11 Temmuz 2015 Cumartesi

Uzun ve zor yazı / 30 öncesi hayıflanmalar

Birkaç haftadır aklımda evirip çevirdiğim, iki ekleyip üç çıkardığım, bir tuhaf ve uzun ''30 yaş öncesi hayatıma bakış'' listesini artık yazma vaktim geldi. Ben hiç 20'ye basacağımı hissetmemiştim, hep 18 civarı gezinecek gibiydim. Sonra kendimi hissettiğim yaş 23 oldu, epey bir süre de onun çevresinde kaldım. şimdiki hissiyatım 26-27, hala okul yeni bitmiş, hala hayata karşı çömezim, yetişkin olmaktan üç kol boyu uzağım, bunlarla en bağdaşmayanı ise, büyük adımlar için çok yorgun ve coşkusuzum. 30 çok gözümde büyüyor, hemen her şeye karşı olduğu gibi, bu yaş dönümüne karşı da son derece hazırlıksız, beceriksiz ve korkak hissediyorum. (Bu eksik ve hazırlıksız hissetmelerin kaynağına muhtemelen bir gün, derinlemesine inmem -indirilmem- gerekecek.) Listemi kafamda evirip çevirirken önce pişmanlıkları diziyordum aklımda, 'çoktan yapmış olmam gereken'leri, 'ben bunu artık hangi ara ve nasıl yaparım'ları, yitirdiğim ya da henüz hiç oluşturamadıklarımı. Sonra içimdeki umut delisi çıktı, 'iyi ki' leri ve 'neyse ki' leri sıralamaya başladı, yüreğime su serpti. Sonunda bu serin, rüzgarlı yaz gününde, 30'a basmama 1 ay kala, hepsini kendim için listelemeye oturdum. Kahve bol bol var, kedi Şeker huzurla iç çekerek uyuyor, bir kişisel hesaplaşma için ortam hazır.

Pişmanlıklar, eksik kalanlar, yetişmeyenler:

1. 20'li yaşlarımı, yani gençliğimi yurt dışına bir kez bile çıkmadan, hep hayalini kurduğum interrail'i yapmadan, Roma'da meydanlarda Bernini heykellerinden eskizler çizmeden, Tate Gallery'de Shallott'lu Hanımefendi'ye yakından hürmetlerimi sunmadan, Louvre'da Mona Lisa'ya gülümsemeden geçirdim.

2. Yeteri kadar resim, eskiz ve sergilenebilir iş üretmedim. En enerjik ve sağlam yıllarımdan (yani varsayılan öyle), çıkması gerektiği kadar iş çıkmadı.

3. Kalıcı bir iş edinmedim. Para kazanmaya ve biriktirmeye hiç önem vermedim. Yeteri kadar istemedim de aslında bunu, yine de eksiklik işte.

4. Vücut ve zihin sağlığıma hiç dikkat etmedim.

Yaklaşık 3 saat kadar sonra, bu konuda daha fazla düşünmek ve yazmak istemediğimi fark ettim. Halbuki iyi kısım şimdi başlıyordu ama yüzleşmenin ve derinlere inmenin bu kadarından bile yoruldum. Demek ki bu liste iki bölümden (belki de üç) oluşacak. Umarım bir 10 yıl sonra okuması bu kadar sıkıntılı olmaz.

Yaklaşık 2 gün sonra, listenin yarısını sildim, geriye kalan maddelerin de açıklamalarını kısalttım. Onları yazmış olmak ve yüzleşmek bile yetti. Hem madem 29'um ve uzun bir süre daha 27 kalacağım, bunları daha sonra, mesela birkaç yıl kadar sonra düşünürüm.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Sıcak günlerin başı.

  Bu fotoğraf o kadar çok şey demek ki benim için. Buraya kaydetmesem, o günü kendime bir kez daha anlatmasam (ve tabii anneme de, tekrar ve tekrar) eksik kalırdı bir yanım. Benim bir yanım hep eksikti zaten, her şeye sahip olduğum halde. Çünkü ne şu sağdakinden, ne soldakinden, bir gece için bile vazgeçemedim yıllarca. İkisi de bana hiçbirinden vazgeçmem gerekmediğini söyleyip durduğu halde. Bu kadar kıymetli ve vazgeçilmez olmasalardı, herhangi bir evde öylece yaşayıp gitmek çok kolay olurdu, hasretsiz, eksiksiz. Ama olmadı, ben hep dert edindim hangisi yanımda değilse. Geçen pazar günü, annemi yeşil akvaryum balkonumuzda misafir etmek, şu minicik plaj sandalyemize oturması, yanında getirdikleri, keyifler, keyifler... Ben nasıl minnet duymam, ben kısa bir süre için de olsa, nasıl da sakinleşmem. Her şeyin, kurduğumuz ufak düzenin annemin içine sinmesi ne kadar önemli, yalnız kaldığımızda bana söyledikleri, hissetikleri ne kadar değerli.


Happy Feets, Cat Feets. Bu da aynı Pazar gününden. Palmiyeli, sarı etek geçen yazdan kalan ve bu yaz hala giyebildiğim birkaç şeyden biri. Bütün bir kışı bu kadar kilo alarak geçirdiğime hala inanamıyorum. Halbuki sürekli yemek yerken ve sürekli uyurken, giderek genişlediğimi hissediyor olmam lazımdı, bu şaşkınlık çok yersiz şimdi. Şekeri zorla bıraktırıldım (bırakmak değil, bıraktırılmak) Her gün üç-beş lüplüp götürdüğüm çikolatalara ve dondurmalara yasak geldi, geri kalan hamurlar ve etler, ve diğer harika şeylere de kendi irademle kısa bir ara verdim. Umarım işe yarar, çünkü 30 yaşına girmeme 1 ay kala, görünüşümden hiç memnun olmamak işleri kolaylaştırmıyor. Bu sebeple ve daha fazla içimde kalmaması için aldığım renkli saç boyasını uygulamadan önce hala biraz cesarete ihtiyacım var. 


Atölyenin çatısına her akşamüstü gelen kumrular. Kumru hep en güzel, en duygusal kuş. Bu çift ise, epeydir birlikte ve kapıyı açık buldukları zaman salınarak mutfağa girip, şöyle bir turlayıp yine terasa çıkıyorlar. Bu insancıl ve muhabbetli hallerine hepimiz bayılıyoruz. Umarım yakında masalarımıza da konmaya, elimizden bir şeyler atıştırmaya başlarlar.


Paspas'ın güzelliği? Giderek daha pofuduk, giderek daha pür dikkat bakışlı bir kız oluyor, atölyenin cilveli ve şımarık Paspas'ı. Her geldiğimde karşılaması, göbeğini açarak yerlerde yuvarlanması ve sonra kucağımda der top olması en büyük keyiflerimden biri. Fincan kadar bir bebekten, kocaman güzel bir kıza dönüştü, bulduğu her şeyin tadına bakan ve yiyebildiği kadar yiyen, apaçık çingene ve pek görgüsüz, çok zeki, çok işbilir, şahsına münhasır kız. 


Ve şimdi büyük aşkımın yanındayım. Geçen hafta yanına hiç gidemediğim için bana küsmüştü, çok haklıydı ve çok üzgündüm. Ona ruh eşim dediğim zaman hunharca dalga geçiliyorum. Ama o ve ben durumu biliyoruz, birbirimizin içinden geçenleri de. Şimdi bendeki sükunetin, kabullenişin farkında. O da aynısını hissediyor. Güzel gövdesinin yarısı bacağımda, bu sıcak yaz gecesinde, birbirimizin değerini biliyoruz. İyi ki birlikte büyüdük, kızkardeşim, yumuşak karnım.

Peki madem, sıcaktan yerlere serildiğimiz, yapış yapış Temmuz günleri başlasın, bol bol su içilsin, gölgelerden yürünsün, azıcık esen bir köşe bulunduğu an, bir soğuk kahve alıp çökülsün.

30 Haziran 2015 Salı

Julie Seabrook, kısa günün keşfi

 Instagram'daki galerisi dışında başka portfolyo adresi bulunmayan, çok tatlı bir fotoğrafçı, Julie Seabrook Ream (hey_jules_studio)

  Hazır her yer gökkuşağına boyanmışken, güzel işleri teker teker incelenebilir, pek de güzel olur. Bulduğu, topladığı ve kompoze ettiği objelere, renk geçişlerine, fikirlerine hayran kaldım. Tek rengin skalalarından oluşan, monokrom kompozisyonlar da yapar umarım, hadi buraya birkaç örnek:


28 Haziran 2015 Pazar

Melankoliyi terbiye etmek

  Benim güzel huzurum, giderken başucuna bıraktığım notlardan, resimlerden ve mektuplardan bir kitap yap bir gün, ismi de ''Ne çok sevmiş.'' olsun. Bir fotoğraf albümü gibi hazırla onu, kucağımıza alıp bakalım yıllar sonra, ''Amma çok sevdim hakikaten'' diyeyim, sonra yine avucumu eline alıp öp, ben yine kalbimin gürültüsünden zamanın ve mekanın varlığını unutayım.
Bu seferkinde sen ve ben, nehirde kaybolmuş iki gemiyiz. Ben bunu yaparken, yeni ektiğimiz kaktüsleri sulamıştım, devasa pazar günü temizliğimizin keyfini sürüyordum balkonda. Sardunya bu ay ikinci kez açtığına göre, en az benim kadar heyecanlı ve coşkulu olmalı.
 

Elim iki haftada durmayı ve resim yapmayı unutmayı başarmış, geçici bir hafıza kaybı yaşıyor. Ona sabırla gözümün hatırladıklarını tekrar öğretiyorum, ellerime canı çabuk sıkılan, konsantrasyonu bozuk öğrencilermiş gibi davranıyorum. Hızlıca yapılan portreler ve birkaç eskiz dışında bir şey çıkmadı bu hafta. Kısa günün karı niyetine kenara kondu onlar da. Paspas ise hep kucağımda ve hep çok uykuluydu.


Şu hayatta iki ayrı semtte bol çiçekli iki balkona sahibim, ya annemin elinden tutarak, ya da dünyanın en şeker yanaklarını severek uykuya dalabilirim ya, benden şanslısı yokmuş, onu yeni yeni anlıyorum. İçimdeki bitmeyen melankoli de anlasın, dinsin artık hadi.

18 Haziran 2015 Perşembe

İki kız, salıncak, heykeller.



Birbirimizin gözünden Elif ve ben. Arkeoloji Müzesi'nin huzurlu, geniş ve antik bahçesi. Bütün ışığı üstüne alan güzel, beyaz salıncak. Rüzgarlı ve serin yaz günü. Yalnız hissetmemek, gülümsemek, kediler. 
Sappho'nun gözlerine bakıp uzun uzun düşünmek, minnet duymak, aşık hissetmek, huzurlu hissetmek için güzel bir gündü. Başka bir hayatta umarım çıplak ayaklarla yanında oturup, şiir yazarken resmini yapmışımdır. 

Bir başına tuhaf

.....İşte ben sürekli bir şeyleri fark ederim, bir şeyleri fark etmekten ve bu farkındalığımın en derinlerine kadar inmekten, bulunduğum yüzeyden koparım, o yüzeyin en yabancısı ve sersemi olurum.

Diğerleri bunu bir fark ederse, vasatlık ve normallik değerlerine göre, muhtemelen ve genellikle canıma okurlar. Bazen içlerinde şefkatli ve anlayışlılar olur, hisliler, efkarlılar, sadece tuhaflar (sadece tuhaflarla çocukluğumdan beri iyi anlaşırız.) bir şekilde canı sıkkınlar, ortamdan kopuklar olur. Onlar iyi ki olur, olmasalar ben indiğim derinliklerde yitip giderim, kalkar başka masaya geçerim. Bir kedi bulur, onunla insanları rahatsız edecek kadar fazla vakit geçiririm ve ilgilenirim. Bunlar benim normal hayata adapte oluşumun ve sosyallik deneyimlerimin kaçınılmaz sonucudur.

Bir dahakine kadar, şimdi penceremin önünde, içeride ve güvendeyim, teşekkürler.


14 Haziran 2015 Pazar

Çiçekli, düşünceli haftanın sonu.

 Bir hafta öncesi, sezonun son sergisini en fırtınalı ve yağmurlu günlerden birinde açtık. Nurşah'la ilk kez bir araya geldik, o gördüğüm en büyük papatya demetiyle karşıladı beni. Genelde ben insanların fotoğraflarını çektiğimden ve bir yerlere koyduğumdan, onun bir sürü fotoğrafımı çekmesi, koyması çok hoşuma gitti. Bunlar çok doğal yapılan ama etkisi çok büyük olan jestler. Bir kadının diğerine çiçek vermesi, bildiğim en güzel hislerden biri. Bu papatyalar şimdi iki evimde, üç vazoda ve iki çay bardağında.

Yine Sappho'yu düşünüyorum, ''Sappho anne''yi. Yeni resmimin içinde, bir yerlerde mutlaka olacak, dalgın dalgın düşünecek. İyileştiğim an, Arkeoloji Müzesi'ne, onun olmayan mermer elini öpmeye gideceğim. Bu büstün canlı ve kutsal olmadığına kimse beni ikna edemez ve onun bütün halini hayal etmek, gerçek Sappho'yu Antik Ege sularını izleyip bir şiir kurarken düşünmek, en sevdiğim şeylerden biri. Belki bir de zeytin ağacı eskizi yapmalı.


Baygın ve ağır yaz günlerinin başlangıcı, seni hiç özlememiştim yaz, özellikle de Temmuz. Ben yağmurlu, fırtınalı, gri günlerden şikayetçi değildim, sürebildiği kadar da sürsün istiyordum, şimdi yine ara ara bulutlar toplandıkça neşelenip coşacağım. Balkonda açan dev zambak, mükemmel kokusuyla hepimizi hipnotize etti, kedi Şeker dahil, dışarı çıktığımız an koklaya koklaya mest oluyoruz, Şeker bu haliyle tombul bir bal arısına benziyor.

Ve işte bu da, dün akşam kalbimi eriten manzara. Şeker şimdiye dek Evrim'e pek pas vermezdi, gördüğünde şöyle bir elini, paçasını koklayıp, salına salına geçip giderdi yanından. Dün ne olduysa oldu, Şeker resmen aşık oldu ve Evrim'in önüne gidip yere serildi, kocaman göbeğini ona sundu, cilveli cilveli yerlerde yuvarlandı. (Çok az şımaran ve muhteşem göbeğini sürekli esirgeyen bir hanımefendi için, bu çok büyük bir flört hareketi elbette) Sonrasında ise kucağa alındı, kaşındı, ''patpat''landı (Bu çocuk kedilerin popolarına pat pat diye vurmadan sevemiyor, anlamadığım şey ise, kedilerin buna bayılıyor oluşu) Bir kediyi bebek gibi tutan, ona böyle tatlı bakan bir sevdiğim çocuk, bir sevdiğim kedi, bana çok güzel ve hiç beklemediğim hayaller kurdurdunuz. 

Bu da geçen haftanın çizimi. Renkleri çizgi çizgi sürmeye, üç ya da dört renkli skala'lar ve degrade'ler denemeye, fonda bunları yaparken de önde bir hayvanla (bu seferki hisli bir Danua oldu) bakışmaya devam. Ne hayvansız, ne çizgisiz, hiçbir hafta bitmesin. 

13 Haziran 2015 Cumartesi

Frida Sancıları

Üç gün, üç serum, dört iğne. Fazla uzun ve kafa sallayacak kadar gürültülü bir MR çekimi. Ömrümden üç yıl götüren bir muayne (hala her saniyesini kafamda tekrar yaşayıp, oturduğum yerde büzülüyorum.) Şuan sağ kolumda, üç gündür parçam haline gelmiş anahtarın verdiği rahatsızlıkla, kolumu özgürce eğip bükmenin rahatlığını arıyorum. Çok fazla serum yiyecek hastaların kolunu tekrar tekrar delmemek için, giriş yapılan anahtarı üstünde bıraktıklarını bilmiyordum. Sağ kolumun bir kapı olduğunu düşünmek bana biraz keyif verdi ve bunun hakkında birkaç sayfa zırvaladım.

İnsanların neden hastane odalarından ya da serumlu kollarından fotoğraf koyduklarını anlamazdım, mal mal bakardım. İki gün önce ağlamam yeni durmuşken ve annem tatlı tatlı kolumu severken, aniden anladım. Şefkat istiyorlar. O kadar basit ve anlaşılabilir ki. O an ulaşabilecekleri herkese ulaşmak, iyi şeyler söylenmesini ve dilenmesini sağlamak, kendilerini sevginin güvenliğine almak istiyorlar. Hemen bir fotoğraf çektim, Evrim'e ve Emek'e yolladım, tam da canlarıma yakışan tepkiler aldım ve bana sarılmış kadar oldular. Dahasını istemedim, başka da zırlamadım.

Ne zaman kadın doğum, regl, jinekoloji, karın ağrısı gibi tamamen kadınlara özgü ve çok hassas dertlerim olsa, aklımda Frida'nın resimleri belirir. Bir derdi ve acıyı bu kadar gerçek ve iyi anlatmasına tekrar tekrar şaşırırım. Benim gayet olağan bir muayne, sonrasında beklemediğim bir sonuç (Doktorun deyimiyle ''Bu bizim hiç sevmediğimiz bir şey'') ve hafif sancılı bir tedavi sürecinde yaşadıklarımın, çok ama çok fazlasını yaşamış, üstelik de ömrü boyunca yaşamış bir kadın, ikinci ismi ''Sancı'' olsa, gayet makul olacak bir kadın. İnsana acılarında ve korkularında hiç yalnız olmadığını hissettiriyor.

Şimdi sonuçları bekliyorum, biraz korkuyorum. Canım çok tatlı olduğu için ve doktorun hiç sevmediği şey, doktorun nefret ettiği bir şey çıkarsa, ne tepki vereceğimi bilmediğim için. Geçen gün sildiğim kısımda da buna yakın korkular vardı, hep en kötüsünü beklediğimi anlatıyordum. Bu durum kafamın içindeki ufacık isteklerle ve meraklarla yüzleşmemi sağladı, her şey yoluna girdiğinde onlarla yüzleşmek ve belki de artık inkar etmemek için buraya not ediyorum.

Her şey yoluna girsin, sağ kolumu rahatça ve düşünmeden hareket ettirmek ne kadar değerli, sancısız ve acı içinde buruşmadığım bir yarım saat bile ne kadar değerli. Sıradan, keyifli bir yaz günü, dertsiz ve kaygısız, kansız ve serumsuz, aşık ve hafif, yanımda Şeker'in uyuduğu, çok ama çok değerli.

10 Haziran 2015 Çarşamba

O'Keeffe, bir yabani


 

  Sevdiğim ressamların içinde yeri hep ayrı (Hoş, hangisinin yeri ayrı değilse) Georgia O'Keeffe. Yabani, geçimsiz, vahşi ruhlu bir kadın olup, çiçeklerin taç yapraklarını bu kadar güzel, zarif ve derin bir şekilde boyamasından mıdır, Amerikan kırsalında kimseleri sokmadığı bir klubede yaşamış ve üretmiş olmasından mıdır, dönem dönem her bakışımda bir çiçek ile cinsellik, doğum ve kadın bedeni arasında kurduğu bağları hayranlıkla keşfedişimden midir nedir, bugünlerde yine en çok baktığım ressamdır.

Kendi dönemi içinde bu devasa taç yaprakları, üreme organlarını, öküz ve antilop kafataslarını, çölleri boyayarak ne yaptığı ve anlattığı pek anlaşılamamış olsa da (gerçi onun anlaşılma kaygısı yaşadığını sanmıyorum.) çok daha sonra, belki de 70'lerde Robert Mapplethorpe'un fotoğraflarındaki çiçeklerin erotizmiyle tekrar gün yüzüne çıkmış, bugün ise yok satan Amerika'lı ressamlardan biri O'Keeffe. Benim içinse, Süheyl dayımın, güzel sanatları kazandığım yıl Seattle'dan çok güzel bir O'Keeffe kitabı getirerek tanıştırdığı, boyadığı büyükbaş hayvan kafataslarından çok etkilenip, yetenek sınavındaki kompozisyonuma onlardan bir taneyi ezbere çizerek okulu kazandığım, yeri bir kez daha özelleşmiş olan güzel, gerçek kadın. Yabani kelimesi onun bu gerçekliğindeki güzelliği, uzaklığını, hakkında anlatılan efsane geçimsizlik ve huysuzluk hikayelerini ve elbette doğaya olan ölçüsüz yakınlığını anlatan, yegane kelime. Yabani olmayı resim yaparak başarmaktan daha güzel ne var ki, ben bilmiyorum.

 

Bir kızkardeş

 İnsan olanından yok, kedi olanından var. Pufpuf bıyıklım, bir şeye pür dikkat kesildiğin zaman ensenin kabarıp, kulaklarının da aşağı düşmesi, bana en içten kahkahalarımı attıran şey olabilir. Gecenin bir vakti sessiz adımlarla gelip kolumun altına girmen, başını el bileğime yaslaman, o yusyuvarlak kafanı da avucuma bırakman, bana hayatta en çok huzur veren şey olabilir. Sana ''Gördüğüm en güzel şeysin.'' diye fısıldarken, hayatımın en ciddi anını yaşıyor olabilirim. Hadi gel, sırtını kabartalım, burnunu kaşıyalım, patilerini sevelim.

Bir dilim pasta

Çok sevdiğim bir şarkısında, uyuz Courtney Love'ın dediği gibi 'I want to be the girl with the most cake.'' Bu ne şımarıklık, bu ne açgözlülük! Ama işte öyle dememek lazım, belki o kızın elinde o güzel pastadan başka, sevineceği bir şeyi yok. Bırakalım ikinci dilimi de o yesin, üçüncüyü de, bırakalım en çok pastayı o yesin, yeter ki bir köşede sakinlesin.

Geçen pazartesi miydi, (yoksa bir önceki mi unuttum) dışarıya hiç bir ses çıkarmadan, kendi içimde büyük vedalaşmalar, kucaklaşmalar, yüzleşmeler ve kopuşlar yaşadım. Elbette çok sancılı birkaç gün oldu, ne zaman içimden birkaç insanı yolcu etsem öyle olur. İnsan en büyük dostları ve en çok yer kaplayanları ile yavaş yavaş azalarak bitmemeli, böyle bir doğum yapar gibi, ya da bir evden taşınır gibi, aniden, sancılı, yorucu bir biçimde tükenmeli ne varsa. Öteki türlüsü bana göre değil, önceki vedalaşmalarda da hiç olmadı, ben birden bire tamamen tükendim hep. Sonra Elif'le atölyenin terasında otururken uzaklara baktık. ''Ben bir sevgiliden hiç ayrılmadım ama pek çok dosttan ayrıldım.'' dedim, o da bu durumu çok yaşadığından, hiç ''bencil, acımasız'' falan demedi bana, güzel anladı, güzel anlaştık. Güzel anlaşacak yeni dostlar hep bulunur. ''Şeyler''in inanılmaz prensiplerinden biri, şeyler hep devam etmek zorundadır.

Bundan sonra yazmış olduğum 3 uzun paragrafı, yeni bir kahve koyup geldiğim anda sildim. Onları yazarak içimden atmak bile yetmiş olmalı, ruhum gerçekten sükunet arayışında ve çatışmaktan bunalmış olmalı. Ne öfkemi, ne uçuk mutluluklarımı kaydetmeye gerek yok.

Bir şeyler oldu ve bir şeyler bitti. Doğumgünüm olmadığı halde, bir yaş büyümüş hissediyorum. Bu sebeple, herkese eşit ve azıcık düşen, ince bir dilim pastayı mutlulukla yiyeceğim.

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Taze çıktı

İlk defa bir yarışmaya yolladığım ve babayı alarak geri dönen son resmim. Daha da katılmam öyle abuk subuk şeylere, bana proje teslimi stresi yaşattınız, bu resmen vicdansızlık, bu resmen kavramsallık. Birinci olan resimde de dört adet kare, üç-beş adet üçgen var, alt metinler ve güncel sanatlar tepsin sizi e mi.

Tuval 140x120 cm, yüzeyini demir fırçasıyla hırpalarken epey keyif aldım, dokuyla bir işim olmamıştı daha önce. (Gizem'in deyimiyle, çim boyama makinesi) Boyarken en çok fikir değiştirdiğim, sancı çektiğim, eleştiri aldığım (Kemal İskender sağolsun, laflarının ağırlığından koltuğa gömüldüğüm o cumartesi gününü unutmam artık, o gün minik bir cinnet yaşasam da, fikirlerini aldığım için gerçekten şanslı hissediyorum.) ve bu eleştiriler sayesinde sabit ve kibirli halimi bırakıp, elimi taşın altına soktuğum resim oldu, benim için değerli o yüzden. Elim hala taşın altında, çözülecek dolu sorun var, iyi ki de var.

Emek'in bana o pozları verdiği günkü çıtı pıtı hali, şalının güzelliği, yüzünün ponçikliği, saçının buklesi, minnoşluğu da sağolsun. Yarışma sonucunda bana Oscar verselerdi, ona ayrı teşekkür edecektim, iyi bir dost kadar ilham veren, bir hikayeyi başlatan çok az şey var.

22 Mayıs 2015 Cuma

Karganın gördüğü

  

Bu yeşil akvaryumda oturup sabah seslerini dinlerken izlediğim, tanıştığım ve kahvaltımı paylaştığım tüm kargalardan sonra, bir tanesini tuvalime çağırma vakti gelmişti. O kadar dikkatli bakıyorlar ki, ne gördüklerini çılgınca merak ediyorum. Daha da çılgınca hissettiğim şey ise, o pırıl pırıl tüylerine dokunma isteği. Yumuşak mı, sert mi, okşanmaktan bir kedi gibi keyif alır mı, tutarsızca saldırır mı kestiremiyorum, bu durum beni iyice onlara meraklı hale getiriyor.

Bu eski piknik sandalyesinde oturup çiçeklerimin topraklarını kabarttığım, güneşin altında coşmuş kaktüslerin bazılarını ufak saksılara çoğalttığım, kendimle yalnız olduğum gün ortalarını, karşımdaki meşe ağacından izleyen kargaların ne gördüğü. Bugünlerdeki en önemli meselem.


Bu hamur, elimizdeki.

Geçen haftaki tepkili ve tahammülsüz halimden ancak bu kadar farklı olabilirdim. Aile evime gelir gelmez kahvemi aldım, en sevdiğim pencerenin önüne geçtim, içimdeki his yoğunluklarını (bunlar toz bulutları gibi şeyler, yer yer çok fazla kümeleniyorlar ve gezegen'leşiyorlar.) dengelemeye çalıştım ve geçen hafta yazdığım uzun yazıyı sildim.

Sana bunu yapmayacağım. Kendime de bunu yapmayacağım. 

Yıllardır, her gün ellerimizle yoğurduğumuz, un eklediğimiz, su koyduğumuz, yumurta kırdığımız, bir çimdik tuzunu kattığımız bu kocaman, yumuşak, ideal hamura bayılıyorum. Bu hamuru kurabiye kalıplarına sıkıştırmayacağım. Bu hamurun tarifini kimseye sorgulatmayacağım. Kimsenin kenarından sıkıp kulak memesi kıvamını almış mı diye kontrol etmesine izin vermeyeceğim. 

İstediğimiz zaman yeriz. Kalıbı ben seçerim, fırın ayarını sen yaparsın. Bir parçayı koparım yedim, çiğ hali de güzel. Sen pazar günü bana bakarken yaptığın gibi, iki fincan çayla gel, bak ben bu hamuru tam sana göre yoğuruyorum. Sen o gün üstüme örttüğün battaniyeyi de al kaldır, ben ayaklandım şimdi, iyiyim. Ben sana iyi oldum. Sen bana hazır oldun. Bu hamur, bildiğim hiçbir şeyin tarifine ve tadına benzemiyor, öyle değişik. 


13 Mayıs 2015 Çarşamba

Şeker in the sky with flowers

Çiçekli yatak örtüsünde bir balerin patili, bir senkronize mavilik, içimin yumuşak tüylü tarafı, pofurdayan çaydanlık. Kızkardeşim bir kedi, kedim bir kızkardeş.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Dalgakıranın doğası

Onun gibi bir insan için önemli, hatta vazgeçilmez olmak istiyordum. Onu tanıdığımdan beri, tanıdığım herkesten farklı olduğunu biliyor, böyle bir insan için her şeyden önemli olmanın eşsizliğini yaşamak istiyordum. Görebildiğimiz ve tanışabildiğimiz herkesin hayatındaki ''O bir yana, diğer herkes bir yana'' dediği en fazla iki-üç insan varsa, ben bu insanın en tepeye koyduğu kişi olmak istiyordum. İstiyordum, çok istiyordum. Bu öyle bir his ki, onun değer verdiklerinden kimleri elesem, kimlerin önüne geçsem, mesela sol yanımı alıp da sağ yanına yapıştırsa bile, tatmin etmeyecekti içimdeki onun tarafından sevilme hırsını. ''Sevgide hırs olmaz, sevgi masumdur'' diyenler vardır elbet, ama ben çocukken bile hiçbir hissim çok saf değildi, tam tersi tüm hislerim çok huzursuz oldular hep. Üzüntüm, neşem, coşkum ve sakinliğim, neyim varsa, hiçbirinin rahatı ve devamı olmadı.

Kedim bile beni ''Huzursuzum'' diye sever, kimse duymaz, ben duyarım öyle hitap ettiğini, öyle kucağıma çıktığını, huzursuzunu sakinleştirmek için usul usul gelir, derdimi tasamı alır, sükunet bırakır. Ben onun huzursuzuyum, onun vazgeçilmeziyim.

İşte onun için de hissettiğim bu vazgeçilmez olma, en değerli olma, herkesten daha önce gelme hissini dizginleyemiyordum. Bana altın bir madalya vermeden, bunu tüm dünyaya ilan etmeden, bensiz nasıl da eksik hissettiğini herkese anlatmadan sakinleşmeyecektim. Herkes için birileri ''en önemli''ydi, ben onunki olmak istiyordum. Ama çok istiyordum.

Yeter artık, bir şey yapmalı ve bunu anlamasını sağlamalıydım. Onun hayatında ben vardım, ben! Hemen bunu fark edip minnet duymalı, gerekiyorsa ayaklarıma çiçekler, taze meyveler ve adaklar bırakıp, etrafımda çılgınca dans etmeliydi! Yanına gitmek için hızla koltuktan kalktım...

...Sonra hiçbir şey olmadı. ''Noldu canım, iyi misin?'' dedi. Kafamı salladım, iki çay koydum. Kahvaltıdan kalan yarım dilim ekmeği aşağıdaki kargalara ufaladım. Balkondan içeriye, ona baktım, sabah saatlerinin keyfini sürüşüne, kendisi oluşuna, masadaki tabakları sakince toplayışına.

Hiç bilemeyecektim, hiç söylemeyecekti, ayaklarıma taze meyveler bırakılmayacaktı ya da gazeteye eşsizliğim hakkında ilan verilmeyecekti. Devam etmek için ihtiyacım olan tüm huzursuzluğa sahiptim, dalgaların ve soru işaretlerinin arsız seslerini duyuyordum kafamda. Sabahın o sessiz ve yeşil saatinde, başka da bir şey istemedim.

23 Nisan 2015 Perşembe

Kuşlu, çiçekli kompozisyon


Orkide'nin renk yolculuğu sürüyor. İki aydır çiçekleri üstünde, ilk günlerdeki canlı pembeler ve parlak sarılar ilerleyen haftalarda solmaya başladı. Bu çiçeklerin pıt diye dökülmediğini ya da solup büzülmediğini, onun yerine giderek beyazladığını bilmiyordum. Bugünlerde renkleri kaybolmak üzere, neredeyse tamamen beyaz. Yapraklarını, bir kadının saçlarını boyar gibi boyayamayacağıma göre, onu karşıma koyup bir resmini çizdim. Yeni çiçekler açana kadar, bakmak üzere.

21 Nisan 2015 Salı

fazla rahat, olabildiği kadar bencil

Kırgınlığım mahcubiyetimden fazla artık. İhmal ettiğim insanları, gönül almaları, ezik büzük hissetmeleri geçtim. Canının derdine düşmek böyle bir şey. Canı acımak böyle bir şey.

Sürekli durumundan şikayet eden bir insansanız, hep mutsuz, hep mızmızsanız, yakınlarınız tarafından biraz olsun tolore edilmek için arada onları da sorun, sorma amacınız bir an önce kendi derdinizi anlatmaya geçmek olsa bile, bunu yapın. Çünkü sizin bitmek bilmeyen trajedilerinizi dinlemeye devam etmek için çok güçlü bir motivasyon gerekiyor. Gerçek dertleri olan insanların ise ne kadar sessiz ve efendi olduğunu, sizin şikayet ettiğiniz saçmasapan gündelik durumlara ise onların yatıp kalkıp şükrettiğini bilseniz keşke. Ne tuhaf ki, bunu da umursadığınızı sanmıyorum.

Fiziksel sıkıntılarım ne kadar canıma okusa da, aslında ne kadar küçücük ve önemsiz olduklarını biliyorum. Mesela sırf anneme saygımdan, karnımın ağrısından yakınmamam gerek, benim ayda bir çektiğimi, gece gündüz çeken, sesi bile çıkmayan annem. Bizim neslin doğru düzgün çalışmadan, yorulmadan, inanılmaz bir bencillikle sürekli en hafif şeylerden yakınmasından bıktım. Herkesin ''en dertli, en zavallı'' olmasından bıktım. Ben kendimi çok net görüyorum artık, ben dertli değilim, şımarığım, fazla prim verilmişim, fazla iyi bakılmışım. Rüzgar esse yataklara düşüyorum, çünkü düşebiliyorum, çünkü kendim dahil bakmam gereken kimse yok. Rüzgarın esmesine minnet duyan, gülümseyen insanlardan olmak istiyorum, rüzgarın esmesinden bile mağduriyet çıkaran bir ahmak değil. Evet bünyem zayıf, evet hasta olmam çok kolay, ama bunu dile getirmek ve kimseyi bıktırmak zorunda değilim. Ben insanlardan çok ama kendimden en çok bıktım, bu haftaki yataklara serilişimde en çok bunu anladım. İçimde bir şeyler ciddi şekilde değişti ve farklı yönlere saptı.

19 Nisan 2015 Pazar

Tel cambazının ütopik ve mümkün-iyi dünyası


Bir hafta ne kadar hayvanlarla geçtiyse, ne kadar çok farklı tüye dokunulmuşsa (elle ya da kalemle) o kadar huzurlu bitmiş demektir. Bunların içinde Şeker'in yeri, uyku saatimiz, aynı anda kızkardeş-sevgili-ruh eşi oluşumuz benim yorgun ve dağınık zihnimdeki en kesin gerçekliklerden biri. Sol bileğimde yatıyor, başını avucumda ya da elime denk getiriyor, beni uyuttuktan sonra, gecenin bir vakti kendi minderine dönüyor.

 Tarihi ve mitolojik kadın figürleri üzerine düşünüyorum, çoğu zaman düşündüklerimi unutmamak için bir yerlere notlar da alıyorum. Daha sonra karşıma okuduğum romanların kenarından ya da telefonumdan çıkıyorlar ''Pandora'nın kutusu, muhtemelen ufak bir dişi kediydi.'' Böyle bir satırı yazmak için ne hissetmiş olmalıyım? Güneşli bir pazar günü Karaköy'de, ufak kediyi avucuma aldığımı, mırıltısını elimin içinde hissettiğimi ve heyecanlandığımı hatırlıyorum, sanki evrenin büyük ve gizli sırrını bir kendim biliyormuşum gibi heyecanlı. Geri kalan bağlantıyı resmi bitirdikten sonra kurmayı planlamış olmalıyım.

Kendimi onarma ve bakım çalışmalarım yavaş ama düzenli ilerliyor. Bu hafta 17 Nisan gününü kurtuluşumun ilk günü olarak buraya ve kendime kaydetmeliyim. Hafta ortası illet gibi bir grip mikrobuyla tekrar yatay pozisyona geçsem de, keyfim yerinde, annem ve kedim yanıbaşımda, vitamin ilaçlarım baş ucumda. Havaların tuhaf bir şekilde Nisan'dan çok Kasım'a yakın olması da hiç rahatsız etmiyor. Böyle daha güzel, daha dingin, hırkalarımla vedalaşmaya da pek hevesli değilim zaten. Annem de balkonu henüz açmadı, saksılardaki bebeklerini güneşe sunmadı, demek ki daha var yapış yapış sıcak günlere.

Şuan kedim kolumun altında uyuklarken, (ben dün gece ve ondan önceki gecelerde de yaptığım gibi) onun tüm yüzünü, burnunu, yumuk gözlerini, kıvrık patilerini izleyerek uykuya dalacakken, lodos oldukça hafif ve yumuşak eserken, hafif ve huzurluyum. Her zaman dediğim gibi ''Şimdilik bu kadarı kafidir.''

Son olarak, elbet bir gün tel cambazları da istedikleri (mümkün olduğu kadar) iyi hayata kavuşacaklar. 


5 Nisan 2015 Pazar

Hafiflemesi gibi yüreğin, bir şey yok.

Aşık ve hafif bir Eylül, günün bu ışıklı saatlerinde Ella Fitzgerald'ın yumuşak sesiyle, camdan dışarılara dalıp dalıp hayaller kuruyordu. Bu ben miydim, yine ne kadar da kalbimin tam ortasındaydım. Ne olmuştu da yüreğim hafiflemişti, yoksa hafiflemeye sandığımdan çok daha fazla mı ihtiyacım vardı da, aklıma gelen hemen her iyi fikre böyle sarılıyordum, peşi sıra göğe yükseliyordum? (İyi fikirler, ağırlaşmış bir yürek için, helyum dolu balonlar gibidir.)

Kendime bir reçete yazalı ve buna her gün uyalı 10 gün kadar oluyor. Bu reçetenin içinde B12 vitamininden, meditasyona, özlediklerime vakit ayırmaktan, düzgün beslenmeye kadar pek çok şey var. Yavaş yavaş ve sabırla, davranışlarımı değiştirip kökleşmiş huylarımı yumuşatmaya çalışıyorum. En sonunda dün, kendim için birkaç sayfa yazabildim (Ağırlaşmış bir yürek için, kendi kendisiyle satırlar aracılığıyla konuşmak, imkansıza yakın zorluktadır.) İyi geldi, olması gerektiği gibi geldi. Şeyler bir şekilde yoluna girecek, sonra yine batacak olsalar da, şimdi yükselmek zorundalar. (Şeylerin anlaşılmaz ve tuhaf ritmi)

Bu hafta Lomo makinemin filmini yıkattım. Üst üste pozlama için epey bir uğraştığımdan, bir gün zor bekledim. Elbette ki yine başaramamışım, üstüne bir de ışık ayarını da yanlış yapmışım. Bütün fotoğraflar berbat çıktı. Sonra sevdiğim çocuk, bir köşede makinesiyle mutsuz mutsuz oturan benim yanıma geldi, photoshopta istediğim fotoğrafları üst üste koyup, transparan yaptı. Photoshop bilmesi ve hile yapmamda bana yardımcı olması, sevdiğim çocuğun en güzel özelliklerinden biri, buna yanaklarını, mükemmel ellerini, nazik kişiliğini ve tanıdığım herkesten çok yemek yiyebiliyor oluşunu da ekleyebilirim. Beni kedi gibi seviyor, onu kedi gibi seviyorum.

Bünyemizi delirmekten, içe fazla kapanmaktan, kösülmekten, kararmaktan, yersiz hüzünden koruyalım. Eğer bunu yapamıyorsak, aynı benim 10 gün önce yaptığım gibi, bir onarım sürecine madde madde sokalım kendimizi, formülize ederek ve iyi bir liste yaparak, her durum çözülebilir, geç de olsa, sancılı da olsa, bir şekilde çözülebilir. Güzel filmler, sürükleyici kitaplar, karnı tok sokak hayvanları, iyi bakılan bitkiler, çok fazla öpücük ve kucaklaşma, bu listenin değişmeyen maddeleri.