ikisi de ayrı ayrı çok önemliler. Kedinin gerçekliği, temkinli duruşu, tekir tüylerinin içindeki yeşil ve mavi gölgeler, alta sürdüğü kırmızı ve fona sürdüğü mavi-yeşil'in renk uyumunu, gözlerimi ayırmadan bir yarım saat seyretmişimdir, hala da açıp açıp bakıyorum günlerdir. Köpeğin ise birkaç hızlı fakat bilinçli fırça vuruşu ile hareketinin yakalanması, hatta cinsini, rengini, ruh halini bile hissedebilmek, ancak bir post-empresyonistin (yani düz türkçesi, empresyonizmi de aşmış, bitirmiş, üstüne pek çok yenilik katmış olanın) yapabileceği bir şey. Benim bu sadeliğe erişmeme daha çok zaman var, şimdilik bu orta tonlarda ustaca kotarılmış resme de uzun uzun bakıyorum.

Büyük bir gözlemci, büyük bir portreci Lautrec. Yeri gelmişken, kendisinin bu resimleri nasıl bir duygu durumunda, öfke ve buhranlar içinde yaşarken, kıvranırken yaptığını bilmek, ''Lautrec'in Son Pembesi'' kitabını okurken epey şaşırtmıştı beni. Sürekli küfrediyordu, derin acılar çekiyordu ve en çok da resmini yaptığı o güzel kadınlara öfkeliydi, şaşırmıştım. Çünkü o güne dek bu dev ressamın, fiziksel olarak muzdarip olduğu cüceliği dolayısıyla nasıl bir yıkım ve cinnet yaşadığını hiç düşünmemiştim. Hala da bu resimleri yapan kişinin ne fiziksel, ne ekonomik, ne de alkolik durumunu hiç düşünmeden, sadece yaşamış en büyük ustalardan biri olduğunu, ışığı ve rengi güzel fransız kadınlarının bedeninde nasıl da ayrıntıyla işlediğini görüyorum.
14 Temmuz 2015 Salı
Bir kayıt daha.
Birkaç hafta önceydi, annem telefonuma mesaj çekti ''Kızım google'a ismini yazınca ilk blogun çıkıyor, çok özel şeyler yazıyorsun, rahatsız olma sonra, aklında olsun.'' şeklindeydi mesajı, gülümsedim. Çok tatlıdır, çok ince düşünür, kendinden çok da benim için.
Aslında bunların hiçbiri çok özel şeyler değil, ya da gizli saklı, kimseye açıklamayacağım şeyler yazmıyorum. Hepsi, çevremdeki herkesin okumasını göze aldığım, umursamadığım şeyler. Zaten başından beri amaç okunmak değil, yazmaktı, en azından ''Aurora'' isimli sayfam için. Bütün bu yılların, düşünme şekillerimin, gel-git'lerimin, heyecanlarımın ve durgunluklarımın silik izleri yerine, geriye dönüp kendi cümlelerimi görmek ve hatırlamak istiyorum her şeyi, yaşadığım gibi. Ben küçüklüğümden beri, kaydedebildiğim her şeyi kaydetmek istiyorum, araçlar ve formlar hep değişiyor, hepsi bu.
Belki bir süre çok kişisel yazmam, çünkü fark ettim ki, bir boşluğa bile bir şeyleri ilan etmek ve kaydetmek, onlara bir isim vermek oluyor. Ama bu kayıtların (beni tanıyan ya da tanımayan) birilerine iyi geldiğini, destek olduğunu, bir şeyleri çözümlemesine ya da sadece o günü atlatmasına yardımcı olduğunu düşünmeyi seviyorum. Aynı birkaç hafta önce hastane yatağında, en sevdiğim bloglara ardı ardına bakmam ve kafamı dağıtmam gibi. Bunlar da o boşluğa, öylesine düşünceler.
Aslında bunların hiçbiri çok özel şeyler değil, ya da gizli saklı, kimseye açıklamayacağım şeyler yazmıyorum. Hepsi, çevremdeki herkesin okumasını göze aldığım, umursamadığım şeyler. Zaten başından beri amaç okunmak değil, yazmaktı, en azından ''Aurora'' isimli sayfam için. Bütün bu yılların, düşünme şekillerimin, gel-git'lerimin, heyecanlarımın ve durgunluklarımın silik izleri yerine, geriye dönüp kendi cümlelerimi görmek ve hatırlamak istiyorum her şeyi, yaşadığım gibi. Ben küçüklüğümden beri, kaydedebildiğim her şeyi kaydetmek istiyorum, araçlar ve formlar hep değişiyor, hepsi bu.
Belki bir süre çok kişisel yazmam, çünkü fark ettim ki, bir boşluğa bile bir şeyleri ilan etmek ve kaydetmek, onlara bir isim vermek oluyor. Ama bu kayıtların (beni tanıyan ya da tanımayan) birilerine iyi geldiğini, destek olduğunu, bir şeyleri çözümlemesine ya da sadece o günü atlatmasına yardımcı olduğunu düşünmeyi seviyorum. Aynı birkaç hafta önce hastane yatağında, en sevdiğim bloglara ardı ardına bakmam ve kafamı dağıtmam gibi. Bunlar da o boşluğa, öylesine düşünceler.
Temmuz'da serin bir akşamüstü uykusu, annemin kaşları hafif çatık, derin rüyalarda. Kedi Şeker yine kıpır kıpır, bir pozda sabit duramıyor. Saat 6'ya 10 var, karşımdaki güzellik gözlerini açtığında 6'yı çeyrek geçiyor. Fonda Ella Fitzgerald'dan Summertime çalıyor. And the livin' is easy...
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Ben sana bir ev yaparım, parmaklarını yersin.

Kartondan kaktüsler yaparsam, onları loş duvar kenarlarına ve yüksekteki raflara gönül rahatlığıyla yerleştirebilirim. Pinterest'te görüp bayıldığım ev köşelerinde en aklımın almadığı şey, güneş görmeyen kaktüsleri ve bitkileri nasıl yaşattıkları. Benimkiler hava üç gün kapalı kalsa keyifsizleşiyorlar, canları sıkılıyor.
Şuna yakın bir şeyler yapacağım televizyonun yanındaki duvarın önüne, pastel renkli, canlı ve fosforlu (ya da parlak) ayrıntıların olduğu, rahat, ferah. Böyle şıkır şıkır, kararsız, her şey'li bir şey. Kaktüslesin kartondan olmasını çözdüm, sıra aşırı ısıtmayan, pişirmeyen, çok güzel desenli bir kilim bulmakta. Ikea'yı gözümüz yemiyor, bana başka çözüm gerek. Hmm belki de kilimi de el işi kağıdından yapmalı? Ben sarı renge ne zaman ve nasıl böyle düşkün oldum? Kitaplık tavana kadar mı olmalı, yatay bir şekilde yandan yandan sürüp gitmeli mi?

Yavru kedi alacak mıyız artık?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































