ben bir gün olacağım
iyilerinden biri umuyorum ya, herkes ummuştur
en kötüsü de, en iyisi kadar (belki biraz daha az)
iyi olduğunu da başkası söylemeden inanmazsın.
ama ben bir gün başkasına soracağım.
''ben bir başkasıdır'' dedi ya Rimbaud, ben onu unutmuş olurum.
ben de herkes kadar, eh işte.
herkes en başta söz veriyordu ya
biz nasılsa farklı...
o öyle olmamıştı işte, herkes ondan çok üzgün.
üzgün olduklarını da hep başkası söyler,
başkası söyleyince ikna olur herkes.
ben ne herkese, ne başkasına dahil olmak istemem.
eğer olmuşsam da, bu sözümü de unuturum.
büyük büyük sözler, kolay kolay unutulur.
ben de sonunda bir şeyler oldum. herkes ne diyor diye başkalarına sordum, hiç aldırmadılar. daracık bir düzyazı içinde, dümdüz sordum ''belki biz farklı oluruz?'' (kalabalık bir kafa sallama, ses bile yok) ''belki ben farklı olurum, çünkü gerçekten özel hissediyorum?'' (bir buruk gülümseyiş ki, bu daha çok koydu) peki, peki.
herkesleşirken ben, başkası olmanın keyfini süreceğim, olabilecek en düz şekilde. ama gerçekten yalnız olduğum bir akşamüstü vaktinde, ellerime bakarken, kendimi özel hissetmiştim.
11 Mayıs 2014 Pazar
Gökyüzünün yukarısında da yağmur var mı?
Sizinle konuşmaya başlayalı birkaç yıl oluyor. Hiç tanışmadığım, tanışmadan tanıdığım bir anneyle sohbet ediyorum düzenli olarak, fısıldıyorum, gördüklerimi anlatıyorum, kendi anneme verdiğim gibi rapor veriyorum. Bunu çok severek yapıyorum, zaten sizinle aramda olan ilişki o kadar yoğun bir sevgi üzerinden şekillendi ki, bu sohbetlerin olmaması olanaksızdı.
Özür dilerim, bugün oğlunuzun yanında değilim. Bana ihtiyacı var mı ondan da emin değilim, gerçi hep birazcık ihtiyacı olduğunu düşünmeyi seviyorum, kendimi önemli hissettiriyor. Ona yemek pişiriyorum, evi gerçek bir ev yapmaya uğraşıyorum, sevebildiğim her an seviyorum onu, yanında olup da sarılmadığım, öpmediğim tek bir gün geçmiyor. Oğlunuz iyi sevgili hanımefendi, oğlunuz muhteşem. Kimseyi sevmek böyle zevkli, eğlenceli bir uğraş olmamıştır. Onu izlemek, aldığı kararları, önüne koyduğu hedefleri, sakince ilerlemesini, başarmasını, ama mütevaziliğini asla bırakmamasını, hatta ne kadar güzel şeyleri başarıp da, kendini başarılı bile hissetmemesini izlemek, her seferinde şaşırtıyor beni, daha da gururlandırıyor. Onunla büyüyor olmak, ondan yeni şeyler öğrenmek gururlandırıyor beni. Mesela geçen gün taze fasulye ayıklamayı öğretti, bana kalsa akşam yemeğini 10'da yerdik, çünkü ona söylemedim ama ilk kez deniyordum fasulye yapmayı. Benim için kalanları da o ayıkladı, ben kestim, o ayıkladı, sessizce yanyana hazırladık. Ben yine bir tuhaf oldum, ona anlatamadım bu durumu da, eminim siz anlarsınız. Bir anne anlar bazı ufacık şeylerin değerli büyüsünü, verdiği sıcak neşeyi.
Bugün hava beklediğimden de yağmurlu. İhmal ettiğim diğer evimde, eksikleri tamamlıyorum. Gönül alıyorum, anneme sarılıyorum. Ben gözlerimle ve içimden geçirdiğim sözlerle de sarılmayı başarıyorsam eğer, size de sıkıca sarıldım bugün, gökyüzüne bakarken. Bu çocuk var olduğu ve hayatıma girdiği için, kalbimin derinliklerini tekrar ve tekrar keşfettiği için, size teşekkür ediyorum. Yakında ziyaretinize geleceğiz yeni çiçeklerle, içten gelen kelimelerle ve aramızda kalan tüm verilmiş sözlerle.
Özür dilerim, bugün oğlunuzun yanında değilim. Bana ihtiyacı var mı ondan da emin değilim, gerçi hep birazcık ihtiyacı olduğunu düşünmeyi seviyorum, kendimi önemli hissettiriyor. Ona yemek pişiriyorum, evi gerçek bir ev yapmaya uğraşıyorum, sevebildiğim her an seviyorum onu, yanında olup da sarılmadığım, öpmediğim tek bir gün geçmiyor. Oğlunuz iyi sevgili hanımefendi, oğlunuz muhteşem. Kimseyi sevmek böyle zevkli, eğlenceli bir uğraş olmamıştır. Onu izlemek, aldığı kararları, önüne koyduğu hedefleri, sakince ilerlemesini, başarmasını, ama mütevaziliğini asla bırakmamasını, hatta ne kadar güzel şeyleri başarıp da, kendini başarılı bile hissetmemesini izlemek, her seferinde şaşırtıyor beni, daha da gururlandırıyor. Onunla büyüyor olmak, ondan yeni şeyler öğrenmek gururlandırıyor beni. Mesela geçen gün taze fasulye ayıklamayı öğretti, bana kalsa akşam yemeğini 10'da yerdik, çünkü ona söylemedim ama ilk kez deniyordum fasulye yapmayı. Benim için kalanları da o ayıkladı, ben kestim, o ayıkladı, sessizce yanyana hazırladık. Ben yine bir tuhaf oldum, ona anlatamadım bu durumu da, eminim siz anlarsınız. Bir anne anlar bazı ufacık şeylerin değerli büyüsünü, verdiği sıcak neşeyi.
Bugün hava beklediğimden de yağmurlu. İhmal ettiğim diğer evimde, eksikleri tamamlıyorum. Gönül alıyorum, anneme sarılıyorum. Ben gözlerimle ve içimden geçirdiğim sözlerle de sarılmayı başarıyorsam eğer, size de sıkıca sarıldım bugün, gökyüzüne bakarken. Bu çocuk var olduğu ve hayatıma girdiği için, kalbimin derinliklerini tekrar ve tekrar keşfettiği için, size teşekkür ediyorum. Yakında ziyaretinize geleceğiz yeni çiçeklerle, içten gelen kelimelerle ve aramızda kalan tüm verilmiş sözlerle.
4 Mayıs 2014 Pazar
My huckleberry friend...
Tiffany'de Kahvaltı'yı ilk izlediğim yaşı ve hemen akabinde gerçekleşen Audrey Hepburn'e tutulmayı hangi yıl yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama o günden sonra düzenli ve sık aralıklarla, bir kez bile sıkılmadan izledim bu filmi, daha doğrusu yaşadım. Her seferinde başka bir hissi keşfettiğiniz, ne kadar büyüdüğünüzü hesapladığınız film/kitap/müzik nasıl en sevdiğiniz oluyorsa, Tiffany'de Kahvaltı da öyle en sevdiğim film oldu. Kalabalık mekan çekimlerini, özellikle de 60'ların ev partilerini birebir yansıtan sahnelerini ayrı severim (ki hepsi mükemmel kargaşa yönetmeni Blake Edwards'ın ustalıklı ellerinden çıkma, çok neşeli ayrıntılarla doludur) New York'un caddelerinde, elinde kahve ya da sigarasıyla, ayağında babetleri ve üzerinde çok şık trençkotuyla Audrey Hepburn'ün sahnelerini izlemeyi ayrı severim. Bu filmden sonra Audrey'nin pek çok portresini yaptım, onun güzelliğine olan hayranlığım bitmek bilmedi çünkü. Hala da bilgisayarımdaki sinema klasöründen en sevdiğim hallerine bakarım canım çektikçe.
Bugün yine içimden geldi, ilk seferki huzurum ve hayranlığımla izledim bu filmi. Tam da Audrey Hepburn'ün doğumgününde. Yine içim güzelliği ve zerafetiyle doldu. Bilemiyorum ki kahverengi, biçimsiz bir kazakla bile onun kadar şık görünmek, incecik bir yüzde böyle kalın kontürlü kaşların bu kadar kusursuz bir güzellik yaratması mümkün müdür? Filmin en sevdiğim sahnesini birkaç kez başa aldım. Audrey'nin pencere pervazına oturduğu, ağır ağır gitarını tıngırdatıp ''Moonriver''ı söylediği o güzel sahneyi. Henry Mancini'nin muhteşem bestesini Audrey seslendirdiği zaman, ben sakince hayal kuruyorum, bu şarkıda dans etmeyi, hemen hemen hiç dans etmeyen bir çocukla, içimizden geldiği gibi, kimseler görmüyormuş gibi. Israrlarımı kıramayıp çok tatlı bir şekilde, Beyoğlu'nda bir terasta ilk dans edişimizde olduğu gibi. O çocuk benim ''huckleberry friend''im, bu şarkı ikimizin şarkısı. Audrey Hepburn'ün doğumgünü şerefine bir kez daha dinleyelim o zaman,
http://www.youtube.com/watch?v=ZZHTT-6JNws
Two drifters, off to see the world
There’s such a lot of world to see
We’re after that same rainbow’s end, waitin’ ’round the bend
My huckleberry friend, moon river, and me
Bugün yine içimden geldi, ilk seferki huzurum ve hayranlığımla izledim bu filmi. Tam da Audrey Hepburn'ün doğumgününde. Yine içim güzelliği ve zerafetiyle doldu. Bilemiyorum ki kahverengi, biçimsiz bir kazakla bile onun kadar şık görünmek, incecik bir yüzde böyle kalın kontürlü kaşların bu kadar kusursuz bir güzellik yaratması mümkün müdür? Filmin en sevdiğim sahnesini birkaç kez başa aldım. Audrey'nin pencere pervazına oturduğu, ağır ağır gitarını tıngırdatıp ''Moonriver''ı söylediği o güzel sahneyi. Henry Mancini'nin muhteşem bestesini Audrey seslendirdiği zaman, ben sakince hayal kuruyorum, bu şarkıda dans etmeyi, hemen hemen hiç dans etmeyen bir çocukla, içimizden geldiği gibi, kimseler görmüyormuş gibi. Israrlarımı kıramayıp çok tatlı bir şekilde, Beyoğlu'nda bir terasta ilk dans edişimizde olduğu gibi. O çocuk benim ''huckleberry friend''im, bu şarkı ikimizin şarkısı. Audrey Hepburn'ün doğumgünü şerefine bir kez daha dinleyelim o zaman,
http://www.youtube.com/watch?v=ZZHTT-6JNws
Two drifters, off to see the world
There’s such a lot of world to see
We’re after that same rainbow’s end, waitin’ ’round the bend
My huckleberry friend, moon river, and me
3 Mayıs 2014 Cumartesi
siyam güzellemesi
Siyam kedilerine bayılıyor oluşumun çocukluğumdaki ilk kedim Gümüş'le geçen üç yıl ve sonrasında gerçek anlamda ilk kedim olan Şeker'le geçen sekiz yıldan bağımsız olarak, bu yaratıkların görünüşüne, karakterine ve tarihine duyduğum büyük ilgiyle alakası var. Köpeğe en çok benzeyen kedi türü derler siyamlar için, birçok bakımdan doğrudur. Diğer kediler özgür ve bağımsızdırlar, kendi başlarına saatlerini geçirebilirler, hatta mutluluk içinde yaşarlar tek başınalıklarını (bu da kedilere duyduğum hayranlığın sebeplerinden biri ya) Siyamlar öyle değil işte, sahibine bağlı, çoğu zaman bağımlı hatta. Mısır'daki rahip kedilerinden, Tayland'daki keşişlerin kedilerine uzanan yolculukları, genlerine inanılmaz bir koruma ve bekleme güdüsü işlemiş, bunu ancak siyam kedileri olanlar bilir. Şeker'in ilk zamanlar sabaha karşı uykumda yaklaşıp, burnunu ağzıma dayayıp nefesimi kontrol etmesine inanamazdım, birkaç kez sırf tepkisini merak ettiğimden nefesimi tuttum ve patisiyle ağzımı itmesini, yoklamasını hayretler içinde izledim. Artık sabaha karşılarımız bir ritüel, hayatta olduğumu ve onu çok sevdiğimi biliyor, buna güveniyor (Sokaktan kurtarılan her hayvan gibi, bu güveni duyması çok uzun zaman aldı.) sabaha karşılar ikimize ait, karşılıklı sevgi gösterileri, birbirinin üzerine doğru gerinmeler, tırrlamalar, purrlamalar eşliğinde geçiyor. Bir de pek sohbeti yapılmayacak tuvalet ziyaretlerimiz var, anlatması da tuhaf ama Şeker beni ve annemi en ufak tuvalet ziyaretine bile asla yalnız yollamaz. İşimizi bitirip çıkana kadar çamaşır makinesinin üzerinde gururla dikilip bizi izler. Eskiden ''bebeğim sapık mısın sen'' dediğimde, ''hayır efendim, burası türlü tehlikelerle dolu, sizi koruyorum ben, sen işine bak'' derdi. ''bütün manyaklar bir eve toplanmış, sağol eksik olma canım'' diyerek razı gelirdik. Şeker hep çok komikti, çıkardığı yerli yersiz tuhaf sesler (miyavlama diyemiyorum onlara) güzel şaşı gözleri, sakarlıkları, neşelenip evin bir ucundan diğerine at gibi koşturması... hala en çok ona gülerim, en çok ona sevinirim.
Artık geçen yıllardaki gibi her gecem kedimle birlikte geçmiyor, haftanın daha az günü bu evde, daha çok günü yeni,diğer (malesef kedisiz) evdeyim. Çok özlüyorum kızlarımı, üçümüzün bir arada olduğu saatleri. İki gün önce hasta olarak geldiğim aile evimde yatağıma girdim, girmemle ateşimin iyice yükselmesi ve bitmeyen uykulara dalmam bir oldu. Elbette ki asil bekçim ve koruyucum beni yalnız bırakmadı ve kolumun altındaki yerini aldı. Dün ben yataktan hiç çıkmadım, o da bir kez bile çıkıp yemek yemedi, başımdan ayrılmadı. Arada bir patilerini koluma yaslamak dışında pek hareket de etmedi sevgili kedi kızkardeşim. Ona boşuna kedi kızkardeş demiyorum, yapabileceği en güzel şekilde ilgileniyor benimle, gerçekten de iyi ediyor bir şekilde.
Bir de tüm bu saydıklarımın iki-üç katını yaptığı annem var. Onunla ilişkisi apayrı, ona cidden tapıyor. Annem gerçek bir kedi annesi, bebek gibi baktı Şeker'e. Onun koyduğu kuralları ve uyguladığı disiplini ben mahfettiğim için arada kızar bana, haklıdır da. Şeker ise tüm yemeğimi paylaşmaktan, hiç hoşlanmadığı bir şey yesem de illa ki tadına bakmaktan, yasak olan her yere benden yüz bulup çıkabilmekten, günün her saati uyuyabilme potansiyelimden memnun, bir kediye kızkardeş olmak da böyle bir şey işte.
Artık geçen yıllardaki gibi her gecem kedimle birlikte geçmiyor, haftanın daha az günü bu evde, daha çok günü yeni,diğer (malesef kedisiz) evdeyim. Çok özlüyorum kızlarımı, üçümüzün bir arada olduğu saatleri. İki gün önce hasta olarak geldiğim aile evimde yatağıma girdim, girmemle ateşimin iyice yükselmesi ve bitmeyen uykulara dalmam bir oldu. Elbette ki asil bekçim ve koruyucum beni yalnız bırakmadı ve kolumun altındaki yerini aldı. Dün ben yataktan hiç çıkmadım, o da bir kez bile çıkıp yemek yemedi, başımdan ayrılmadı. Arada bir patilerini koluma yaslamak dışında pek hareket de etmedi sevgili kedi kızkardeşim. Ona boşuna kedi kızkardeş demiyorum, yapabileceği en güzel şekilde ilgileniyor benimle, gerçekten de iyi ediyor bir şekilde.
Bir de tüm bu saydıklarımın iki-üç katını yaptığı annem var. Onunla ilişkisi apayrı, ona cidden tapıyor. Annem gerçek bir kedi annesi, bebek gibi baktı Şeker'e. Onun koyduğu kuralları ve uyguladığı disiplini ben mahfettiğim için arada kızar bana, haklıdır da. Şeker ise tüm yemeğimi paylaşmaktan, hiç hoşlanmadığı bir şey yesem de illa ki tadına bakmaktan, yasak olan her yere benden yüz bulup çıkabilmekten, günün her saati uyuyabilme potansiyelimden memnun, bir kediye kızkardeş olmak da böyle bir şey işte.
25 Nisan 2014 Cuma
Like dreaming of angels
Çok güzel kadınlar tanıdığım ve onların resmini yapabildiğim için, açıkçası biraz, şanslı hissediyorum.
Mavi ve yeşilin birbirine girdiği (bir noktada tam oldukları) bir alana ışık vurduğu zaman (ki ışık da bazen insan formuna bürünür, bu hatta en iyi ışık hallerinden biridir.) bunların üzerine magenta (yani böyle nasıl desem, kırmızı ve pembenin eşit, doygun, çarpıcı hali) bir bukle düşüyor ve o magenta buklelerin de bir sesi var. The xx- Angels (sesi o, açıkça duydum.)
Bak ne kadar çok konuştum, güzel bir kadının gülümsemesi hepsini benden daha iyi anlatır aslında.
23 Nisan 2014 Çarşamba
Ben seni nasıl susayım?
Sana daha önce kimsenin bakmadığı bir açı var, derecesiz ve düzlemsiz bir açı. Tam oradayım seni izlerken, keşfedilmeden önce eksikliği fark edilmeyen bir buluşun, kaşifin aklına düştüğü andaki kadar heyecanlı, aydınlık bir zihin hali bu. (Ama benim kalbimin içinde bir zihin var.)
Bütün güzel sözleri duyman gerek ama güzel sözlerin çoğunu kendime saklamam gerek. Bu benim içimdeki bitmeyen ikilemlerden biri. Karşımda bir Amerika, bir kimya formülü, bir yeni takım yıldız, bir elektrik akımı duruyor ve ben mantıklı olmak, sakin konuşmak zorundayım. Neden? (Çünkü terbiye, çünkü sükunet, çünkü pek çok nedenden dolayı böyle böyle işte.)
Bütün güzel sözleri duyman gerek ama güzel sözlerin çoğunu kendime saklamam gerek. Bu benim içimdeki bitmeyen ikilemlerden biri. Karşımda bir Amerika, bir kimya formülü, bir yeni takım yıldız, bir elektrik akımı duruyor ve ben mantıklı olmak, sakin konuşmak zorundayım. Neden? (Çünkü terbiye, çünkü sükunet, çünkü pek çok nedenden dolayı böyle böyle işte.)
Ben sana o an bir klişe söylemek istedim, çok istedim de söylemedim. (yok seni seviyorum değildi, bütün ''seni seviyorum''ların yaşandığı bir bahar gününde, o da kesmezdi.)
Ben şimdi burada da sustum. Bak ben cidden sustum. (Konuştuklarımı da ertesi gün geldim, sildim hatta)
17 Nisan 2014 Perşembe
Avluya bakan pencere
Hangi şehirde ve ülkede olduğunun önemi yok. Ben bu avluya bakan evlerde sonsuza dek yaşayabilirim.
12 Nisan 2014 Cumartesi
Gökyüzüyle sohbetlerden biridir.
Uzun süredir sevgisiz hissettiğini, sevgiyi çok özlediğini söyledi. Düşündüm, iç çektim, üzüldüm. (Bunlar tam da bu sırayla olmadı.) Sevgi ona ne çok yakışır halbuki. Minik çiçeklerle bezeli, ince kumaşlı bir elbise gibi yakışır, aydınlatır yüzünü. Sevginin yakışmadığı insan yok, onu da biliyorum ya, bazılarını daha çok sevgili görmek istiyorum yine de. Sanki tüm işim onların ne kadar çok sevildiğini izlemek olsun istiyorum. Ben çoğu zaman izlemeyi yaşamaya tercih ederim. Bu yüzden çocukken hiç sokakta oynamadım, ama odamda sokakta oynayan çocuklarla ilgili çok güzel kitaplar okudum. Ailem de düşündü, iç çekti ve üzüldü. (Bunların da bu sırayla olmamış olması muhtemel)
Durgun uyandım bu sabah, kim ne önerse başımı çevirdim. Kediyi kucağıma aldım, yatağa geri dönüm. Çay aldım, yatağa geri döndüm. Uzakları düşündüm, orada bir iskele var şimdi, iskelede rüzgar esiyor, köpekler ve kediler uğrayıp geçiyor. Orasının var olması ve gidersem elimle koymuş gibi bulacak olmam bir güven verdi, yatağa geri döndüm.
Sevgi insana ne çok yakışır. Burada bir yatak olmasının ve onu koyduğum gibi bulacak olmanın verdiği güvenle, bir kahve ve kitap alıp balkona çıkayım bari.
Durgun uyandım bu sabah, kim ne önerse başımı çevirdim. Kediyi kucağıma aldım, yatağa geri dönüm. Çay aldım, yatağa geri döndüm. Uzakları düşündüm, orada bir iskele var şimdi, iskelede rüzgar esiyor, köpekler ve kediler uğrayıp geçiyor. Orasının var olması ve gidersem elimle koymuş gibi bulacak olmam bir güven verdi, yatağa geri döndüm.
Sevgi insana ne çok yakışır. Burada bir yatak olmasının ve onu koyduğum gibi bulacak olmanın verdiği güvenle, bir kahve ve kitap alıp balkona çıkayım bari.
11 Nisan 2014 Cuma
Dünyanın en mutlu insanı gibi hissetmek
Mutluluktan konuşamamak, yazamamak, çizememek nasıl bir şeydi unutmuşum. Hatırladım. Havanın ne kadar temiz ve yumuşak olabildiğini, sevdiğim çocuğun huzurla bana gülümsemesini içime çekmeyi, bulabildiğim her kedi ve köpeği sarılıp öpmeyi, keyifle yemeyi, içmeyi yaşadım, gerisini rüzgara bıraktım. Bodrum'un ham ve gerçek hali, yabani ve bereketli hali, sonbahar ve ilkbahar hali çok başka. Ruhunuzun ve bedeninizin onarıma ihtiyacı varsa, Ege için en güzel vakitler, kendinizi yollara vurun dostlarım.
1 Nisan 2014 Salı
Yola kaçmak
Bu seferki durumum yola çıkmak değil, açık açık, hayatta kalma içgüdüsüyle yollara kaçıyorum. Ege her zaman nefes almaktı ve benim bir sonraki nefese hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı, üzerimde çok ağır bir şey var, silkinemiyorum, normalleşemiyorum (hangi normal? sorusu gayet yerinde olacaktır.)
Kedime pazar akşamından beri neden büyük bir utanç ve keder içinde olduğumu anlatamıyorum. Politika, siyaset, sandık, elektrik kesintisi, kirli oyunlar, oylar, kirli oylar yok onun dünyasında, ben onun dünyasında yaşamak istiyorum, ama o sığındığım yerlere bile sığamama halindeyim, duramıyorum.
Arada hala umutlu ve hala çaba gösteren insanları görüyorum. İçimden onlardan özür diliyorum. Ben yokum sanırım. En azından bir süre için kesin yokum. Bu kadar mutsuzluk sarsıyor, bana şuan sadece uzun yol gerekiyor. Yolun sonunda da Bodrum. En azından Bodrum hala bizim, ne kadar süre için bilmesem de, bir yerlerde çocukluğumdan beri içimi açtığım, beni anlayan bir iskele ve sonsuza uzanır gibi giden bir deniz var, ben şuan biliyorum ki, sadece oraya sığınabilirim ve sığabilirim.
Hepimiz için akıl, güç ve sevgi diliyorum.
Kedime pazar akşamından beri neden büyük bir utanç ve keder içinde olduğumu anlatamıyorum. Politika, siyaset, sandık, elektrik kesintisi, kirli oyunlar, oylar, kirli oylar yok onun dünyasında, ben onun dünyasında yaşamak istiyorum, ama o sığındığım yerlere bile sığamama halindeyim, duramıyorum.
Arada hala umutlu ve hala çaba gösteren insanları görüyorum. İçimden onlardan özür diliyorum. Ben yokum sanırım. En azından bir süre için kesin yokum. Bu kadar mutsuzluk sarsıyor, bana şuan sadece uzun yol gerekiyor. Yolun sonunda da Bodrum. En azından Bodrum hala bizim, ne kadar süre için bilmesem de, bir yerlerde çocukluğumdan beri içimi açtığım, beni anlayan bir iskele ve sonsuza uzanır gibi giden bir deniz var, ben şuan biliyorum ki, sadece oraya sığınabilirim ve sığabilirim.
Hepimiz için akıl, güç ve sevgi diliyorum.
21 Mart 2014 Cuma
Mutlu Ekinoks'lar!
Bugün her şeyi bir yana bırakma ve havayı koklamak için dışarı çıkma günü. Günlerdir, haftalardır artarak çoğalan öfkemiz, kederimiz bir yanımızda evet, o yanımız çok sağlam ve ayakta. Ama bir yanımız pencereleri, kapıları açmalı, başını dışarıya uzatmalı ve bu mis gibi havayı içine çekmeli. O kadar güzel kokuyor ki, bunu tarif edecek kelimeleri aramak yerine, aynı kedim gibi, içgüdüsel hareketlerle tamamını içime çekmeye, hani elimden gelse yeşil filizler vermeye çabalıyorum. Bir hava insanı iyileştirebilir mi, yaralarını sarabilir mi, işte öyle bir etkisi var üstümde. Annemin bütün kış kendi yaptığı seranın içinde büyüttüğü, fidelediği yavru kaktüsler, geçen gün aldığımız bir saksı karanfil, üzeri tomurcuk dolu sardunyalar ve bahçemizdeki palmiye ağaçları birleşmişler, baharın ilk gününü kutluyorlar, haftalardır bugünü bekledikleri çok belli.
Bugün bilgisayara olabildiği kadar az bakmaya, içimi temizlemeye kararlıyım. Kedi Şeker'le balkonda etrafı koklayıp, hafif sersem bir ifadeyle birbirimize sırıtıyoruz. Tombul patileriyle nasıl dengede durduğunu anlamadığım balkon demirlerinde oturmasına bile ses etmiyorum, bugün yasaklara tahammülüm yok, her şey serbest! Kedim 10 yaşına gelmiş, yaşını başını almış bir hanımefendi ama çocuklar gibi şen, üzerine aniden koşsam kabarıp ayak bileğime sarılıyor, evin içinde at gibi koşturuyor, temiz havaya çıkınca mutluluktan ne yapacağını şaşırıyor. Şuan için bu, diğer her şeyden değerli. Hepimize mutlu baharlar.
Bugün bilgisayara olabildiği kadar az bakmaya, içimi temizlemeye kararlıyım. Kedi Şeker'le balkonda etrafı koklayıp, hafif sersem bir ifadeyle birbirimize sırıtıyoruz. Tombul patileriyle nasıl dengede durduğunu anlamadığım balkon demirlerinde oturmasına bile ses etmiyorum, bugün yasaklara tahammülüm yok, her şey serbest! Kedim 10 yaşına gelmiş, yaşını başını almış bir hanımefendi ama çocuklar gibi şen, üzerine aniden koşsam kabarıp ayak bileğime sarılıyor, evin içinde at gibi koşturuyor, temiz havaya çıkınca mutluluktan ne yapacağını şaşırıyor. Şuan için bu, diğer her şeyden değerli. Hepimize mutlu baharlar.
15 Mart 2014 Cumartesi
Tarihe geçmek
4 gün geçti, 4 ay gibi 4 gün. Üzüntüm, kederim hiç geçmedi, bir kısmı yeni haberlerle birlikte zehir gibi bir öfkeye evrildi, bir kısmı harekete geçti, büyük kısmı ise hala acı içinde. Tarihe geçen olayları okurken hep merak ederdim, acaba o günleri yaşayan insanlar nasıl bir bütünün parçası olduklarını, geçirdikleri günlerin yüzyıl sonra hala konuşulacağını biliyorlar mı, kendilerini daha da farklı ve tuhaf hissediyorlar mı diye. Öyle sanırım, öyleyiz. Bundan yüzyıl sonra insanlar dünya tarihinin gördüğü en acımasız, en korkunç liderleri konuşurken, katliamları, direnişleri yazarken, hepimiz hayatlarımızla bunun bir parçası olacağız. Öyle bir kötü ki, öldürdüklerinin arkasında durup ''Evet, gerekliydi ve öldürdüm'' bile diyemeyen, ''Şunlar öldürdü, o da zaten şöyle biriydi, hadi kuduruyoruz'' deyip, katili olduğu çocuğu bile kullanan, ruhsuz.. Ruhsuz.
Kendimi Harry Potter'ın son kitabının içinde hissediyorum, dağlarda, tepelerde son iki-üç hortkuluk peşinde koşuyoruz, tedirginiz. Bir umudumuz var çünkü O yok oluyor, bir umudumuz soluyor çünkü zehir gibi kötü bir şey karşımızdaki.
Sakin olmak, kararlı olmak, bilinçli hareket etmek. Ama bu öfkeyi ve kederi hiç unutmamak gerek.
Kendimi Harry Potter'ın son kitabının içinde hissediyorum, dağlarda, tepelerde son iki-üç hortkuluk peşinde koşuyoruz, tedirginiz. Bir umudumuz var çünkü O yok oluyor, bir umudumuz soluyor çünkü zehir gibi kötü bir şey karşımızdaki.
Sakin olmak, kararlı olmak, bilinçli hareket etmek. Ama bu öfkeyi ve kederi hiç unutmamak gerek.
11 Mart 2014 Salı
Berkin'imiz gitti.
Gördüğüm her güzelliğin resmini çizmek isterim, güzellikleri çizmeyi severim ben. Güzel Berkin'i çizmek, onun masum yüzüne bakmak çok zor oldu. Kara kaşlı, zeytin gözlü Berkin'imiz annesi yorulmasın diye ekmek almaya çıktığı sabah, başından gaz kapsülüyle vuruldu. 269 gündür komada olan, zayıflamış, yorulmuş bedeni bugün daha fazla dayanamadı, Berkin'imiz melek oldu. 11 Mart, kapkaranlık, sürekli ürperdiğimiz, zor nefes aldığımız, en karanlık gün. Bugünü kaydederken, çizerken ellerim hiç olmadığı kadar soğuk, birer buz kütlesiydi sanki. Yoluna kuşlar koyduk çocuk, sen kuş cıvıltılarında, mavi gökyüzündesin artık.
4 Mart 2014 Salı
Çaylı, yağmurlu sabah
Yağmurun yağmasını o kadar çok beklemiştim ki, sesinin odayı doldurduğu şu dakikalarda, böyle yağmaya devam etmesi dışında hiçbir isteğim yok. An kusursuz, sabah çayı hala sıcak. Bugün fazladan bir keyif gününe dönüşüyor giderek. Evden çıkacakken, halletmem gereken işlerin iptal olması, sabah uyandığımda okuduğum yarına erteleme mesajları, bana yağmurlu bir günü evde geçirme şansını verdi. Kedi Şeker beni özlemiş, kendiliğinden kucağıma geliyor, kucağımda uyuyakalıyor (kucak kedisi olmayan ve kucakta en fazla iki dakika duran bir kedi için yeni rekorlar bunlar.) Sonra birlikte cam kenarına oturuyoruz, temiz lodos rüzgarını koklayıp, yağmur şıkırtılarını dinliyoruz, evet yağmur bugün resmen şıkırdıyor. Ona son üç günümü anlatıyorum, vazodaki gülleri, cumartesi sabahını, sürpriz kahvaltıyı, şeker yanakları anlatıyorum. Esniyor, baygın ve şaşı gözlerle yüzüme bakıyor. ''ah'' diyorum onu kucaklayıp ''söylediklerimi boşver, gördüğüm en güzel şey sensin, Şeker sen benim ilk sevgilimsin.'' Bu yüzden çok güzel ve aşık bir haftasonundan geriye, evime döndüğümde, bu kusursuz yağmuru onunla yan yana izliyoruz. Bu yüzden yanımda o çocuk ya da bu kedi varken, ben en mutlu versiyonuma yükseliyorum. Yağmurlu gökyüzüne bütün minnetlerimi iletiyorum.
27 Şubat 2014 Perşembe
temiz hava
Yeni resimler, yeniden başlayacak atölye günlerinin heyecanı. Hangi atölye olursa olsun, resim yapılan yer öyle güzel kokar ki. Neredeyse temiz hava kadar. O boyalar, tuvaller ve kağıtların karışımı da derin bir nefestir çünkü. Zihinde parlak bir ışık çakması, güzel bir kadın yüzünün tuvalde belirmesi, ara verip bir fincan çay ile geri dönünce ''Ay hiç olmamış ki bu?!'' deyip, bir acele yeniden işe koyulmak, umutla ve merakla... Hepsini özledim. Havalar güzelleşecek yakında, her anlamda.
26 Şubat 2014 Çarşamba
Beşinci 26. Şubat
Sonra gelip sakince yazdıklarımı sildim, sen bile okumadan.
Hislerim sürekli, hala, hep. Umarım bunu her zaman, en derinlerinde hissedersin. Kutlu olsun sevgilim.
Hislerim sürekli, hala, hep. Umarım bunu her zaman, en derinlerinde hissedersin. Kutlu olsun sevgilim.
20 Şubat 2014 Perşembe
neyse boşver, hadi kahve içelim
Daha keyifli şeyler de var. Yeni biten bir seri resim var, çok severek boyadığım. Fincan koleksiyonuyla karşıma çıkan Arek Kazar'a bir teşekkür de buradan.
http://eylulkoksumer.blogspot.com.tr/2014/02/illustration-coffee-cups.html
http://eylulkoksumer.blogspot.com.tr/2014/02/illustration-coffee-cups.html
19 Şubat 2014 Çarşamba
hayat tarafından terbiye edilmek
kendin için umduğun, karar verdiğin ne varsa, hepsinden yavaş yavaş (o kadar yavaş ki, kendi ruhun bile duymadan) vazgeçtiğini fark edersin. ''şu olmasa da olur, bu daha sonra da olur, o nasılsa olur'' fakat..? fakat hiçbiri olmadı ki bunların? duman gibi havada kaldılar, bir süre süzüldüler, sonra arka plan iyice belirginleşti, netleşti. sonra o arka plan senin tüm hayatın oldu.
ben hep çok özgür, çok aşık, çok bireysel, çok kendi başına olmakla övündüm. ondan daha öncesinde, çok başlarda ise, hiç aşık olmamış olmakla, büyük bir arkadaş grubuna bağlı olmakla (o zamanlar sürü, kabile falan diyerek romantize ederdim) bir kız arkadaşımı köklerim hatta hafızam saymakla övünürdüm. ondan öncesinde ne ile övünürdüm hatırlamıyorum, lisede ve sonrasında hafızam birkaç kez silinir gibi oldu ve lekelendi. büyük konuşmamalıymışım, komik duruma düşmemeliymişim, pek haberim yoktu. ben aşık da oldum, ben çok özgür de oldum (sandım) sonra o da geçti, ben tam bir bağımlı da oldum (hala sürüyor bu durum) ben o gruptan ve sözde köklerden tamamen de sıyrıldım, ben yeni kökler de edindim, ben domestik hayaller bile kurdum. ben hiç balina da kurtarmadım. ben her lafımı yedim.
ben geçen gün bir hastanenin acil servisindeydim. dram yaratmaya ve büyük tespitlerde bulunmaya vaktim olmadı, kendim için de orada değildim, şimdi her şey yolunda zaten. ama oradayken bir kocaman lafımı daha yedim, kendi isteğimle. (ama inan kendim için değil, başkasının iyiliği için) her şeyi yoluna koymak gerektiğinde, ne gerekiyorsa onu yaparsın. o çok başlarda ettiğim, (10 yıl, 15 yıl) ettiğim en keskin lafların da kenarları törpülendi, üzerine bir bardak çay döküldü, o laflar ıslandı ve yayılıp okunmaz hale geldi geçen gece.
saçlarım pis ve dağınık. boş gözlerle bakıyorum. bir şeyler yapıyorum. o an beni gören biri ''ya napıyorsun sen'' dese, saçmasapan bir cevap çıkar ağzımdan, bir uykudan uyanırım. ben artık 28 yılda inşaa ettiğimi sandığım karakterim hakkında, aldığım ulvi kararlar hakkında, üstün erdemlerim hakkında, ve hatta defalarca okuduğum kitaplar hakkında konuşmam. ben artık bir fincan çay içebilmekle, kafamın (nispeten) rahat olmasıyla iyi olurum, razı gelirim. buna da dostlarım, hayat tarafından terbiye edilmek denir.
ben hep çok özgür, çok aşık, çok bireysel, çok kendi başına olmakla övündüm. ondan daha öncesinde, çok başlarda ise, hiç aşık olmamış olmakla, büyük bir arkadaş grubuna bağlı olmakla (o zamanlar sürü, kabile falan diyerek romantize ederdim) bir kız arkadaşımı köklerim hatta hafızam saymakla övünürdüm. ondan öncesinde ne ile övünürdüm hatırlamıyorum, lisede ve sonrasında hafızam birkaç kez silinir gibi oldu ve lekelendi. büyük konuşmamalıymışım, komik duruma düşmemeliymişim, pek haberim yoktu. ben aşık da oldum, ben çok özgür de oldum (sandım) sonra o da geçti, ben tam bir bağımlı da oldum (hala sürüyor bu durum) ben o gruptan ve sözde köklerden tamamen de sıyrıldım, ben yeni kökler de edindim, ben domestik hayaller bile kurdum. ben hiç balina da kurtarmadım. ben her lafımı yedim.
ben geçen gün bir hastanenin acil servisindeydim. dram yaratmaya ve büyük tespitlerde bulunmaya vaktim olmadı, kendim için de orada değildim, şimdi her şey yolunda zaten. ama oradayken bir kocaman lafımı daha yedim, kendi isteğimle. (ama inan kendim için değil, başkasının iyiliği için) her şeyi yoluna koymak gerektiğinde, ne gerekiyorsa onu yaparsın. o çok başlarda ettiğim, (10 yıl, 15 yıl) ettiğim en keskin lafların da kenarları törpülendi, üzerine bir bardak çay döküldü, o laflar ıslandı ve yayılıp okunmaz hale geldi geçen gece.
saçlarım pis ve dağınık. boş gözlerle bakıyorum. bir şeyler yapıyorum. o an beni gören biri ''ya napıyorsun sen'' dese, saçmasapan bir cevap çıkar ağzımdan, bir uykudan uyanırım. ben artık 28 yılda inşaa ettiğimi sandığım karakterim hakkında, aldığım ulvi kararlar hakkında, üstün erdemlerim hakkında, ve hatta defalarca okuduğum kitaplar hakkında konuşmam. ben artık bir fincan çay içebilmekle, kafamın (nispeten) rahat olmasıyla iyi olurum, razı gelirim. buna da dostlarım, hayat tarafından terbiye edilmek denir.
14 Şubat 2014 Cuma
insan yorgunu
insanlar yoruyor. bunu bilir, bunu söylerim.
kendim gibi bir çocuk buldum. saflığı misler gibi kokan. benimle uyuyan bir kedim var. tüyleri her şeyden yumuşak. içtiğim her şeyi çok severek içiyorum. rüzgar bu ara çok güzel esiyor. fazlasıyla yeterli. gerisi de, en gösterişlisi de, en eğlencelisi de, en muhteşemi ve havalısı da sizin olsun.
kendim gibi bir çocuk buldum. saflığı misler gibi kokan. benimle uyuyan bir kedim var. tüyleri her şeyden yumuşak. içtiğim her şeyi çok severek içiyorum. rüzgar bu ara çok güzel esiyor. fazlasıyla yeterli. gerisi de, en gösterişlisi de, en eğlencelisi de, en muhteşemi ve havalısı da sizin olsun.
6 Şubat 2014 Perşembe
evlerin ikilemi
annemin o huzurlu, temiz, ferah kokusu. insanı sarmalayan ve sonsuz bir güven içinde hissettiren hali. demli çay rengi saçları, zarif elleri. ne çok özlemişim. babamın işten geldiğinde o yorgunlukla yemek yapması, biz yiyelim diye hiç sevmediği şekilde sade pişirmesi, kendi tabağına baharatları doldurması. endişelerini benden saklayarak halimi hatırımı sorması, laf aralarına nasihatler sıkıştırması. özlemişim işte. kedim, canım kedim. yanıma sokulup ellerimi, parmaklarımı koklaması, ruh halimi bir çırpıda anlaması, kolumun altına kıvrılıp purrlayarak uykuya dalması. uykuda patilerinin seğirmesi, dışarda unuttuğu minik pembe dili. ah çok ama çok özlemişim.
dağınık, ufak, tuhaf evim. kitap ve çay kokan evim. evden sadece 5 gün uzakta kaldıktan sonra geri dönüşümde hissettiklerim, keşke bu kadar güzel ve sıcak olmasa.
ne yapacağımı bilmez halde, sevdiğim evler ve sevdiğim insanlar arasında geçiyor zaman. imkansız, birbirine yürüyerek beş dakika uzaklıkta, ikisi de aynı derecede benim olan iki ev düşlüyorum. düşledikçe ısınıyorum.
dağınık, ufak, tuhaf evim. kitap ve çay kokan evim. evden sadece 5 gün uzakta kaldıktan sonra geri dönüşümde hissettiklerim, keşke bu kadar güzel ve sıcak olmasa.
ne yapacağımı bilmez halde, sevdiğim evler ve sevdiğim insanlar arasında geçiyor zaman. imkansız, birbirine yürüyerek beş dakika uzaklıkta, ikisi de aynı derecede benim olan iki ev düşlüyorum. düşledikçe ısınıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















