30 Mayıs 2012 Çarşamba
Four Trees
Bu gece Egon Schiele'm tuttu. göresim, sevesim geldi. Bazı ressamların resimlerine bakarken, keyfi yerinde mi, acı mı çekiyor, kara kara düşündüğü bir şeyler mi var, hatta evli mi, evliliğinde mutlu mu, fakir mi, yemek almak yerine boya mı alıyor üç kuruşuyla... anlayabiliyorsunuz. hissedebiliyorsunuz. Schiele de öyle bir ressamdı, gencecik yaşında, genç eşiyle beraber, salgın hastalıktan gidivereceğini, yaşarken de sefalet içinde, dertler içinde ama tutku ve coşkuyla dolu olduğunu bütün o çarpık duruşlu, egzantrik kadınları anlatıyor. onlar anlatmazsa gökyüzü yanarken, sessizce ve zarif bir biçimde onları izleyen ağaçları, peyzajları anlatıyor. hissiz kalması zor resimler, hemen her ekspresyonistte olduğu gibi.
27 Mayıs 2012 Pazar
26 Mayıs 2012 Cumartesi
26
beklediğim bir şey vardı, o şeyin harika olmasını istiyordum, o şey harika olana kadar kesinlikle hiçbir şey olmayacaktı.
insanın yalnızken, okumak, çizmek, düşünmek ve yazmak için çok fazla vakti oluyor. ben vaktimi iyi değerlendirdim. yıllarca. nereden baksam sekiz tane bitmiş, kalın defter. neler hakkında yazdığımı hatırlıyorum, hatırladığım satırlar da var olduğu gibi. ''şimdi değil ama çok sonra, kendimi bıraktığımda, her şeyi unuttuğumda ve ellerine dokunduğum zaman gülümseyeceğim'' hep hayalperest bir kızdım.
ve tüm o zamanlarda beklemeye devam ettim. harika bir şey olacaktı, eninde sonunda ve kendiliğinden. olana kadar, yazmak, çizmek ve düşünmek için çok zamanım vardı.
bir şey oldu.
ve beklemenin asıl anlamını, beklemenin ne kadar sonsuz bir kısırdöngü olduğunu ben o zaman öğrendim.
24 Mayıs 2012 Perşembe
Ne yapman gerektiği
Sanata sığınmak zorundayız. Bu yaşımda, gördüklerimden, duyduklarımdan sonra, elimde kalan az sayıdaki gerçekten ve inanıştan biri bu. Adorno, Benjamin ve Lukacs'ın tartışmalarını hatırlıyorum, okuduğumuz, özet çıkardığımız, anlattığımız ne varsa, günün tuhaf bir saatinde aklıma geliyor hepsi. Sanat artık modernizm içinde bir ghetto, bir kurtarılmış bölge, belli bir kitle için, içinde var olabileceği tek kütle.
Kitleler ve kütleler üzerine de bir şeyler yazdım sonra. tekrar okuduğumda bana bile o kadar soyut geldi ki, şimdi buraya temize çekemiyorum. Onlar karışık, soyut ve kirli kalacaklar, ki bu da kitlenin doğasına uygun.
Sanata sığınmak zorundayız. içinde bulunduğunuz çevreden, toplumdan, şehirden, ülkeden ve dünyadan delirerek, bir ateş topuna dönüşerek ve yıldız patlamaları yaşayarak kaçmak istediğinizde, yaratacağınız ve içinde gerçekten bir yere ait hissedeceğiniz tek gerçek bu. hissedeceğim de diyebilirim. hissettiğim de.
Kendisini ifade etmeye yeltenmeyen bir insan olmayın. yanlış ifade etmek bile bundan iyidir, çünkü bir araç kullanmışsınızdır, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, bir araç, ifade için. cümle, renk, ses, nota, figür, fırça, öfke, drama, eylem, gürültü, görsel, işitsel, zihinsel. her şey olur, hepsi olur. ifade yollarını arayan ve bilen az insanız, sanat bir sığınma alanı ve varlığın anlam arayışı, günlük yaşamın sunduğu buluntu hislerle dinmeye müsait değil.
Günün ilerleyen saatlerinde biraz daha karmaşık ve anlamsız olanlarını defterime yazacağım. daha sonra Adorno ile tartışmak üzere..
Kitleler ve kütleler üzerine de bir şeyler yazdım sonra. tekrar okuduğumda bana bile o kadar soyut geldi ki, şimdi buraya temize çekemiyorum. Onlar karışık, soyut ve kirli kalacaklar, ki bu da kitlenin doğasına uygun.
Sanata sığınmak zorundayız. içinde bulunduğunuz çevreden, toplumdan, şehirden, ülkeden ve dünyadan delirerek, bir ateş topuna dönüşerek ve yıldız patlamaları yaşayarak kaçmak istediğinizde, yaratacağınız ve içinde gerçekten bir yere ait hissedeceğiniz tek gerçek bu. hissedeceğim de diyebilirim. hissettiğim de.
Kendisini ifade etmeye yeltenmeyen bir insan olmayın. yanlış ifade etmek bile bundan iyidir, çünkü bir araç kullanmışsınızdır, doğru ya da yanlış, uygun ya da değil, bir araç, ifade için. cümle, renk, ses, nota, figür, fırça, öfke, drama, eylem, gürültü, görsel, işitsel, zihinsel. her şey olur, hepsi olur. ifade yollarını arayan ve bilen az insanız, sanat bir sığınma alanı ve varlığın anlam arayışı, günlük yaşamın sunduğu buluntu hislerle dinmeye müsait değil.
Günün ilerleyen saatlerinde biraz daha karmaşık ve anlamsız olanlarını defterime yazacağım. daha sonra Adorno ile tartışmak üzere..
23 Mayıs 2012 Çarşamba
değişkenler.
gelişime ayak uydurmak ile değişimi yadırgamak çok farklı birbirinden.
gelişim ne kadar gerekli ve mükemmel bir eylem ise, ve zor elbette;
değişim o kadar hızlı, acı, korkutucu, ötekileştirici.
gelişimi izlemek ne kadar keyifli ve gülümsetici ise,
değişimi izlemek o kadar dehşet verici olabilir. ve acıklı. ve elden bir şeyin gelmeyeceğini anladığın o an, sindirme anı, ''savaşı kaybettiğin'' an.
gelişim ve değişim ikiz kardeşlerdir. uzaktan bakan yabancı bir göz için neredeyse aynı, birebir hallerdir. çok, çok yakından tanıyan birisi ayırt edebilir ancak farklarını, aralarındaki derin uçurumu.
ve o kişi ''savaşı kaybetmiştir'' değişim her zaman kazanır, ezici, hızlı, acımasız değişim, gelişimi gölgede bırakır cezbedici halleri ile.
bu gece elim çenemde uzun uzun düşünürken, değişim ve gelişim üzerine,
çok ama çok yorgun hissettim. tahammülsüz. bezmiş. siz değişin, son hızla değişin, bunu yaparken muhteşem büyüklükte adımlar atarak geliştiğinizi sanın bir yandan, daha başarılı, daha sosyal, daha zengin, ''daha'' hissedin kendinizi. sahip olduğunuz en ''özel'' en ''değerli'' huylarınız, değişimin ezici ayakları altında unufak olup sizi sıradan ve özelliksiz ama verimli bir köle haline getirirken, bu değişimin tadını çıkarın. gelişmek adına ufak adımlar atan en yakınlarınızı bile yadırgar hale gelin. çünkü onlar değişmiyorlar. aynılar. bir yerden sonra kopmanız da gerekecek, muhteşem değişiminize hayran kalmadıkları için. ve muhteşem değişiminize ön ayak olan, paylaşan, şakşaklarıyla destek olanların kıymetini bilin. onlar sizin gerçek dostlarınızdan daha değerli, daha önemliler artık. yıllar önce tuhaf bulduğunuz, hiç hoşlanmadığınız, dalga geçtiğiniz insanlara büyük bir hızla dönüşürken, sizi arkanızdan itekleyen kim varsa, artık siz bir bütünsünüz. eski dostlarınız ise ötekiler.
ben bir süre resim yapmak istiyorum sakince. sizi görmeden.
ve aklımda hep, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki söz: ''artık kendinize benzemiyorsunuz.''
gelişim ne kadar gerekli ve mükemmel bir eylem ise, ve zor elbette;
değişim o kadar hızlı, acı, korkutucu, ötekileştirici.
gelişimi izlemek ne kadar keyifli ve gülümsetici ise,
değişimi izlemek o kadar dehşet verici olabilir. ve acıklı. ve elden bir şeyin gelmeyeceğini anladığın o an, sindirme anı, ''savaşı kaybettiğin'' an.
gelişim ve değişim ikiz kardeşlerdir. uzaktan bakan yabancı bir göz için neredeyse aynı, birebir hallerdir. çok, çok yakından tanıyan birisi ayırt edebilir ancak farklarını, aralarındaki derin uçurumu.
ve o kişi ''savaşı kaybetmiştir'' değişim her zaman kazanır, ezici, hızlı, acımasız değişim, gelişimi gölgede bırakır cezbedici halleri ile.
bu gece elim çenemde uzun uzun düşünürken, değişim ve gelişim üzerine,
çok ama çok yorgun hissettim. tahammülsüz. bezmiş. siz değişin, son hızla değişin, bunu yaparken muhteşem büyüklükte adımlar atarak geliştiğinizi sanın bir yandan, daha başarılı, daha sosyal, daha zengin, ''daha'' hissedin kendinizi. sahip olduğunuz en ''özel'' en ''değerli'' huylarınız, değişimin ezici ayakları altında unufak olup sizi sıradan ve özelliksiz ama verimli bir köle haline getirirken, bu değişimin tadını çıkarın. gelişmek adına ufak adımlar atan en yakınlarınızı bile yadırgar hale gelin. çünkü onlar değişmiyorlar. aynılar. bir yerden sonra kopmanız da gerekecek, muhteşem değişiminize hayran kalmadıkları için. ve muhteşem değişiminize ön ayak olan, paylaşan, şakşaklarıyla destek olanların kıymetini bilin. onlar sizin gerçek dostlarınızdan daha değerli, daha önemliler artık. yıllar önce tuhaf bulduğunuz, hiç hoşlanmadığınız, dalga geçtiğiniz insanlara büyük bir hızla dönüşürken, sizi arkanızdan itekleyen kim varsa, artık siz bir bütünsünüz. eski dostlarınız ise ötekiler.
ben bir süre resim yapmak istiyorum sakince. sizi görmeden.
ve aklımda hep, yıllar önce okuduğum bir kitaptaki söz: ''artık kendinize benzemiyorsunuz.''
13 Mayıs 2012 Pazar
en uzağa yollanan mektup
sevgili hanımefendi,
tanımadığım anneler içinde en çok sevdiğim. o kadar çok kutlamak isterdim ki sizi bugün. ve öncesinde ise tanımak. beni sever miydiniz bilmiyorum, belki hiç hoşlanmazdınız, tuhaf bulabilirdiniz, ya da fazla düşkün, fazla sevgi dolu, bilemiyorum. ama ben sizi tanımayı çok isterdim. büyük bir ölçüde de tanıyor gibiyim, hayal meyal, göz kararı, benzerliklerden, çocukluktan gelen izlerin dışa vurumundan, güzel bir yetiştirilme şeklinden çıkarımlarda bulunuyorum. ve bazen, bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun, siyah beyaz, kırılgan, kibar bir gülümsemeye, ve o yanaklara, çok iyi tanıdığım, çok sevdiğim, içime yerleşmiş o ifadeye bakıyorum. içimden konuşuyorum da, dinlediğinizi var sayarak. evet biliyorum, bazen çok şikayet ediyorum, çok dert yanıyorum size, ama bana iyi geliyor. ve şikayet ettiğim anlarda bile, minnet ve hayranlık doluyum size, bunu hissettiğinizi de biliyorum. tanıdığım en sorumluluk sahibi çocuk o. evet resmen çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin öyle kalacak, o çocuk pırıltısı ve zekası hep olacak üzerinde. ve ben onu izlediğim anlarda (onu izlemeyi ve anlatmayı tuhaf bir görev olarak edindim, seviyorum bu görevi) içimden çok sık gülümsüyorum, yüzüne de gülümsüyorum bazen, o zaman çabuk şımarabiliyor. zaten çok şımarttım, size sık sık bunu da anlatıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. içimde öyle bir sevgi var ki, aslında annelik hissine çok yakın. ne yapsa yok edemeyeceği bir sabır, hoşgörü ve fedakarlık, ve aynı ölçüde bir heyecan. ah sizinle konuşabilseydim, o kadar iyi biliyorsunuz ki siz bu hissi, ona ilk baktığınız andan itibaren binlerce kat fazlasını hissettiniz çünkü. çok derinden, çok fazla hissettiniz ve o sevgi hala benim tanıdığım çocuğun gözlerinde var, içinde var, sahip olduğu en değerli his olarak saklıyor onu.
belki her şey çok farklı olurdu. aklımın alamayacağı biçimde, her şey ama her şey farklı olurdu. onun hayatında, başkalarının hayatında. ama, yine aklımın almadığı ve almayacağı sebeplerden, her şey bugünkü halinde. gerçekten üzgünüm. ama inandığım çok güçlü gerçekler var, bildiğim, emin olduğum. o yüzden sık sık konuşuyorum sizinle, hiç tanışmadığımız halde. bu sayfaya evrenin sonsuz boşluğuna göndermek istediğim her şeyi yazdığım gibi, bunları da yazıp gönderiyorum. izlemeye ve anlatmaya devam edeceğim size. uzaktan uzağa hep hayranlık duyacağım bir kadın ve bir annesiniz, anneler gününüz kutlu olsun.
tanımadığım anneler içinde en çok sevdiğim. o kadar çok kutlamak isterdim ki sizi bugün. ve öncesinde ise tanımak. beni sever miydiniz bilmiyorum, belki hiç hoşlanmazdınız, tuhaf bulabilirdiniz, ya da fazla düşkün, fazla sevgi dolu, bilemiyorum. ama ben sizi tanımayı çok isterdim. büyük bir ölçüde de tanıyor gibiyim, hayal meyal, göz kararı, benzerliklerden, çocukluktan gelen izlerin dışa vurumundan, güzel bir yetiştirilme şeklinden çıkarımlarda bulunuyorum. ve bazen, bir fotoğrafa bakıyorum uzun uzun, siyah beyaz, kırılgan, kibar bir gülümsemeye, ve o yanaklara, çok iyi tanıdığım, çok sevdiğim, içime yerleşmiş o ifadeye bakıyorum. içimden konuşuyorum da, dinlediğinizi var sayarak. evet biliyorum, bazen çok şikayet ediyorum, çok dert yanıyorum size, ama bana iyi geliyor. ve şikayet ettiğim anlarda bile, minnet ve hayranlık doluyum size, bunu hissettiğinizi de biliyorum. tanıdığım en sorumluluk sahibi çocuk o. evet resmen çocuk, kaç yaşına gelirse gelsin öyle kalacak, o çocuk pırıltısı ve zekası hep olacak üzerinde. ve ben onu izlediğim anlarda (onu izlemeyi ve anlatmayı tuhaf bir görev olarak edindim, seviyorum bu görevi) içimden çok sık gülümsüyorum, yüzüne de gülümsüyorum bazen, o zaman çabuk şımarabiliyor. zaten çok şımarttım, size sık sık bunu da anlatıyorum, ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. içimde öyle bir sevgi var ki, aslında annelik hissine çok yakın. ne yapsa yok edemeyeceği bir sabır, hoşgörü ve fedakarlık, ve aynı ölçüde bir heyecan. ah sizinle konuşabilseydim, o kadar iyi biliyorsunuz ki siz bu hissi, ona ilk baktığınız andan itibaren binlerce kat fazlasını hissettiniz çünkü. çok derinden, çok fazla hissettiniz ve o sevgi hala benim tanıdığım çocuğun gözlerinde var, içinde var, sahip olduğu en değerli his olarak saklıyor onu.
belki her şey çok farklı olurdu. aklımın alamayacağı biçimde, her şey ama her şey farklı olurdu. onun hayatında, başkalarının hayatında. ama, yine aklımın almadığı ve almayacağı sebeplerden, her şey bugünkü halinde. gerçekten üzgünüm. ama inandığım çok güçlü gerçekler var, bildiğim, emin olduğum. o yüzden sık sık konuşuyorum sizinle, hiç tanışmadığımız halde. bu sayfaya evrenin sonsuz boşluğuna göndermek istediğim her şeyi yazdığım gibi, bunları da yazıp gönderiyorum. izlemeye ve anlatmaya devam edeceğim size. uzaktan uzağa hep hayranlık duyacağım bir kadın ve bir annesiniz, anneler gününüz kutlu olsun.
her şeyin kırılacak kadar güzel olduğu anlar vardır.
bu sabah ve öğlen, öyle anlardandı. önce upuzun bir yazıyla olan biten ne varsa anlattım, kendime de tekrar etmiş oldum. sonra baktım ki, herkesin kendi özel anları, kendi içindeyken daha değerli. ki bu bana sık verilen bir öğüttür. o yüzden hepsini seçip sildim.
6 Mayıs 2012 Pazar
tül perde
insanın cümle kuramayacak kadar yorgun olduğu pazar günleri vardır. özellikle pazar günleri. cuma ve cumartesi boyunca, üzerinden kendi davet ettiğin heybetli ve acımasız tırların geçtiği, ve haftasonunun teoride bitmiş olduğu, kürkçü dükkanına döndüğün yorgun pazar günleri. makyajsız pazar günleri.
kendi sesimi ve görüntümü unutmak istiyorum.
kendi sesimi ve görüntümü unutmak istiyorum.
3 Mayıs 2012 Perşembe
the music came first, my dear friend.
''hangi high fidelity kadınısın?'' isimli bir test olmasını, onu çözmeyi ve bu filmi izlerken kafamda oluşan soru işaretlerinden kurtulmayı gerçekten çok isterdim. tanıdığım muhteşem kadınlara baktığımda, çoğu laura, başroldeki sarışın. kafası karışık, zayıf ve ezik erkeğe tahammülü olmayan, acımasız olacak cesarete sahip, güçlü, karakterli. ben laura değilim, o kesin. ortak noktalarının olması seni o insana benzer yapmıyor bazen, malesef. en çok korktuğum charlie olmak, catherine zeta jones'un oynadığı. çevresine karşı ufak bir drama yaratıp, sanattan, edebiyattan, pek çok muhteşem şeyden, gürültüyle, herkesin gözüne sokarak, sürekli konuşan, ama aslında konuşarak içindeki boşluğu örtmeye çalışan, yalnız ve mutsuz kadın olmak. umarım charlie değilimdir, umarım kimse bana baktığında charlie'yi görmüyordur. sonra bir de titrek olan var, adını unuttum, oyuncusunu da unuttum, çok utanç verici bir dalgınlık ve unutkanlık problemi yaşıyorum bir süredir. titrek dediğim kadın, rob gordon'a karakter ve ruh hali olarak çok benzediği için hayatına girmiş olan, sonraki yıllarda psikolojik tedavilere ve insanın içini sıkan bir bunalıma gömülmüş olan, eski sevgilisine yavru köpek bakışlarıyla ''hayatında biri var mı?'' diye soran kadın. umarım titrek bir kadın olmam, o kadın olmak ta büyük bir trajedi olur. neyse ki listenin ikinci sırasında yer alan, masum ve tatlı, edepli sevgilisi değilim, o konuda içim rahat, bir de onun için kaygılanmama gerek yok. kaldı geriye üç karakter, bir dahaki izleyişimde kafa yormam gereken.
işin tuhafı, bu kadınları, bu filmi, o muhteşem diyalogları izlerken, içten içe hep hangisine en yakın olduğumu biliyor olmam. büyük bir ihtimalle, bundan 10 sene sonra kabulleneceğim üzre, ben rob gordon'ım. takıntılı, geçmişe saplanıp kalmış, listelemeden düşünemeyen, her an için uygun şarkısı ve grubu bulunan, tuhaf, hafif rahatsız edici. böyle olmayı seviyor muyum, hayır, azıcık bile sevmiyorum. çoğu zaman en çok kendimi rahatsız ediyorum, sonra arkadaşlarımı, sonra sevgilimi, sonra ailemi, hepsi biraz rahatsız hep, benim saplantılı, tuhaf tavırlarımla ilgili. ya da hepsi benim kuruntum, umurlarında bile değilim, bu da düşündürücü ama şuan kafamı yoramayacağım bir konu. eğer bu an için bir şarkı çalmam gerekse, a hundred lovers'ı çalardım, josep'den.
son olarak, high fidelity izlediğim en seksi filmdir. evet. böyle düşünüyorum ben. (emek'in düşüncelerini kendi düşüncelerimmiş gibi yazmak ve en içten küfürlerini almak, her zaman sevdiğim bir eylem olmuştur, çünkü herkes bilir ki, her akdeniz kadını gibi, emek kızınca çok güzel olur.)
2 Mayıs 2012 Çarşamba
heaven can wait
bir şarkı, hiçbir şey yolunda değilken, arka arkaya türlü saçmalıklar yaşanırken
her şeyi yolunda gösterebilir.
dahası, her şeyi yoluna da sokabilir. bunu yumuşak bir melodi ve düzenli gitar ritmleri ile mi yapar, yoksa charlotte huzur veren sesiyle mırıldanırken mi bilemiyorum. belki klibinin de etkisi var, olabilir, olabilir...
her şeyi yolunda gösterebilir.
dahası, her şeyi yoluna da sokabilir. bunu yumuşak bir melodi ve düzenli gitar ritmleri ile mi yapar, yoksa charlotte huzur veren sesiyle mırıldanırken mi bilemiyorum. belki klibinin de etkisi var, olabilir, olabilir...
25 Nisan 2012 Çarşamba
ama keyfi yerinde
Blog'un yeni şekli boş bir defter sayfası.. en yazılası olanlardan, sanki bir de tükenmez kalem olsa elimde, bir şeyler karalayacağım ortalara doğru, yazmaktan sıkılıp. bu aralar gerçek kağıt ve gerçek kalemi çok kullanıyorum, defterim eskisi gibi, hep yanımda. ''belki bestelerim'' diye yazdıklarım (neyse ki yok öyle bir yeteneğim) ''belki tasarlarım'' diye eskiz aldıklarım (neyse ki üşengecim) ''belki mektubun içine koyarım'' diye çizdiklerim, yazdıklarım'' (neyse ki en azından bunu başarabilirim)
kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.
bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.
sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.
yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.
kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.
bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.
sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.
yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.
22 Nisan 2012 Pazar
efektli, renkli, kontrastı düşük




fotoğraflardan bahsettiğim kadar, kendimden de bahsediyorum. teknolojik bir telefonum olmadan da, yeni çıkan pratik fotoğraf editleme siteleriyle, instagram fotoğraflar yapıyorum kendime. oynuyorum.
uzaktaki yakınlarım geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilemem ben. bodrum'dan, izmir'den geldiklerinde mesela, dün olduğu gibi, manasızca etrafta koşturup, duvarlara çarparak zor sakinleşirim. kuyruğum olsa, böyle anlarda hiç durmadan sallıyor olurum.
fotoğraftaki kedi, atölyenin beyefendisi, yakında baba olacak. ayakkabılarım da yeni, dedi ki ''hep koyu renk alıyorsun, bir değişiklik yap açık renk al'' ben de böyle nane yeşili midir nedir, aldım bir şey, fazla açık renk, gözüm alışmadı henüz.
kontrastı düşük bir kadın hakkında bir şeyler yazdım defterime. göz yormayan, kafayı meşgul etmeyen, istese de yapamayan bir kadın. çünkü soluk biraz, ne kadar turuncu, yeşil, siyah taşısa da, soluk. o yüzden fazla yer kaplamıyor, fazla yer etmiyor.
11 Nisan 2012 Çarşamba
9 Nisan 2012 Pazartesi
her şey yerinde
''nerede o eski romantik komediler'' temalı bir sohbet çevirdik dün gece. buradan da hollywood'u sırf klas romantik komedi oyuncuları yaşlandı diye, yeni nesile adapte etmeye çalıştıkları ucuz, kirli, ne komik ne romantik olmayan filmleri için kınıyorum. romantizm ihityacını bu filmlerle gideren büyük bir kitle var.
kedim çok komik horluyor. hele rüya görürken ağzını şapırdatması apayrı bir konu.
ağız şapırdatmak demişken, bir karıncayı bile incitemeyen ben, bir gün kulağımın dibinde şakır şukur sakız çiğneyen ve balon patlatan herhangi bir insanı delice tokatlayacağım. daha berbat pek az ses var bildiğim.
bugün sevdiğim bloglarda hep, o sevdiğim renklere sahip, soluk, teknolojik telefonla çekilmiş, kare fotoğraflara rastladım. iki tane de benden, dün çektiğim.
madde madde, liste liste, başlık başlık toplamak istiyorum her şeyi. kütüphane gibi düzenli bir zihin istiyorum daha doğrusu.
bu ara hemen hemen hiç resim yapmıyorum. ama aklımdan en az üç tablo tamamladım bu hafta.
son olarak güneşli, mis günlerin arasında gök gürültülü, yağmurlu günlerin girmesi, hayatın bir özetidir dostlarım diyerek şu güzelim havaları saçma felsefi söylemlerle aşağılamayacağım, her hava güzel geliyor bu ara, hepsine kabul.
hatırlayamadığım dandik bir filmde ''her şeyin bir yeri olmalı ve her şey yerinde olmalı'' diyordu bir kadın. aklıma kazınmış film repliklerinden, severim.
22 nisan akşamı krek'te çalacaklar.
1 Nisan 2012 Pazar
doğumgünü kızının dostu

gel emek mate yavrum, öncekileri bir analım beraber. şimdikine en son geçelim.
ilki çok absürd, bize yakışacak şekilde. sen uzun kızıl saçlarından yeni kurtulmuştun, bense herkesin görünce ürktüğü o ''psikolojik rahatsız'' halimden. bahar başlangıcıydı, her sene olduğu gibi. henüz bir yıl bile olmamıştı arkadaşlığımız başlayalı, ama o kadar çok gülüyorduk aynı var olmayan şeye, o kadar aynı, var olmayan dili konuşuyorduk ki. aldığımız hediyelerden sadece kapağında pala bıyıklı bir osmanlı padişahı olan defteri hatırlıyorum. gerisi biraz flu. sana hediye pakedini verince hemen o deftere takıldın, yıllar sonra hala, bu ilk olan ''bana padişahlı defteri layık gördüğünüz'' doğumgünüm diye anılacaktı senin tarafından. bilememiştik.
bir başkasını hatırlıyorum, sen mecidiyeköydeki evindesin, ısrarla çıkıp atölyeye gelmiyorsun. atölyede pastan hazır, ekşimek üzere artık. paket paket cipsler, içkiler, şekerler masada. seninle benim resim yaptığımız masada. tüm atölye sen içeri girdiğinde çıngar koparmak üzere bekliyor, cipsleri tırtıklıyor, pastanın üstündeki süsler üç beş yeniyor, gittikçe azalıyor. arıyorum, ''sevgilimle uyuyorum, ben çıkmayacağım bugün'' diyorsun. sevgilin de yeni, sevgilin de harika, birşey diyemiyoruz. sonunda sevgilini arıyoruz, 'gönder şunu evden, atölyeye gelin' diye. eniştelerin eniştesi sıtkı, seni zor bela o evden çıkarıp getiriyor. sen homur homur kapıdan giriyorsun, ışıklar kapalı atölyede, birden ''sürpriiiiz'' diye bağırıyoruz, sen olduğun yerde zıplamaya başlıyorsun hiç konuşmadan. ben de başlıyorum. manasızca bir süre zıplıyoruz.
bir başka yıl. yine dükkan dükkan gezip, hediye paketimize hediye depoluyoruz pelinle. elbette ki bir elbise alınacak en başta, seni can evinden önce elbiseyle vuracağız. street box'a girip fuşya renkli elbiseyi gözümüze kestiriyoruz, kapıp çıkıyoruz. sonra başka şeyler de ekleniyor pakede, kuka'da buluşuyoruz sonra. sıtkı da çok hevesli, yerinde duramıyor, sana elbiseler ve çantalar almış. sıtkı, pelin, ben aldığımız elbiseleri anlatıyoruz birbirimize, böyle kıpır kıpır. ağzımızdan şunlar dökülüyor ''biz street box'tan aldık bir tane, böyle fuşya, koyu pembe, -aaa ben de ordan öyle birşey aldım. bizimki böyle beli fiyonklu, sırtı şöyle... -lan! benimki de!'' bir acele paketleri açıyoruz ve sana aynı elbiseyi aldığımızı görüyoruz dehşet içinde. sen geliyorsun, utanç ve neşe içinde paketlerimizi veriyoruz. sonra siz elbise değiştirmeye gidiyorsunuz.
bir başka doğumgünü, yine kuka'dayız. kalabalığız. birşeyler yeni olmuş, birşeyler yeni olmak üzere.. evrim ve ben aldığımız iki boy farklı pastayı üst üste monte edip yeni bir pasta yaratmanın sevincini yaşıyoruz. sıtkı ve senin fotoğraflarını çekiyorum, açık mavi, açık pembe tonlarda. hediyeleri hiç hatırlamıyorum o yıl. ama sen pastanın mumlarını üfleyip dilek tutarken, içimden senin için dilediklerimi hatırlıyorum. gerçek olduklarını üç yıl içinde görebildiğim dilekler.
geçen sene. senin çatı katındayız. kız kızayız bu sefer. ama elbette, bir de sıtkı var. iyi ki var. artık belli gideceğiniz, sürekli ''bir arada son doğum günün'' deyip duruyoruz. ama buruk falan değiliz, aylar var daha gitmene. bıyıklı kolyeyi, güzel elbiseleri, chetic çorapları falan hatırlıyorum. sonra bize yaptığın ufak defileyi.
eski doğumgünlerin yine kafamdan geçiyor, şaşırıyorum her yıl ne kadar değiştiğine ama bir o kadar aynı kalışına, şaşırtıcı şekilde ani ve farklı, güven ve huzur vermek üzere aynı. hep bir şeylerin arasında, ama asla belirsiz değil, hep çok net. ve her an ''pffff''layarak gülme krizine girmeye hazır. ben olur olmadık bir yerde kahkahalara boğulursam da bana katılır, tek başına kovulmam ordan. ve bana saatlerce izah edebilecek kadar sabırlı, asla kabullenmeyeceğim şeyleri. arada şöyle sağlam bir küfredip, aklımı başıma getirmek üzere her zaman biraz, bir nebze olsun mantık sahibi. hep ne istediğini bilen, hep istemeye ve peşine düşmeye hazır. ne kadar sevgi dolu olduğunu belli ederse başına iş açmaktan korkan, ama sevgisini de eksik etmeyen, bir de güzel yemek yapan, zeytinyağlısı ayrı, çorbası ayrı, tatlısı ayrı. ilerde köpekleri çok sevecek, vazgeçemeyecek olan. çocuk korkumu çocuğu sayesinde aşacak olduğum. daha binlerce olasılığımız olan. üstelik seven eleven'ın köşesinde olan, hayal ürünü olasılıklar gibi değil, daha tanıştığımız an önümüzde sonsuz olasılığın bulunduğu, kimsenin umursamayacağı bir tarih sayfasına, siyah beyaz bir fotoğrafın altında ''işte emek ve eylül böyle tanıştılar'' şeklinde not düşülecek olan.
dost.
dün ilk defa tam olarak yanında değildim doğumgününde. aramızda ülkeler, ırmaklar, küçük yer yüzü şekilleri vardı. fakat tüm gün bir şeyler düşündüm eskiye ve bugüne dair, bir şeyler karaladım not defterime. onları da yırtıp sana gönderilecek pakete ekleyeceğim, belki benim sensiz ilk doğumgününü nasıl geçirdiğimi, neler çizdiğimi görmek istersin. çünkü bu defteri hemen karıştırırdın burda olsan. üzerinde konuşurduk hemen.
doğmuş olduğun ve tanıştığımız o komik sonbahar günü için her zaman 'iyi ki' diyeceğim. bu doğumgününde tuttuğum dilek, bir seneyi kapsıyor, gerçek olduğu günün gecesi nehir kıyısında şaraplarımızı bunun için içeriz.
28 Mart 2012 Çarşamba
kenzo
ikea'da geçen bir günün sonunda, dışarı, güneşe çıktım. o an önümden birkaç kız geçti, birileri, birkaç insan... ve sonra o koku, o tanıdık koku. yıllar öncesine ait, ama yıllar sonra bile hiç unutmayacağım o koku.
ince uzun, cam bir şişeydi ve şişenin üzerinde kırmızı, ince uzun bir çiçek vardı. saçlarına, boynuna, tüm kıyafetine sıkardı onu. o zamanlar da parfüm hiç sevmezdim, burnum kırışarak ''çok ağır yahu, nasıl sürüyorsun bunu'' derdim. ve tüm gün o kokardı, gelip bizde kalırdı, evine gittiğinde yastığım kokardı hala, iki gün, üç gün..
içimizden insanlar, zamanlar ve mekanlar geçiyor, değişiyoruz, uzaklaşıyoruz, maddi ve manevi olarak uzaklaşıyoruz. en sonunda, bir zamanlar imkansız görünen o kopuş bile gerçekleşiyor. ve devam ediyoruz, kendimiz bile fark etmeden, kendiliğinden. kimimiz daha güvensiz, daha inançsız, kimimiz daha şanslı, daha mutlu. ben hangisi olduğumu bilmiyorum, belki hem güvensiz, hem şanslı, hem mutlu, değişik, karışık..
ama soğuk ve güneşli bir günde, çok tanıdık bir parfüm kokusu, 16 yaşımdaki hiçbir şey bilmeyen, sadece tıka basa sevgiyle dolu halime dil çıkarıyor, alay ediyor o halimle. artık iki farklı insanız.
ince uzun, cam bir şişeydi ve şişenin üzerinde kırmızı, ince uzun bir çiçek vardı. saçlarına, boynuna, tüm kıyafetine sıkardı onu. o zamanlar da parfüm hiç sevmezdim, burnum kırışarak ''çok ağır yahu, nasıl sürüyorsun bunu'' derdim. ve tüm gün o kokardı, gelip bizde kalırdı, evine gittiğinde yastığım kokardı hala, iki gün, üç gün..
içimizden insanlar, zamanlar ve mekanlar geçiyor, değişiyoruz, uzaklaşıyoruz, maddi ve manevi olarak uzaklaşıyoruz. en sonunda, bir zamanlar imkansız görünen o kopuş bile gerçekleşiyor. ve devam ediyoruz, kendimiz bile fark etmeden, kendiliğinden. kimimiz daha güvensiz, daha inançsız, kimimiz daha şanslı, daha mutlu. ben hangisi olduğumu bilmiyorum, belki hem güvensiz, hem şanslı, hem mutlu, değişik, karışık..
ama soğuk ve güneşli bir günde, çok tanıdık bir parfüm kokusu, 16 yaşımdaki hiçbir şey bilmeyen, sadece tıka basa sevgiyle dolu halime dil çıkarıyor, alay ediyor o halimle. artık iki farklı insanız.
25 Mart 2012 Pazar
dogo!
aklım hala dün gördüğüm, mıncıkladığım, çenesini koluma dayayıp uslu uslu duran dogo argentino'da. çocukluğumdan kalan bir ''köpek cinsleri ve köpek bakımı'' kitabım var. ordan her cinsin özelliklerini, ırkını, huylarını okumaya bayılırdım. şimdi hala internetten bakıyorum, kafamdan geçiriyorum ''kesin beagle alırım yerim olursa, yok efendim bulldog alırım, pointer da olabilir'' şeklinde. dün şu koca kafalı, kibar beyefendiyle tanıştıktan sonra, dogo argentino üst sıralara tırmandı hemen. artık gittiğim hayvan barınağında hangisine rast gelirsem o gün, yerimin olduğu, kedimin kıskanıp arıza çıkaramayacağı o gün. (hayvanlarınızı barınaklardan alın canlarım)
(son olarak jack russell kesinlikle uyumayı, rahatı, sessizliği, konforu seven insanlar için değildir.)
iyiden sonrası
kelimeler yardımcı olabilir, hatta kelimelerle toparlayabilirim etrafı, hiçbir şeyi halının altına süpürmeden. tertemiz yapabilirim olanı biteni.
bunalım. çift taraflı bunalım. çatışma. sözler. cümleler. sıkıntı. daha büyük bir bunalım. turuncu. günışığı. dostlar. bir tarafta fincan fincan çay. bir tarafta duble duble rakı. sessizlik.
uzlaşma.
uzlaşma en güzel kelimelerden.
ve geriye kalan hisleri kendime saklayarak daha değerli yapıyorum.
bunalım. çift taraflı bunalım. çatışma. sözler. cümleler. sıkıntı. daha büyük bir bunalım. turuncu. günışığı. dostlar. bir tarafta fincan fincan çay. bir tarafta duble duble rakı. sessizlik.
uzlaşma.
uzlaşma en güzel kelimelerden.
ve geriye kalan hisleri kendime saklayarak daha değerli yapıyorum.
22 Mart 2012 Perşembe
iyi geldi
çok uzun bir günden sonraki gün, sıradan, bunaltıcı şekilde sıradan bir gün... uyandım, ağladım, uyudum, uyandım ve ağladım. hepsi benim kafamda olup bitiyordu, hiçbir şey net değildi, dayanamıyordum.
ceketimi alıp koşarak evden çıktım, sokağımdaki kuaföre girdim ve ''değişmek istiyorum!'' dedim, sesim biraz yüksek çıkmış olacak, adam hafifçe ürktü, oturun dedi. o bir şeyler sürüp renk açarken, sonra başka bir renk sürerken, enseme kadar saçları keserken, öne perçem atarken, sonra kurutup fön çekerken ben hep kendime bakıyordum aynada. ''gerçekten değişmek istiyorum'' diye tekrarlıyordum. öyle çok şeyi gözden geçirdim ki kendim hakkında. ama sadece kendim hakkında, kimsenin etkisini katmadan.
şimdi net ve turuncu bir kafam var. şeyler tuhaf bir biçimde bulanıklığından sıyrıldı, güneş henüz ısıtmıyor ama ortaya çıktı, ve şeylerin tuhaf bir biçimde parıldamasını sağlıyor.
ceketimi alıp koşarak evden çıktım, sokağımdaki kuaföre girdim ve ''değişmek istiyorum!'' dedim, sesim biraz yüksek çıkmış olacak, adam hafifçe ürktü, oturun dedi. o bir şeyler sürüp renk açarken, sonra başka bir renk sürerken, enseme kadar saçları keserken, öne perçem atarken, sonra kurutup fön çekerken ben hep kendime bakıyordum aynada. ''gerçekten değişmek istiyorum'' diye tekrarlıyordum. öyle çok şeyi gözden geçirdim ki kendim hakkında. ama sadece kendim hakkında, kimsenin etkisini katmadan.
şimdi net ve turuncu bir kafam var. şeyler tuhaf bir biçimde bulanıklığından sıyrıldı, güneş henüz ısıtmıyor ama ortaya çıktı, ve şeylerin tuhaf bir biçimde parıldamasını sağlıyor.
9 Mart 2012 Cuma
fabian ciraolo
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







