9 Ocak 2014 Perşembe

insanın kendini woody allen hissetmesi

  ellerim yerinde duramıyor, endişeyle, anlam verme çabasıyla sürekli hareket halindeler. kaşlarımın ortasında derin bir çizgi, çatıklar, onlar da ellerim kadar endişeli şekilde havaya kalkmış haldeler. saçlarım (özellikle son kırpılışından beri) karmakarışık, dağınık, taramam gereksiz bir enerji kaybı olacak gibi. ve pijama altım.. pijama altımın belimin üst noktalarına kadar çekilmiş olması ancak kaygı hallerinde yaptığım bir şey. çıkarıp düzgün bir tayt, elbise falan giyebilirdim elbette ama pijamanın kendimi rahat ve güvende hissettirmesine ihtiyacım var. bir de bitmeyen mızmızlığım var ki, her konuda, tükenmeyen, canından ve canımdan bezdiren bir mızmızlık.

  woody allen bazen bir yönetmen değil, bir yazar değil, sadece geçmeyen bir ruh hali. bir oluş şekli. insana kendini hiç gitmediği new york'ta, hiç evlenmediği diane keaton'la, hiç takmadığı kemik çerçeveli gözlüklerin ardında hissettiren bir ruh hali bu. tarif etmesi zor, şanssız bir his. 

2 Ocak 2014 Perşembe

bu sefer keyifsizim de.

  Öğlen 1'de uyandığım günlerden nefret ediyorum. Gün bile değiller, gün yarısı. Kafamın açılması için kaşına kaşına, kimseyle konuşmadan (ev boş zaten) içtiğim çaylar ve kahveler. Etrafın dağınıklığı umrumda değil, aceleyle çıkmadan önce son yarım saatte toparlayacağım nasılsa. Burası benim evim mi? Geceyarısı uyandığımda neden kendimi diğer evde sandım o zaman? Dün gece hangisindeydim? Bunun böyle olacağı çok belli olduğu halde nasıl hala şaşırabildiğimi bilmiyorum. Bir an evvel sahil yolundan kedime ulaşmam lazım, kedimin olduğu yer benim evim.

  Bazı günler gözüme sadece çirkin yanları takılıyor İstanbul'un. Bazı günler ise ilk kez gelmiş turistlerin gözünden görebiliyorum. Bugün çok fazla aç insan görüyorum, dilendirilen çocuk görüyorum, cüppeli sakallı molla görüyorum. Bugün sevilesi değil, kalkalı iki saat oldu ama hava karardı bile. Yeni yıl için, 28 yaşım için aldığım kararları hatırlamaya çalışıyorum. Daha doğrusu hatırlıyorum bal gibi, kısa bir an için unutmaya çalışıyorum.

  Eve geldim, iki kap çorba içtim. Çorba bulduğum ev de, evdir. Birileri bana güzel bir şeyler söyledi, domuz gibi suratımla sessiz kalma isteğimi belirttim, heveslerini kırdım. Sıkılgan mimiklerimle birkaç coşku dolu soruyu daha atlatırsam tamam, ardı kesilir, sessizliğe gömülebilirim. Sessizlikte keyifsiz olmak daha kolay.

30 Aralık 2013 Pazartesi

Kızkardeşleşmek

Emek sana iyi ki Emek demişler, başka isim durmazdı üstünde
Ve ben o zaman kimselere diyemezdim ki;
Ben bir Emek tanıdım, aynı ismi gibi
Dokunduğunu gerçek kılıyor, O olmadan, gerçek hiç güzel olmuyor
O kadar güzel oluyor ki O, bazen hiç gerçek gibi durmuyor
Ben yani bilemiyorum, bazı kavramlar gerçekten çok karışıklar.
Emek bir geliyor, hepsini alıp bir ediyor ince parmaklarıyla, çırpıyor, döküyor ve pişiriyor
(Bak karnım acıktı, Emek bana kek yap) Desem yapar mesela, üşenmek bilmez çünkü.
Ben Emek'le tanıştığım gün, emek vermeden Emek'le dost olunmazmış diye öğrendim.
İsmi gibi zor, ismi gibi direnç gösteriyor, ama bir o kadar da kıymete binmiş çok şükür
Bir canıma değiyor, bir canımın içi oluyor.
Emek bazen öfkelendiriyor, kimse de öyle güzel öfkelendiremez.
Bir canıma yetiyor, bir canımdan can alıyor.
Yani nasıl anlatabilirim, insanın kafasını karıştıran insanlardan biri (aynı anda da huzur vermesi var)
Sonra bir bakıyorsun, Emek hayata çok benzer bir şey olmuş.
Bir fincan çay alıp, gökyüzüne dalıyorsun, iç çekiyorsun.
Emek senin adın ne güzel,
Emek sen ne güzelsin.



kokina günleri

  babannemin her yılbaşı aldığı, yeşil kocaman vazosuna koyduğu kış çiçekleri kokina. kırmızı top top çiçekli, diken yapraklı. insanı nasıl da mutlu ediyor. geçen gün beşiktaş'tan eve dönerken 3 demet aldım, babannemi andık, onun vazosuna koyduk. sonra yeni yıl kartlarımı yazdım, birkaç en sevdiğim süsü (bu sene çam yok, üşengeçlik var) görünen köşelere dizdim.



  coşku hissetmiyorum yeni yıla karşı ilk kez. çünkü eski yıl yorgunuyum, eski yıl hem başlangıçlar hem bitişler getirdi, yeni başlayanlar bitti, en başa dönmüş hem de yorgun halde dönmüş buldum kendimi sonunda. ''ya n'oldu şimdi böyle?'' diye soran bakışlarla. şimdi o yüzden tekrar başlamaya korkan, bir adım atmadan önce bin kez düşünen ve en sonunda adım atacağı ayağını uzatıp, üzerine battaniyeyi seren bir haldeyim. herkesin bir şükretme noktası var ve olmalı, bu kısım tertemiz ve kusursuz dediği, (eski yılda aşık olduğum kadar yeni yılda da aşkla dolu kalmak, minnet duymak, onların yeri burası)

  artık hepimiz için gidebilir, yerine yenisini bırakabilir. dilekler dileme zamanıdır, ne dileyeceğini büyük dikkatle seçme ve ona inanma zamanıdır. çünkü yıldızların hangi noktadan kayacağı ve o an hangi dileğimizin gerçek olacağı bilinmez. içimizi temizlemek için sütlü çay içelim, zencefilli kurabiye yiyelim, yeni yıl renklerinde ve süslerinde mutluluk bulalım.

22 Aralık 2013 Pazar

öyle durup dururken

şu hayatta en sevdiğim şey uyku olduğu için mi başıma büyük, parlak mucizeler gelmiyordu?
başıma büyük, parlak mucizeler gelmediği için mi, sıradan yaşamımdaki her mutlu ayrıntı devleşiyordu o an?
gözümü alamadığım sokak ışıkları, galata kulesi (her gördüğümde büyüleniyorum istemsiz) ışıklı cafelerdeki insanlar ve soğuk havada kalabalık koşan sokak köpekleri, bunların hepsi mucize mi, ayrıntı mı? (ya da bu dünyada aynı anda iki şey olmak ve bunun iki kişiye göre değil bir kişiye göre mümkün olması var mıdır?)

ne kadar yalnız bir kız.
ne kadar da heyecanlı.
neredeyse sevincimden üzüleceğim.
ki sanırım bu en sevdiğim olma hali.

şimdi kolunuzu omzuma atsanız ağlarım. yok, sinirlerim bozuk diye değil ki gerçekten bozuk değil. bazen işte ben, omuzlarımın var olduğunu unutuyorum.

20 Aralık 2013 Cuma

şehir içinde bir şehir

  Ben bu ülkede, sanki bu ülkede değilmişim gibi yaşamaya başlayalı bir 3-4 yıl oluyor. Bütün paramı taksiye, güzel yemeğe, kitaplara ve ev(ler)imde kurduğum dünyaya ayırınca, cidden ülke içinde ülke, şehir içinde şehir beliriyor. Şimdi yine gündemden kopma kararı alıyorum, daha fazlasına tahammülümün olmadığı noktada, duyduğum ve duyacağım yeni şeyleri boşverme kararı alıyorum.

yeni kitapları koklayalım. taze kahve içelim. arkadaşlara sığınalım. ve bulabildiğimiz tüm hayvanları, kulaklarına, kuyruklarına, burunlarına kadar öpelim. bunları bir hayatta kalma rehberinin kurallarına uyar gibi yaparsak, aklımız kafamızın içinde buharlaşmadan durur, sadistlerin bizi delirtme çabası boşa çıkar belki. galata'da çok güzel bir yer açılmış, ev yapımı çikolata yemeye gidiyoruz. hadi. 

18 Aralık 2013 Çarşamba

Gerçek hayat kahramanlarını anma günlerinden biridir.

Ali İsmail Korkmaz
Mehmet Ayvalıtaş
Ethem Sarısülük
Abdullah Cömert
Medeni Yıldırım

  Dün ve bugün ''evlat'' lafını her duyduğumda aklımdan geçtiniz yine, kardeşlerim. Keşke siz yaşasaydınız da, bu zalimlerin, soysuzların çocuğu gitseydi diyecek kadar sert oldu içim. Önce sert, sonra acı. Ama kalbim kurumadı, isminizi andım. Yaşadığım sürece de, isminizi anmadığım, ailenize dua etmediğim bir gün bile geçmeyecek. Söz verdik ya size, unutursak kalbimiz kurusun.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Mama... Papa...*

Çocukluğumdan beri bizim evde pazar akşamları aile sofrası kurulur, bütün hafta herkes öğünleri tek başına ve farklı yerlerde yediğinden, yemek bir arada ve sohbetle yenir. Yemeği mutlaka babam hazırlar, hem de saatler boyunca, uğraşarak, birkaç çeşit hazırlar. Ortaya çıkardığı tabaklar önce biraz izlenir hayranlıkla, sonra onun keyifli bakışları altında yenir güzelce. Aile ritüelimizdir, yeri çok özeldir.



  Haftalardır pazar günü evde değildim. Sevgilimin evi ve kendi evim arasında zamanlarım, mekanlarım, balkonlarım bile ikiye bölündüğünden, pazarları biz benim yaptığım çömez yemeklerini yerken ya da sipariş verirken, ''Şimdi bizimkiler ne yiyordur? Balık mı yapmıştır babam? Of tatlı kesin çok acaipti'' şeklinde geçiyordu aklımdan. Bu hafta tesadüfen evdeydim, masadaydım. Ne kadar özlemiş olduğuma ben bile şaşırdım. Kendimi çok ''ait olduğum yerde'' hissettim. Bu his için minnet doluyum, çünkü uzun zamandır bu evde bana uğramıyordu kendisi. Hem hiç büyümemiş olduğumu, hem çok yaşlanmış olduğumu da hissettim bir yandan. Ama yemekler her zamanki gibi o kadar güzeldi ki, hüzünlenmeye fazla vakit ayırmadım, yemekten iki saat sonra hala nefesimi daraltacak kadar çok yedim. (O nasıl bir profiteroldü, o nasıl bir hafif krema ve çikolata sosuydu? Ve biraz da karamel?!) ve elbette evden birkaç saatliğine uzaklaştığım zamanlarda bile hasretinden çıldırdığım kedim.. Kedimle yatağımda yumuş yumuş uyumak, hangimizden çıktığı belli olmayan huzurlu mırıltılar, tekrar ve tekrar uykuya dalmalar.

  Çok şikayet edebilirim. Sürekli kaçıp gidebilirim. Günlerce gelmeyebilirim. Daha fenası hislerimi hiç belli etmeyebilirim. Ama içten içe, annem ve babam için hep minnet dolu olacağım. Gerçekten sevildiğimi hissettiğim anlar ve öğrettikleri, başlattıkları her şey için.

  *Modigliani filminde, ressamı oynayan Andy Garcia, cam kenarında oturmuş çocukluğunu düşünürken, ardı ardı sayıklardı ''mama.. papa..'' diye. Öyle bir his işte.

13 Aralık 2013 Cuma

Kediler ve ruhlar üzerine.

Bu (neredeyse) kusursuz dört kış gününün ardından, elimde bir fotoğrafımız var şimdi. Sabahın 7'si, en yabancısı olduğum saatlerden biri, pijamalarımız, bembeyaz karın aydınlattığı yüzlerimiz, senin şişmiş gözlerin, benim dağınık saçlarım. Ne kadar mutlu görünüyorum. Ne kadar harika görünüyorsun. Geçen hafta evden çıkarken sana bir mektup bırakmıştım, içinde geçen bazı satırlar yüzünden sonra tereddüt etmiştim, acaba fazla mı döktüm kendimi, fazla mı açık ettim en uçlardaki hislerimi diye. Ama hayır, şimdi düşündüğüm zaman şu dört günü, az bile yazmışım. Dediğim gibi, ''Ruhum ruhuna aşık oldu.'' Bak iki gözüm önüme aksın ki dramatize etmiyorum, ki bilirsin taşı sıksam dramını çıkartırım, severim. Ama burada hiçbir dram göremiyorum, çok heyecan, çok ısınmak, ellerin soğuk kalması, dozu olmayan bir tutku ve sempati, hepsi bu. Ah bir de, 11 Aralık'ın turuncu mumları, sessiz karı, demli çayları.



Benim içimde bir yer var, kırılmak için yapılmış. (yok hayır, cam gibi değil; camın kırılmak için değil, uzağa ihtiyaç duyan bakışlar için yapıldığına eminim. hayatımda camların büyük yeri var, kırıldıkları çok az oldu) benim içimdeki bu yer yumuşak, ama tuzla buz olabiliyor. ben en derinlerime batıp gömülebiliyorum. ''yok bu sefer kalıcı, düzelmeyeceğim'' sanabiliyorum, dile getirmeden. ve bir an geliyor, nefeslerim yetmiyor. Saatlerin dakikaları, evin sesleri kırıyor beni. Ama sonra ıslak saçlarımı berenin altına tıkıştırıp, çantama boya kalemlerimi ve defterimi koyup, zar zor evden çıkıyorum. Çok kısa bir süre için, o da takside. Ve başka bir evdeyim. İşte o evde benim tuzla buz olmuş yumuşak karnım düzeliyor, onarılıyor. Gıdısı, kulakları kaşınıyor, sırtı okşanıyor, yumuşak karnım kıvrılıp huzurlu bir uykuya dalıyor. Uyandığında bir tepsi içinde çay ve kurabiye buluyor, gerinip gülümsüyor. Ve ait olduğu adamın kucağına zıplayıp oradan pür dikkat dünyayı izlemeye başlıyor. İyileştim. En derinlerden bir kez daha kurtuldum. Suyun yüzeyinde değilim, ama gökyüzünü görebildiğim hoş bir yerdeyim.

Senin ruhun.
Benim kedim.
Senin ruhun.
Ben kedinim.

6 Aralık 2013 Cuma

Go Domin Go.

  Bir insan nasıl deliriyor ve bir gemi yapmaya kalkıyor insan başına; içine tufandan kurtarmak istediği herkesi ve her şeyi katacak ve açılacak şekilde? Bir cümle nasıl anlatmak istediğim her şeye oburca atlayıp, uzadıkça uzarken anlamını kaybetmemeye çalışıp, anlatmak istediklerimden tamamen ayrı bir anlama bürünürken bana gülümseyebiliyor? Bir cümle nasıl beni küçümseyebiliyor üstelik kendim kurduğum? Devriliyor, dağılıyor, kabul edilebilir bir form almaktan vazgeçip buharlaşıyor. Uyuyakalıyorum cümlenin sonunda.

  İyi. Güzel. Nasıl? Peki.

  Bugün bir haftadır çok severek okuduğum kitabı bitirdim. Hakkında yazmak, anlatmak istedim, sonra kalkışmadım. İlk defa kendimi efkarlı ve yorgun bir katil-kovboyla özdeşleştirdim, ilginç bir deneyimdi. Domingo Yayınevi, seçtiği ve yayımladığı kitaplarla beni hep şaşırtıyor. Tüyap'ta 6 kitap aldım bu sene Domingo'dan, alırken içim rahattı çünkü önceki deneyimlerimden, bu yayınevinden kötü kitap çıkmadığını öğrenmiştim. Sisters Kardeşler çok akıcı, çok güzel bir Western romanı, okurken filme çektim kafamın içinde, izlemekten de ayrı bir keyif aldım.

  Bir başka sergi yazısı, hazırlığı, sıkıntısı. Sergiler büyük sıkıntı. Sergisiz sanat olmuyor mu? Küratörsüz sergi? Küratör kelimesini tamamen silebiliyor muyuz hafızamızdan ve hayatımızdan, ucuz şaraplı suni ortamlarla birlikte? Çünkü benim tek istediğim evde oturmak ve çay içmek aslında. Yapay gülümseyebilen mimiklerim ve kendime yabancı ses tonlarım kayboldu.

  Ben de biraz. Kayboldum aslında gibi.

29 Kasım 2013 Cuma

Saul Leiter, kış ve kahve kareleri

Bazı fotoğrafçılar ve bazı fotoğraf kareleri var, insana sırf görebildiği için bile kendini kutsanmış hissettiren, kalbinin mutlulukla ve daha hızlı atmasını sağlayan. 1950'lerden, (belki ünlü ama benim bugün keşfettiğim) bir fotoğrafçı, Saul Leiter bende bu etkiyi yaptı, bakakaldım.
http://leclownlyrique.wordpress.com/2013/11/28/saul-leiter/




28 Kasım 2013 Perşembe

Lulu's world

Emek'in çizdiği en güzel resimlerimden biridir. Kendimi yine durup dururken sevgi ve sihirle dolu hissettim. İlerde kızıma çizimlerinin olduğu kitapları okuyacağım, çizimlerini gösterip ilk resim aşkını başlatacağım dostum, iyi ki varsın.

25 Kasım 2013 Pazartesi

tahammülsüzleştirdiklerinizdenim

  eğer ben, ben olmasaydım da, yakın bir arkadaşım, sırdaşım olsaydım... alırdım kendimi karşıma, ''bak kızım,'' derdim açık açık, ''senin sinirlerin bozulmuş.''  ne kadar ''iyiyim ya yok, geçer'' desem de, aldırmazdım. ''gel bakayım, otur şöyle, anlat noluyor'' derdim. anlatamazdım bir şey, biliyorum. ama ben sabırlı yaklaşırdım ve zaman verirdim. o an mutlu görünme ve gerçekten de buna inanma anlarımdan biri olsa da, geçmesini beklerdim karşımdakinin bu balon mutluluğunun. ya da uçmasını. çünkü biraz sabredersem, birazdan o mutluluktan eser bile kalmayacak karşımdaki ben'in içinde, bilirdim. ''bu derin kederin neden hiç geçmiyor, neden sürekli acı çekiyorsun, anlatma sen, düşün sadece'' derdim, izlerdim sonra, çünkü birkaç dakika aralıksız izlersem, ağlamaya başlayacağım kendi karşımda, biliyorum. gözlerimi kaçırmakta ve konuyu değiştirmekte başarılıyımdır, ama karşımdaki ben olunca, sanırım bu oltaya gelmem. gerçi ağlayınca da hiç rahatlamıyorum, hemen uykum geliyor, tek güzel yanı bu.

  ''nasıl hissettiğimi bilmiyorum artık, nasıl hissettiğimi sabitleyemiyorum.'' bu öfke patlamaları daha ne kadar sürecek, göze alamıyorum daha fazla sinirlenmeyi. tasması boynunu fazla sıkan, bir çocuğun güvenli bir mesafeden kafasına vurup vurup sinirlendirdiği, öfkenin verdiği acıdan uluyan bir köpek gibiyim. yabanileşmeden ve sevdiklerimi korkutmadan ifade edemiyorum tepkimi. bu dozu olmayan öfkenin bir de dozu olmayan mutluluk hali var, o da bin beter. o da bir o kadar yabani, hırpalıyor insanları, sevgilimi. ''seni olduğun gibi kabul edemiyorum, her halin batıyor, içimi deşiyor bazen'' lütfen kırılmayayım kendime. lütfen uzaklaşmayayım. bir kez uzaklaştım, sadece bir kez. hiçbir ilacın dindiremediği bir acı ve kayboluştu, kendimi bir kez daha terk edemem.

  kendim yerine Rimbaud'yla konuşmak isterdim şimdi. ''Ben bir başkasıdır.'' bu güzel sözü söylediğine göre, aynı durumda bulunmuş olmalı, ve öyle güzel sadeleşebildiğine göre, sağ çıkabilmiş de olmalı. sağ çıkabilmiş insanların tecrübelerine ve boğulmakta olanların sırdaşlıklarına ihtiyacım var. ''bir fincan da çay, şekeri azaltmaya çalışıyorum, lütfen tut kendimi.''

20 Kasım 2013 Çarşamba

İçerik hırsızı olmak nasıl bir şey?

  Bunları doğrudan sana yazacağım, nasılsa sık sık açıp inceliyorsun bu blogu. Sabah annem kedimin Patti Smith'in hayran sayfalarından birinde çıktığını söyleyince, aklıma bir pislik gelmedi açıkçası. Patti'yi takip edenler zaten bir şekilde buluyor birbirini, fotoğraf altındaki yorumlardan, videolardan. ''Birisi görüp beğenmiştir, hayran sayfasına koymuştur'' dedim. Tabii garip geldi fotoğrafı nereden bulduğunu yazmamış olman.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=531688706922563&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

Akşam vakti ise meraklandım, sonuçta başka hayranlarının da kedilerini falan koymuştur bu sayfa diye bir bakınayım dedim.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=319369371487832&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=320606558030780&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&permPage=1

Şu ikisini bulmak uzun sürmedi, itiraf edeyim epey şaşırdım. 2009'da yazdığım, hem de fazlaca duygusal, katlanılmaz ve çekilmez bir dilde yazdığım bu satırları araklamak, utanmadan, isim vermeden sayfana koymak nereden aklına geldi? Stalker olmanın gereklerinden biri, başkalarının emeklerini sömürmek ve kendine aitmiş gibi sergilemek olmamalı. En azından açtığın sayfanın sahibine ait isme duyduğun saygıdan yapmamalısın bunu. Kedimin, balkonumun, kitaplarımın falan... başka beğendiğin şeylerin fotoğraflarını, daha da önemlisi yazdığım satırları kullanacaksan, izin almayı öğrenmen gerekiyor.

19 Kasım 2013 Salı

Şeker'in gözleri

''Anne bak rejime giriyoruz tamam mı? Göbeğimiz çıktı resmen, dikkat edeceğim ben artık, birlikte yapacağız bunu. Tatlıyı da tamamen kesiyorum.''
Sonra masada kahve içmekte olan annemi bırakıp içeri girdim, vitrindeki pastalara baktım. Bir frambuazlı çikolatalı, bir de tiramisu sipariş edip geri döndüm.
''Birazdan giriyoruz anne, birazdan olacaklar yaşanıp bittikten sonra giriyoruz.''

Annemle yemeye ve içmeye şükretmediğimiz, keyfini sürmediğimiz bir gün bile yok. Bana güzel bir spagetti'nin, uzun arayışlar sonucu seçilmiş bir şarabın, tadı kutsal sayılacak bir çikolatanın keyfini sürmeyi öğreten kadın, annem. Bizim rejimimiz elbette biraz farklı olacak, ipin ucunu kaçırmalar ve ipi geri toplamalar arasında gidip gelecek.

Aralık için hevesliyim. Bugün Unicef'in yeni çıkan yılbaşı kartlarından aldım bir kutu, hepsi o kadar güzeller ki. En uzağı Almanya'ya gidecek. Sonra İzmir'e, Çanakkale'ye ve elbette ki askerliğini Elazığ'da yapmakta olan bro'ların bro'su Hasan'a. Benim için gerçek yılbaşı, yaz bitiminde oluyor. Ben yıla sonbaharla başlıyorum. Aralık ayı ise, içimi ısıtan, ışıl ışıl, neşeli ayrıntıların ve hediye bahanelerinin ayı, yeri ayrı o yüzden.

Eve dönerken bir de turuncu saç boyası aldım, iki tane yeni ruj, sürmeyecek olduğum halde iki yeni oje. Bu hafta O'nun doğumgünü. Benim en sevdiğim şey ise O'nun için güzelleşmek. Bu aralar yine çok ama çok aşk ve heyecan doluyum. Ara ara içimdeki bu hislerin dozu iyice artıyor, sokağa çıkıp hızla koşmak, sonra kocaman köpeklerle boğuşmak istiyorum. Sanırım aşkın fazlası enerji patlamalarına dönüşüyor. En güzeli de O'na içimden geldiği kadar çok belli edememek, kendime saklamak. İyi bir müzik grubu olmanın sırlarından biri bu da, grup arkadaşımdan öğrendim.

Son olarak içiniz sıkıldığında, darallar geldiğinde ve gitmek bilmediğinde, bir kedinin ya da köpeğin yüzünü ellerinizin arasına alıp, uzun uzun gözlerine bakın. Evinizdeki ya da sokaktaki fark etmez (sokaktakiler olsa daha iyi, hak ettikleri kadar çok sevilmiyorlar) O an tüm ruh haliniz değişecek. Eğer değişmiyorsa, buyrun, kedim Şeker'in gözlerine bakın. Ciddiyet falan kalmıyor insanda. Dur ben şunun bir kulaklarını öpüp geleyim.




28 Ekim 2013 Pazartesi

cheek to cheek

Üç gününün içine iki mevsim sığabilir, birkaç ay, rüzgar çeşitleri, farklı farklı arkadaşlar.

Üç gün çok uzun geçebilir yani.

O her zaman haklı olduğunu söylediği halde, bildiği pek çok şey yanlış olabilir, bunu kabul bile edebilir.

Ben en sonunda ve ilk kez, istediğim gibi seviliyor olabilirim, bunu kendime çok görmeyi bırakabilirim. 

Ben mutluluktan konuşacak kelime bile bulamayabilirim, (ama o anda bile elbette konuşabilirim.) Kalbimde parlak bir supernova oluşabilir duyduğum o sözün güzelliğinden. Susmayı neredeyse başarabilirim. Ve bir yabancı o an yanımda olup, olanları izlese ''Eee ne var ki bu kadar mutlu olacak?'' diyebilir.

İşte biraz tuhaf bir oluşum o ''şey'', mantıklı bir şekilde izah edemiyorum. 


23 Ekim 2013 Çarşamba

I hurt myself today.

  Sanki istediğim her şeye sahip olabilirmişim de, son anda kaçırmışım gibi geliyordu. Yanlış bir cevap, yanlış bir saat ve bakakalıyorum hepsinin ardından. Oysa çok güzel olabilirdik.

  Ah zavallı, küçük, zengin kız (derdi Eddie olsa, ki değil) hiçbiri olmadı. Ben hala hepsine sahibim. Hep ''bir an''ın gelmesinden ve o an her şeyi mahfetmekten korktum. Harcamaktan, rezil etmekten, çok üstlerdeyken ''bir an''da hepsinden olmaktan. Hiç başıma kalmaktan.

  Hala her şeye sahibim ama sanki, milimetrik kum taneleri ilerleyişinde azalıyorlar. Bir süredir bu böyle, azalıyorlar ve sahip olduklarımı yitiriyorum gibi geliyor. (Azalan ne? Neyim daha az kaldıysa hepsi, soyut, somut, kedimin tüyleri, aklımın umut kümeleri hepsi, neyim varsa) sonra anlıyorum ki, o ''bir an'' hiç gelmeyecek. Yavaş yavaş, fark etmeden, sessizce yitirmek en kötüsü olabilir. Cevaplayacağım, yanlış bir şekilde cevaplayacağım bir soru sorulmayacak. Kontrol sınırlarımın içindeki her şey mükemmel. Ama kum tanelerine müdahale edemeyecek kadar iri ve kabayım.

  Şimdilik hiç yoktan kederlenmeye hakkım var bu yüzden.

11 Ekim 2013 Cuma

güne Şeker'le başlamak

08.00
Şimdi koridordan koşmaya başlasam, iyice hızımı alıp şu göbekte patlasam, oradan cam kenarına doğru hızla sekip uçarım.. Baktım uyanmıyor, aynısın tam tersini de yaparım. Evet, evet. Hazırsam başlıyorum hoooopp!!....

11.00
Uyanmayacak yok, o kadar zıpladım, gittim yarım saat sıkıntıdan kumumu eşeledim, hala aynı. Şuan bir parça ıslak mama için bu evi yakabilirim.. En iyisi dibine girip avazım çıktığı kadar haykırayım da içimde kalmasın... Maaggoorrvv.... Meğğaaöövv.... Hahaa ay sinirim bozuldu neler diyorum ben, saçmasapan konuşuyorum. Dur bir de gırtlaktan alayım; Mırrrroohhvv??! (Ohaha çok eğlencelii ben şimdi inekmişim) Mööğğoorrvvv!!!...Oh uyandırdım. Yaa Eylül hanım sürüne sürüne gidersin böyle mutfağa. Adam olacaksın, ufacık keseceksin o mamaları, bir patime en az 10 parça sığacak. Bakayım? Daha ufak böl vallahi yemem.

11.10
Nereye kayboldu bu hemen, yatağa mı kaçtı yine? Balkon kapısını açmadı, ben şimdi nereden su içeceğim, kendi su kabımdan falan mı sanıyor? Dünyada olmaz. Mörrröööeevv? Moggoorrv?!! Gel kız buraya. Heh. Suluğuma kavuştum, neden bunu balkonda bırakırlar ki.. Hmm içine tozlar yağmış, yapraklar da düşmüş nefis... Fakat o ne? Bir sinek, mmm sürprizlerle dolusun balkon. Tamam tatlım, sen uyumaya dönebilirsin, buralar bana eman..oha kumru geçti!!



Bir ara aynı saat dilimini kendi açımdan da yazmalıyım. 


7 Ekim 2013 Pazartesi

heat

ben şehirleri tabanlarından sarsarım ve evleri, (odaları da.)
bu baş ağrıtan bembeyaz duvarların senin
dilleri var onlar bile beyaz, fısıltıları açık mavi.
derdime bir dert de sen koy.
dalgakıran.

ben bir gün bir ''yeter'' haykıracağım,
geri adım atacaklar.

4 Ekim 2013 Cuma

yavaş.

  Dönüşüm sürecimi tamamladım. Artık çatık kaşlı, huysuz, evinden çıkmayan ihtiyar bir adamım. Elinin ayarı kaçmış Ekim ayı utansın. Havanın en soğuk olduğu gün bozulmayı başaran kettle utansın. Demliğin altı sürekli açık, kaloriferler yanmıyor, yorgan altındayım iki gündür. Alaska'da bir klubede inzivaya çekilmiş gibi hissediyorum. Tek güzel şey, çok üşüdüğü için dibimden iki adım öteye gitmeyen Kedi Şeker. Kedi Şeker benden de tahammülsüz soğuğa karşı, yemek yemek için bile yatağı terk etmiyor.

  Pazar günü oysa, tişörtle çıkmıştık evden. Sultanahmet'te, Arkeoloji Müzesi'nde elele geziyorduk. Soğuk kahve içiyorduk. Üç gün sonra eve aynı tişörtle ve üzerine dandik bir kot gömlekle döndüğümde titriyordum. Yorganın altına çarşamba günü yerleştim, şuanda ihtiyacım olan yemekler, filmler, kitaplar, kahve ve su bir kol boyu mesafemde, hava durumuna göre pazartesiye kadar burdayım.

Ne fazla sıcakta, ne fazla soğukta benden hayır yok. İşlevsizleşiyorum. Ki, zaten fazla işlevi olmayan bir insan için, yapabildiklerini de yapamıyor olmak, sadece uyumak için yeni bir bahane. Ben sık sık, elimi ayağımı çekerim. Üzülürüm de bu halime, ''Keşke böyle olmasaydım'' da derim sık sık. Ama farklı olmak adına, bir tane değişkene bile dokunmam. Konuştu benimle, ellerimi eline aldı, pazar ile çarşamba arası bir günde, bir günün sabahında konuştu. İnsanlar zamanımın büyük bölümünü uykuda geçirmemden rahatsız oluyorlar. En yakınlarım ise nefret ediyor. Çünkü ben uyumuyorum, uykuya kaçıyorum resmen. Farkındayım da kendime yaptığım bu ayıbın. En azından hava bu kadar anormal soğuduğu zamanlarda bir bahanem oluyor, işlevsizliğimin de, yorgan altında yaşamamın da bir bahanesi oluyor. Güneş açarsa ne yapacağım? Herkes kendini coşku içinde sokaklara attığında, mutlu hissettiğinde ve bunu benimle paylaşmak istediğinde, ben ne yapacağım?  Neyse neyse, bu kadar yüzleşme yeter şimdilik, bu durgun ve sessiz anların hareketlenmesine gerek yok. (kafamın içinde bile kaçmak var (tamam sorgulama daha) )

  Annem bugün başucuma bir paket lokum getirdi. Kahve doldurmak için mutfağa gidip geldim, bir de baktım ki Kedi Şeker iştahla açıkta bulduğu bir lokumu yalıyor. ''Napıyorsun sen?? Terbiyesiz!! İn çabuk aşağı!!'' diye haykırdım. Poposuna hafif bir şaplak patlatarak. Hiç tınlamadan, transa girmiş gibi lokumu yalamaya devam etti, kucağıma alıp yere indirdim tombiği, aynı hızla çıkıp gömüldü yine pudra şekerine. Tatlı görünce gözleri dönen bir kedim var, bu hayattaki en büyük neşe kaynağım.

(Pazartesi ısınacakmış.)