.....İşte ben sürekli bir şeyleri fark ederim, bir şeyleri fark etmekten ve bu farkındalığımın en derinlerine kadar inmekten, bulunduğum yüzeyden koparım, o yüzeyin en yabancısı ve sersemi olurum.
Diğerleri bunu bir fark ederse, vasatlık ve normallik değerlerine göre, muhtemelen ve genellikle canıma okurlar. Bazen içlerinde şefkatli ve anlayışlılar olur, hisliler, efkarlılar, sadece tuhaflar (sadece tuhaflarla çocukluğumdan beri iyi anlaşırız.) bir şekilde canı sıkkınlar, ortamdan kopuklar olur. Onlar iyi ki olur, olmasalar ben indiğim derinliklerde yitip giderim, kalkar başka masaya geçerim. Bir kedi bulur, onunla insanları rahatsız edecek kadar fazla vakit geçiririm ve ilgilenirim. Bunlar benim normal hayata adapte oluşumun ve sosyallik deneyimlerimin kaçınılmaz sonucudur.
Bir dahakine kadar, şimdi penceremin önünde, içeride ve güvendeyim, teşekkürler.
18 Haziran 2015 Perşembe
14 Haziran 2015 Pazar
Çiçekli, düşünceli haftanın sonu.
Bir hafta öncesi, sezonun son sergisini en fırtınalı ve yağmurlu günlerden birinde açtık. Nurşah'la ilk kez bir araya geldik, o gördüğüm en büyük papatya demetiyle karşıladı beni. Genelde ben insanların fotoğraflarını çektiğimden ve bir yerlere koyduğumdan, onun bir sürü fotoğrafımı çekmesi, koyması çok hoşuma gitti. Bunlar çok doğal yapılan ama etkisi çok büyük olan jestler. Bir kadının diğerine çiçek vermesi, bildiğim en güzel hislerden biri. Bu papatyalar şimdi iki evimde, üç vazoda ve iki çay bardağında.
Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.
Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.
Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.
Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.
Ve işte bu da, dün akşam kalbimi eriten manzara. Şeker şimdiye dek Evrim'e pek pas vermezdi, gördüğünde şöyle bir elini, paçasını koklayıp, salına salına geçip giderdi yanından. Dün ne olduysa oldu, Şeker resmen aşık oldu ve Evrim'in önüne gidip yere serildi, kocaman göbeğini ona sundu, cilveli cilveli yerlerde yuvarlandı. (Çok az şımaran ve muhteşem göbeğini sürekli esirgeyen bir hanımefendi için, bu çok büyük bir flört hareketi elbette) Sonrasında ise kucağa alındı, kaşındı, ''patpat''landı (Bu çocuk kedilerin popolarına pat pat diye vurmadan sevemiyor, anlamadığım şey ise, kedilerin buna bayılıyor oluşu) Bir kediyi bebek gibi tutan, ona böyle tatlı bakan bir sevdiğim çocuk, bir sevdiğim kedi, bana çok güzel ve hiç beklemediğim hayaller kurdurdunuz.
Bu da geçen haftanın çizimi. Renkleri çizgi çizgi sürmeye, üç ya da dört renkli skala'lar ve degrade'ler denemeye, fonda bunları yaparken de önde bir hayvanla (bu seferki hisli bir Danua oldu) bakışmaya devam. Ne hayvansız, ne çizgisiz, hiçbir hafta bitmesin.
13 Haziran 2015 Cumartesi
Frida Sancıları
Üç gün, üç serum, dört iğne. Fazla uzun ve kafa sallayacak kadar gürültülü bir MR çekimi. Ömrümden üç yıl götüren bir muayne (hala her saniyesini kafamda tekrar yaşayıp, oturduğum yerde büzülüyorum.) Şuan sağ kolumda, üç gündür parçam haline gelmiş anahtarın verdiği rahatsızlıkla, kolumu özgürce eğip bükmenin rahatlığını arıyorum. Çok fazla serum yiyecek hastaların kolunu tekrar tekrar delmemek için, giriş yapılan anahtarı üstünde bıraktıklarını bilmiyordum. Sağ kolumun bir kapı olduğunu düşünmek bana biraz keyif verdi ve bunun hakkında birkaç sayfa zırvaladım.
İnsanların neden hastane odalarından ya da serumlu kollarından fotoğraf koyduklarını anlamazdım, mal mal bakardım. İki gün önce ağlamam yeni durmuşken ve annem tatlı tatlı kolumu severken, aniden anladım. Şefkat istiyorlar. O kadar basit ve anlaşılabilir ki. O an ulaşabilecekleri herkese ulaşmak, iyi şeyler söylenmesini ve dilenmesini sağlamak, kendilerini sevginin güvenliğine almak istiyorlar. Hemen bir fotoğraf çektim, Evrim'e ve Emek'e yolladım, tam da canlarıma yakışan tepkiler aldım ve bana sarılmış kadar oldular. Dahasını istemedim, başka da zırlamadım.
Ne zaman kadın doğum, regl, jinekoloji, karın ağrısı gibi tamamen kadınlara özgü ve çok hassas dertlerim olsa, aklımda Frida'nın resimleri belirir. Bir derdi ve acıyı bu kadar gerçek ve iyi anlatmasına tekrar tekrar şaşırırım. Benim gayet olağan bir muayne, sonrasında beklemediğim bir sonuç (Doktorun deyimiyle ''Bu bizim hiç sevmediğimiz bir şey'') ve hafif sancılı bir tedavi sürecinde yaşadıklarımın, çok ama çok fazlasını yaşamış, üstelik de ömrü boyunca yaşamış bir kadın, ikinci ismi ''Sancı'' olsa, gayet makul olacak bir kadın. İnsana acılarında ve korkularında hiç yalnız olmadığını hissettiriyor.
Şimdi sonuçları bekliyorum, biraz korkuyorum. Canım çok tatlı olduğu için ve doktorun hiç sevmediği şey, doktorun nefret ettiği bir şey çıkarsa, ne tepki vereceğimi bilmediğim için. Geçen gün sildiğim kısımda da buna yakın korkular vardı, hep en kötüsünü beklediğimi anlatıyordum. Bu durum kafamın içindeki ufacık isteklerle ve meraklarla yüzleşmemi sağladı, her şey yoluna girdiğinde onlarla yüzleşmek ve belki de artık inkar etmemek için buraya not ediyorum.
Her şey yoluna girsin, sağ kolumu rahatça ve düşünmeden hareket ettirmek ne kadar değerli, sancısız ve acı içinde buruşmadığım bir yarım saat bile ne kadar değerli. Sıradan, keyifli bir yaz günü, dertsiz ve kaygısız, kansız ve serumsuz, aşık ve hafif, yanımda Şeker'in uyuduğu, çok ama çok değerli.
İnsanların neden hastane odalarından ya da serumlu kollarından fotoğraf koyduklarını anlamazdım, mal mal bakardım. İki gün önce ağlamam yeni durmuşken ve annem tatlı tatlı kolumu severken, aniden anladım. Şefkat istiyorlar. O kadar basit ve anlaşılabilir ki. O an ulaşabilecekleri herkese ulaşmak, iyi şeyler söylenmesini ve dilenmesini sağlamak, kendilerini sevginin güvenliğine almak istiyorlar. Hemen bir fotoğraf çektim, Evrim'e ve Emek'e yolladım, tam da canlarıma yakışan tepkiler aldım ve bana sarılmış kadar oldular. Dahasını istemedim, başka da zırlamadım.
Ne zaman kadın doğum, regl, jinekoloji, karın ağrısı gibi tamamen kadınlara özgü ve çok hassas dertlerim olsa, aklımda Frida'nın resimleri belirir. Bir derdi ve acıyı bu kadar gerçek ve iyi anlatmasına tekrar tekrar şaşırırım. Benim gayet olağan bir muayne, sonrasında beklemediğim bir sonuç (Doktorun deyimiyle ''Bu bizim hiç sevmediğimiz bir şey'') ve hafif sancılı bir tedavi sürecinde yaşadıklarımın, çok ama çok fazlasını yaşamış, üstelik de ömrü boyunca yaşamış bir kadın, ikinci ismi ''Sancı'' olsa, gayet makul olacak bir kadın. İnsana acılarında ve korkularında hiç yalnız olmadığını hissettiriyor.
Şimdi sonuçları bekliyorum, biraz korkuyorum. Canım çok tatlı olduğu için ve doktorun hiç sevmediği şey, doktorun nefret ettiği bir şey çıkarsa, ne tepki vereceğimi bilmediğim için. Geçen gün sildiğim kısımda da buna yakın korkular vardı, hep en kötüsünü beklediğimi anlatıyordum. Bu durum kafamın içindeki ufacık isteklerle ve meraklarla yüzleşmemi sağladı, her şey yoluna girdiğinde onlarla yüzleşmek ve belki de artık inkar etmemek için buraya not ediyorum.
Her şey yoluna girsin, sağ kolumu rahatça ve düşünmeden hareket ettirmek ne kadar değerli, sancısız ve acı içinde buruşmadığım bir yarım saat bile ne kadar değerli. Sıradan, keyifli bir yaz günü, dertsiz ve kaygısız, kansız ve serumsuz, aşık ve hafif, yanımda Şeker'in uyuduğu, çok ama çok değerli.
10 Haziran 2015 Çarşamba
O'Keeffe, bir yabani

Sevdiğim ressamların içinde yeri hep ayrı (Hoş, hangisinin yeri ayrı değilse) Georgia O'Keeffe. Yabani, geçimsiz, vahşi ruhlu bir kadın olup, çiçeklerin taç yapraklarını bu kadar güzel, zarif ve derin bir şekilde boyamasından mıdır, Amerikan kırsalında kimseleri sokmadığı bir klubede yaşamış ve üretmiş olmasından mıdır, dönem dönem her bakışımda bir çiçek ile cinsellik, doğum ve kadın bedeni arasında kurduğu bağları hayranlıkla keşfedişimden midir nedir, bugünlerde yine en çok baktığım ressamdır.

Bir kızkardeş
İnsan olanından yok, kedi olanından var. Pufpuf bıyıklım, bir şeye pür dikkat kesildiğin zaman ensenin kabarıp, kulaklarının da aşağı düşmesi, bana en içten kahkahalarımı attıran şey olabilir. Gecenin bir vakti sessiz adımlarla gelip kolumun altına girmen, başını el bileğime yaslaman, o yusyuvarlak kafanı da avucuma bırakman, bana hayatta en çok huzur veren şey olabilir. Sana ''Gördüğüm en güzel şeysin.'' diye fısıldarken, hayatımın en ciddi anını yaşıyor olabilirim. Hadi gel, sırtını kabartalım, burnunu kaşıyalım, patilerini sevelim.
Bir dilim pasta
Çok sevdiğim bir şarkısında, uyuz Courtney Love'ın dediği gibi 'I want to be the girl with the most cake.'' Bu ne şımarıklık, bu ne açgözlülük! Ama işte öyle dememek lazım, belki o kızın elinde o güzel pastadan başka, sevineceği bir şeyi yok. Bırakalım ikinci dilimi de o yesin, üçüncüyü de, bırakalım en çok pastayı o yesin, yeter ki bir köşede sakinlesin.
Geçen pazartesi miydi, (yoksa bir önceki mi unuttum) dışarıya hiç bir ses çıkarmadan, kendi içimde büyük vedalaşmalar, kucaklaşmalar, yüzleşmeler ve kopuşlar yaşadım. Elbette çok sancılı birkaç gün oldu, ne zaman içimden birkaç insanı yolcu etsem öyle olur. İnsan en büyük dostları ve en çok yer kaplayanları ile yavaş yavaş azalarak bitmemeli, böyle bir doğum yapar gibi, ya da bir evden taşınır gibi, aniden, sancılı, yorucu bir biçimde tükenmeli ne varsa. Öteki türlüsü bana göre değil, önceki vedalaşmalarda da hiç olmadı, ben birden bire tamamen tükendim hep. Sonra Elif'le atölyenin terasında otururken uzaklara baktık. ''Ben bir sevgiliden hiç ayrılmadım ama pek çok dosttan ayrıldım.'' dedim, o da bu durumu çok yaşadığından, hiç ''bencil, acımasız'' falan demedi bana, güzel anladı, güzel anlaştık. Güzel anlaşacak yeni dostlar hep bulunur. ''Şeyler''in inanılmaz prensiplerinden biri, şeyler hep devam etmek zorundadır.
Bundan sonra yazmış olduğum 3 uzun paragrafı, yeni bir kahve koyup geldiğim anda sildim. Onları yazarak içimden atmak bile yetmiş olmalı, ruhum gerçekten sükunet arayışında ve çatışmaktan bunalmış olmalı. Ne öfkemi, ne uçuk mutluluklarımı kaydetmeye gerek yok.
Bir şeyler oldu ve bir şeyler bitti. Doğumgünüm olmadığı halde, bir yaş büyümüş hissediyorum. Bu sebeple, herkese eşit ve azıcık düşen, ince bir dilim pastayı mutlulukla yiyeceğim.
Geçen pazartesi miydi, (yoksa bir önceki mi unuttum) dışarıya hiç bir ses çıkarmadan, kendi içimde büyük vedalaşmalar, kucaklaşmalar, yüzleşmeler ve kopuşlar yaşadım. Elbette çok sancılı birkaç gün oldu, ne zaman içimden birkaç insanı yolcu etsem öyle olur. İnsan en büyük dostları ve en çok yer kaplayanları ile yavaş yavaş azalarak bitmemeli, böyle bir doğum yapar gibi, ya da bir evden taşınır gibi, aniden, sancılı, yorucu bir biçimde tükenmeli ne varsa. Öteki türlüsü bana göre değil, önceki vedalaşmalarda da hiç olmadı, ben birden bire tamamen tükendim hep. Sonra Elif'le atölyenin terasında otururken uzaklara baktık. ''Ben bir sevgiliden hiç ayrılmadım ama pek çok dosttan ayrıldım.'' dedim, o da bu durumu çok yaşadığından, hiç ''bencil, acımasız'' falan demedi bana, güzel anladı, güzel anlaştık. Güzel anlaşacak yeni dostlar hep bulunur. ''Şeyler''in inanılmaz prensiplerinden biri, şeyler hep devam etmek zorundadır.
Bundan sonra yazmış olduğum 3 uzun paragrafı, yeni bir kahve koyup geldiğim anda sildim. Onları yazarak içimden atmak bile yetmiş olmalı, ruhum gerçekten sükunet arayışında ve çatışmaktan bunalmış olmalı. Ne öfkemi, ne uçuk mutluluklarımı kaydetmeye gerek yok.
Bir şeyler oldu ve bir şeyler bitti. Doğumgünüm olmadığı halde, bir yaş büyümüş hissediyorum. Bu sebeple, herkese eşit ve azıcık düşen, ince bir dilim pastayı mutlulukla yiyeceğim.
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Taze çıktı
İlk defa bir yarışmaya yolladığım ve babayı alarak geri dönen son resmim. Daha da katılmam öyle abuk subuk şeylere, bana proje teslimi stresi yaşattınız, bu resmen vicdansızlık, bu resmen kavramsallık. Birinci olan resimde de dört adet kare, üç-beş adet üçgen var, alt metinler ve güncel sanatlar tepsin sizi e mi.
Tuval 140x120 cm, yüzeyini demir fırçasıyla hırpalarken epey keyif aldım, dokuyla bir işim olmamıştı daha önce. (Gizem'in deyimiyle, çim boyama makinesi) Boyarken en çok fikir değiştirdiğim, sancı çektiğim, eleştiri aldığım (Kemal İskender sağolsun, laflarının ağırlığından koltuğa gömüldüğüm o cumartesi gününü unutmam artık, o gün minik bir cinnet yaşasam da, fikirlerini aldığım için gerçekten şanslı hissediyorum.) ve bu eleştiriler sayesinde sabit ve kibirli halimi bırakıp, elimi taşın altına soktuğum resim oldu, benim için değerli o yüzden. Elim hala taşın altında, çözülecek dolu sorun var, iyi ki de var.
Emek'in bana o pozları verdiği günkü çıtı pıtı hali, şalının güzelliği, yüzünün ponçikliği, saçının buklesi, minnoşluğu da sağolsun. Yarışma sonucunda bana Oscar verselerdi, ona ayrı teşekkür edecektim, iyi bir dost kadar ilham veren, bir hikayeyi başlatan çok az şey var.
Tuval 140x120 cm, yüzeyini demir fırçasıyla hırpalarken epey keyif aldım, dokuyla bir işim olmamıştı daha önce. (Gizem'in deyimiyle, çim boyama makinesi) Boyarken en çok fikir değiştirdiğim, sancı çektiğim, eleştiri aldığım (Kemal İskender sağolsun, laflarının ağırlığından koltuğa gömüldüğüm o cumartesi gününü unutmam artık, o gün minik bir cinnet yaşasam da, fikirlerini aldığım için gerçekten şanslı hissediyorum.) ve bu eleştiriler sayesinde sabit ve kibirli halimi bırakıp, elimi taşın altına soktuğum resim oldu, benim için değerli o yüzden. Elim hala taşın altında, çözülecek dolu sorun var, iyi ki de var.
Emek'in bana o pozları verdiği günkü çıtı pıtı hali, şalının güzelliği, yüzünün ponçikliği, saçının buklesi, minnoşluğu da sağolsun. Yarışma sonucunda bana Oscar verselerdi, ona ayrı teşekkür edecektim, iyi bir dost kadar ilham veren, bir hikayeyi başlatan çok az şey var.
22 Mayıs 2015 Cuma
Karganın gördüğü

Bu yeşil akvaryumda oturup sabah seslerini dinlerken izlediğim, tanıştığım ve kahvaltımı paylaştığım tüm kargalardan sonra, bir tanesini tuvalime çağırma vakti gelmişti. O kadar dikkatli bakıyorlar ki, ne gördüklerini çılgınca merak ediyorum. Daha da çılgınca hissettiğim şey ise, o pırıl pırıl tüylerine dokunma isteği. Yumuşak mı, sert mi, okşanmaktan bir kedi gibi keyif alır mı, tutarsızca saldırır mı kestiremiyorum, bu durum beni iyice onlara meraklı hale getiriyor.
Bu eski piknik sandalyesinde oturup çiçeklerimin topraklarını kabarttığım, güneşin altında coşmuş kaktüslerin bazılarını ufak saksılara çoğalttığım, kendimle yalnız olduğum gün ortalarını, karşımdaki meşe ağacından izleyen kargaların ne gördüğü. Bugünlerdeki en önemli meselem.
Bu hamur, elimizdeki.
Geçen haftaki tepkili ve tahammülsüz halimden ancak bu kadar farklı olabilirdim. Aile evime gelir gelmez kahvemi aldım, en sevdiğim pencerenin önüne geçtim, içimdeki his yoğunluklarını (bunlar toz bulutları gibi şeyler, yer yer çok fazla kümeleniyorlar ve gezegen'leşiyorlar.) dengelemeye çalıştım ve geçen hafta yazdığım uzun yazıyı sildim.
Sana bunu yapmayacağım. Kendime de bunu yapmayacağım.
Yıllardır, her gün ellerimizle yoğurduğumuz, un eklediğimiz, su koyduğumuz, yumurta kırdığımız, bir çimdik tuzunu kattığımız bu kocaman, yumuşak, ideal hamura bayılıyorum. Bu hamuru kurabiye kalıplarına sıkıştırmayacağım. Bu hamurun tarifini kimseye sorgulatmayacağım. Kimsenin kenarından sıkıp kulak memesi kıvamını almış mı diye kontrol etmesine izin vermeyeceğim.
İstediğimiz zaman yeriz. Kalıbı ben seçerim, fırın ayarını sen yaparsın. Bir parçayı koparım yedim, çiğ hali de güzel. Sen pazar günü bana bakarken yaptığın gibi, iki fincan çayla gel, bak ben bu hamuru tam sana göre yoğuruyorum. Sen o gün üstüme örttüğün battaniyeyi de al kaldır, ben ayaklandım şimdi, iyiyim. Ben sana iyi oldum. Sen bana hazır oldun. Bu hamur, bildiğim hiçbir şeyin tarifine ve tadına benzemiyor, öyle değişik.
13 Mayıs 2015 Çarşamba
Şeker in the sky with flowers
Çiçekli yatak örtüsünde bir balerin patili, bir senkronize mavilik, içimin yumuşak tüylü tarafı, pofurdayan çaydanlık. Kızkardeşim bir kedi, kedim bir kızkardeş.
2 Mayıs 2015 Cumartesi
Dalgakıranın doğası
Onun gibi bir insan için önemli, hatta vazgeçilmez olmak istiyordum. Onu tanıdığımdan beri, tanıdığım herkesten farklı olduğunu biliyor, böyle bir insan için her şeyden önemli olmanın eşsizliğini yaşamak istiyordum. Görebildiğimiz ve tanışabildiğimiz herkesin hayatındaki ''O bir yana, diğer herkes bir yana'' dediği en fazla iki-üç insan varsa, ben bu insanın en tepeye koyduğu kişi olmak istiyordum. İstiyordum, çok istiyordum. Bu öyle bir his ki, onun değer verdiklerinden kimleri elesem, kimlerin önüne geçsem, mesela sol yanımı alıp da sağ yanına yapıştırsa bile, tatmin etmeyecekti içimdeki onun tarafından sevilme hırsını. ''Sevgide hırs olmaz, sevgi masumdur'' diyenler vardır elbet, ama ben çocukken bile hiçbir hissim çok saf değildi, tam tersi tüm hislerim çok huzursuz oldular hep. Üzüntüm, neşem, coşkum ve sakinliğim, neyim varsa, hiçbirinin rahatı ve devamı olmadı.
Kedim bile beni ''Huzursuzum'' diye sever, kimse duymaz, ben duyarım öyle hitap ettiğini, öyle kucağıma çıktığını, huzursuzunu sakinleştirmek için usul usul gelir, derdimi tasamı alır, sükunet bırakır. Ben onun huzursuzuyum, onun vazgeçilmeziyim.
İşte onun için de hissettiğim bu vazgeçilmez olma, en değerli olma, herkesten daha önce gelme hissini dizginleyemiyordum. Bana altın bir madalya vermeden, bunu tüm dünyaya ilan etmeden, bensiz nasıl da eksik hissettiğini herkese anlatmadan sakinleşmeyecektim. Herkes için birileri ''en önemli''ydi, ben onunki olmak istiyordum. Ama çok istiyordum.
Yeter artık, bir şey yapmalı ve bunu anlamasını sağlamalıydım. Onun hayatında ben vardım, ben! Hemen bunu fark edip minnet duymalı, gerekiyorsa ayaklarıma çiçekler, taze meyveler ve adaklar bırakıp, etrafımda çılgınca dans etmeliydi! Yanına gitmek için hızla koltuktan kalktım...
...Sonra hiçbir şey olmadı. ''Noldu canım, iyi misin?'' dedi. Kafamı salladım, iki çay koydum. Kahvaltıdan kalan yarım dilim ekmeği aşağıdaki kargalara ufaladım. Balkondan içeriye, ona baktım, sabah saatlerinin keyfini sürüşüne, kendisi oluşuna, masadaki tabakları sakince toplayışına.
Hiç bilemeyecektim, hiç söylemeyecekti, ayaklarıma taze meyveler bırakılmayacaktı ya da gazeteye eşsizliğim hakkında ilan verilmeyecekti. Devam etmek için ihtiyacım olan tüm huzursuzluğa sahiptim, dalgaların ve soru işaretlerinin arsız seslerini duyuyordum kafamda. Sabahın o sessiz ve yeşil saatinde, başka da bir şey istemedim.
Kedim bile beni ''Huzursuzum'' diye sever, kimse duymaz, ben duyarım öyle hitap ettiğini, öyle kucağıma çıktığını, huzursuzunu sakinleştirmek için usul usul gelir, derdimi tasamı alır, sükunet bırakır. Ben onun huzursuzuyum, onun vazgeçilmeziyim.
İşte onun için de hissettiğim bu vazgeçilmez olma, en değerli olma, herkesten daha önce gelme hissini dizginleyemiyordum. Bana altın bir madalya vermeden, bunu tüm dünyaya ilan etmeden, bensiz nasıl da eksik hissettiğini herkese anlatmadan sakinleşmeyecektim. Herkes için birileri ''en önemli''ydi, ben onunki olmak istiyordum. Ama çok istiyordum.
Yeter artık, bir şey yapmalı ve bunu anlamasını sağlamalıydım. Onun hayatında ben vardım, ben! Hemen bunu fark edip minnet duymalı, gerekiyorsa ayaklarıma çiçekler, taze meyveler ve adaklar bırakıp, etrafımda çılgınca dans etmeliydi! Yanına gitmek için hızla koltuktan kalktım...
...Sonra hiçbir şey olmadı. ''Noldu canım, iyi misin?'' dedi. Kafamı salladım, iki çay koydum. Kahvaltıdan kalan yarım dilim ekmeği aşağıdaki kargalara ufaladım. Balkondan içeriye, ona baktım, sabah saatlerinin keyfini sürüşüne, kendisi oluşuna, masadaki tabakları sakince toplayışına.
Hiç bilemeyecektim, hiç söylemeyecekti, ayaklarıma taze meyveler bırakılmayacaktı ya da gazeteye eşsizliğim hakkında ilan verilmeyecekti. Devam etmek için ihtiyacım olan tüm huzursuzluğa sahiptim, dalgaların ve soru işaretlerinin arsız seslerini duyuyordum kafamda. Sabahın o sessiz ve yeşil saatinde, başka da bir şey istemedim.
23 Nisan 2015 Perşembe
Kuşlu, çiçekli kompozisyon
Orkide'nin renk yolculuğu sürüyor. İki aydır çiçekleri üstünde, ilk günlerdeki canlı pembeler ve parlak sarılar ilerleyen haftalarda solmaya başladı. Bu çiçeklerin pıt diye dökülmediğini ya da solup büzülmediğini, onun yerine giderek beyazladığını bilmiyordum. Bugünlerde renkleri kaybolmak üzere, neredeyse tamamen beyaz. Yapraklarını, bir kadının saçlarını boyar gibi boyayamayacağıma göre, onu karşıma koyup bir resmini çizdim. Yeni çiçekler açana kadar, bakmak üzere.
21 Nisan 2015 Salı
fazla rahat, olabildiği kadar bencil
Kırgınlığım mahcubiyetimden fazla artık. İhmal ettiğim insanları, gönül almaları, ezik büzük hissetmeleri geçtim. Canının derdine düşmek böyle bir şey. Canı acımak böyle bir şey.
Sürekli durumundan şikayet eden bir insansanız, hep mutsuz, hep mızmızsanız, yakınlarınız tarafından biraz olsun tolore edilmek için arada onları da sorun, sorma amacınız bir an önce kendi derdinizi anlatmaya geçmek olsa bile, bunu yapın. Çünkü sizin bitmek bilmeyen trajedilerinizi dinlemeye devam etmek için çok güçlü bir motivasyon gerekiyor. Gerçek dertleri olan insanların ise ne kadar sessiz ve efendi olduğunu, sizin şikayet ettiğiniz saçmasapan gündelik durumlara ise onların yatıp kalkıp şükrettiğini bilseniz keşke. Ne tuhaf ki, bunu da umursadığınızı sanmıyorum.
Fiziksel sıkıntılarım ne kadar canıma okusa da, aslında ne kadar küçücük ve önemsiz olduklarını biliyorum. Mesela sırf anneme saygımdan, karnımın ağrısından yakınmamam gerek, benim ayda bir çektiğimi, gece gündüz çeken, sesi bile çıkmayan annem. Bizim neslin doğru düzgün çalışmadan, yorulmadan, inanılmaz bir bencillikle sürekli en hafif şeylerden yakınmasından bıktım. Herkesin ''en dertli, en zavallı'' olmasından bıktım. Ben kendimi çok net görüyorum artık, ben dertli değilim, şımarığım, fazla prim verilmişim, fazla iyi bakılmışım. Rüzgar esse yataklara düşüyorum, çünkü düşebiliyorum, çünkü kendim dahil bakmam gereken kimse yok. Rüzgarın esmesine minnet duyan, gülümseyen insanlardan olmak istiyorum, rüzgarın esmesinden bile mağduriyet çıkaran bir ahmak değil. Evet bünyem zayıf, evet hasta olmam çok kolay, ama bunu dile getirmek ve kimseyi bıktırmak zorunda değilim. Ben insanlardan çok ama kendimden en çok bıktım, bu haftaki yataklara serilişimde en çok bunu anladım. İçimde bir şeyler ciddi şekilde değişti ve farklı yönlere saptı.
Sürekli durumundan şikayet eden bir insansanız, hep mutsuz, hep mızmızsanız, yakınlarınız tarafından biraz olsun tolore edilmek için arada onları da sorun, sorma amacınız bir an önce kendi derdinizi anlatmaya geçmek olsa bile, bunu yapın. Çünkü sizin bitmek bilmeyen trajedilerinizi dinlemeye devam etmek için çok güçlü bir motivasyon gerekiyor. Gerçek dertleri olan insanların ise ne kadar sessiz ve efendi olduğunu, sizin şikayet ettiğiniz saçmasapan gündelik durumlara ise onların yatıp kalkıp şükrettiğini bilseniz keşke. Ne tuhaf ki, bunu da umursadığınızı sanmıyorum.
Fiziksel sıkıntılarım ne kadar canıma okusa da, aslında ne kadar küçücük ve önemsiz olduklarını biliyorum. Mesela sırf anneme saygımdan, karnımın ağrısından yakınmamam gerek, benim ayda bir çektiğimi, gece gündüz çeken, sesi bile çıkmayan annem. Bizim neslin doğru düzgün çalışmadan, yorulmadan, inanılmaz bir bencillikle sürekli en hafif şeylerden yakınmasından bıktım. Herkesin ''en dertli, en zavallı'' olmasından bıktım. Ben kendimi çok net görüyorum artık, ben dertli değilim, şımarığım, fazla prim verilmişim, fazla iyi bakılmışım. Rüzgar esse yataklara düşüyorum, çünkü düşebiliyorum, çünkü kendim dahil bakmam gereken kimse yok. Rüzgarın esmesine minnet duyan, gülümseyen insanlardan olmak istiyorum, rüzgarın esmesinden bile mağduriyet çıkaran bir ahmak değil. Evet bünyem zayıf, evet hasta olmam çok kolay, ama bunu dile getirmek ve kimseyi bıktırmak zorunda değilim. Ben insanlardan çok ama kendimden en çok bıktım, bu haftaki yataklara serilişimde en çok bunu anladım. İçimde bir şeyler ciddi şekilde değişti ve farklı yönlere saptı.
19 Nisan 2015 Pazar
Tel cambazının ütopik ve mümkün-iyi dünyası
Bir hafta ne kadar hayvanlarla geçtiyse, ne kadar çok farklı tüye dokunulmuşsa (elle ya da kalemle) o kadar huzurlu bitmiş demektir. Bunların içinde Şeker'in yeri, uyku saatimiz, aynı anda kızkardeş-sevgili-ruh eşi oluşumuz benim yorgun ve dağınık zihnimdeki en kesin gerçekliklerden biri. Sol bileğimde yatıyor, başını avucumda ya da elime denk getiriyor, beni uyuttuktan sonra, gecenin bir vakti kendi minderine dönüyor.
Tarihi ve mitolojik kadın figürleri üzerine düşünüyorum, çoğu zaman düşündüklerimi unutmamak için bir yerlere notlar da alıyorum. Daha sonra karşıma okuduğum romanların kenarından ya da telefonumdan çıkıyorlar ''Pandora'nın kutusu, muhtemelen ufak bir dişi kediydi.'' Böyle bir satırı yazmak için ne hissetmiş olmalıyım? Güneşli bir pazar günü Karaköy'de, ufak kediyi avucuma aldığımı, mırıltısını elimin içinde hissettiğimi ve heyecanlandığımı hatırlıyorum, sanki evrenin büyük ve gizli sırrını bir kendim biliyormuşum gibi heyecanlı. Geri kalan bağlantıyı resmi bitirdikten sonra kurmayı planlamış olmalıyım.
Kendimi onarma ve bakım çalışmalarım yavaş ama düzenli ilerliyor. Bu hafta 17 Nisan gününü kurtuluşumun ilk günü olarak buraya ve kendime kaydetmeliyim. Hafta ortası illet gibi bir grip mikrobuyla tekrar yatay pozisyona geçsem de, keyfim yerinde, annem ve kedim yanıbaşımda, vitamin ilaçlarım baş ucumda. Havaların tuhaf bir şekilde Nisan'dan çok Kasım'a yakın olması da hiç rahatsız etmiyor. Böyle daha güzel, daha dingin, hırkalarımla vedalaşmaya da pek hevesli değilim zaten. Annem de balkonu henüz açmadı, saksılardaki bebeklerini güneşe sunmadı, demek ki daha var yapış yapış sıcak günlere.
Şuan kedim kolumun altında uyuklarken, (ben dün gece ve ondan önceki gecelerde de yaptığım gibi) onun tüm yüzünü, burnunu, yumuk gözlerini, kıvrık patilerini izleyerek uykuya dalacakken, lodos oldukça hafif ve yumuşak eserken, hafif ve huzurluyum. Her zaman dediğim gibi ''Şimdilik bu kadarı kafidir.''
Son olarak, elbet bir gün tel cambazları da istedikleri (mümkün olduğu kadar) iyi hayata kavuşacaklar.
5 Nisan 2015 Pazar
Hafiflemesi gibi yüreğin, bir şey yok.
Aşık ve hafif bir Eylül, günün bu ışıklı saatlerinde Ella Fitzgerald'ın yumuşak sesiyle, camdan dışarılara dalıp dalıp hayaller kuruyordu. Bu ben miydim, yine ne kadar da kalbimin tam ortasındaydım. Ne olmuştu da yüreğim hafiflemişti, yoksa hafiflemeye sandığımdan çok daha fazla mı ihtiyacım vardı da, aklıma gelen hemen her iyi fikre böyle sarılıyordum, peşi sıra göğe yükseliyordum? (İyi fikirler, ağırlaşmış bir yürek için, helyum dolu balonlar gibidir.)
Kendime bir reçete yazalı ve buna her gün uyalı 10 gün kadar oluyor. Bu reçetenin içinde B12 vitamininden, meditasyona, özlediklerime vakit ayırmaktan, düzgün beslenmeye kadar pek çok şey var. Yavaş yavaş ve sabırla, davranışlarımı değiştirip kökleşmiş huylarımı yumuşatmaya çalışıyorum. En sonunda dün, kendim için birkaç sayfa yazabildim (Ağırlaşmış bir yürek için, kendi kendisiyle satırlar aracılığıyla konuşmak, imkansıza yakın zorluktadır.) İyi geldi, olması gerektiği gibi geldi. Şeyler bir şekilde yoluna girecek, sonra yine batacak olsalar da, şimdi yükselmek zorundalar. (Şeylerin anlaşılmaz ve tuhaf ritmi)
Bu hafta Lomo makinemin filmini yıkattım. Üst üste pozlama için epey bir uğraştığımdan, bir gün zor bekledim. Elbette ki yine başaramamışım, üstüne bir de ışık ayarını da yanlış yapmışım. Bütün fotoğraflar berbat çıktı. Sonra sevdiğim çocuk, bir köşede makinesiyle mutsuz mutsuz oturan benim yanıma geldi, photoshopta istediğim fotoğrafları üst üste koyup, transparan yaptı. Photoshop bilmesi ve hile yapmamda bana yardımcı olması, sevdiğim çocuğun en güzel özelliklerinden biri, buna yanaklarını, mükemmel ellerini, nazik kişiliğini ve tanıdığım herkesten çok yemek yiyebiliyor oluşunu da ekleyebilirim. Beni kedi gibi seviyor, onu kedi gibi seviyorum.
Bünyemizi delirmekten, içe fazla kapanmaktan, kösülmekten, kararmaktan, yersiz hüzünden koruyalım. Eğer bunu yapamıyorsak, aynı benim 10 gün önce yaptığım gibi, bir onarım sürecine madde madde sokalım kendimizi, formülize ederek ve iyi bir liste yaparak, her durum çözülebilir, geç de olsa, sancılı da olsa, bir şekilde çözülebilir. Güzel filmler, sürükleyici kitaplar, karnı tok sokak hayvanları, iyi bakılan bitkiler, çok fazla öpücük ve kucaklaşma, bu listenin değişmeyen maddeleri.
Kendime bir reçete yazalı ve buna her gün uyalı 10 gün kadar oluyor. Bu reçetenin içinde B12 vitamininden, meditasyona, özlediklerime vakit ayırmaktan, düzgün beslenmeye kadar pek çok şey var. Yavaş yavaş ve sabırla, davranışlarımı değiştirip kökleşmiş huylarımı yumuşatmaya çalışıyorum. En sonunda dün, kendim için birkaç sayfa yazabildim (Ağırlaşmış bir yürek için, kendi kendisiyle satırlar aracılığıyla konuşmak, imkansıza yakın zorluktadır.) İyi geldi, olması gerektiği gibi geldi. Şeyler bir şekilde yoluna girecek, sonra yine batacak olsalar da, şimdi yükselmek zorundalar. (Şeylerin anlaşılmaz ve tuhaf ritmi)
Bu hafta Lomo makinemin filmini yıkattım. Üst üste pozlama için epey bir uğraştığımdan, bir gün zor bekledim. Elbette ki yine başaramamışım, üstüne bir de ışık ayarını da yanlış yapmışım. Bütün fotoğraflar berbat çıktı. Sonra sevdiğim çocuk, bir köşede makinesiyle mutsuz mutsuz oturan benim yanıma geldi, photoshopta istediğim fotoğrafları üst üste koyup, transparan yaptı. Photoshop bilmesi ve hile yapmamda bana yardımcı olması, sevdiğim çocuğun en güzel özelliklerinden biri, buna yanaklarını, mükemmel ellerini, nazik kişiliğini ve tanıdığım herkesten çok yemek yiyebiliyor oluşunu da ekleyebilirim. Beni kedi gibi seviyor, onu kedi gibi seviyorum.
Bünyemizi delirmekten, içe fazla kapanmaktan, kösülmekten, kararmaktan, yersiz hüzünden koruyalım. Eğer bunu yapamıyorsak, aynı benim 10 gün önce yaptığım gibi, bir onarım sürecine madde madde sokalım kendimizi, formülize ederek ve iyi bir liste yaparak, her durum çözülebilir, geç de olsa, sancılı da olsa, bir şekilde çözülebilir. Güzel filmler, sürükleyici kitaplar, karnı tok sokak hayvanları, iyi bakılan bitkiler, çok fazla öpücük ve kucaklaşma, bu listenin değişmeyen maddeleri.
26 Mart 2015 Perşembe
Böyle olmak.
Belki her şey (ama cidden her şeyin her bir parçası) geçtikten ve ben atlatabildiğimi gördükten sonra, tüm anksiyeteliler için, depresyondakiler için bir şey yaparım. Kendilerini daha iyi hissetmeleri, evden çıkabilmeleri, gündelik hayata adapte olabilmeleri için bir şey. Şuanda çok ihtiyacım olan, ellerimde olmayan, beni hayatımdan alıkoyan bir şey, ne ise o, neredeyse o.
Nasıl derinlere battığımı, nasıl da hiç yoktan nefessiz kaldığımı kendim de anlamıyorum. Bu sadece oluyor. Bir gün daha, sonraki gün de, ve bir anda bir hafta geçmiş, o hafta on günü bulmuş, sonrasında ise koca bir ay geride kalmış oluyor. En yakınlarıma anlatamıyorum, izah edemiyorum. Sadece böyle olabiliyorum.
Kendim için basit bir çizim yaptım, yatak odasına koydum. İnanmaya her şeyden çok ihtiyacı olan bir inançsız için, kendime en iyi dileklerimle.
Nasıl derinlere battığımı, nasıl da hiç yoktan nefessiz kaldığımı kendim de anlamıyorum. Bu sadece oluyor. Bir gün daha, sonraki gün de, ve bir anda bir hafta geçmiş, o hafta on günü bulmuş, sonrasında ise koca bir ay geride kalmış oluyor. En yakınlarıma anlatamıyorum, izah edemiyorum. Sadece böyle olabiliyorum.
Kendim için basit bir çizim yaptım, yatak odasına koydum. İnanmaya her şeyden çok ihtiyacı olan bir inançsız için, kendime en iyi dileklerimle.
23 Mart 2015 Pazartesi
Uykuya dalmadan tam olarak bir saniye önce
Gecenin geç saatleri, yarı uykuda, yarı düşüncedeyim. Düşünceler çokça soyut, yer yer bir anlama bürünüyor, kelimelere dönüşüyorlar zihnimde. Dün gece de olduğu gibi, ondan birkaç gece önce de olduğu gibi, birkaç yıldır ve çocukluğumda da hep olduğu gibi. Uykuya dalmadan hemen öncesi bu an. Uyku bir fincanı karıştıran çay kaşığı gibi, her şeyi eşit oranda koyu ve derin yapmadan önce, hemen önce, elimden tek gelen zihnimin soyut basamaklarını takip etmek, biraz daha düşünmek, biraz daha o fincanın içine eşit olarak dağılmak.
İşte aklımda oluşuyor, önce bir cümle. Sonra ondan biraz farklı ama ona uyumlu ikincisi, üçüncüsü onu mükemmel tamamlıyor, dördüncüde artık ben dahil herkes, her şeyi anlamaya başlıyor. Bu cümleler mükemmel! Yattığım yerden bakınca bu bir hikayeye de dönüşebilir, bunu bir şiire çevirebilirim, belki resmini de yaparım. Bu ne güzel bir anlam yoğunluğu, gülümsüyorum. Bunu benim zihnim yarattı, bunu gecenin sessiz bir saatinde ben yarattım! Hemen yazmalıyım bu aklıma gelenleri, zaten baş ucumdaki boş defterin amacı bu, uykuya dalmadan hemen önce zihnimde beliren o güzel cümleleri, hikayeleri, resimleri yazmak. O bir düşünce defteri. Ben bu düşünceleri sabaha unutuyorum, ama gece uyumadan hemen önce o kadar net, o kadar izleri belirgin ki, unutmayacağıma emin olarak uykuya dalıyorum. Dün gece muntazam bir sırayla aklımda beliren o şiir gibi, neydi içinde bir sokak kedisi vardı, kaldırımlar vardı, iki üç çocuk, şekiller, biçimler. Bu cümleler beni tarihe geçirecek, bu cümleler beni sonsuz yapacak. Bu cümleler ben dahil herkesin beni tam olarak anlamasını sağlayacak.
Bu cümleleri, unuttum. Bu sabah uyandığımda hepsi buharlaşmışlardı, sokaklar, kedi, çocuklar, gece ziyaretime gelen kelimeler onlar mıydı (bundan da emin değilim günün bu saatinde) Onlarla oynadım, onlara şekil verdim, onları zihnimin derinliklerine kaydettim.
Derinliklerde kayboldular. Çok güzellerdi, tek hatırlayabildiğim bu, keşke başucumdaki defterde olsalar şuan. Onları şimdiden özledim. Başka bir zihinde, başka bir gece dans etmelerini umarım.
İşte aklımda oluşuyor, önce bir cümle. Sonra ondan biraz farklı ama ona uyumlu ikincisi, üçüncüsü onu mükemmel tamamlıyor, dördüncüde artık ben dahil herkes, her şeyi anlamaya başlıyor. Bu cümleler mükemmel! Yattığım yerden bakınca bu bir hikayeye de dönüşebilir, bunu bir şiire çevirebilirim, belki resmini de yaparım. Bu ne güzel bir anlam yoğunluğu, gülümsüyorum. Bunu benim zihnim yarattı, bunu gecenin sessiz bir saatinde ben yarattım! Hemen yazmalıyım bu aklıma gelenleri, zaten baş ucumdaki boş defterin amacı bu, uykuya dalmadan hemen önce zihnimde beliren o güzel cümleleri, hikayeleri, resimleri yazmak. O bir düşünce defteri. Ben bu düşünceleri sabaha unutuyorum, ama gece uyumadan hemen önce o kadar net, o kadar izleri belirgin ki, unutmayacağıma emin olarak uykuya dalıyorum. Dün gece muntazam bir sırayla aklımda beliren o şiir gibi, neydi içinde bir sokak kedisi vardı, kaldırımlar vardı, iki üç çocuk, şekiller, biçimler. Bu cümleler beni tarihe geçirecek, bu cümleler beni sonsuz yapacak. Bu cümleler ben dahil herkesin beni tam olarak anlamasını sağlayacak.
Bu cümleleri, unuttum. Bu sabah uyandığımda hepsi buharlaşmışlardı, sokaklar, kedi, çocuklar, gece ziyaretime gelen kelimeler onlar mıydı (bundan da emin değilim günün bu saatinde) Onlarla oynadım, onlara şekil verdim, onları zihnimin derinliklerine kaydettim.
Derinliklerde kayboldular. Çok güzellerdi, tek hatırlayabildiğim bu, keşke başucumdaki defterde olsalar şuan. Onları şimdiden özledim. Başka bir zihinde, başka bir gece dans etmelerini umarım.
22 Mart 2015 Pazar
Ekinoks sevdiğim bir kelimedir.
Sevgili bahar, büyük bir özlemle, aylardır bekleniyorsun. Üstünden atlayacak bir şenlik ateşim ya da dileklerimi gömecek bir gül ağacım olsaydı, senden şifa dilerdim. Doğanın şifasına ihtiyacım var. Bu kış çok dağıldım, çok yoruldum ve hırpalandım. Günler yeşillendikçe, aydınlandıkça ve canlandıkça, seninle birlikte güzelleşmeyi ve uyanmayı diliyorum. Bunu istediğin toplumun, istediğin ritüeline uygun bir dilek kabul et, üzerime kuru bir daldan, bir güzel kayısıya dönüşen yolda, penceremdeki ağaç nelere ihtiyaç duyuyorsa onları serp.
Çok eskiden okuduğum o güzel kitapta ''Geceyarısının Peşinde'' isimli romanda sıkça geçen cümleydi, ''Sizi çok uzaklardan gördük ve açlıktan ölüyoruz.'' Bir şifacının insanları ve hayatı karşılama cümlesiydi bu, hiç çıkmadı aklımdan. Cılız ve halsizim, ama kendimden çok senden umutluyum. Hoşgeldin.
Çok eskiden okuduğum o güzel kitapta ''Geceyarısının Peşinde'' isimli romanda sıkça geçen cümleydi, ''Sizi çok uzaklardan gördük ve açlıktan ölüyoruz.'' Bir şifacının insanları ve hayatı karşılama cümlesiydi bu, hiç çıkmadı aklımdan. Cılız ve halsizim, ama kendimden çok senden umutluyum. Hoşgeldin.
12 Mart 2015 Perşembe
Analog zamanlar
Nostalji, benim ilacım, terapim, sığınma alanlarımın en sıcak renklisi ve battaniyelisi. Bir fincan çay gibi güzel. Eyüp'de o zamanlar, bostanlar, iki katlı evler, köşkler, ferah ve büyük sokaklar vardı, pek çok ağaç, pek çok çiçek ile birlikte. İki katlı, cennet bahçeli anane evim, büyütüldüğüm, güldürüldüğüm, çiçek ekmeyi, sulamayı, kedileri sevmeyi, çok mutlu olmayı öğrendiğim ev. Annem, annemin güzelliği ve masumiyeti. Kaktüsleri, geceliği, kabarık, simsiyah saçları. Babam ne kadar zayıf, ne kadar genç, mutlu. O semt çok değişti, o evin izi bile kalmadı, ama benim zihnimde o kadar canlı, o kadar gerçek ki hala. Ne zaman ihtiyaç duysam, gece rüyamda o evde bulurum kendimi, ortancalara bakarım, ananemin kurduğu salıncağa otururum, dayımın ektiği cam güzellerine, lalelere ve çileklere bakarım, dokunurum. Kokusu bile aklımdadır, birkaç kelime ile o koku, eski kumaşlar, ıslak toprak, taze çilek reçeli, kızarmış ekmek, soba, kömür ve hanımeli kokusu, tek kelime ile ise, nostalji kokusu, misler gibi.
11 Mart 2015 Çarşamba
Şifa niyetine
Her şeyin sürekli bu kadar berbat olmadığını hatırlatacak şeylerim var, onlara odaklanıp, netleştirmeye çalışıyorum. Yıldönümümüzün beyaz gülleri, ilk defa bu sene kırmızı yerine beyaz, her zaman güllere en çok yakıştırdığım renk. Yanında sevdiğim ressamların resimlerine geri dönüşler, biraz eli, biraz gözü beslemek için.
Annem ve Giacometti. En sevdiği heykeltıraşlardan biri, Pera Müzesi'ndeki sergide çok ama çok acıkana ve yorulana kadar gezdik. Alt kattaki ''Bizans'ta Şifa Sanatı'' beni biraz daha fazla cezbetmiş ve büyülemiş olabilir. Ama şu kadının, şu hüzün ve güzellik dolu kadının, bir büste dalıp gitmesi, bakışlarındaki kopkoyu melankoli, benim gördüğüm en güzel şeylerden biri. Benim Müze'm.
Bak bu çift biz. Ne kadar bunalırsam, ne kadar kafamın içinden çıkamayıp içerilerde kaybolursam kaybolayım, benim sağlam yanım aşık. (Aşık yanımın sağlam kalıyor olması da muhtemel.) Bu dalgaları ancak o kırabilir, o sakin ve dingin yapabilir, aynı O'nun tekrar coşturup, bir fırtına yaratabileceği gibi.
Bu hafta biten bir resim, toprağa çıplak ayakla basmaya duyduğum açlık, yabani gözlere, patilere dokunmaya duyduğum tuhaf hasret (insan bilmediği bir hisse nasıl hasret duyar) Benim için bunları deneyimleyen, boyadığım kadınlar. Birisi daha bitti, yenisine geçtim.
Bak bu çift biz. Ne kadar bunalırsam, ne kadar kafamın içinden çıkamayıp içerilerde kaybolursam kaybolayım, benim sağlam yanım aşık. (Aşık yanımın sağlam kalıyor olması da muhtemel.) Bu dalgaları ancak o kırabilir, o sakin ve dingin yapabilir, aynı O'nun tekrar coşturup, bir fırtına yaratabileceği gibi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

































