23 Nisan 2016 Cumartesi

Cunda niyetine Balat turu

  Bu sabah uyandığımda, Instagram'da Özge'nin Cunda'dan güzel bir fotoğrafını gördüm. Haftalardır süren hasretim, geceleri rüyamda yaptığım ziyaretler ve sosyal medya hesaplarımdan takip ettim Cunda sayfaları birleşti, beni bir şeyler yazmaya ve eski fotoğraflara bakmaya sürükledi. ''Bugün Cunda'da uyansam, neler yapardım?'' temalı bir yazıya giriştim, hatta demin silmeseydim yarılamıştım da yazıyı. Fakat annemin ''Hadi kalk, Balat'a gidelim, fotoğraf çekelim!'' demesiyle, benim yazı başka zamana kaldı, Cunda fotoğraflarının yerini dün Balat'ta çektiklerimiz aldı. Tuhaf  bir şekilde de, Balat'ın ara sokaklarında ilerledikçe, kendimi Ayvalık'ın pazar yolunda, Şeytan Kahvesi'nin çevresindeki dar, sarmaşıklı sokaklarında hissettim fena halde. Sanki bu şehir bir anda oraya taşındı, biz anne-kız ufak ekibimizle yine o sevdiğimiz yollara daldık.

 Leblebiciler Sokağından giriş yaptık Balat gezimize. Sokağın daha en başındaki bu ufak resim dükkanının vitrininde gördüğüm linolyum baskılara bayıldım. Okulda ders olarak alırken de çok severdim linolyum baskıyı, pek çok farklı tesadüfle, pek çok değişik resim ortaya çıkarmak mümkün. Sağ alt köşedeki turunculu astronotu gözüme kestirmiştim ki, dükkanın kapalı olduğunu fark ettim, bir dahaki sefere madem.



  Anne-kız fotoğraf turlarımızda benim iki alışkanlığım vardır, birincisi ayna bulduğum vakit ikimizin fotoğrafını çekmek, ikincisi benim güzel fotoğrafçım bir kapıyı, pencereyi (artık hangisi cezbetmişse onu) fotoğraflarken, onu çekmek. İkinci karede tam o esnada beni fark edip gülüyor, bilmem size daha önce söz ettim mi, ben anneme biraz düşkünümdür.

 

Ve elbette kediler, komik ve şapşal, sevgi dolu, bazen yabani, her biri eşsiz güzel kediler bize eşlik eder hep. Bu ikili, kahve duraklarımızın ilkinde karşımıza çıkıverdiler, Coffee Department'ta. Kahvesi övüldüğü kadar, hatta çok daha güzeldi. Uzun zamandır dışarıda içtiğim en güzel, yoğun ama hafif kahveydi, keşke hangi markayı kullandıklarını sormayı akıl etseydim. Oturması da çok keyifli bir mekan, hemen karşısında iki güzel kahve evi daha var, o sokak yine bir Ayvalık, hatta bir Cunda keyfi yaşattı bana. Balat'ta kahve molası için Coffee Department'ın Iced-Latte'sini çok rahat tavsiye ederim. Bu komik kediler de yanında eşantiyon.

 

 Ben Balat'a en son 6 yıl önce gitmiştim, etrafta bu kadar özenli ve hoş kafeler, bakımdan geçmiş ve güzelce boyanmış binalar yoktu. Epey salaş ve eski bir semt olarak hatırladığımdan, dün büyük şaşkınlık ve keyifle gezdim. Rahatça oturup keyif yapılacak en az 7-8 cafe ve restaurant görmüş olmalıyız ki, 3 tanesini deneme imkanımız oldu gün içinde, diğerleri bir dahaki sefere kaldı. Özellikle şu sağdaki, kapısında ''We're open'' yazan, ferforje demirli sandalyeleri olanı keşke dönmek üzere iken görmeseydik, aklımız kaldı. Hem sakinliği, hem fiyatların nispeten normalliği ve yerlisinin güleryüzlü kibarlığı, ''Millet Karaköy'e doluşmaya devam etsin, buralar böyle kalsın.'' dedirtti bize.

Annem güzel bir kapı, pencere, dekor görünce ''Önüne geç bakalım, şurada dur.'' demeyi,

Ben de parlak renkler ve kuvvetli bir ışık-gölge görünce ''Hadi şimdi senin sıran, şöyle dur.'' demeyi ihmal etmem. Bu karşılıklı portreleşmeler, gezilerin en sevdiğim yanlarından.


Hobbit House diye, çok sevimli, daracık ve uzun, her yerinden rengarenk ıvır zıvırlar ve çiçekler taşan bir bina gördük. Ne olduğunu anlamaya çalıştık, sonra içeriden ufak bir grup çıkıp bir çocuğun doğumgününü kutladılar sokakta, o sırada annem bu kareyi çekti. Biraz hippi, çokça hümanist gözüken bu insanların eski kitap, giyisi topladığını ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığını öğrendim sonra. Bir de tüm sokağa hayvanlar için mama ve su koymuşlardı. İnsana iyi geliyor böyle şeylere rastlamak. Bir dahaki sefere onlara götüreceğim çok şey var.

 
İşte en beğendiğimiz binalardan biri, şu balkonda sokağı izleyerek kahve içmeyi, alt katındakinin dükkanımız olmasını, çarşıya buradan hemencecik inivermeyi hayal ettik ayaküstü. Fotoğraflar yine annemin objektifinden, ben içeride plakları, antika tabak çanakları, eski çantaları ve en güzeli eski oyuncakları karıştırıyordum o sırada. Çok keyifli bir dükkan burası, aynı sokakta ''Naftalin''isminde bir de cafe var, rengarenk, orası da ayrı güzeldi. 

Bu da benim hatunun en sevdiğim ev fotoğraflarından biri ve bu kısa Balat özetinin son karesi olsun. Binaların çoğu bakımlı, yıkıntı halde olanlar bile içlerinden fışkıran ağaçlarla ve otlarla güzel, insanları çok kibar ve candan eski İstanbul insanları, cafeleri saatlerce oturmalık ve keyif yapmalık, fotoğraf çekmeyi sevenler için en harika semtlerden birisi Balat. Hatta gördüğümüz 3 insandan birinin boynunda gayet profesyonel bir makine olması da bunun kanıtıydı. Ben çok özlediğim Ayvalık gibi gezdim, bir dahaki sefere daha çok özlediğim eski,nezih İstanbul semti olarak gezeceğim. 

17 Nisan 2016 Pazar

Ikea'da hayatta kalma yolları

Ne haftaydı, aman ne haftaydı o öyle! 4 yıldır bebek adımlarıyla yerleştiğimiz, gelen bütün arkadaşların ''Artık şu evi bir oturtun, nasıl yaşıyorsunuz böyle!'' dediği, ama bizim azıcık eşyamızla gayet mutlu yetindiğimiz evimize, bu hafta ciddi anlamda eşyalarla yerleştik. 30 yaşıma aylar kala ilk defa kendime ait bir makyaj masam, bir şifonyerim oldu. Bunlara ek olarak da koca bir kütüphane, bir gardrop. Aile evimden kolilerle, çöp torbalarıyla en önemli giyisilerimi ve kitaplarımı taşımak çok koydu yine, akşamında birazcık gözlerim dolmuş da olabilir, kimse büyümenin kolay olduğunu söylemedi ama benim kadar melankoliye kapılan da azdır sanırım.

 

  Gelelim konumuza, bu 4 yıl içinde sayısız Ikea seferinden sonra, bu sonuncu cidden en az hırpalanmayla geçince, artık bir Ikea survivor'ı olarak bir liste yapmam gerek diye düşündüm. Ev kuracaklar, Ikea'dan alacağı olan fakat yorgunluğu göze alamayanlar, en hesaplı ve iyi alışverişi yapmak isteyenler! Başlayalım hadi!

1. Gitmeden önce ayrıntılı bir liste yapmalı. Bu listeye özellikle büyük mobilya için aldığınız ölçüleri, fiyat bilgilerini, o eşyayı bulamamanız halinde bakacağınız ikinci ihtimalleri yazın. Ikea'nın sitesinden ''Stokta var mı?'' kontrolü yapın, benim gibi hayallerinizin kütüphanesinin Bayrampaşa'da kalmadığını ama Ümraniye'de bulunduğunu orada öğrenmeyin.

2. Gezeceğiniz bölümleri ve molayı vereceğiniz zamanı kararlaştırın. İlk seferler çok yaptığımız bir hata, Ikea'ya ayak basar basmaz o mis kokulu yemek bölümüne kendimizi atıp, tıka basa yemek yemek ve sonra tok karnına bölümden bölüme sürünmekti. Önce ilk katı tamamlamak, büyük mobilyaları seçme savaşından sağ çıkmak, sonra kendinizi hafif bir yemekle (mesela sadece köfteyle ve üstüne bir kahveyle) ödüllendirip, alt kata öyle geçmek en mantıklısı oldu bizim için. Bir de eskiden biz iki ayı sevgili, birer porsiyon köfte, birer porsiyon lazanya, ortaya da bir tabak haşlanmış sebze (ah canım, hafif yiyorlar) alırdık. ''Ikea'da nasıl obez oldum?'' konulu bir yazı yazmadan, silkelendim ve kendime geldim. Neyse işte, yemek molasını iki alışveriş arasına koymak ve insani boyutlarda yemek lazım. Altta duran çizimdeki gibi kalmak gayet olası yoksa.
3. İki şişe su, üç şişe su, çok su alın! Ben normal insan ölçülerine göre fazla yediğim kadar, fazla da su içiyorum. Bir Ikea yolculuğu benim için dört şişe su demek, bunu bölümler arasında dilim damağıma yapışmış ve canımdan bezmiş halde tecrübe ettim, mutlaka içi su dolu bir sırt çantasıyla gidiyorum. Havasında bir elektrik akımı mı var nedir, ilk bir saatin sonunda bütün enerjim çekilmiş oluyor. Ne yapıyoruz, hemen o gayet şık döşenmiş, pırıl pırıl dekorasyonlardan birine girip koltuğa yerleşiyoruz, suyumuzu içip dinleniyoruz, şarj oluyoruz.

4. Evdeki hesap ile Ikea'daki asla uymaz. Kafamdaki gardrop mesela, hem kocaman, hem çok ucuzdu. Yanına gittiğimizde neredeyse karton gibi bir suntadan yapıldığını, kapağının üç dört kullanımdan sonra elimde kalacağını fark ettim hayal kırıklığı içinde. Hadi bakalım, yeniden bir seçim yapılsın, ölçtüğüm odaya sığar mı bakılsın, yeni bir şey zar zor bulunsun. Aynısı kütüphane için de geçerli oldu, yani en ucuz olan mobilyalar genelde ince bir suntadan yapılmış oluyor ve kesinlikle internette gördüğünüz şeye benzemiyor.

5. Gitmesi zor, gelmesi zor. Neredeyse hiç kavga etmeyen bir çift olarak, en saçma ve mantıkdışı tartışmalarımızı Ikea'ya gitmeye ve dönmeye çalışırken yaşadık. O yolların, üst geçitlerin, alt yolların saçmalığı ve birbirine benzerliği nedir, kaybolmamak mümkün değil. Artık asla iddialaşmıyoruz, açıyoruz Yandex haritamızı, ne derse onu yapıyoruz.
 


6. Dönüş için hazırlık yapmalı. Döndüğümüzde benim bütün enerjim çekilmiş oluyor, boş boş karşı duvara bakıp oturmaktan başka bir şey yapamıyorum. O yüzden eve döndüğümüzde yiyecek bir şeyi hazırlayıp bırakmış olmalı. Bir de arabadan eşyaların taşınması sırasında bütün işi yanınızdakine bırakıp kenara çekilip bir şeylerle meşgul görünmek çok önemli! (Evet efendim, resmen işten kaytarıyorum. ''Ben hemen çay yapayım sen şunları taşıyadur'' diyorum, ufak bir torbayı yukarı taşımam ve boşaltmam 10 dakika sürüyor, utanç içinde itiraf ettim rahatladım.)

  Benim şimdiye dek çıkardığım dersler bunlardı, tabii çok büyük alışverişlerde daha yararlı bunlar, ki bizim bu haftaki en ağır ve kocaman alışverişti, yarın montaja gelmelerini ve kitaplarımı yerleştirmeyi büyük heyecanla bekliyorum. Hepinize hayallerinizin evini yaratmada kolay ve acısız Ikea seferleri diliyorum!

7 Nisan 2016 Perşembe

Taze çıkanlar

  Bloga çizim koymayalı epey olmuş, halbuki elimden kalem ve kağıdın hiç düşmediği, hemen her gün bir şeyler çizdiğim günlerdeyim. Aylar süren tıkanıklıktan ve tembellikten sonra, tam da ihtiyacım olan şeyi yapıyorum ve bütün boyalarımla hasret gideriyorum.

 

  19 yaşındaki hanımefendi Ayşe'miz düzeliyor, bir mucize gibi ve iyileşiyor. Evimizdeki geçici misafirliği kalıcı  hale gelirken, ben de yeni bir model bulmanın keyfini sürüyorum. Özellikle uyuyan kedileri çizmek büyük keyif, her çizimden sonra Ayşe'ye resmimi gösterip o memnuniyetsiz ve asık yüzlü halinin fotoğrafını çekmeyi de alışkanlık edindim, en komik serilerden biri oluşuyor.



  Bu da çizim sürecindeki bir başka hobim; aşamaları görüntülemek. Ders anlatırken de kullandığım bir yöntem, resmi bir kerede ortaya çıkarmaya çalışmak yerine, katmanlar ve orta tonlarla çalışmak, en açığı ve en koyuyu en son eklemek, bu fotoğraflar üzerinde bu ilerlemeyi anlatmak çok daha etkili. Kaktüsler en sevdiğim resim konusu olmaya devam ediyorlar.


Sevgilimin eli. Atölyenin terasında verdiğimiz kahve molalarından birinde, hızlıca yaptığım bir eskizi, evde başka bir hayal durumuna çevirmiştim. ''Uzayda kahve molası'' Daha çok uzay, daha çok yıldız ve daha çok kahve. Bir gün, birileri uzayda kahve içme ve dünyayı uzaktan izleme zevkini yaşayacaklar, ne kadar zaman sonra bilmem, ama umarım ne harika bir an yaşadıklarını bilirler. 

 
  Bu ayki çalışmalarımın içinde bana en çok huzur verenler. ''Zaman geçer, kadına dikenler ve kediler kalır.'' diye yazmıştım defterime, bu cümlenin etrafında gezinen pek çok çizimden ikisi. 

 
  Geldik bugüne... Tüm günü balkon kapısının önünde, en sevdiğim görüntüyü izleyerek ve defterime kaydederek geçirdim. Birkaç saat içinde ışık değişti, hava serinledi, kedi Şeker üç kez sandalyeden atlayıp geri döndü, bitirdiğimde son pozu fotoğraftaki gibiydi. Fotoğrafların birini içerde, diğerini dışarda çekince böyle büyük bir ışık farkı oldu, ikisinin arası gerçek tonlar oluyor. Kedi Şeker şimdi ayakucumda uyuyor. 

  Atölyeme gelen arkadaşlarıma hep ''En çok hangisini sevdin?'' diye sorarım. İnsanın sevdiği resimler belleğiyle, ruhuyla, düşünceleriyle bir bütündür çünkü. Bloguma gelen arkadaşlarım da farklı değil, fikirleriniz ve düşünceleriniz ne çok değerli. İlhamınız ve gün ışığınız çok olsun, çay koyuyorum. 

30 Mart 2016 Çarşamba

Bir kedi hayatıma ne kattı?

  Bir kedi, ismi Şeker, gözleri şaşı, 12 yaşı. Dört-beş gün oluyor, biraz zordayım, bir süreçteyim, boş bakıyorum sık sık. (ama sonu düzlük ve çok güzel olan zorluklardan bu, yani iyi zorluk) Biliyor Şeker, yanımdan pek ayrılmıyor. ''Siyam kedileri Mısır'da tapınak bekçileriydi, rahipleri korurlardı.'' diyor, gülümsüyorum. Ben 12 yıldır Şeker'le gözgöze geldiğimde, bana anlattığı çılgın-sakin her şeyi duyuyorum. Şimdi biraz sıkıntılıyım ya, sürekli minnet duyduğum şeyleri bulmam ve onlara odaklanmam gerekiyor. Ben en çok yine, en güzel olana odaklanıyorum, hayatıma getirdiklerine bakıyorum ve ona da fısıldıyorum hepsini.
En huzurlu, derin ve tüylü uykularımı verdi bana. Bak huzurlu ve derin her yerde uyursun, ama bir hayvanla kıvrılıp uyumadıysan, ''tüylü uyku''nun ne olduğunu bilmezsin ki büyük kayıptır. Çarşafın bir bulut olur, elinin kolunun değdiği her yer dünyanın en yumuşak, en mis kokulu tüyüne dönüşür, kedinin aynı boydaki ve aynı yaştaki kardeşi gibi olursun.
Konuşmadan, ses çıkarmadan çok derinden anlaşmayı öğretti. Bir kedinin hiç gözünü kırpmadan dakikalarca bir insanın gözünün içine bakabildiğini ve ancak ondan hoşlanırsa-onun varlığını onaylarsa gözlerini kırptığını Şeker değil, Discovery Channel öğretti gerçi. Sonra Şeker her gözgöze geldiğimizde uzun uzun bakıp, bir noktada gözlerini kırparak en sevdiğim oyunu yarattı ama.
İnsanların tuvalette geçirdiği vakit ne kadar özel ve mahrem ise, Şeker bunu hiç önemsemediğini ve tuvalete asla onsuz gidemeyeceğimi izah etti bana yıllar önce. O çamaşır makinasının üzerinde oturacak, bekçilik edecek, özellikle de banyo yapılıyorsa mutlaka koruyup kollayacak ve tuvalet canavarlarının saldırıya geçmediğine emin olacak. (Başka mantıklı açıklama bulamıyorum.) Eğer kapı sıkıca kapatılmışsa, içeri alınmıyorsa da, bas bariton sesiyle evi inletecek.
  Bir de işte çok özlemeyi, kavuşunca bile doyamamayı, diğer evimde hep bir parça eksik kalmayı. Şeker ''aile evim'' demek oldu, işimi gücümü ve gündelik hayatımı bırakıp koşa koşa yanına gidilecek bir huzur şarj ünitesi oldu. 5 gün ayrı isem, 2 gün yapışık gezdiğim. Bir tek çocuğun sonradan edindiği kardeşi oldu ve ben bunları yazarken miskince yalanmasına ara verip, yan gözle bana bakıp ''Senin sorunun canım, her şeyi abartman'' dedi. Peki kedi, peki.

24 Mart 2016 Perşembe

21 An için 21 Şarkı

  Güzel müziğe, güzel resimlere hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık herhalde. Patili ve topuklu blogunu sevdiğimin Meriç'i harika bir müzik listesi yaptığı ''şu yazıda'' beni de fikrine ortak edince pek mutlu oldum, bütün listelerimi hızlıca gözden geçirdim. Benim müzik listelerim hep her telden çalar, içinde hiç değişmeyen demirbaşlar da olur (The Beatles, The Clash, Patti Smith, Velvet Underground v.s.) sonra pat diye bir Kylie Minogue, bir Britney Spears da fırlar ortaya, çünkü dostlarım, her ruh halinin gerektirdiği müzik farklıdır ve dansın nereden, nasıl çıkacağı belli olmaz. Hadi geçelim 21 an ve onlara uygun şarkılara, keyifli dinlemeler olsun!
1. Keyfini en hızlı yerine getiren şarkı?
Rock the Casbah   (Şu hayatta sonsuza kadar tek şarkı dinleme hakkım olsa.) 

2. Kendini teselli etmek istediğinde?
Horses  (''Patti Smith'in sesi'' aslında cevap, bu da en sevdiğim kaydı.)

3. Cep telefonu melodin?
Samsung'un akustik gitarlı melodik bir zil sesi. 

4. Bundan önceki neydi?
Relator  (Bir daha sevdiğim bir şarkıyı zil sesi yapmamayı, bu şarkıdan bıkınca öğrendim.)

5. Peki 10 yıl önce?
Hatırlayamadım. O yıllar metal müzik vardı, ötesi yoktu:) Iron Maiden ya da Judas Priest'ten bir şeydi sanırım.

6. Anında enerji ihtiyacı olduğunda?
She wants to move   (Pharell'in eski müzikleri de çok iyi dans ettirir, bu favori dans müziğim)

7. Unutulmaz konser performansı?
All I Want   (Ah Offspring, 2005 yılı Rock'n Coke'ta bunu çaldıklarında önceki 10 yılımın şarkısıydı) 

8. Sabah kahvesine en çok yakışan?
Alone in Kyoto   (Aslında tüm Air şarkıları, güne genellikle birlikte başladığım, sakin ve huzurlu ritmler)

9. Peki öğleden sonra kahvesine?
Oblivion   (Son yıllarda çıkan en yetenekli gençlerden biri bu kız, bu da en sık dinlediğim şarkısı) 

10. Gitmeler?
Afterglow  (Romantik bir ''gidiş'' söz konusuysa, bu muhteşem videoyu izle, dinle, gitmezsin! :)

11. Kalmalar?
While my guitar gently weeps   (Yazılmış en derin, en şiirsel şarkı benim için.)

12. Sonbahara en çok yakışan?
Chocolate   (Bu biblo kadını, kibar sesini ayrı severim, bu şarkıyı kapalı ve romantik günlerde dinlemeyi ayrı) 

13. Kışa?
Baby, It's cold outside  (Selam Meriiiç! Başka bir şarkıyı düşünemedim bile :) 

14. Yaza?
Summertime   (Janis Joplin de olur ama asıl sıcak, baygın ve güzel olan Ella'dan dinlenir.) 

15. Favori soundtrack?
These Days  (Wes Anderson o kadar doğru seçmiş ki bu Velvet Underground şarkısını, artık filmle bir bütün) 

16. Favori dizi introsu?
If I had a heart   (Çok düşündüm, en çok ''diken diken olduğum'' Vikings'in jenerik müziği oldu.) 

17. Umutlu bir şarkı?
Pumped up kicks   (Bana güneşli, açık bir havada yolda olmayı, rüzgarı çağrıştırıyor)

18. Yeni bir keşif?
Stole the show  (Takılınca fena sarıyor aman dikkat, melodi muhteşem!)

19. Instant-Girl-Power?
No Scrubs   (MTV izlediğim günlerden beri, en sevdiğim eskilerden) 

20. Gülmek eğlenmek için?
Downtown!  (Biraz gül, biraz coş, iki kıvır diye yapılmış, klip de çok eğlenceli) 

21. İyi geceler?
And then you kissed me  (Çünkü Patti Smith'in de dediği gibi, ''Because the night belongs to lovers'' ) 

 Şimdi de sizin müzik seçimlerinizi dinleyelim. Sevgili Beyaz KağıtHayallerim, Delorean ve Senİpek Cihan ve Sinatra Mavisi söz sizde!

17 Mart 2016 Perşembe

Kederle nasıl başa çıkılır?

Böyle zamanın durduğu ve her rengin griye çaldığı günlerde, ''Keşke yakın bir dostum psikolog olsaydı da, ona hayata dair karanlık yönleri aydınlık tutmanın yollarını sorabilseydim'' diyorum.
Benim için hayat durdu, yine. Önce sevgilimin 18 yaşındaki kedisinin, benim de 7 yıldır pofuduğum, pamuğum olmuş olan Ayşe kedimizin hayatının son demlerinde olduğunu öğrendik. Veterinerde geçen saatler, evde avaz avaz ağlamalarım, Ayşe'nin acı dolu miyavlamaları ve patisi elimde sabahlamalar. Hala hayatta, hatta biraz iyiye gidiyor, ama ben ilk kez bir kedinin keyfini sürmenin ötesine, onun zor ve son zamanlarına eşlik ediyor olmanın bilincine varıyorum. Onu sakin ve güvende tutmak için çaba gösterirken, içimdeki dert ve üzüntü yumak oluyor, topallamasını, düşmesini izlerken yaşlar pıtır pıtır dökülüyor.

Tüm bunların üstüne o bomba patlıyor, kalan son aklım ve mantığım da buhar olup uçuyor. ''Hayatı durdurmalarına, zafer kazanmalarına izin vermeyin.'' diyorlar ya, bugün en sonunda ben pes ediyorum, yaşadığım kaygıyla, işimin gücümün Taksim'de olmasıyla ve ''Sakın oraya gitmeyin, çok ciddi uyarı var.'' haberleriyle baş edemez hale geliyorum. İş kaybetmeyi, başarısız olmayı, ''korkak'' olmayı göze alıp evde kalıyorum, evden çıkmıyorum. Kendimi hüsrana uğratıp, kaygıma teslim oluyorum. Resim yapmak, sergi açmak, yazı yazmak anlamsız geliyor. Bir ilaç olan sanat, hem ilaçlığını, hem sanatlığını yitiriyor.

Ben artık sürekli kaygı içinde, tetikte yaşamaya dayanamıyorum. Sayılarla yok olan insanların haberlerine, yüzde 50 bir şansla hayatta kalıyor oluşumuza, tanıdığım herkes için sürekli endişelenmeye. Sıradan dertler ve sıkıntılar istiyorum. İnsani boyutlarda endişeler. Boyumu geçmeyen korkular, içinde boğulduğum değil.

Tanıdığım insanlara moral vermek için ''Her şey yoluna girecek.'' diyemiyorum, demeyi istedim ama diyemedim. En azından ''Yalnız değilsiniz.'' demiş olayım. Bir de sütlü, sıcacık kahve.

4 Mart 2016 Cuma

Evini mutlu etmek

  İki-üç yıl oluyor, iki evim arasında bir düzen kurma arayışına girişeli. Geçen seneyi 2 hafta bir evde-1 hafta bir evde tamamladıktan sonra, bu sene daha esnek olmaya çalışıyorum. Evlenip kendi yuvasını kuran arkadaşlarıma çok sık sorduğum bir soru var ''Ailenizle yaşamaktan nasıl vazgeçtiniz ve nasıl yetişkin hayatına geçtiniz?'' Ben bunu yapamayacağımı birkaç yıl önce anladım, hala da yapamıyorum, umarım hiçbir zaman da yapmak zorunda kalmam. (Ben ''Hiç evlenmeyeceğim'' diyen kızlardandım, 20 yaşımda da, şimdi 30'umda da) Aynı anda hem bir sevgili, hem de bir kız çocuğu olmaya devam etmek mümkün, çok zor ama mümkün. Genişçe bir sırt çantası, iki evde de kurulu bir düzen ve ayakucunda pijamalar, ikiye bölünmüş resim dosyaları ve boyalar, iki semt arasında her ayrıntısı ezberlenmiş bir yol... Tamamen kendi seçimim olan güzel bir yorgunluk bu. Geçen sene bloguma ne çok içimi dökerdim, bırakıp gidememek üzerine, şimdi nasıl da alıştım, bir evde bulunurken aklımın diğerinde kalmasına bile alıştım hatta. Tek sorun kedi Şeker, iki evde de mevcut olmayan tek şey O, yerine bir şey konamayan, 4-5 gün görmediğimde yokluğunu çektiğim, elimin altında aradığım. Şeker eşi olmayan bir kızkardeş, sabah ya da akşam fark etmez, yollara dökülmek, yorulmak, sonra yanına uzanıp kıvrılmak çok kıymetli.

 

 Sevgiliyle kurduğumuz eve yeni resimler asmaya devam ediyoruz, bu hafta en sevdiğim Türk ressamlardan birinin, Mahir Güven'in bir tablosunu asıp sürprizini yaptı. Bu evin tablolar ve yemyeşil bitkilerle dolu olmasını istiyorum, bir de kitaplarla. Başka hiçbir şeye ne vakit, ne de para ayırmadan, bunlarla doldurmaya devam ediyoruz dünyamızı. Çiçekler ve balkon için yeni çözümler arayışına girdik, ben birkaç yavruyu ayrı saksılara alıp etrafı iyice kalabalıklaştırınca yeni bir köşe yaratmak şart oldu. 3 sene önceki balkon fotoğraflarımıza bakıyorum, 3-4 tane ufak saksı varmış sadece elimizde. Bir de bu yaz balkonda kahvaltı etme hayallerim var, ufak bir masa ve bir tane bank istiyorum, ama çok istiyorum. Ev kurmak güzel, ev kurmak en keyifli oyun, kimbilir kafamızdakine ulaşmak daha kaç yıl sürecek. Hem daha ''o muhteşem'' kahve sehpasını bulamadık, yine aynı muhteşemlikteki kocaman ve yumuşak halıyı da. Bütün bu ufak tefek eksiklerle hayat o kadar huzurlu ve tam ki, yıllarca böyle sürebilir, hiç sakıncası yok. Bir yeni evim, bir eski evim, ikisi de benim, gidip geleyim, gelip gideyim. (Aaa delirmiş bu kız, gidip şekersiz kahvesini içsin madem)
  Bir de şu başucu komidini var ki, gördüğümden beri hayallerimi süslüyor. Azıcık mobilya üretme kabiliyetim olsa, bir ufak merdivenden ya da tabureden kıra döke kendim yapacağım, o kadar sevdim. Ben başucuma iki bardak su, kitaplar, ilaçlar, bisküvi (diyet diyet) burun spreyi, evde çiçek varsa çiçek ve daha maksimum obje koyduğumdan, böyle bir komidin gerçek bir ihtiyaç. Ikea'nın ufak kitaplık merdivenleri biraz daha geniş basamaklı olsa, onları kullanırdım.
  Bir de seyirlik mutfak objeleri var, şimdilik hiç almıyorum bu narin şeyleri, mutfağımda işlevsel olmayan hatta üzeri azıcık süslü hiçbir şey yok. Ama Pinterest'te, Tumblr'da böyle eski usül porselen kap kacak görünce de bayılıyorum. Annemden görerek belleğimde yer kazanan güzellikler bunlar, eski evimde kocaman bir dolapta en güzellerini izlemeye devam ediyorum. Yenisinde ise kullanmadığımız hiçbir şeyi edinmeme kuralımız var, sağladığı kolaylık ve ferahlık büyük olduğu için, bozmaya kıyamadığımız bir kural bu. Pratik olanın, estetik olana baskın geldiği bir ruh halindeyiz.
 Önümüz bahar, önümüz serin ve güneşli. Bu baharın başlangıcında kış renklerini kaldırmak ve salondan başlayarak bütün odaları uyandırmak için çok hevesliyim. İşe koca bir buket mimoza almakta başlayacağım, bir de sapsarı masa örtüsü ve elbette bu değişimi kutlamak için bir şişe beyaz şarap. Bence bir ev böyle çok mutlu olur ve çok gülümser.

28 Şubat 2016 Pazar

Tatsız, tatlı haftanın sonu.

Şekersiz ve unsuz beslenme ve diyabetten çıkış haftamın ilk özetini kaydediyorum.
En çok özlenen, düşüncesi bile deli eden tatlı: Pancake. Tam tatlı sayılmaz ama hemen her gün bir öğünde mutlaka aklıma düştü. Ah yumuş, ah pofuduk pancake'ler.

En şaşırtıcı şekilde akla bile gelmeyen: Çikolata?! Günde yarım paket yerdim. Hiç aramadım, ki pms haftasıydı aynı zamanda.

En şaşırtıcı şekilde hiç zor gelmeyen: Kahveyi şekersiz içebilmek! ''İmkan yok'' derdim ve hiç denemezdim bile, 4 şeker atardım. Zaten kahveyi içebiliyor olmak bile yetti, şeker hiç gerekmedi.

Özlediğim ama yerine alternatif koyabildiğim yemek: Makarna. Ben sade haşladığım tereyağlı makarnaya bayılırım, aslında her çeşidine bayılırım ama kepekli penne de bolca peynir ve fesleğenle iş gördü.

En zorlandığım an: İki gece önce sevgiliyle güzel bir yerde yemek yerken, hiç beklemediğim anda ''Hadi bir porsiyon tatlıyı paylaşalım. Bir çatal al bari?'' demesi? Oldu mu şimdi hiç?! Vallahi menüye bile bakmadım, çayımızı içip kalktık.

En durum kurtaran: Muz. Ekşi elma. Tarçınlı yoğurt. Bu üç arkadaşa gerçekten minnettarım.

Henüz kilo verdiğimi sanmıyorum, zaten bu diyetin amacı şekerimi düşürmek ve metabolizmamı hızlandırmak ama çok daha sağlıklı hissediyorum, hafifliyorum sanki. Spor yapmak hep çok anlamsız ve yorucu gelmiştir bana, umarım o da düzelir, ki çok daha enerjik ve hareketli olduğum bir haftaydı, mutlaka şeker tüketmemenin etkisidir. Benimle beraber yakın çevremin beslenmesinde de epey değişiklik oldu, yemekler ''beyaz''lardan uzak ve daha sağlıklı pişiyor, fırından ve pastaneden dolu dolu torbalar ve kutular alınmıyor artık. O zor günler geçti, hafif ve güzel zamanların başlangıcı oldular gibi hissediyorum.

20 Şubat 2016 Cumartesi

İyi olmanın dayanılır hafifliği

Dün uzun bir aradan sonra, ''Nasılsın?'' diye soran birine ''İyiyim.'' diye cevap verdim, ah bu nasıl hafif, nasıl minnet dolu bir duyguydu. Birkaç kez tekrar etmiş ve gülmüş de olabilirim ''İyiyim ya cidden!!'' şeklinde. Her sorana ''Tiroidim ve diyabetim var'' demekten yorulmuşum, şikayet etmekten de. İyiyim, çünkü iyi olmaya karar verdim. Bedensel ve ruhsal olarak, tam olarak.

Son doktor randevum bugündü, ilaçlarımı aldım, kalıcı bir diyabet hastası olmamak için yapmam (yani yememem) gerekenleri öğrendim, önce hemen bozuldum, öfkelendim, sonra da silkelenip kendime geldim. 30 yaşıma kadar aralıksız tatlı ve hamur işiyle beslenmiş, şans eseri obez olmamış, sonunda da vücudu isyan etmiş sıradan bir insanım işte, kendimi ne daha üstün, ne daha beter halde görmeye gerek yok. Şimdi ben ve yanımdakiler topluca şekeri kesiyoruz, pastane görünce adımlarımızı hızlandırıyoruz, yemekli hayallerimizi olabildiği kadar mütevazi tutuyoruz. 3 ay sonra duruma tekrar bakıyor doktor, düzelme varsa önce bir tabak mantı (ayy) üstüne İskender (of off), tatlı olarak Künefe (?!!) ve biraz da dondurmalı, elmalı pay yiyoruz. (Ay biri beni tokatlasın, ay ben umutsuz ve kuduruk bir açım.) Bugün vücuduma tek gram şeker girmeyen ilk gün, kafam gidiyor tabii arada, hemen silkelenip bir bardak soğuk su içiyorum.

Pazartesi sergimizi açtık, en keyif aldığım, en mutlu olduğum açılışlardan biri oldu. Yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Niş Art Galeri'de benim ve atölye arkadaşlarımın işleri bir arada, sizleri bekliyor olacak. Ben beş tane işimle katıldım, birazını buraya da ekleyeyim, anı olarak.
 

 

  Gittiğim yerlerde kedi ya da köpek besleniyorsa, kendimi çok daha sakin ve güvende hissediyorum. Sanki çevremde anlaşabildiğim bir arkadaşım varmış da, sıkılmama ya da yalnız kalmama imkan yokmuş gibi. Niş Art'ın da tombik, güzel bir kedisi var, o gece her yorgun hissettiğimde yanyana oturduk, o herkesi hayrete düşürerek sık sık duvarları ve resimleri izledi, hep yaparmış meğer.

 ve son olarak, sergilere zor zamanlarımda bile katılmamın sebebi olan, sevdiğim çocukla fotoğrafımız. Kendimi bırakmama engel, toparlamama destek olduğu için ne kadar minnet duyabilirsem, o kadar duyuyorum. İyi olmaya karar verdik, hafif ve sağlıklı olmaya, hadi bakalım.

12 Şubat 2016 Cuma

Kurtlarınla barışmak.

  Dur bak, aklıma ne geldi. Size çok sevdiğim bir miti anlatayım, çok ilham verici, çok besleyici. Bir Kızılderili Miti bu hikaye, annem anlatmıştı yıllar önce, hiç unutmadım. (Böyle yazınca da sanki annem eski Amerikan yerlilerinden Oturan Boğa'nın kızıymış gibi oldu, ama olabilir, belli olmaz)


  Kızılderililer içimizde bir iyi, bir kötü, iki tane kurt ile doğduğumuza inanırlarmış. Bu iki kurt sürekli bir kavga içindelermiş; bazen kötü kurt, iyi olanı huzursuz edermiş, bazen çok büyük bir şiddetle kapışırlar, bedenimizi yorgun düşürürlermiş öfkeleriyle. En mutsuz zamanlarımız kötü kurdun galip geldiği, iyi olanı korkutup kaçırdığı zamanlarmış. Uysal bir halde birbirlerine sığınıp uyudukları da görülürmüş, ama çok nadiren. İnanışa göre, biz hangi kurdu beslersek, kavgayı o kazanırmış içimizde. İyi kurt bize umut, huzur, dinginlik, enerji, iyimserlik vermeye çalışırken mesela, biz kalkıp kötü kurdumuza, karamsarlığımıza, tükenmişliğimize, vazgeçme isteğimize, şüphelerimize yemek götürürsek, kötü kurt kazanıyormuş o kavgayı. Hangi kurdun başını seversen, tüylerini okşarsan, karnını doyurursan o. Bu kavga ve çatışma her yeni gün ile tekrar edermiş, bu iki kurt sürekli karşı karşıya, birinden biri ötekine boyun eğdirmek için bekler dururmuş içimizde. 

  Pek severim bu hikayeyi, ne zaman iki kurdumun kapışmak üzere olduklarını hissetsem hatırlarım. Kötü olanı da, iyi olanı da sevmeye çalışırım, sakinleştirmeye, uzlaştırmaya. Çoğu zaman başaramam, fena kapışırlar, yaralar ve çizikler olur, tüyler havada uçuşur. Günün sonunda ise onları birbirlerine sığınmış, yorgun argın uyurken bulup gülümserim. Size bir de çok sevdiğim, en huzurlu şarkımı bırakıyorum. Benim içimdeki iyi kurt çok seviyor bu şarkıyı, ne zaman duysa ayaklarımın dibine uzanıp sakinleşiyor, kötü kurdun gelip onu öfkelendirmesine, ayağa kaldırıp kavgaya sürüklemesine izin vermiyor.

Hey Mama Wolf  hadi birlikte dinleyelim, kurtlarımız sakinlesin.

Yattığım yerden

  Günün saatleri ile beraber içimden geçenlerin rengi de sürekli değişiyor, tıpkı sol kolumdan 6 kez kan alınan yerin rengi gibi. İki gün önce kopkoyu bir mor, sonra bordo, şimdi çok güzel bir yeşil-leylak. Açıp açıp kolumu izliyorum, güzel bir mavi ve sonunda solgun ten rengimi görmek için. Hem Tiroid hem de Şeker başlangıcı tanısı konunca, böyle bir durum oluyor işte. En zor sabahlarımızdan biri geçiyor annemle, ''Beni kan tutar, fena olurum'' demekten vazgeçiyorum, 2 saat içinde 7 kez kan verince. Bir de şu 'anahtar' denen mereti ilk kez takacak olan, panik bir hemşireye denk gelmez miyim? Bir de onun korkusu ve benim korkum birleşip ortaya şenlik gibi bir Tarantino sahnesi çıkmaz mı? Gerisi biraz boğuk ve silik bende, en son kolonyalı bir pamuğu burnuma tutmuş, hemşirenin odasında uzanıyordum. İşte bugünler böyle geçiyor, tahlil üstüne tahlil, büyük bir yorgunluk, arada basıveren umutsuzluklar, ''ben neden böyle oldum''lar, giderek yalnıznaşmalar, içerilere kaçmalar.
 En kötü günlerimden birinde, sevgilim hiçbir şeyi dinlemedi. ''Yorgunum, başım çok dönüyor, gözüm kararıyor'' hiç umrunda olmadı. Beni aldı, resimlerimi çerçeveletmeye götürdü, iki baş dönmesi arasında, resimlerime paspartu ve çerçeve seçtik. Birkaç gün sonra bir sergi olacak, katılmaya karar verdiğimde ortada bu kadar sağlık sorunu yoktu, vazgeçmeyi çok istedimse de kimseye dinletemedim. Şimdi çerçeveden gelecek resimlerle, en tuhaf ve özel sergilerimden birine katılacağım haftabaşı. Orada nasıl ayakta duracağımı da bilmiyorum, ama sırf dört resmi çerçeveye vermek için beni alıp götüren, getiren bir çocuk var, hayal kırıklığına uğratmak istemediğim.
 İçimi fazla döktüm, ama iyileştiğim zaman bu karanlık günleri hatırlamak ve yaptığım işe, sevdiklerime dört elle sarılmak istiyorum, ah çok istiyorum. Yattığım yerden hiç durmadan çiziyorum ve boyuyorum, umarım bu güzel bir şeyin hazırlığıdır.

  O arada sevdiğim kadının, annemin, canımın doğumgünü geldi geçti. İyi durumdayken bir gün içinde yapacağım resmi, otura kalka iki haftada yaptım ona, o yüzden belki, ikimiz de başka sevdik bu portresini. Tuttuğum bütün dileklerin içinde ismi geçen kadın, sen en mutlu ol, gerisi gelir.

6 Şubat 2016 Cumartesi

Spagetti zihin

  Bu kendimde en çok hissettiğim ruh hallerinden biri, spagetti. Belki hep açım diye, belki taze, mis kokulu ve bol çeşitli spagettiler canımın en çok çektiği şey olduğundan, belki de içerisi hep dolambaçlı ve karmakarışık olduğundan. Kafam bir tencere, içi dolu spagetti, bugünkü fesleğenli-tulum peynirli!
  Kendimce biraz rejim yapmaya çalışıyorum birkaç haftadır, şu altlarda bir yerde yazmıştım da. Yemek yerken mutlu olan biriyim, yemezsem pişiriyorum, pişirmezsem fotoğraflarına bakıyorum, videolarını izliyorum. Tiroid yavaşlığımla kilo üstüne kilo alırken, iştahım da çoğaldıkça çoğalıyor. Annem Akdeniz Ekmeği diye bir şey almış, zeytinyağı kokuyor mis gibi, onu sıcacık getiriyor önüme bu sabah. İçine Trabzon'dan gelen tuzlu tereyağını sürüyorum, Ayvalık'tan gelen dağ çileği reçelini sürüyorum. Aklım gidiyor. ''Aman boşver be'' diyorum kendime, neyi yaparak neşeleniyorsam, onu daha çok yapacağım, reçeller ve taze ekmekler buna dahil! 
Akşam üstü bir saat geliyor, bir yalnızlık çöküyor, bir karanlık çöküyor üstüme. Sanki gökyüzü değil de, içim kapanıyor, ağır çekimde bir branda geriliyor göğsümün tam üstüne, daralıyorum. Böyle böyle geçen iki ayın özetini boyadım bir kağıda, yaptığım en karanlık ve mutsuz resim oldu. Sevgilime gösterdim, ''Bu da lazım, hep mutluluk boyayacak değilsin ya'' dedi, hak verdim, arkasına tarih atıp sakladım resmi dosyama. İsmini ''Diz çökünce boyum kadar'' koydum. Belki 1 metreden biraz fazla bir diken, ama işte ben çökünce, küçülünce, kapanınca, boyumu geçiyor, geçti. 
 
Film izlemeye devam, filmler hiç bitmez. Sonunda ''Suffergate''i izleyebildim. Çok duygulandım ve etkilendim. Ben kendisine 'feminist' demekten korkmayan kadınlardanım, gururla söylerim bu sıfatımı, avaz avaz savunurum da. En çok inandığım, bu toplumu kadınlar kursaydı ve yönetseydi, çok daha mutlu, sağlıklı ve iyi insanlar olurduk. Doğa daha canlı olurdu, hayvan daha özgür ve sağlıklı, insan daha şefkatli ve düzgün. Filme bu hisler içinde başlayıp, kısalığı ve ''konu çok derin, hepsini özetleyelim'' mantığıyla biraz baştan savmalığı karşısında şaşırdım. Daha derin, kallavi ve uzun bir sinema şölenine hazırlamıştım kendimi (Meryl Streep'i sadece iki dakika görmek de hiç kesmedi) Filmin sonunda kadına seçme ve seçilme hakkı veren ilk devletlerden biri olarak ismimizin yazması, Ata'mızı bir kez daha büyük minnet ve hayranlık içinde anmak ve o gerçek görüntüleri izlemek ise harika anlar. 
Kedi Şeker ile oynuyorum, uyuyorum, konuşuyorum. Kedisiz geçmezdi bu kış, önceki 11 kış gibi. Ben bu yazıyı yazarken bile halının üzerinde uzanmış, kısık gözlerle beni izliyor, arada bir sesleniyorum, o şaşı gözler kocaman açılıyor. ''Şeker be, bir çay koysana he kızım?'' diyorum, ''Yok canım, benim daha bitmedi, içiyorum.'' diyor. Peki kızım, peki topkek kafalı yuvarlağım.