John Lennon ''I am the walrus''u söylüyor. bir yandan kahkahalar atarken bir yandan ağlamışım az. eğer hayali bir cennet yaratıyor ve oraya gidiyorsak, benimkinin en büyük köşesi renkli bir ingiliz bahçesinde, beyaz piyanosunun başında oturan Lennon, ona gidip kocaman sarılacağım, o zaman öldüğüme inanacağım ancak. eminim hayaletleri bile kahkahalarla güldürecek bakışlara, mimiklere ve sözlere sahiptir, eminim hiçbirini esirgemez. George büyük ihtimal herkesten uzakta, kendi başına gitarıyla takılıyor olacak, onu uzaktan izlesem de olur, ilişmeden. ama güzel gözlerine uzun uzun bakmak isterim.
2004 ve 2005 yılı boyunca en çok babamın beatles arşivini dinledim. apayrı, çok farklı bir şeye ihtiyacım vardı, çok güçlü bir şeye. ve beni çizgide tuttular, ben de çizmeye o şekilde devam ettim. o zaman günde en az 7-8 kez dinlediğim şarkıları, şimdi nasıl ayda yılda bir dinlediğime inanamıyorum. belki tekrar bir amaç edinsem, tekrar bir zor sürece girsem, yine ilk alacağım destek o albümler olurdu. ama insanın uzay boşluğunda kendine bir çizgi bulması çok zor. tanıdığım herkesi bir x ve bir y üzerinde ilerlerken görünce, kendimin ne kadar amaçsız süzülmekte olduğunu tekrar tekrar fark ediyorum. ve günün ortasında bir şarkı, şarkıların en absürdü ve en anlamlısı beni eskiye götürdüğünde, bir cornflake üzerinde oturmuş karavanın gelmesini bekleyen Lennon bana gülümsüyor. büyük ihtimal bana değil, sadece kafası güzel ve keyfi yerinde, ama bana gülümsüyormuş gibi bir heyecan, neşe ve hüzün basıyor.
10 Ekim 2012 Çarşamba
2 Ekim 2012 Salı
ada hayalperesti
umarım isteyen herkesin tilki, lemur ya da rakunu olur. bunlar çok güzel, içi dışı bir, yüreği temiz hayvanlar. umarım bende üçünden de ikişer tane olur. son bir saattir youtube'da izlediğim videolar ufak ufak dengemi bozmaya başladı. şeker'i yakalayıp rakun makyajı, tilki kuyruğu boyamak istiyorum, pıhhhlayıp kaçıyor.
tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.
tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.
bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.
son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.
tatilden geldiğinde yaşadığın şehirde sonbahar bulmak ne harika bir hismiş. evin çevresindeki ağaçlar bir haftada sararmış, havanın kokusu bile değişmiş. hırka giymenin insana nasıl bu kadar huzur verebildiğini açıklayamıyorum kendime, ama bu aralar beni en mutlu eden şey hırka giymek. bir de koca gözlü lemurlar.
tatil çok bereketli geçti, annem gözümün önünde dört kitap okudu, ben de iki. bir tanesi tanrılarla ilgili, yunan mitolojisini çok eğlenceli bir şekilde öğrettiği için yazarını iki yanağından öpmek istediğim kaldırım tanrıları (gods behaving badly) diğeri de patti smith'in hayalperestler'i. patti'nin bazı satırlarını tekrar tekrar okumak ve paylaşmak için işaretledim yine, en çok kullandığım kelimelere, içimden sayısız kez geçmiş hislere yine onun satırlarında rastlamak tuhaf ve iyi hissettiriyor.
bazı tatiller akıl dağıtmaya ve bazıları akıl toplamaya yarıyorsa, bu kesinlikle bir şeyleri derleyip toparladı, renklerine göre ayırdı, katladı ve astı. ihtiyacım olanları ve hiç olmayanları çok net gördüm, o bitmeyen denize bakarken. zaten insanlar denize bakarken, denizden çok başka şeyler görürler, elbette ki bazı insanlar, bazı ruh hallerinde.
son olarak bir gün, ada'da yaşamayı gerçekten isterim.
26 Eylül 2012 Çarşamba
25 Eylül 2012 Salı
hem mavi hem pembe
bazı zamanlar vardır, kıvamı mükemmel bir kahve, yanında kurabiye, yakınlarda kedi, en sevdiğin semtin en sevdiğin mekanında, hava hem güneşli hem rüzgarlı, cebinde paran bile çok var, evde hiç sorun yok, uykunu fazla fazla almışsın... ama bir şey eksiktir yine de o an.
bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.
ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.
bir şeyin üçte ikisi ne kadar tamsa, o kadar tamsındır.
ve aynı anda da uzakta, çok uzakta aynı şeyleri hisseden birisi vardır. bir o kadar da mutlusunduır o yüzden.
23 Eylül 2012 Pazar
''artık ortaokulda değilsin''
saçlarımı hemen şuan leylak rengine boyamaktan beni alıkoyan nedir, soruyorum sana iç ses? hadi tamamı olmasın, hadi yarısı olsun, uçları açık yeşil olsun, kahkülü uçuk pembe olsun. yaşımdan başımdan utanacağım yaşlara daha çok fazla zaman var diyorum kendime, 25'in üzerine çıkmak henüz hiç keyif vermedi. belki bir can dostun, bir nebze mantık taşıyan sözleridir alıkoyan, şuan kafamı gökkuşağına çevirmekten.
20 Eylül 2012 Perşembe
you are the best (so come back soon)
sayıklar gibi ardı ardına aynı cümleyi yazıyordum ''hepinizi çok ama çok sevdim, inanın başka gerçeklik yok şuan içimde'' insan kısıtlı zamanı kaldığında (ya da kendisi öyle sandığında) ağzından çıkanlar ne kadar önemli, geriye dönüp baktığında. kendime bir kaos yaratmış ve sonra içinde boğulmuştum. hiç asi, bunalımlı, isyanlarda triplerine girmeyen ben, hayatının sonuna geldiğine ikna olmuştum 21 yaşımda. üç insandan birinin er geç yaşadığı psikolojik bir patlama noktası olduğunu bilmeden. hayatı algılayış ve yaşama tarzım bunu gerektiriyordu, ya da hiç sebebi yoktu, kendi kendine olmuştu hepsi, bilmiyorum. sadece psikolojimin çok bozulduğunu hatırlıyorum. ve başucumdaki mektupta yazdıklarımın son sözlerim olacağına ve onların tüm sevdiklerime bir teselli niteliği taşıyacağına inandığımı.
şimdi o mektubu bulsam ve okusam eminim gülerim. (gerçi annem epey derinlere saklamıştır) ''hay şapşal çocuk'' derim. ama o anın içinde hızlı hızlı iletmeye çalıştığım tek şey sevgiydi, çok zaman sonra geriye dönüp o günlere baktığımda, hayatımın ya da misyonumun ne olduğunu anca görebildim, sevgiyi iletmek. içimden mi çıkıyor, içimden mi geçiyor pek sorgulamadan. daha sonra da bilgiyi iletme çıktı ortaya, bilginin sevgi kadar önemli olduğunu, ya da en azından ondan sonra gelebilecek nitelikte olduğunu fark ettim. çünkü o bunalımdan beni ilk çıkaran en yakın dostlarımın özverili, hoşgörülü sevgisiydi ama, sonrasında özlediğim kitaplarımdan okuduğum her türlü bilgiydi, karnımı acıktıran, gözlerimi açan, daha fazlası için ayağa kalkma isteği veren. arkasından umut ne kadar da önemliymiş bunu fark ettim. bir insana hiçbir şey yoluna girmeyecek olsa bile, her şey yoluna girecek demek, elini tutmak, yeni planlar yapmak. birkaç ay içinde kendim ayağa kaldırılmış, bir ötekini ayağa kaldırmaya hazır haldeydim. daha sonra sık sık tekrarlandı bu, sık sık düştük ve kalktık, arka fonda en azından üç dört yıl geçti, biz fark etmeden. ne dedik şimdi, sevgi, bilgi ve umut. bir de hayal'i katıyorum. yapıtaşı olarak hayal. kafanı yastığa koyduğun an, eline fincanı aldığın an, gökyüzüne bakakaldığın an, hayal ve dua eşdeğer. bir ottan biraz daha farklı yaşamak için ritüeller gerekiyor biz hayalperestlere.
çok sevdiğim bir kitapta, bir yerli kabilesi karşılarına çıkan herkese aynı giriş cümlesini kuruyordu ''sizi çok uzaktan gördük ve açlıktan ölüyoruz'' bu cümle yıllar önce kazındı aklıma, açlıktan ölüyor falan değillerdi, bu cümle bir karşılama, dostluk, bağ kurma ritüeliydi onlar için. benim de senden isteğim, sevgini, bilgini, umudunu ve hayalini her zaman paylaşman. ancak bu şekilde devam edebilirsin. hem hayatına, hem kendi hayatından sonra hayatın geri kalanına. ve bunları yapmadığım, ihmal ettiğim zaman dilimleri sonunda, aklıma, apar topar yazmış olduğum son cümleler geliyor hep, neyse ki o cümleler sonuncular değildi.
17 Eylül 2012 Pazartesi
yuvarlağın köşeleri
''Bekle dedi gitti
Ben beklemedim, o da gelmedi...
Ölüm gibi bir şey oldu
Ama kimse ölmedi...''
Güne Özdemir Asaf kitaplarımı karıştırarak başladım. havanın bu kadar kapalı, rüzgarlı olmasını ve kahvenin güzel kokmasını fırsat bilerek. içime kimbilir kaç kez işleyerek çeviriyorum sayfaları. zekasına ve en kısa şiirlerine daha çok hayran oluyorum, bazı insanlar acı çekmek zorundalar, bir kez daha anlıyorum. sonra kuvvetli esiyor, perde havalanıyor, üzerimde garip bir hal var dünden beri, iyi geliyor.
''sen bana bakma,
ben senin baktığın yönde olurum''
diyor.
15 Eylül 2012 Cumartesi
started laughing histerically
ilk duyduğum andan itibaren, koridorun ucunda, basit bir rock'n roll şarkısında dans eden adamı düşünüyorum. arkası dönük, silüeti hayal meyal, siyah beyaz bir görüntü. bir gündüzdüşüne daha çok benziyor, bir anıdan ziyade. ve ben onu yer seviyesinden, bir kedinin gözlerinden izliyor gibiyim bazen, eğer o an bir rüyadaysak. ki sık sık rüyamda dört ayak üzerinde, hızla, mutlulukla koştuğumu da görürüm, hangi hayvan olduğumu bilmeden, kedi olduğumu umarak. uçtuğumu hiç görmem. uçmayı hayal de etmem.
ona en yakın hissettiğim an (kendime de en yakın hissettiğim an) 10 m2'lik atölyemizde, herkes dışardayken, horses'ı son ses açıp dans ettiğim anlardı. danstan çok bir deşarj olma ritüeliydi aslında, olabildiği kadar çok gürültü ve hareket istiyordum. ve patti, cidden ortalığı inletiyordu. sanırım insanın kendisine ait bir alanı olmasının en güzel tarafı, istediği an, istediği kadar dans edebilecek olması. kendime ait bir alan istemek için daha mantıklı bir sebebim yok şuan.
ona en yakın hissettiğim an (kendime de en yakın hissettiğim an) 10 m2'lik atölyemizde, herkes dışardayken, horses'ı son ses açıp dans ettiğim anlardı. danstan çok bir deşarj olma ritüeliydi aslında, olabildiği kadar çok gürültü ve hareket istiyordum. ve patti, cidden ortalığı inletiyordu. sanırım insanın kendisine ait bir alanı olmasının en güzel tarafı, istediği an, istediği kadar dans edebilecek olması. kendime ait bir alan istemek için daha mantıklı bir sebebim yok şuan.
13 Eylül 2012 Perşembe
Arya ile bir başka gün
bugün anladım ki gerçek bir prensesle karşı karşıyayız. evin içinde anne babasına ağlayan, huzursuzlanan minik çilek hanım, arabaya bindiği ve sosyal ortama girdiği anda uslu, hanım hanım, sessiz bir bebeğe dönüşüyor. önce anne'nin dişçi muaynesi sırasında, sonrasında da ıhlamur kasrı'nda seni hayranlıkla izledim yine. ara sıra gözlerini kocaman açıp, uzun uzun baktın, ben de sana baktım, yine o hiç bilmediğim kadar huzurlu his geldi içime yerleşti. ellerine baktım sonra, gördüğüm en ufak ellerdi, ama o ufak eller için olabilecek en uzun parmaklardı. o parmaklarla piyano tuşlarına, gitar tellerine, resim fırçalarına, tozlu büyük tarih kitaplarına dokunabilirsin. bir sürü kediye ve köpeğe de, yapraklara ve çimenlere de. ''her yerin olasılıklarla dolu olması''nın ne demek olduğunu tekrar tekrar keşfediyorum.
annen daha önce görmediğim kadar parlak, mutlu, ışıltılı. sana bakarken içinin erimesini, en ufak sesinde yüzünde güllerin açmasını izliyorum. baban şimdiden gurur duyuyor yapacaklarınla, tüm ağlamaların o seni kucağına alınca geçiyor, ipek gibi bir uykuya dalıyorsun.
bugün mozart ve nuri iyem'le tanıştın. mozart seni uzun uzun düşündürdü, kaşlarını hafifçe çatıp uzaklara daldın ve müzik alanında yapacaklarını düşündün sanıyorum. nuri iyem ise, önüne geçtiğin anda derin derin uyumana sebep oldu, sanırım batı resmi biraz daha fazla ilgini çekecek, ya da belki renklerini çok sevmedin, ama mavinin uyku getirdiğini herkes bilir.
seninle ilgili her şey çok heyecan verici ve hayranlık uyandırıcı, çilek prenses.
1 Eylül 2012 Cumartesi
31 Ağustos 2012 Cuma
Sevgili Lady Lazarus
Birkaç gündür yine çok kapıldım sana. Uzak durmam gerektiğini bile bile, kütüphanemdeki en değerli şiir kitaplarını indirdim önce. Havada boğulmak, suda boğulmanın yanında çok daha gerçek, derin ve yoğun. Bana iyi geliyor mu, gelmiyor mu yıllardır karar veremediğim halde, ''Suyu Geçiş'' neden hep yanımda, melankolimi paylaşman için mi, acını paylaşmak için mi çözemiyorum. sadece yazdıklarına kapılıyorum ve özdeşleşiyorum.
Ted Hughes hakkında, sahildeki ufak klube hakkında, seni zehirleyen o fırın hakkında yazmak istedim önce. Hakkında çekilmiş tek filmi kim bilir kaçıncı kez izledikten sonra hele. sonra düşünmek bile istemediğimi fark ettim onları. hepsi birer araçtı, kelimelerin oluşmasında, senin onların aracılığıyla dibe gömülürken, yaratman için.
''Dikeyim ben'' bu kitaptaki sayfasını kıvırdığım tek şiir,
Yatay olmayı çok isterdim ama,
Kökleri toprakta olan bir ağaç değilim ben,
Yapraklarla donanmak için Mart geldiğinde
Mineral ve anne sevgisi emen,
Ne de güzelliğiyim bir çiçek yatağının
Görkemli bir resme benzeyen, hayranlıkla seyredilen,
Bilmeden taçyapraksız kalacağını yakında.
Ölümsüzdür bir ağaç, kıyaslarsan benimle
Çok daha şaşırtıcıdır, kısa bir çiçek başı
Birinin uzun ömrünü versinler bana, birinin yürekliliğini.
Bu gece serin kokular yayıyor ağaç ve çiçekler,
Varla yok arası ışığında yıldızların.
Arasında yürüyorum onların, hiçbiri fark etmiyor ama beni.
Uyurken tıpatıp onlara benzediğimi
Düşünüyorum bazen,
Düşüncelerim bulanık.
Uzanıp yatmak daha doğal benim için.
Açık bir iletişim içinde oluyorum gökle o zaman
Ama asıl son kez yattığımda bilinecek değerim:
Ağaçlar dokunabilir o zaman, bana ayıracak zamanları olur çiçeklerin
30 Ağustos 2012 Perşembe
ilk uyuyan
iki gündür ağır ve güzel filmler izliyorum. derin düşüncelere ihtiyacım var, tercihen bana ait olmayanlara. demin bir başka güzel filmin sonlarına doğru bakışlarını fark ettim. filmi durdurdum, yastığımı yanına çekip ben de onu izlemeye başladım. bu bizim için bir rutin, bir uyku öncesi ritüeli. uykuya dalarken birbirimizi izlemeyi seviyoruz. gözlerimiz yavaşça kapanırken, birden aniden açıp ''hala orda mı'' diye bakmayı, ben ona fısıldarken ve o bana purrr'larken birbirimizi dinlemeyi, ilk uyuyana gülümseyip sonrasında derin bir uykuya dalmayı.
bu bakışlarının fotoğrafını çektim bu gece, bu bakışlar benim için ''iyi uykular, yanındayım, sabah görüşürüz'' demek. ve benim her gün daha çok düşkünü olduğum bir kedim var.
28 Ağustos 2012 Salı
arya isminde bir kız
bugün hayatımda bir ilk gerçekleşti, bir bebekle tanıştım, gözlerinin içine uzun uzun baktım, minik elleriyle bir parmağımı tuttu ve kucağımda uyudu.
büyümesini izleyeceğim ve onunla pek çok şey yapacağımız için çok hevesliyim.
insan kendisini çok şaşırtabiliyormuş. bir bebek çok huzur verici olabiliyormuş. çok yakın bir arkadaşını bir anne olarak izlemek, inanılmaz keyifli ve etkileyiciymiş.
büyümesini izleyeceğim ve onunla pek çok şey yapacağımız için çok hevesliyim.
insan kendisini çok şaşırtabiliyormuş. bir bebek çok huzur verici olabiliyormuş. çok yakın bir arkadaşını bir anne olarak izlemek, inanılmaz keyifli ve etkileyiciymiş.
27 Ağustos 2012 Pazartesi
dışarda
dışarı çıkmak için eline bir fırsat geçer. bu fırsatı tepe tepe kullanırsın. kullandım.
altı tane elbise değiştirip, yarım saat özenle makyaj yapıp, sanki çok önemli bir yere gidiyormuşum gibi hazırlandım. aslında sıradan bir cumartesiydi, taksim, atölye ile başlayacak olan.
sonra yolum galatasaray'dan aşağı düştü, ne kadar da özlemişim o sokağı. casette butik önünden geçerken, indirim olduğunu hatırladım. küpelerini çok seviyorum, indirimdeki küpelerini daha çok seviyorum. eddie'nin küpelerinden buldum kocaman. kesin bir kaç kez takıp takıp vazgeçeceğim, sokağa bile çıkamayacağım.
biraz daha ilerde çizgi romancımız var, gitmeyeli en az bir yıl oluyor. içeri girdim ve o güzel kokuyu duydum, marvel kokusu dediğim. elbette ki batman, cat woman hatta bane için özel çıkarılmış pek çok anlamlı ve anlamsız seri, dergi, kitap gelmiş. tankgirl'ün görmediğim özel kalın kitapları, fiyatını sorup aynen geri koyduğum kocaman bir star trek quiz kitabı, eski ve ince dylan dog'lar. bir saat kadar aç bir şekilde hepsine baktım. derken o'nu gördüm. spidermanlerin arasında, apayrı bir şekilde arada sıkışmış bana bakıyordu. marvel'ın çıkardığı jane austen serisinden ''sense and sensibility''... bir süre ''bu ne zaman çıktı'' ile ''bunun burda ne işi var'' arasında gidip geldikten sonra kasaya koştum. kese kağıdında mis gibi yeni çizgi romanım, atölyeye gittim. çatıya çıktım. çay koydum. hava rüzgarlıydı, caddeden farklı olarak. ve ben de farklıydım, son bir haftadan epey farklı olarak.
ve günün geri kalanında ve gecede de çay teması vardı, bergamot kokusu, rüzgar, insana iyi gelen her türlü sıradan mutluluk.
altı tane elbise değiştirip, yarım saat özenle makyaj yapıp, sanki çok önemli bir yere gidiyormuşum gibi hazırlandım. aslında sıradan bir cumartesiydi, taksim, atölye ile başlayacak olan.
sonra yolum galatasaray'dan aşağı düştü, ne kadar da özlemişim o sokağı. casette butik önünden geçerken, indirim olduğunu hatırladım. küpelerini çok seviyorum, indirimdeki küpelerini daha çok seviyorum. eddie'nin küpelerinden buldum kocaman. kesin bir kaç kez takıp takıp vazgeçeceğim, sokağa bile çıkamayacağım.
biraz daha ilerde çizgi romancımız var, gitmeyeli en az bir yıl oluyor. içeri girdim ve o güzel kokuyu duydum, marvel kokusu dediğim. elbette ki batman, cat woman hatta bane için özel çıkarılmış pek çok anlamlı ve anlamsız seri, dergi, kitap gelmiş. tankgirl'ün görmediğim özel kalın kitapları, fiyatını sorup aynen geri koyduğum kocaman bir star trek quiz kitabı, eski ve ince dylan dog'lar. bir saat kadar aç bir şekilde hepsine baktım. derken o'nu gördüm. spidermanlerin arasında, apayrı bir şekilde arada sıkışmış bana bakıyordu. marvel'ın çıkardığı jane austen serisinden ''sense and sensibility''... bir süre ''bu ne zaman çıktı'' ile ''bunun burda ne işi var'' arasında gidip geldikten sonra kasaya koştum. kese kağıdında mis gibi yeni çizgi romanım, atölyeye gittim. çatıya çıktım. çay koydum. hava rüzgarlıydı, caddeden farklı olarak. ve ben de farklıydım, son bir haftadan epey farklı olarak.
ve günün geri kalanında ve gecede de çay teması vardı, bergamot kokusu, rüzgar, insana iyi gelen her türlü sıradan mutluluk.
22 Ağustos 2012 Çarşamba
üzgünüm eskisi gibi değil lunapark
Büyük Ev Ablukada şarkılarından alıntı yapmak hoş karşılanmıyor artık değil mi? Ama ya çok ihtiyacım varsa şuan, hatta tek ihtiyacım olan sözler onlara aitse? Belki o zaman kabul edilebilir.
İnsanın kendi yarattığı çaresiz ruh halinde, kapana kısılmış halde nefes almaya çalışması yeterince zorken, bir de çözümler bulmaya çalışması. hiç işe yaramayacağını bile bile.
Artık sağlık bozulmalarını kaldıramıyor bünyem. kendi sağlık bozulmalarım o kadar sorun değil, ama sevdiğim insanlarınki zor, içinden çıkılmaz. ve yaşlar büyüdükçe sağlık bozulmaları da ciddileşiyor, ''geçmiş olsun''la geçmiş olmuyor. iki elin çenende izliyorsun iç çekerek.
Yaşam şeklini değiştirmeye çalışmak apayrı bir konu. o kadar büyük bir kütle ki yaşam şekli, yerinden kımıldamıyor, yuvarlanmıyor, yeni bir şekle dönüştürülemiyor. ve tüm sorunların sebebi olarak dikiliyor tüm heybetiyle. ''Yaşam şekli''. Tekrarlayıp duruyorum. Sanki bir değişken yerinden kımıldatılabilse, diğerleri de peşi sıra gelecek, o kütle apayrı bir forma dönüşecek.
Kendimi biraz daha iyi hissettiğim zaman, temiz bir sayfaya bir liste yapacağım. ama şimdilik, yaşam şeklim ve sağlık sorunları kadar sabitim.
Ve yaşam şekillerimizin, sağlık sorunlarımızın mahfettiği tüm güzellikler için, çok üzgünüm. İnsan her zaman bir lunapark'a sahip olmuyor.
İnsanın kendi yarattığı çaresiz ruh halinde, kapana kısılmış halde nefes almaya çalışması yeterince zorken, bir de çözümler bulmaya çalışması. hiç işe yaramayacağını bile bile.
Artık sağlık bozulmalarını kaldıramıyor bünyem. kendi sağlık bozulmalarım o kadar sorun değil, ama sevdiğim insanlarınki zor, içinden çıkılmaz. ve yaşlar büyüdükçe sağlık bozulmaları da ciddileşiyor, ''geçmiş olsun''la geçmiş olmuyor. iki elin çenende izliyorsun iç çekerek.
Yaşam şeklini değiştirmeye çalışmak apayrı bir konu. o kadar büyük bir kütle ki yaşam şekli, yerinden kımıldamıyor, yuvarlanmıyor, yeni bir şekle dönüştürülemiyor. ve tüm sorunların sebebi olarak dikiliyor tüm heybetiyle. ''Yaşam şekli''. Tekrarlayıp duruyorum. Sanki bir değişken yerinden kımıldatılabilse, diğerleri de peşi sıra gelecek, o kütle apayrı bir forma dönüşecek.
Kendimi biraz daha iyi hissettiğim zaman, temiz bir sayfaya bir liste yapacağım. ama şimdilik, yaşam şeklim ve sağlık sorunları kadar sabitim.
Ve yaşam şekillerimizin, sağlık sorunlarımızın mahfettiği tüm güzellikler için, çok üzgünüm. İnsan her zaman bir lunapark'a sahip olmuyor.
21 Ağustos 2012 Salı
Myosotis arvensis
beni bu kadar iyi tanıyan, mutlu edilmeye ihtiyacım olduğu anda yanımda, telefonumda, posta kutumda beliren, şehirlerin önemsiz kaldığı, kendimi çok uyanık sanarken gerçekten sürpriz yapmayı başaran ve hiç yalnız hissettirmeyen güzel dostlarım için minnet doluyum.
27 çok büyük, hiç hazır değilim.
ama bu insanlar yanımda olmaya devam edecekse, anlaşmış gibi hepsi harika kitaplar ve defterler hediye edip ilham kaynakları yaratacaklarsa, en güzeli ise,
doğumgünü pastamdaki mumları üflerken, dilek tutmayı unutacak kadar sarhoş ve mutlu olmamı sağlayacaklarsa,
35 ya da 40 olmak ta pek önemli değil.
o masada çevremde olmayan ama varlıklarını ve iyi dileklerini yanımda hissettiğim dostlarım da dahil, iyi ki birbirimizi bulmuşuz...
19 Ağustos 2012 Pazar
Gökçeada yazısı
benim pek sevmediğim az sayıdaki Ege beldesinden biriydi Gökçeada. 10 yıl kadar önce gidip, her yerin çorak, ıssız, terk edilmiş görüntüsünden çok sıkıldığımı hatırlıyorum, bir de terk edilmiş bir rum köyünde yaşadığım korkuyu. onun dışında başka bir şey kalmamış aklımda ki, şiddetle karşı çıktım ve tereddütlerle ikna oldum.
çok güzeldi.
aklımda kaldığı kadar çorak, ıssız hele de terk edilmiş, hiç değildi. sıcakkanlı ve sohbete düşkün insanlarını, daha adaya gelir gelmez gördük, bir yerde azıcık dursak, beklesek, yanımızda adayı uzun uzun anlatmak üzere birileri belirdi. her yemek yediğimiz yerde, yemeği yapanın kendisi mutfaktan gelip, tatlı tatlı sohbet etti. insanların olmadığı yerler, aklımda kaldığı gibi çok fazla. merkez, kaleköy, eşelek, rum köyleri dışında fazla bir yerleşim yok. yol kenarlarında bir zamanlar çok güzel olduğunu tahmin ettiğimiz evlerin sadece bir duvarı, bir yıkıntısı kalmış. tüm tepeler, bitkiler, kayalar keçilere ait. bu kadar çok ve güzel keçiyi bir arada görmemiştim, günün her saati yol kenarında bir şeyler kemiren keçiler arasından ilerliyorsunuz.
yemekler ise ayrı bir paragrafı hak ediyor. kırmızı et seven insanlar için burası bir cennet, kuzu yemeklerinin meşhur olduğunu gelmeden önce okumuştum. oturduğumuz yerlerde de ''ne tavsiye edersiniz'' sorumuza, cevap hep ''kuzu tabii ki'' şeklinde geldi. kuzu pirzola, kekikli ve acılı ada kuzusu ve patlıcan ezmeli kuzu incik bir yıl boyunca rüyalarımı süsleyecek. mezeler de bir başka güzellikti, deneyebileceğimiz ne varsa denedik. Ege ve Akdeniz'deyken her bulunduğu yerde tüketilmesi elzem olan deniz börülcesi yine harikaydı. Girit ezmesi, ilk defa iki yudumdan fazla, tam olarak iki kadeh içmeyi başardığım rakının yanında harika giden, tuzlu, peynirli, otlu harika bir meze. karides güveç, en sevdiğim deniz ürünlerinden ahtapot salatası, en çok restaurant sahiplerinin ''küver'' dediği, ikram anlamına gelen kurutulmuş domates, ceviz, fesleğenden oluşan ezme aklımda kaldı. sabah, akşam ve öğlen sadece bu mezeleri yiyerek beslenebilirim.
Ada'da wind surf ve kite surf merkezleri var. Gökçeada Surf Okulu, kesinlikle ve gözüm kapalı önerebileceğim bir merkez. sadece konumu bile yeterli, adanın en tenha ve sessiz yerinde, upuzun, bomboş bir kumsaldaki tek merkez. sahilde uzanırken, önünüzde bir sağa bir sola ilerleyen rengarenk surf yelkenlerini izlemekten, önünüzdeki kitap öylece, açık bir şekilde kalakalıyor. bir çok kez ''bugün bitiriyorum'' diye açtığım kitabı, önümdeki canlı surf televizyonunu izlemeye daldığım için, sayfa ilerleyemeden kapadım. deniz, benim ideal deniz kavramıma çok uyuyor. Bozcaada'nın dondurucu soğuk denizinden çok daha sıcak, Assos denizi gibi sıcaklığı, ama dalgası çok daha normal. bazen çarşaf gibi dümdüz, bazen ufak dalgalar, her yer kum, her yer güzel deniz kabuklarıyla dolu. bu kadar çok keyif aldığım ve tadını çıkardığım az deniz kıyısı var.
Efi Badem pastanesi ve muhteşem kurabiyeleri, merkezdeki Gökçeada şarabı ve reçelleri satan, ufak dükkan (sakız reçeli, gelincik reçeli, yabanmersini şarabı tavsiyemdir) öğlen yemekleri için her gün zeytinyağlı ve sebze yemekleri yapan çok tatlı teyzelerin olduğu Hanım'ın yeri, akşamüstü ve akşamları gitmek, güzel bir kuzu yemeği yemek için Saklı Bahçe, denize girmek için Eşelek, özellikle de Gökçeada Surf Okulu önerilerim arasında. Ada'ya arabayla gidin, ıssız ve sessiz yollarında güzel yolculuklar yapın, camları açıp tüm kekik kokusunu içinize çekin. güneşin batışında güzel bir şarap ya da mojito ya da ne bileyim ice-tea ile keyif yapın, Türkiye'nin en batı noktasında gün batımını izleyin. yanınıza kitap, defter, kalem alın, çünkü çok ilham verici, rüzgar pek çok şey hatırlatıyor ve yaratıyor. ve gece vakti, hiçbir şehir ışığının bozamadığı yıldızlı gökyüzünü seyredin, biz fark etmeden ne çok yıldız, sürekli ve etkileyici biçimde kayıyorlar. gökyüzündeki toz bulutları bile görünüyor, en heyecan verici görüntülerden biri. ve yine, çok fazla dilek tuttum.
şimdiden bir yıl sonra tekrar gitmenin planlarını yapıyoruz, bu planlara asla uyulmadığını ve her yaz yeni bir yer keşfetmenin daha güzel olduğunu bildiğimden, bir daha ne zaman göreceksem, o zamana kadar, bildiğim en sessiz ve en huzurlu yer olarak aklımda kalacak Gökçeada.
geçen pazar bu saatlerde
en yapmamam gereken hatırlama şekli, en kurmamam gereken cümle. '' geçen hafta bu saatlerde'' başladı. yine aklımı Ege yollarında bırakarak döndüm. çocukken gittiğim ve hiç sevmediğim Gökçeada'ya bayılarak, hayran kalarak. ve Çanakkale'de çok ufak bile olsa bir arazi sahibi olmak gerektiğinden emin olarak.
evet, kendi kendime o cümleyi kuruyorum bir saattir. geçen pazar bu saatlerde... tatil yeni başlıyordu. hiç umut vermeyen ama çok neşelendiren bir şekilde, karşıdaki tepelere, denize yıldırımlar düşüyor, deli gibi bir yağmur sürekli yağıyordu ve her yer gri-maviydi. bir yandan ''ya bütün bir hafta böyle geçerse'' diyor, bir yandan da denize düşen yıldırımları izlerken çaylarımızı içiyorduk. sabahın 10'unda ada'nın merkezine inip açık bulduğumuz bir markete girip, tıkınmak için bir şeyler alırken de, yanımda getirdiğim tek hırkayı koca su birikintisine düşürüp küfürler ederken de, çok yakınlara inen yıldırımlara bakıp ''ya arabanın üzerine de düşerse'' derken de mutluydum içten içe. şimdi tam bir hafta sonra, aynı saatlerde, yine gri bulutlar var gökyüzünde, patlamak üzereler. ve ben ardı ardına aynı cümleyi sayıklıyorum.
6 Ağustos 2012 Pazartesi
toplumlar ve afyonlar
dün tüm bir gün sırasıyla tapınak şövalyeleri, erken hristiyanlık, sion tarikatı, Jacques de Molay, Nicolas Flamel, Rosslyn Şapeli, İsa ve havarileri, Magdalalı Meryem, Tyre'li William, İskenderiye Kütüphanesi, Hypatia ve Paganlık üzerine ne bulduysam okumakla, izlemekle geçti. erken hristiyanlık, İsa ve Meryem yıllardır takmış olduğum konular. Dini açıdan değil elbette, tarihi ve daha önemlisi sanattaki tasvirleri ve betimlemeleri çok cezbedici, düşündürücü. ikinci sınıfta yaptığım bir resim sunumunda, duvarımı alakasız mesih ve havarilerinin kartpostalları ile bezediğim için, saygıdeğer bir hocamdan azar işitmişliğim de var. ama ona da söylediğim gibi, bu konu çok ama çok ilham verici. kulaktan kulağa anlatılan, yayılan, kitleleri zapt eden bir durum var, üstelik anlatılan kişilerden hiç te aşağı kalır yanı olmayan ressamlar, heykeltraşlar ve mimarlar, bu inancı körüklemek için şuan hala hayranı olduğumuz gotik,barok,rönesans,maniyerizm eserlerini yaratıyorlar. nasıl peşinden gitmezsin ki bu düşüncenin. hayranı olmak için değil, öğrenmek için gidersin.
paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.
Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.
okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.
paganlık zamanında bilimin ve felsefenin harika bir şekilde gelişmesi, iskenderiye kütüphanesi, raphaello'nun athena okulu'nda resmettiği tüm filozoflar, platon ve aristoteles'in öğretilerini geliştiren ve düzenleyen bilim adamları ve bilim kadınları, başka bir araştırma konusu olarak akşam saatlerinde belirdi. annemin önüme koyduğu ''hristiyanlığı değil, bunları araştır'' dediği Agora (2009) filmi, konuya azıcık ilgisi olan, olmayan herkesin izlemesi gereken bir film. paganlığa her zaman sevgim ve saygım oldu, hatta benimseyebileceğim ve mantıklı bulduğum az sayıdaki inancı yaşama şeklinden biri. bu film, paganlığın sonunu ve hristiyanlığın ortaya çıkıp, Emek'in dediği gibi büyük bir vandallıkla ve yobazlıkla, dört yüz yıl boyunca oluşturulmuş muhteşem bir kültürü ve birikimi yok edişini anlatıyor. ve elbette Hypetia adındaki, tarihin ilk bilim kadını, matematikçi, filozof, sorgulamadığı hiçbir şeyi kabul etmeyen ve inanmayan, harika bir kişiliği.
Tapınak şövalyeleri ise, gerçek hikayelerini Tyre'li William'ın yazılarından (1130 civarında yaşamış bir tarihçi) öğrendiğimiz, geri kalan her şeyin uydurma, abartı ve hikaye olduğu bir konu. Sion tarikatı ise Dan Brown'ın süslediği ve Fransız, aç gözlü, kral olma hevesindeki soylu bir ailenin 1980'lerde ortaya attığı uydurması, bu durum National Geographic tarafından ''Da Vinci şifresi çözüldü'' belgeseliyle kanıtlanmış 2009 yılında. Tapınak Şövalyeleri, yani Templers ise, Kudüs'e giden zengin yolcuları koruyan, bankacılık ve çek sistemini ilk defa kullanan, daha sonra zapt edilemez biçimde güçlenen, ve sonunda Fransız kralının gaz vermesiyle, Papalık tarafından aforoz edilen ve işkencelerle yakılan, 300 yıl kadar tarih sayfalarında görülen bir oluşum. Haçlı Seferlerinde en parlak dönemlerini yaşıyor ve Kıbrıs'a kadar geliyorlar, ki bugün bir çok sayfada karşımıza Mason kelimesiyle yan yana çıkmaları da o zamanlarda maddi olarak inanılmaz şekilde güçlenmeleri ile başlıyor.
okuduklarımı unutmamak için buraya bir özet yazdım, internet o kadar sınırsız bir kaynak ki, bir yerden sonra doğrularla yanlışlar birbirlerini götürmeye başlayabiliyor, o yüzden her zaman basılı ve belgeli kaynaklar üzerinden araştırma yapmak daha güvenilir. bu hafta alacağım kitap listesi oldukça verimli, Alkım'da kitap seçerken İskenderiye Kütüphanesi'nde olduğumu var sayacağım.
4 Ağustos 2012 Cumartesi
Pek sık yapmadığım bir şey
Durup düşünmeme ve bunları yazmama sebep olan yaprak'a teşekkür ederim.
Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.
Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.
Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.
Kedim, muhteşem ve ilham dolu annem, sanat kitaplarım, şiir kitaplarım, en uzaktaki yakınlarım, dostlarım, en sonunda bitmiş olduğu için ergenliğim, hayal dünyasında geçen çocukluğum, büyümüş olduğum bahçeli ev, balkondaki tüm bitkiler, annemin rönesans kitaplarını önüme koyduğu gün, istediğimi yapmama, okumama, inanmama her koşulda izin veren ailem, kapalı ve rüzgarlı havalar, uzun ve kısa yolculuklar, sevgilim olan çocuk ve o çocuğun güzel elleri, ilham kaynaklarım, yıllar boyunca doldurduğum tüm defterler, yıllar boyunca dolduracak olduğum tüm defterler, ucu yeni açılmış 2b kalemler, Leonardo Da Vinci, bir yerlerde hala 10 yaşımdaki haliyle var olan Gölköy, iskeledeki çocuklar, başım sıkıştığında açabileceğim her telefon ve yazabileceğim her mektup için.
Şükran dolu olduğumu hatırladım. daha çok hatırlamam gerektiğini fark ettim.
Evet bugün, dünden tamamen farklı bir gün. ve dünyanın en şaşı kedisi, yağan yağmurdan ve esen rüzgardan, en az benim kadar hoşnut, yanımda havayı kokluyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










