21 Nisan 2015 Salı

fazla rahat, olabildiği kadar bencil

Kırgınlığım mahcubiyetimden fazla artık. İhmal ettiğim insanları, gönül almaları, ezik büzük hissetmeleri geçtim. Canının derdine düşmek böyle bir şey. Canı acımak böyle bir şey.

Sürekli durumundan şikayet eden bir insansanız, hep mutsuz, hep mızmızsanız, yakınlarınız tarafından biraz olsun tolore edilmek için arada onları da sorun, sorma amacınız bir an önce kendi derdinizi anlatmaya geçmek olsa bile, bunu yapın. Çünkü sizin bitmek bilmeyen trajedilerinizi dinlemeye devam etmek için çok güçlü bir motivasyon gerekiyor. Gerçek dertleri olan insanların ise ne kadar sessiz ve efendi olduğunu, sizin şikayet ettiğiniz saçmasapan gündelik durumlara ise onların yatıp kalkıp şükrettiğini bilseniz keşke. Ne tuhaf ki, bunu da umursadığınızı sanmıyorum.

Fiziksel sıkıntılarım ne kadar canıma okusa da, aslında ne kadar küçücük ve önemsiz olduklarını biliyorum. Mesela sırf anneme saygımdan, karnımın ağrısından yakınmamam gerek, benim ayda bir çektiğimi, gece gündüz çeken, sesi bile çıkmayan annem. Bizim neslin doğru düzgün çalışmadan, yorulmadan, inanılmaz bir bencillikle sürekli en hafif şeylerden yakınmasından bıktım. Herkesin ''en dertli, en zavallı'' olmasından bıktım. Ben kendimi çok net görüyorum artık, ben dertli değilim, şımarığım, fazla prim verilmişim, fazla iyi bakılmışım. Rüzgar esse yataklara düşüyorum, çünkü düşebiliyorum, çünkü kendim dahil bakmam gereken kimse yok. Rüzgarın esmesine minnet duyan, gülümseyen insanlardan olmak istiyorum, rüzgarın esmesinden bile mağduriyet çıkaran bir ahmak değil. Evet bünyem zayıf, evet hasta olmam çok kolay, ama bunu dile getirmek ve kimseyi bıktırmak zorunda değilim. Ben insanlardan çok ama kendimden en çok bıktım, bu haftaki yataklara serilişimde en çok bunu anladım. İçimde bir şeyler ciddi şekilde değişti ve farklı yönlere saptı.

19 Nisan 2015 Pazar

Tel cambazının ütopik ve mümkün-iyi dünyası


Bir hafta ne kadar hayvanlarla geçtiyse, ne kadar çok farklı tüye dokunulmuşsa (elle ya da kalemle) o kadar huzurlu bitmiş demektir. Bunların içinde Şeker'in yeri, uyku saatimiz, aynı anda kızkardeş-sevgili-ruh eşi oluşumuz benim yorgun ve dağınık zihnimdeki en kesin gerçekliklerden biri. Sol bileğimde yatıyor, başını avucumda ya da elime denk getiriyor, beni uyuttuktan sonra, gecenin bir vakti kendi minderine dönüyor.

 Tarihi ve mitolojik kadın figürleri üzerine düşünüyorum, çoğu zaman düşündüklerimi unutmamak için bir yerlere notlar da alıyorum. Daha sonra karşıma okuduğum romanların kenarından ya da telefonumdan çıkıyorlar ''Pandora'nın kutusu, muhtemelen ufak bir dişi kediydi.'' Böyle bir satırı yazmak için ne hissetmiş olmalıyım? Güneşli bir pazar günü Karaköy'de, ufak kediyi avucuma aldığımı, mırıltısını elimin içinde hissettiğimi ve heyecanlandığımı hatırlıyorum, sanki evrenin büyük ve gizli sırrını bir kendim biliyormuşum gibi heyecanlı. Geri kalan bağlantıyı resmi bitirdikten sonra kurmayı planlamış olmalıyım.

Kendimi onarma ve bakım çalışmalarım yavaş ama düzenli ilerliyor. Bu hafta 17 Nisan gününü kurtuluşumun ilk günü olarak buraya ve kendime kaydetmeliyim. Hafta ortası illet gibi bir grip mikrobuyla tekrar yatay pozisyona geçsem de, keyfim yerinde, annem ve kedim yanıbaşımda, vitamin ilaçlarım baş ucumda. Havaların tuhaf bir şekilde Nisan'dan çok Kasım'a yakın olması da hiç rahatsız etmiyor. Böyle daha güzel, daha dingin, hırkalarımla vedalaşmaya da pek hevesli değilim zaten. Annem de balkonu henüz açmadı, saksılardaki bebeklerini güneşe sunmadı, demek ki daha var yapış yapış sıcak günlere.

Şuan kedim kolumun altında uyuklarken, (ben dün gece ve ondan önceki gecelerde de yaptığım gibi) onun tüm yüzünü, burnunu, yumuk gözlerini, kıvrık patilerini izleyerek uykuya dalacakken, lodos oldukça hafif ve yumuşak eserken, hafif ve huzurluyum. Her zaman dediğim gibi ''Şimdilik bu kadarı kafidir.''

Son olarak, elbet bir gün tel cambazları da istedikleri (mümkün olduğu kadar) iyi hayata kavuşacaklar. 


5 Nisan 2015 Pazar

Hafiflemesi gibi yüreğin, bir şey yok.

Aşık ve hafif bir Eylül, günün bu ışıklı saatlerinde Ella Fitzgerald'ın yumuşak sesiyle, camdan dışarılara dalıp dalıp hayaller kuruyordu. Bu ben miydim, yine ne kadar da kalbimin tam ortasındaydım. Ne olmuştu da yüreğim hafiflemişti, yoksa hafiflemeye sandığımdan çok daha fazla mı ihtiyacım vardı da, aklıma gelen hemen her iyi fikre böyle sarılıyordum, peşi sıra göğe yükseliyordum? (İyi fikirler, ağırlaşmış bir yürek için, helyum dolu balonlar gibidir.)

Kendime bir reçete yazalı ve buna her gün uyalı 10 gün kadar oluyor. Bu reçetenin içinde B12 vitamininden, meditasyona, özlediklerime vakit ayırmaktan, düzgün beslenmeye kadar pek çok şey var. Yavaş yavaş ve sabırla, davranışlarımı değiştirip kökleşmiş huylarımı yumuşatmaya çalışıyorum. En sonunda dün, kendim için birkaç sayfa yazabildim (Ağırlaşmış bir yürek için, kendi kendisiyle satırlar aracılığıyla konuşmak, imkansıza yakın zorluktadır.) İyi geldi, olması gerektiği gibi geldi. Şeyler bir şekilde yoluna girecek, sonra yine batacak olsalar da, şimdi yükselmek zorundalar. (Şeylerin anlaşılmaz ve tuhaf ritmi)

Bu hafta Lomo makinemin filmini yıkattım. Üst üste pozlama için epey bir uğraştığımdan, bir gün zor bekledim. Elbette ki yine başaramamışım, üstüne bir de ışık ayarını da yanlış yapmışım. Bütün fotoğraflar berbat çıktı. Sonra sevdiğim çocuk, bir köşede makinesiyle mutsuz mutsuz oturan benim yanıma geldi, photoshopta istediğim fotoğrafları üst üste koyup, transparan yaptı. Photoshop bilmesi ve hile yapmamda bana yardımcı olması, sevdiğim çocuğun en güzel özelliklerinden biri, buna yanaklarını, mükemmel ellerini, nazik kişiliğini ve tanıdığım herkesten çok yemek yiyebiliyor oluşunu da ekleyebilirim. Beni kedi gibi seviyor, onu kedi gibi seviyorum.

Bünyemizi delirmekten, içe fazla kapanmaktan, kösülmekten, kararmaktan, yersiz hüzünden koruyalım. Eğer bunu yapamıyorsak, aynı benim 10 gün önce yaptığım gibi, bir onarım sürecine madde madde sokalım kendimizi, formülize ederek ve iyi bir liste yaparak, her durum çözülebilir, geç de olsa, sancılı da olsa, bir şekilde çözülebilir. Güzel filmler, sürükleyici kitaplar, karnı tok sokak hayvanları, iyi bakılan bitkiler, çok fazla öpücük ve kucaklaşma, bu listenin değişmeyen maddeleri.

26 Mart 2015 Perşembe

Böyle olmak.

Belki her şey (ama cidden her şeyin her bir parçası) geçtikten ve ben atlatabildiğimi gördükten sonra, tüm anksiyeteliler için, depresyondakiler için bir şey yaparım. Kendilerini daha iyi hissetmeleri, evden çıkabilmeleri, gündelik hayata adapte olabilmeleri için bir şey. Şuanda çok ihtiyacım olan, ellerimde olmayan, beni hayatımdan alıkoyan bir şey, ne ise o, neredeyse o.

Nasıl derinlere battığımı, nasıl da hiç yoktan nefessiz kaldığımı kendim de anlamıyorum. Bu sadece oluyor. Bir gün daha, sonraki gün de, ve bir anda bir hafta geçmiş, o hafta on günü bulmuş, sonrasında ise koca bir ay geride kalmış oluyor. En yakınlarıma anlatamıyorum, izah edemiyorum. Sadece böyle olabiliyorum.

Kendim için basit bir çizim yaptım, yatak odasına koydum. İnanmaya her şeyden çok ihtiyacı olan bir inançsız için, kendime en iyi dileklerimle.



23 Mart 2015 Pazartesi

Uykuya dalmadan tam olarak bir saniye önce

Gecenin geç saatleri, yarı uykuda, yarı düşüncedeyim. Düşünceler çokça soyut, yer yer bir anlama bürünüyor, kelimelere dönüşüyorlar zihnimde. Dün gece de olduğu gibi, ondan birkaç gece önce de olduğu gibi, birkaç yıldır ve çocukluğumda da hep olduğu gibi. Uykuya dalmadan hemen öncesi bu an. Uyku bir fincanı karıştıran çay kaşığı gibi, her şeyi eşit oranda koyu ve derin yapmadan önce, hemen önce, elimden tek gelen zihnimin soyut basamaklarını takip etmek, biraz daha düşünmek, biraz daha o fincanın içine eşit olarak dağılmak.

İşte aklımda oluşuyor, önce bir cümle. Sonra ondan biraz farklı ama ona uyumlu ikincisi, üçüncüsü onu mükemmel tamamlıyor, dördüncüde artık ben dahil herkes, her şeyi anlamaya başlıyor. Bu cümleler mükemmel! Yattığım yerden bakınca bu bir hikayeye de dönüşebilir, bunu bir şiire çevirebilirim, belki resmini de yaparım. Bu ne güzel bir anlam yoğunluğu, gülümsüyorum. Bunu benim zihnim yarattı, bunu gecenin sessiz bir saatinde ben yarattım! Hemen yazmalıyım bu aklıma gelenleri, zaten baş ucumdaki boş defterin amacı bu, uykuya dalmadan hemen önce zihnimde beliren o güzel cümleleri, hikayeleri, resimleri yazmak. O bir düşünce defteri. Ben bu düşünceleri sabaha unutuyorum, ama gece uyumadan hemen önce o kadar net, o kadar izleri belirgin ki, unutmayacağıma emin olarak uykuya dalıyorum. Dün gece muntazam bir sırayla aklımda beliren o şiir gibi, neydi içinde bir sokak kedisi vardı, kaldırımlar vardı, iki üç çocuk, şekiller, biçimler. Bu cümleler beni tarihe geçirecek, bu cümleler beni sonsuz yapacak. Bu cümleler ben dahil herkesin beni tam olarak anlamasını sağlayacak.

Bu cümleleri, unuttum. Bu sabah uyandığımda hepsi buharlaşmışlardı, sokaklar, kedi, çocuklar, gece ziyaretime gelen kelimeler onlar mıydı (bundan da emin değilim günün bu saatinde) Onlarla oynadım, onlara şekil verdim, onları zihnimin derinliklerine kaydettim.

Derinliklerde kayboldular. Çok güzellerdi, tek hatırlayabildiğim bu, keşke başucumdaki defterde olsalar şuan. Onları şimdiden özledim. Başka bir zihinde, başka bir gece dans etmelerini umarım.

22 Mart 2015 Pazar

Ekinoks sevdiğim bir kelimedir.

Sevgili bahar, büyük bir özlemle, aylardır bekleniyorsun. Üstünden atlayacak bir şenlik ateşim ya da dileklerimi gömecek bir gül ağacım olsaydı, senden şifa dilerdim. Doğanın şifasına ihtiyacım var. Bu kış çok dağıldım, çok yoruldum ve hırpalandım. Günler yeşillendikçe, aydınlandıkça ve canlandıkça, seninle birlikte güzelleşmeyi ve uyanmayı diliyorum. Bunu istediğin toplumun, istediğin ritüeline uygun bir dilek kabul et, üzerime kuru bir daldan, bir güzel kayısıya dönüşen yolda, penceremdeki ağaç nelere ihtiyaç duyuyorsa onları serp.



Çok eskiden okuduğum o güzel kitapta ''Geceyarısının Peşinde'' isimli romanda sıkça geçen cümleydi, ''Sizi çok uzaklardan gördük ve açlıktan ölüyoruz.'' Bir şifacının insanları ve hayatı karşılama cümlesiydi bu, hiç çıkmadı aklımdan. Cılız ve halsizim, ama kendimden çok senden umutluyum. Hoşgeldin.

12 Mart 2015 Perşembe

Analog zamanlar





  Nostalji, benim ilacım, terapim, sığınma alanlarımın en sıcak renklisi ve battaniyelisi. Bir fincan çay gibi güzel. Eyüp'de o zamanlar, bostanlar, iki katlı evler, köşkler, ferah ve büyük sokaklar vardı, pek çok ağaç, pek çok çiçek ile birlikte. İki katlı, cennet bahçeli anane evim, büyütüldüğüm, güldürüldüğüm, çiçek ekmeyi, sulamayı, kedileri sevmeyi, çok mutlu olmayı öğrendiğim ev. Annem, annemin güzelliği ve masumiyeti. Kaktüsleri, geceliği, kabarık, simsiyah saçları. Babam ne kadar zayıf, ne kadar genç, mutlu. O semt çok değişti, o evin izi bile kalmadı, ama benim zihnimde o kadar canlı, o kadar gerçek ki hala. Ne zaman ihtiyaç duysam, gece rüyamda o evde bulurum kendimi, ortancalara bakarım, ananemin kurduğu salıncağa otururum, dayımın ektiği cam güzellerine, lalelere ve çileklere bakarım, dokunurum. Kokusu bile aklımdadır, birkaç kelime ile o koku, eski kumaşlar, ıslak toprak, taze çilek reçeli, kızarmış ekmek, soba, kömür ve hanımeli kokusu, tek kelime ile ise, nostalji kokusu, misler gibi.


11 Mart 2015 Çarşamba

Şifa niyetine

 Her şeyin sürekli bu kadar berbat olmadığını hatırlatacak şeylerim var, onlara odaklanıp, netleştirmeye çalışıyorum. Yıldönümümüzün beyaz gülleri, ilk defa bu sene kırmızı yerine beyaz, her zaman güllere en çok yakıştırdığım renk. Yanında sevdiğim ressamların resimlerine geri dönüşler, biraz eli, biraz gözü beslemek için.


Bu hafta biten bir resim, toprağa çıplak ayakla basmaya duyduğum açlık, yabani gözlere, patilere dokunmaya duyduğum tuhaf hasret (insan bilmediği bir hisse nasıl hasret duyar) Benim için bunları deneyimleyen, boyadığım kadınlar. Birisi daha bitti, yenisine geçtim. 

Annem ve Giacometti. En sevdiği heykeltıraşlardan biri, Pera Müzesi'ndeki sergide çok ama çok acıkana ve yorulana kadar gezdik. Alt kattaki ''Bizans'ta Şifa Sanatı'' beni biraz daha fazla cezbetmiş ve büyülemiş olabilir. Ama şu kadının, şu hüzün ve güzellik dolu kadının, bir büste dalıp gitmesi, bakışlarındaki kopkoyu melankoli, benim gördüğüm en güzel şeylerden biri. Benim Müze'm.

Bak bu çift biz. Ne kadar bunalırsam, ne kadar kafamın içinden çıkamayıp içerilerde kaybolursam kaybolayım, benim sağlam yanım aşık. (Aşık yanımın sağlam kalıyor olması da muhtemel.) Bu dalgaları ancak o kırabilir, o sakin ve dingin yapabilir, aynı O'nun tekrar coşturup, bir fırtına yaratabileceği gibi.

8 Mart 2015 Pazar

Kedi gıdısı



Hayattaki en büyük keyfim, kedileri onları en çok memnun edecek şekilde sevmek. Bu çocukluğumdan beri böyle, kediler el üstünde tutulmak zorundalar. Mutlu kedi, huzurlu nefes. Sürekli çevremde olan 4 kediden 3'ü, ''Kaşı kaşı, güzelce kaşı, patim yetişmiyor oralara'' diyorlar. İhtiyacı olan kimse kedisiz kalmasın.

Kanındaki zehiri tetiklemenin binbir ufak yolu (ya da Mutsuz Punk)

Yasemin Mori dinleme Eylül, bunu kendine daha fazla yapma Eylül, iyi gelmiyor Eylül.

Ama çok güzel, çok acıtıyor, acıttıkça güzelleşiyor, en güzel anında en çok yakıyor. Ne zaman bu kadar düşkün olduysam, o zamana eyvahlar olsun, yazıklar da, peki olsun. Bir süre dinlemem, 2008'den beri nasıl hayatta kalıyorsam, öyle düşe kalka devam ederim.

Kendine not: İnsan bir kez düşkün olur. O andan sonra, nelere düştüğü pek çok kez değişiklik gösterebilir (hatta yerde kaldığı süre de değişebilir.) ama düşkün, her zaman düşkün kalır.

1 Mart 2015 Pazar

Bu altıncı, bizimki.

Bu seneki 26 Şubat, geceden pişirdiğim iki tepsi cupcake, fonda Ella Fitzgerald'ın huzurlu ve nostaljik sesi, gece lambasının aydınlattığı loş ışıktaki salonumuzda, elele, dizdize geçti. Bana, yersiz bozulan moralime, belleğimin sürekli düştüğü (ve düşürdüğü) derin melankoliye rağmen. Bu ülkenin artık tahammül edemediğim, her yerime sinen acı verici, bitmeyen durumlarına rağmen.

Sevgililer gününde ''I tolerate you.'' diye bir görselle karşılaşıp hayran kalmıştım gerçekliğine. Öyle işte, zor zamanlar, tolore ediliyorum, tolore ettiğim pek çok şey de var, şanslıyız, biliyorum. Bozulmasından o kadar çok korkuyorum ki, kendim bozuyorum, kumdan bir kale gibi her şey. 

Koltukta ellerimiz yapışık otururken, dönüp uzun uzun yüzüne, çok sevdiğim profiline, alnına, burnuna, çenesine baktım, izledim O'nu. En halsiz anında bile kalbim hızlı çarpıyor, renkleniyor, buna bir kez daha şaşırdım ve sevindim. Seni çok seviyorum dalga kıran, şeker yanak, Evrim. Şimdi pencerenin önünde, puslu gökyüzünü izliyorum ve kendi kendime ismini mırıldanıyorum, ismin öyle güzel tınlıyor ki. 

24 Şubat 2015 Salı

Ormanda.





Avucumun içinde her zaman bir pençe vardı, zaman zaman iri ve keskin, zaman zaman ufak ve yumuşak. 

Elimden tutup yürüyen bu değişken hayvan(lar)a dönüp bakmıyordum, yalnız olmadığımı bilmek yetiyordu. (ki dışarıdan bakan göz için yapayalnızdım oysa ve daha acıklısı mırıldanıyordum.)

Güvendeyim. Tek elim sıcak. (dışarıdan dokunan bir el için buz gibi ya, olsun, ben onu sıcak biliyorum, bir büyük pençeyle, ya da tüylü ve ufak.)

Bunlar böyle durumlar işte, hissetmesi ne kadar kolay ve eşsiz ise, dışarıya açması o kadar zor ve tereddütlü. Bir tilkiyle başa baş koşmayan bilmez mesela, (ben de koşmadım, ama dışarıdan)

Bir çatal boynuzlu yüce geyik, her insandan iyi koruyan ve kollayan
Bir büyük boz ayı, bir kız çocuğunun hiç acı çekmemesi için orada. 

Güvendeyiz. Öyle bir orman burası, bütün kadınlarımız ve çocuklarımız güvendedir artık. (Dışarıdan ve içeriden, hayvanların kilitlediği, anahtarsız, sessiz ve içgüdüsel. Gece ve gündüz. Öyle bir orman işte.) 

21 Şubat 2015 Cumartesi

Ben de anlatamadım

Yazamadım. Okuyamadım da, ama yazamadığım daha fazla, daha baskın oldu okuyamadığımdan. Kızın başına gelenleri okuduğum an, atölyede bir öküz geldi göğsüme oturdu, daha da kalkmadı. Bu toplumda biz yaşamıyoruz, bir şekilde ve şans eseri hayatta kalıyoruz. Sığındığımız yerler giderek küçülüyor.

10 gün, bir evde (evlerin hangisi iyiydi, unuttum) bir yatakta, koltukta 10 kış günü. Kısmen daha karanlık, daha soğuk. O öküz hep üstümdeydi, hep ezdi beni. Ellerimi de soğutan o muydu, yoksa ellerim soğuk diye daha mı güvenli ve kalıcı çöreklenmişti bilmiyorum. Dehşet duygusu içimden çıkmış değil henüz, üstüne kabus gibi bir karlı gün, yeni başka haberler, yeni öküzler...

İyi hissetmiyorum. Buna iyi tarafından bakacak gücüm de yok. Bir başka ev, bir başka yatak, halsizce camdan dışarıya bakıyorum.

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hadi iyi olalım artık.


Çok tuhaf, çok yorgun bir Ocak ayı oldu, Şubat'ın ilk günlerine de sarktı tüm perişanlığı ile. Geçti. Geçiyor ama ben geride kaldığını düşünmek istiyorum. Sağlığın değerini tekrar tekrar keşfettiğim, kendimi nasıl koruyacağımı şaşırdığım, hatırladığım en bitkin ve uzun dönemdi. Öyle de kalsın, beterin beteri var, bilirim. Bütün ev halkı da tamamen iyileşince, son hapşırık da havaya haykırılıp, son öksürük de dinince, kutlamayı planlıyorum. İştahsızlıktan içemediğimiz kahveler, yorgunluktan pişiremediğim kurabiyeler ile.


6 Şubat 2015 Cuma

Çünkü güzel bulduğum her şey seninle ilgili.



Her zaman hayattaki en büyük şansım olacaksın. Buraya birkaç teşekkür bırakıyorum, hatırlamayı çok sevdiğim. Seni sen yapan şeyler, aynı zamanda beni de ben yaptılar, bütünüyle, hepsi için minnet doluyum, anne. Benim sana bu düşkünlüğüm çok yerinde, çok makul, inan. 

İleride bir gün, şansım yaver gider de iyi bir ressam olursam, bu senin lisede kendi defterlerine çizdiğin güzel kadınlar, benim onları bulup hayran olup taklit edişim, bana Disney'in Uyuyan Güzel'ini izlettiğin ilk gün (ve sonraki yaklaşık 350 sefer daha) ve en önemlisi de ilkokuldayken önüme serdiğin Rönesans kitapları (Ah o kızıl kapaklı Kuzey Avrupa Rönesans kitabın ah!) sayesinde olacak. İçime bir güzellik yerleştirdin, sonrasında o güzelliği takip etmem için olanakları önüme dizdin, sürekli ve sıkılmadan yüreklendirdin, bunlar için de minnet doluyum. 

Tüm gece yarısı spagetti'leri, renkli sürprizler ve paketler, uzunlu-kısalı seyahatler, bir sonbahar günü sokakta bulup eve getirdiğin tombul Şeker kedisi (en güzel sürprizin) sayısız önlenemez gülme krizi, doğanın dilinden anlaman ve beni hayvanlar ve bitkilerin şifasıyla tanıştırman, çocukken gizlice arakladığım ve yanlışlıkla kırdığım rujların ve farlarını görmezden gelişin, çizgi roman ve masallara hiç bitmeyen düşkünlüğün, sevdiğim her şeyi keyifle benimsemen, herkesin içindeki potansiyeli anlama yeteneğin, her biri çok huzurlu sayısız kucaklaman ve sarılman, tam istediğim gibi bir dost oluşun için de, ''minnet ve teşekkür'' yetersiz kalıyor olabilir. Şifacı kadınım, hem annem, hem kızım. İyi ki doğdun. 7 Şubat'ımız kutlu olsun. 


4 Şubat 2015 Çarşamba

Yabani

Kızgın olduklarım da bana kızgın.
Hiç umursamadıklarım da beni hiç umursamıyor.
Aşırı antipatik bulduklarım da benim için aynısını düşünüyor.

Bunları bilmek ve kabul etmek bir nebze rahatlatıyor. ''Herkes itici, herkes gereksiz'' diyerek, içinde gezindiğim geniş çemberi, bir hulahop boyutuna indirgeyebilirim. İndirgedim de. Belimle daireler çizecek kadar fiziksel gücüm de yok, bu metaforu devam ettirecek kafam da.

Hoşlanmıyorum ve hoşlanılmıyorum. Bu netlik, tuhaf bir şekilde içimi ferahlatıyor.

3 Şubat 2015 Salı

Günler ağır çekimde



  Günler evde, pencere önünde, üstümde battaniye ile ağır çekim geçiyor. Bu süreyi buraya kaydetmek için bile tereddüt ettim birkaç kez, ruhum kırık, kendime karşı mahçup olmuş haldeyim. (''Olsun, bunlar da geçer.'' diyor içimdeki ruh, annemin sesi ile. Demek ki çok kırık değil.) Çalışmaktan çılgınca zevk alırken, boyamaktan ve yazmaktan ellerimi alamazken, kaçıncı kez bedenimin beni yarı yolda bıraktığını, yatağa doğru çektiğini artık hatırlamıyorum.

Geçen Nisan ayında, büyülü Bodrum günlerimizde karşıma çıkan, anneme getirdiğim minyatür orkide ilk kez çiçek açtı. Sarısı ve pembesi o kadar parlak ki, en karanlık günde bile ışığı bulup yansıtıyor. Kedi Şeker yine huzurlu, uykulu, yanımda. Bunlar yeterli midir? Yetmeli ve hatta minnet duyulmalıdır. Peki o zaman.

30 Ocak 2015 Cuma

29 gün

Sağlıklı olmak istiyorum.
Tamamen sağlıklı olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum.
Hiç ilaç içmeden geçirdiğim bir gün, yıllar ve yıllar önceydi.
Yavaş yavaş çöküyor olmaktan korkuyorum, geçmeyen gribimden, aldığım ilaçlardan, halsizliğimden korkuyorum. Korkusuz ve normal hissetmeyi özlüyorum.

Sağlıklı olmak istiyorum.

23 Ocak 2015 Cuma

Marchesa Casati, nostaljik bir ikona


Yıllar önce internette tesadüfen karşıma çıkan bu yağlıboya portrenin hem renklerine, hem ifadesine hayran kalmıştım, tablodaki kadının kim olduğu ya da ressam bilgisi yoktu. Fotoğraf bilgisayarımda, ''Bir gün karşıma çıkar.'' umuduyla kaldı, zaman da geçti. Geçen günlerde yine başka bir tesadüfle, bu kadının Marchesa Casati isminde, 19 yy.da yaşamış, devrinin gerçek bir still ikonu ve ilham kaynağı olan, inanılmaz bir kadın olduğunu öğrendim. Vahşi hayvanlara meraklı, yanında çita'sıyla, maymunlarıyla Paris sokaklarında gezinen, modacılara, sanatçılara sürekli bir görsel kaynak sunan, inanılmaz giyinen, inanılmaz yaşayan bir kadın. Augustus Edwin John'a ait bu portre, modelinin tuhaf, zeki, etkileyici halini başarıyla yansıtıyor, yıllarca bu kadının kim olduğunu merak ettiğime göre, sadece güzel bulup geçtiğimiz resimlerden değil bu. Marchesa'nın başka portreleri de çıktı karşıma, onlar da çok güzel, çok farklı eserler. 

Giovanni Boldini

Augustus Edwin John'a ait bir başka portresi

Eski zamanlarda bulunmadan eski zamanlara hüzünle karışık bir özlem duymak, ''Nostalji'' denen büyülü kavrama kapılan pek çok insanın başına geliyordur eminim. Ben bu güzel kadının yüzünü incelerken, onun çok sevdiği bir cafe'de, bir yandan masanın altında uzanan çita'sına porselen bir kapta süt verirken, bir yandan dalgın dalgın anlattığı, uçlarda geçen yaşamının kendisine göre sıradan ayrıntılarını dinlediğimi hayal ettim, çıt çıkarmadan, pür dikkat. Bu hissi yaratabilmek de, muhtemelen, ressamın tuvalde ortaya çıkardığı ve izleyicide yarattığı empatinin başarısıdır. 

 

21 Ocak 2015 Çarşamba

Ali İsmail

Sesi çıkabilenler hiç sesini çıkarmadı,
Sesi duyulmayanlar yerlerinde mırıldandılar.
Kimse sokağa fırlamadı başka,
Kimseye de bir şey olmadı.

''Vurmayın öldüm.'' diyen çocuğa, en az bin tekme daha yağdı.
Başka kimseye bir şey olmadı, kimse sokağa fırlamadı.