13 Aralık 2013 Cuma

Kediler ve ruhlar üzerine.

Bu (neredeyse) kusursuz dört kış gününün ardından, elimde bir fotoğrafımız var şimdi. Sabahın 7'si, en yabancısı olduğum saatlerden biri, pijamalarımız, bembeyaz karın aydınlattığı yüzlerimiz, senin şişmiş gözlerin, benim dağınık saçlarım. Ne kadar mutlu görünüyorum. Ne kadar harika görünüyorsun. Geçen hafta evden çıkarken sana bir mektup bırakmıştım, içinde geçen bazı satırlar yüzünden sonra tereddüt etmiştim, acaba fazla mı döktüm kendimi, fazla mı açık ettim en uçlardaki hislerimi diye. Ama hayır, şimdi düşündüğüm zaman şu dört günü, az bile yazmışım. Dediğim gibi, ''Ruhum ruhuna aşık oldu.'' Bak iki gözüm önüme aksın ki dramatize etmiyorum, ki bilirsin taşı sıksam dramını çıkartırım, severim. Ama burada hiçbir dram göremiyorum, çok heyecan, çok ısınmak, ellerin soğuk kalması, dozu olmayan bir tutku ve sempati, hepsi bu. Ah bir de, 11 Aralık'ın turuncu mumları, sessiz karı, demli çayları.



Benim içimde bir yer var, kırılmak için yapılmış. (yok hayır, cam gibi değil; camın kırılmak için değil, uzağa ihtiyaç duyan bakışlar için yapıldığına eminim. hayatımda camların büyük yeri var, kırıldıkları çok az oldu) benim içimdeki bu yer yumuşak, ama tuzla buz olabiliyor. ben en derinlerime batıp gömülebiliyorum. ''yok bu sefer kalıcı, düzelmeyeceğim'' sanabiliyorum, dile getirmeden. ve bir an geliyor, nefeslerim yetmiyor. Saatlerin dakikaları, evin sesleri kırıyor beni. Ama sonra ıslak saçlarımı berenin altına tıkıştırıp, çantama boya kalemlerimi ve defterimi koyup, zar zor evden çıkıyorum. Çok kısa bir süre için, o da takside. Ve başka bir evdeyim. İşte o evde benim tuzla buz olmuş yumuşak karnım düzeliyor, onarılıyor. Gıdısı, kulakları kaşınıyor, sırtı okşanıyor, yumuşak karnım kıvrılıp huzurlu bir uykuya dalıyor. Uyandığında bir tepsi içinde çay ve kurabiye buluyor, gerinip gülümsüyor. Ve ait olduğu adamın kucağına zıplayıp oradan pür dikkat dünyayı izlemeye başlıyor. İyileştim. En derinlerden bir kez daha kurtuldum. Suyun yüzeyinde değilim, ama gökyüzünü görebildiğim hoş bir yerdeyim.

Senin ruhun.
Benim kedim.
Senin ruhun.
Ben kedinim.

6 Aralık 2013 Cuma

Go Domin Go.

  Bir insan nasıl deliriyor ve bir gemi yapmaya kalkıyor insan başına; içine tufandan kurtarmak istediği herkesi ve her şeyi katacak ve açılacak şekilde? Bir cümle nasıl anlatmak istediğim her şeye oburca atlayıp, uzadıkça uzarken anlamını kaybetmemeye çalışıp, anlatmak istediklerimden tamamen ayrı bir anlama bürünürken bana gülümseyebiliyor? Bir cümle nasıl beni küçümseyebiliyor üstelik kendim kurduğum? Devriliyor, dağılıyor, kabul edilebilir bir form almaktan vazgeçip buharlaşıyor. Uyuyakalıyorum cümlenin sonunda.

  İyi. Güzel. Nasıl? Peki.

  Bugün bir haftadır çok severek okuduğum kitabı bitirdim. Hakkında yazmak, anlatmak istedim, sonra kalkışmadım. İlk defa kendimi efkarlı ve yorgun bir katil-kovboyla özdeşleştirdim, ilginç bir deneyimdi. Domingo Yayınevi, seçtiği ve yayımladığı kitaplarla beni hep şaşırtıyor. Tüyap'ta 6 kitap aldım bu sene Domingo'dan, alırken içim rahattı çünkü önceki deneyimlerimden, bu yayınevinden kötü kitap çıkmadığını öğrenmiştim. Sisters Kardeşler çok akıcı, çok güzel bir Western romanı, okurken filme çektim kafamın içinde, izlemekten de ayrı bir keyif aldım.

  Bir başka sergi yazısı, hazırlığı, sıkıntısı. Sergiler büyük sıkıntı. Sergisiz sanat olmuyor mu? Küratörsüz sergi? Küratör kelimesini tamamen silebiliyor muyuz hafızamızdan ve hayatımızdan, ucuz şaraplı suni ortamlarla birlikte? Çünkü benim tek istediğim evde oturmak ve çay içmek aslında. Yapay gülümseyebilen mimiklerim ve kendime yabancı ses tonlarım kayboldu.

  Ben de biraz. Kayboldum aslında gibi.

29 Kasım 2013 Cuma

Saul Leiter, kış ve kahve kareleri

Bazı fotoğrafçılar ve bazı fotoğraf kareleri var, insana sırf görebildiği için bile kendini kutsanmış hissettiren, kalbinin mutlulukla ve daha hızlı atmasını sağlayan. 1950'lerden, (belki ünlü ama benim bugün keşfettiğim) bir fotoğrafçı, Saul Leiter bende bu etkiyi yaptı, bakakaldım.
http://leclownlyrique.wordpress.com/2013/11/28/saul-leiter/




28 Kasım 2013 Perşembe

Lulu's world

Emek'in çizdiği en güzel resimlerimden biridir. Kendimi yine durup dururken sevgi ve sihirle dolu hissettim. İlerde kızıma çizimlerinin olduğu kitapları okuyacağım, çizimlerini gösterip ilk resim aşkını başlatacağım dostum, iyi ki varsın.

25 Kasım 2013 Pazartesi

tahammülsüzleştirdiklerinizdenim

  eğer ben, ben olmasaydım da, yakın bir arkadaşım, sırdaşım olsaydım... alırdım kendimi karşıma, ''bak kızım,'' derdim açık açık, ''senin sinirlerin bozulmuş.''  ne kadar ''iyiyim ya yok, geçer'' desem de, aldırmazdım. ''gel bakayım, otur şöyle, anlat noluyor'' derdim. anlatamazdım bir şey, biliyorum. ama ben sabırlı yaklaşırdım ve zaman verirdim. o an mutlu görünme ve gerçekten de buna inanma anlarımdan biri olsa da, geçmesini beklerdim karşımdakinin bu balon mutluluğunun. ya da uçmasını. çünkü biraz sabredersem, birazdan o mutluluktan eser bile kalmayacak karşımdaki ben'in içinde, bilirdim. ''bu derin kederin neden hiç geçmiyor, neden sürekli acı çekiyorsun, anlatma sen, düşün sadece'' derdim, izlerdim sonra, çünkü birkaç dakika aralıksız izlersem, ağlamaya başlayacağım kendi karşımda, biliyorum. gözlerimi kaçırmakta ve konuyu değiştirmekte başarılıyımdır, ama karşımdaki ben olunca, sanırım bu oltaya gelmem. gerçi ağlayınca da hiç rahatlamıyorum, hemen uykum geliyor, tek güzel yanı bu.

  ''nasıl hissettiğimi bilmiyorum artık, nasıl hissettiğimi sabitleyemiyorum.'' bu öfke patlamaları daha ne kadar sürecek, göze alamıyorum daha fazla sinirlenmeyi. tasması boynunu fazla sıkan, bir çocuğun güvenli bir mesafeden kafasına vurup vurup sinirlendirdiği, öfkenin verdiği acıdan uluyan bir köpek gibiyim. yabanileşmeden ve sevdiklerimi korkutmadan ifade edemiyorum tepkimi. bu dozu olmayan öfkenin bir de dozu olmayan mutluluk hali var, o da bin beter. o da bir o kadar yabani, hırpalıyor insanları, sevgilimi. ''seni olduğun gibi kabul edemiyorum, her halin batıyor, içimi deşiyor bazen'' lütfen kırılmayayım kendime. lütfen uzaklaşmayayım. bir kez uzaklaştım, sadece bir kez. hiçbir ilacın dindiremediği bir acı ve kayboluştu, kendimi bir kez daha terk edemem.

  kendim yerine Rimbaud'yla konuşmak isterdim şimdi. ''Ben bir başkasıdır.'' bu güzel sözü söylediğine göre, aynı durumda bulunmuş olmalı, ve öyle güzel sadeleşebildiğine göre, sağ çıkabilmiş de olmalı. sağ çıkabilmiş insanların tecrübelerine ve boğulmakta olanların sırdaşlıklarına ihtiyacım var. ''bir fincan da çay, şekeri azaltmaya çalışıyorum, lütfen tut kendimi.''

20 Kasım 2013 Çarşamba

İçerik hırsızı olmak nasıl bir şey?

  Bunları doğrudan sana yazacağım, nasılsa sık sık açıp inceliyorsun bu blogu. Sabah annem kedimin Patti Smith'in hayran sayfalarından birinde çıktığını söyleyince, aklıma bir pislik gelmedi açıkçası. Patti'yi takip edenler zaten bir şekilde buluyor birbirini, fotoğraf altındaki yorumlardan, videolardan. ''Birisi görüp beğenmiştir, hayran sayfasına koymuştur'' dedim. Tabii garip geldi fotoğrafı nereden bulduğunu yazmamış olman.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=531688706922563&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

Akşam vakti ise meraklandım, sonuçta başka hayranlarının da kedilerini falan koymuştur bu sayfa diye bir bakınayım dedim.

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=319369371487832&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&relevant_count=1

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=320606558030780&set=a.212592332165537.49314.212587898832647&type=1&permPage=1

Şu ikisini bulmak uzun sürmedi, itiraf edeyim epey şaşırdım. 2009'da yazdığım, hem de fazlaca duygusal, katlanılmaz ve çekilmez bir dilde yazdığım bu satırları araklamak, utanmadan, isim vermeden sayfana koymak nereden aklına geldi? Stalker olmanın gereklerinden biri, başkalarının emeklerini sömürmek ve kendine aitmiş gibi sergilemek olmamalı. En azından açtığın sayfanın sahibine ait isme duyduğun saygıdan yapmamalısın bunu. Kedimin, balkonumun, kitaplarımın falan... başka beğendiğin şeylerin fotoğraflarını, daha da önemlisi yazdığım satırları kullanacaksan, izin almayı öğrenmen gerekiyor.

19 Kasım 2013 Salı

Şeker'in gözleri

''Anne bak rejime giriyoruz tamam mı? Göbeğimiz çıktı resmen, dikkat edeceğim ben artık, birlikte yapacağız bunu. Tatlıyı da tamamen kesiyorum.''
Sonra masada kahve içmekte olan annemi bırakıp içeri girdim, vitrindeki pastalara baktım. Bir frambuazlı çikolatalı, bir de tiramisu sipariş edip geri döndüm.
''Birazdan giriyoruz anne, birazdan olacaklar yaşanıp bittikten sonra giriyoruz.''

Annemle yemeye ve içmeye şükretmediğimiz, keyfini sürmediğimiz bir gün bile yok. Bana güzel bir spagetti'nin, uzun arayışlar sonucu seçilmiş bir şarabın, tadı kutsal sayılacak bir çikolatanın keyfini sürmeyi öğreten kadın, annem. Bizim rejimimiz elbette biraz farklı olacak, ipin ucunu kaçırmalar ve ipi geri toplamalar arasında gidip gelecek.

Aralık için hevesliyim. Bugün Unicef'in yeni çıkan yılbaşı kartlarından aldım bir kutu, hepsi o kadar güzeller ki. En uzağı Almanya'ya gidecek. Sonra İzmir'e, Çanakkale'ye ve elbette ki askerliğini Elazığ'da yapmakta olan bro'ların bro'su Hasan'a. Benim için gerçek yılbaşı, yaz bitiminde oluyor. Ben yıla sonbaharla başlıyorum. Aralık ayı ise, içimi ısıtan, ışıl ışıl, neşeli ayrıntıların ve hediye bahanelerinin ayı, yeri ayrı o yüzden.

Eve dönerken bir de turuncu saç boyası aldım, iki tane yeni ruj, sürmeyecek olduğum halde iki yeni oje. Bu hafta O'nun doğumgünü. Benim en sevdiğim şey ise O'nun için güzelleşmek. Bu aralar yine çok ama çok aşk ve heyecan doluyum. Ara ara içimdeki bu hislerin dozu iyice artıyor, sokağa çıkıp hızla koşmak, sonra kocaman köpeklerle boğuşmak istiyorum. Sanırım aşkın fazlası enerji patlamalarına dönüşüyor. En güzeli de O'na içimden geldiği kadar çok belli edememek, kendime saklamak. İyi bir müzik grubu olmanın sırlarından biri bu da, grup arkadaşımdan öğrendim.

Son olarak içiniz sıkıldığında, darallar geldiğinde ve gitmek bilmediğinde, bir kedinin ya da köpeğin yüzünü ellerinizin arasına alıp, uzun uzun gözlerine bakın. Evinizdeki ya da sokaktaki fark etmez (sokaktakiler olsa daha iyi, hak ettikleri kadar çok sevilmiyorlar) O an tüm ruh haliniz değişecek. Eğer değişmiyorsa, buyrun, kedim Şeker'in gözlerine bakın. Ciddiyet falan kalmıyor insanda. Dur ben şunun bir kulaklarını öpüp geleyim.




28 Ekim 2013 Pazartesi

cheek to cheek

Üç gününün içine iki mevsim sığabilir, birkaç ay, rüzgar çeşitleri, farklı farklı arkadaşlar.

Üç gün çok uzun geçebilir yani.

O her zaman haklı olduğunu söylediği halde, bildiği pek çok şey yanlış olabilir, bunu kabul bile edebilir.

Ben en sonunda ve ilk kez, istediğim gibi seviliyor olabilirim, bunu kendime çok görmeyi bırakabilirim. 

Ben mutluluktan konuşacak kelime bile bulamayabilirim, (ama o anda bile elbette konuşabilirim.) Kalbimde parlak bir supernova oluşabilir duyduğum o sözün güzelliğinden. Susmayı neredeyse başarabilirim. Ve bir yabancı o an yanımda olup, olanları izlese ''Eee ne var ki bu kadar mutlu olacak?'' diyebilir.

İşte biraz tuhaf bir oluşum o ''şey'', mantıklı bir şekilde izah edemiyorum. 


23 Ekim 2013 Çarşamba

I hurt myself today.

  Sanki istediğim her şeye sahip olabilirmişim de, son anda kaçırmışım gibi geliyordu. Yanlış bir cevap, yanlış bir saat ve bakakalıyorum hepsinin ardından. Oysa çok güzel olabilirdik.

  Ah zavallı, küçük, zengin kız (derdi Eddie olsa, ki değil) hiçbiri olmadı. Ben hala hepsine sahibim. Hep ''bir an''ın gelmesinden ve o an her şeyi mahfetmekten korktum. Harcamaktan, rezil etmekten, çok üstlerdeyken ''bir an''da hepsinden olmaktan. Hiç başıma kalmaktan.

  Hala her şeye sahibim ama sanki, milimetrik kum taneleri ilerleyişinde azalıyorlar. Bir süredir bu böyle, azalıyorlar ve sahip olduklarımı yitiriyorum gibi geliyor. (Azalan ne? Neyim daha az kaldıysa hepsi, soyut, somut, kedimin tüyleri, aklımın umut kümeleri hepsi, neyim varsa) sonra anlıyorum ki, o ''bir an'' hiç gelmeyecek. Yavaş yavaş, fark etmeden, sessizce yitirmek en kötüsü olabilir. Cevaplayacağım, yanlış bir şekilde cevaplayacağım bir soru sorulmayacak. Kontrol sınırlarımın içindeki her şey mükemmel. Ama kum tanelerine müdahale edemeyecek kadar iri ve kabayım.

  Şimdilik hiç yoktan kederlenmeye hakkım var bu yüzden.

11 Ekim 2013 Cuma

güne Şeker'le başlamak

08.00
Şimdi koridordan koşmaya başlasam, iyice hızımı alıp şu göbekte patlasam, oradan cam kenarına doğru hızla sekip uçarım.. Baktım uyanmıyor, aynısın tam tersini de yaparım. Evet, evet. Hazırsam başlıyorum hoooopp!!....

11.00
Uyanmayacak yok, o kadar zıpladım, gittim yarım saat sıkıntıdan kumumu eşeledim, hala aynı. Şuan bir parça ıslak mama için bu evi yakabilirim.. En iyisi dibine girip avazım çıktığı kadar haykırayım da içimde kalmasın... Maaggoorrvv.... Meğğaaöövv.... Hahaa ay sinirim bozuldu neler diyorum ben, saçmasapan konuşuyorum. Dur bir de gırtlaktan alayım; Mırrrroohhvv??! (Ohaha çok eğlencelii ben şimdi inekmişim) Mööğğoorrvvv!!!...Oh uyandırdım. Yaa Eylül hanım sürüne sürüne gidersin böyle mutfağa. Adam olacaksın, ufacık keseceksin o mamaları, bir patime en az 10 parça sığacak. Bakayım? Daha ufak böl vallahi yemem.

11.10
Nereye kayboldu bu hemen, yatağa mı kaçtı yine? Balkon kapısını açmadı, ben şimdi nereden su içeceğim, kendi su kabımdan falan mı sanıyor? Dünyada olmaz. Mörrröööeevv? Moggoorrv?!! Gel kız buraya. Heh. Suluğuma kavuştum, neden bunu balkonda bırakırlar ki.. Hmm içine tozlar yağmış, yapraklar da düşmüş nefis... Fakat o ne? Bir sinek, mmm sürprizlerle dolusun balkon. Tamam tatlım, sen uyumaya dönebilirsin, buralar bana eman..oha kumru geçti!!



Bir ara aynı saat dilimini kendi açımdan da yazmalıyım. 


7 Ekim 2013 Pazartesi

heat

ben şehirleri tabanlarından sarsarım ve evleri, (odaları da.)
bu baş ağrıtan bembeyaz duvarların senin
dilleri var onlar bile beyaz, fısıltıları açık mavi.
derdime bir dert de sen koy.
dalgakıran.

ben bir gün bir ''yeter'' haykıracağım,
geri adım atacaklar.

4 Ekim 2013 Cuma

yavaş.

  Dönüşüm sürecimi tamamladım. Artık çatık kaşlı, huysuz, evinden çıkmayan ihtiyar bir adamım. Elinin ayarı kaçmış Ekim ayı utansın. Havanın en soğuk olduğu gün bozulmayı başaran kettle utansın. Demliğin altı sürekli açık, kaloriferler yanmıyor, yorgan altındayım iki gündür. Alaska'da bir klubede inzivaya çekilmiş gibi hissediyorum. Tek güzel şey, çok üşüdüğü için dibimden iki adım öteye gitmeyen Kedi Şeker. Kedi Şeker benden de tahammülsüz soğuğa karşı, yemek yemek için bile yatağı terk etmiyor.

  Pazar günü oysa, tişörtle çıkmıştık evden. Sultanahmet'te, Arkeoloji Müzesi'nde elele geziyorduk. Soğuk kahve içiyorduk. Üç gün sonra eve aynı tişörtle ve üzerine dandik bir kot gömlekle döndüğümde titriyordum. Yorganın altına çarşamba günü yerleştim, şuanda ihtiyacım olan yemekler, filmler, kitaplar, kahve ve su bir kol boyu mesafemde, hava durumuna göre pazartesiye kadar burdayım.

Ne fazla sıcakta, ne fazla soğukta benden hayır yok. İşlevsizleşiyorum. Ki, zaten fazla işlevi olmayan bir insan için, yapabildiklerini de yapamıyor olmak, sadece uyumak için yeni bir bahane. Ben sık sık, elimi ayağımı çekerim. Üzülürüm de bu halime, ''Keşke böyle olmasaydım'' da derim sık sık. Ama farklı olmak adına, bir tane değişkene bile dokunmam. Konuştu benimle, ellerimi eline aldı, pazar ile çarşamba arası bir günde, bir günün sabahında konuştu. İnsanlar zamanımın büyük bölümünü uykuda geçirmemden rahatsız oluyorlar. En yakınlarım ise nefret ediyor. Çünkü ben uyumuyorum, uykuya kaçıyorum resmen. Farkındayım da kendime yaptığım bu ayıbın. En azından hava bu kadar anormal soğuduğu zamanlarda bir bahanem oluyor, işlevsizliğimin de, yorgan altında yaşamamın da bir bahanesi oluyor. Güneş açarsa ne yapacağım? Herkes kendini coşku içinde sokaklara attığında, mutlu hissettiğinde ve bunu benimle paylaşmak istediğinde, ben ne yapacağım?  Neyse neyse, bu kadar yüzleşme yeter şimdilik, bu durgun ve sessiz anların hareketlenmesine gerek yok. (kafamın içinde bile kaçmak var (tamam sorgulama daha) )

  Annem bugün başucuma bir paket lokum getirdi. Kahve doldurmak için mutfağa gidip geldim, bir de baktım ki Kedi Şeker iştahla açıkta bulduğu bir lokumu yalıyor. ''Napıyorsun sen?? Terbiyesiz!! İn çabuk aşağı!!'' diye haykırdım. Poposuna hafif bir şaplak patlatarak. Hiç tınlamadan, transa girmiş gibi lokumu yalamaya devam etti, kucağıma alıp yere indirdim tombiği, aynı hızla çıkıp gömüldü yine pudra şekerine. Tatlı görünce gözleri dönen bir kedim var, bu hayattaki en büyük neşe kaynağım.

(Pazartesi ısınacakmış.)

23 Eylül 2013 Pazartesi

Çıt Çıkarmayan

 Kaldırımda oturuyorum, elimde ince bir dal parçası, toprağı eşeliyorum amaçsızca. Sonra zarif, kırılgan ve parlak kanatlar çekiyor dikkatimi. Peri gibi bir kelebek, toprağa paralel, yavaş hareketlerle ilerliyor. Dikkatle odaklanıyorum. Karıncaların onu yüklenmiş, azimle taşımalarını izliyorum. Hiçbir anlam çıkarmadan. Hiçbir metafor yaratmadan. An çok sessiz.

 Mutfak perdesinin dantelden delikleri arasından güneş süzülüyor. Ahşap mutfak dolaplarımızın üzerinde kusursuz bir dantel gölgesi var. İzliyorum. Isıtıcıdaki su fokurduyor. Dolabın üzerindeki dantel bir hafifleyip siliniyor, bir koyulaşıp belirginleşiyor. Elimi üzerine koyuyorum, elim dantel bir bukalemun. Suyu neden ısıttığımı unutup çıkıyorum mutfaktan.

  Evime giden işlek caddede yürüyorum. Hızlı hızlı, üşüyerek. Aniden kornalar çok fazla geliyor, benim için çok fazla. Bir mide bulantısı hapı alıyorum. Gitmek istediğim, gitmem gereken herhangi bir yer yok. Evimde sessizlik içinde oturup camdan dışarıyı izleyebilirdim. Güzellik ürünleri satan bir dükkana giriyorum. Vanilyalı duş jeli, güllü el kremi, bademli ballı bir losyon alıyorum. Eve dönüyorum, sessiz. Uyuyorum.

  Kedi uyuyor. Güneş çekiliyor. Ellerim bu saate kadar ısınmadı. Bir şeyler sürekli olurken, bir şeyler hiç olmuyor. Aklımda hep aynı iki soru.

  Bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım?
  Bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı?

19 Eylül 2013 Perşembe

öpücük ver




10 günde deli gibi özlediğim, tatilin her sabahı yanımda taşıdığım videolarını izlediğim, hakkında bir soru sorulunca bin tane başka cevap vererek insanları bunalttığım, güzel gözlü tüy topağına Şeker denir. Tam bir gündür yanımda huzur içinde horlamaktadır, selamlar yollamaktadır.

16 Eylül 2013 Pazartesi

Cunda'da bir rüzgar esti, duruldum


Ege beni teslim aldı sonunda, uzun inatlaşmalardan sonra. Denize o kadar çok dalıp gidiyorum ki, bakışlarımı bir şeye netlemem zorlaşıyor. Tüm yaz kurduğum ''hiç konuşmadan denize bakmak'' hayalini günlerdir yaşıyorum. Bıkmıyorum da, sanki birkaç ay daha, konuşmadan, elimde çay fincanımla denizi izleyebilirim. Bir kedi yanaşıyor arada, dizime sürtünüyor, gözlerimi denizden ayırmadan onu seviyorum miskin miskin. Kedi kibarca sesleniyor. ''Bak ben senin şehirdeki sakinleştiricinim, ihmal etme beni'' Eğilip bakıyorum. Bu seferki grili beyazlı. ''Çok güzelsin, üzgünüm bir an gözlerimi ayıramadım denizden. Çok balık çıkıyor mu bu mevsim'' diyorum. Öyle kumda oturup mırrlayarak, purrlayarak denizi izliyoruz, yaklaşan bulutlardan, sardalyalardan, kayıklardan konuşuyoruz.

  Haziran'ın, parkın izleri yok gibi burada. Sanki hiçbir şey olmamış. Haberlerde şöyle bir geçiyor güncel durumlar, bir an herkes başını çevirip izliyor, sonra önlerine dönüyorlar. ''Lodos sağlam esti, yarın yağar, açılacaktım ben de.'' Bir kaya barbunu tuttum, bu kadar bak, mis gibi mis'' Zeytin işine girelim be abim artık seninle'' Konuşuyorlar, konuşuyorlar. Havadan, sudan. Hayatın havadan ve sudan ibaret hale gelmesine özeniyorum. Ne özenmesi, içim gidiyor. Basit yaşamak istiyorum. Basit sıkıntılar istiyorum.

  Dalıp gitmediğim zamanlarda yiyorum. Sardalya, papalina, çılgın tostlar (beyaz tişörtlerim yemek listesine döndü ilk günden) tarçınlı lokma, karadut dondurması, midye dolma, boyoz, ne çok muhteşem şey sunuyor burası insana. Mutlu bir göbek yaptım, ayva falan da değil. Ama mutlu, o yüzden hoşgörmek zorundayım kendisini, eminim kışın bu yiyecekleri düşünüp ''keşke yeseydim'' demek yerine, şuan tüm haşmetiyle çıkıp gezinmeyi tercih ediyordur.



 Bir de evler var ki, onları tarif edecek kelime yok. Pencerelerinden, taşlarına kadar hepsine hayranım. Bazılarında tarih de yazıyor, 1892 yılına ait bir ev gördüm dün, çok zarif ve çok sağlamdı, içinde yaşayan bir aile vardı. Cunda meydanına yakın, her gün balık ağları ve süslü, sarmaşıklı sokaklar arasından geçerek yaşayan insanlar var demek. Demek ki olabiliyor böyle güzellik dolu bir hayat.

  İki gün daha. Sanki iki aymış gibi yavaş geçireceğim, çok yürüyerek ve çok izleyerek. Nefes alıyorum.

11 Eylül 2013 Çarşamba

her şeyi bilmek istiyorum. onu da. şunu da.

-Ayaklarım Ege'de bir yerleri gezerken kalbim ve aklım İstanbul sokaklarında kalmamıştı hiç. Baktım ayaklarım da hiç istemiyor burayı, kapandım otel odasına. sosyal medyada nefes darlığımı çoğaltıyorum.

-Ayvalık sahilindeyim, karşımda Cunda var. Cunda'da olmak için dolmuşa binip 10 dakika yol gitmem yeterli. Kadıköy'e gelmiş polis, en barışçıl ve özgür İstanbul köşelerine, Moda'ya. Orada herkes birbirini kollar bilirim. Ama bir boşluğa düştüğüm hissi gitmiyor yine. Moda'daki kedileri düşünüyorum sonra, o kadar çok, o kadar insancıl, o kadar güzeller ki. Toplasan beş kez görmüşümdür ama dertleri içime düşüyor.

-''Bırak artık şu aleti elinden, internete bakma birkaç saat, kafan gözün dinlensin.''

-Çocuk 22 yaşındaymış daha. Nefesim bile acıyor.

-Dün rüyamda biber gazları patlıyordu yine ardımızda. Bu sefer bir arabanın içindeydim, kapılar kilitliydi. Burun deliklerimin ve genzimin yanmasına uyandım. Beyaz kireçle kaplı Ege evi bile ferahlatmaz mı bir kabus sonrasını? Çocuk 22 yaşındaymış.. Hatay'larım acıyor.

-Kafanıza kask takın. En çok aklımızı anlamadıklarından, en çok kafatasımızdan korktuklarından, hedef bölgemiz hep orası. Kask takın, baret takın. Aklım tek tek hepinizde, tanısam da tanımasam da. Siz iyi değilken denizin hiç anlamı yok.

7 Eylül 2013 Cumartesi

Dalgalar kıran çocuğa

Sana gördüğüm en güzel şey olduğunu söylemeye kalkıştım.
Ağzımı açtım, kapadım. Açtım, bana dönüp baktın.
Sen gülümsedin, ben şaşırdım.
Gördüğüm en güzel şey bu kadar basit olabilir mi? (Gerçi ya bir kedi olacak ya bir insan. bir o kedi, bir bu insan, değişip duracak yani; bak rahatladım karmaşıkmış iyi)
İyi bu oda, iyi. Sen varsın, ben varım, başka da bir şey yok.
Tavana baktım sonra, gökyüzüydü.
Pencereyi açtım, bir bulut girdi içeri.
Kırıtıyor mu bu bulut? Vallahi gülümsüyor gözlerini aç bak.
Sebebini sordum, elim avucunda uyurken seyrediyormuş bizi saatlerdir.
Sen, bulut ve ben uyuduk biraz daha, üçümüz bir bütün uykusu.
Şöyle bir-iki saat uzanmak oldu bir derin dalmak, ayılması zor.

Tam oldum ben sonra. Tastamam oldum.
Eksik-gedik kalmaktan yorulduğum her an için, birazını sonraya saklamak, üşüyünce üzerime bir şal gibi alıp sarılmak için, bir de uzun yola götürürken yolda okumak için,
Biraz daha sokuldum tastamamlığımıza.
Yanaklarıma sürdüm, boynuma, parmaklarım güçsüz kalmış çok; onlara.
İyi geldin.

Dudağım soğuktu yanağın sıcak.
Sonra bir dalganın, dalgakıranına kavuşma sesi.
Isındım.

Uzun yolda ben sana sarılacağım bak ruhun duymayacak, sen olağan bir gündüz vaktinde,
Ben, dalgalar halinde.
Kopuyor.
Rüyanda gördüğün. ''Merdivenlerin tepesinde, basit bir rock'n roll şarkısında.'' Dans eden. Kızım ben.
Sen, dalgakıran. Çocuk.







Cunda yolunda

Yol öncesi hazırlığı. Annem beni yatağa sığınarak kaçamadığım her şeyden uzaklara götürüyor, sonbahardaki halini en sevdiğim yerlerden birine. Akşamları üşüyeceğini bilmek güzel, boş birkaç ince defterin dolu halde döneceğini bilmek de öyle. Büyük ihtimal ilk günler hiçbir şey yapmadan, kumlara oturup denizi izleyeceğim. Pek konuşmadan, pek sorgulamadan. O denizin nerede bittiğini bile düşünmeden, kupamdan sessizce yudumlar alıp izleyeceğim onu. Olur da sihirli anlar gelir ve o izlediğim denize yağmur da çiselerse, daha çok minnet duyacağım. Sanki deniz gökyüzüne damlıyormuş gibi olacak bir süre sonra.

Hüzün payı sadece Kedi Şeker geride kaldığı için. Çok miyavlayacak, hatta uluduğu zamanlar da oluyor evde bırakılınca. Köpek kedim, tüylü deniz kabuğum, köfte patili tombiğim. Biraz dinlenmem, biraz temiz rüzgarlar yemem gerek benim. Kalbimde de kocaman sevgiler, mutlu yüzler, şaşı gözlerle birlikte.



5 Eylül 2013 Perşembe

''O gece odasında bir orman büyüdü, büyüdü...''

Ben çevreme toplamaya başladım yine ''şeyler''i. Çünkü akıl sağlığımı yerinde tutmak ve bu aralar arkadaşlarımı ürkütmeye başlayan öfke krizlerimi kontrol altında tutmak için, kendimi teslim ettiğim ne varsa çağırmam gerekiyor. Huzurlu ve pastel renkli şeyler çok güzel. Öfkem çok yorucu, çok yıpratıcı.

 Demirden yapılmış, tiksintiyle dolu ufak binlerce yumruk, içeriden dövüyor beni. Küfrediyorum. Bir şeyleri fırlatıyorum. İnsanların yüzlerine karşı hakaret ediyorum. Toleransımı 31 Mayıs gecesi İnönü Stadyumu önünde bir yerlerde koşarken düşürdüm cebimden. O hengamede sağlıklı nefes alıp verişlerimin ve hoşgörümün yanında, o da düşüverdi yerlere. Bir daha da yerine koyamadım. Arkasından işi bırakmak, en yakın dostumun allak bullak edilişini görmek, başka bir en yakın dostumun askere gidişi, hükümetin bizi büyük bir zevk alarak delirtme çabası falan derken... bir baktım kuduz bir köpeğim artık. Gelişigüzel ısırıyorum. Belki dayanıklı insanlar böyle normal durumlara çok kolay adapte oluyor, bunları bir depresyona dönüştürmeden, güzel bir rakı masası kurup atlatıyorlardır. Ben epey derinlerime düştüm.

  Küçüktüm, okumayı yeni yeni öğreniyordum. Annem bir kitap aldı, o başladı okumaya. Sonra her akşam okuttuğum aynı kitaplara bu yeni olan da eklendi. Uyuyan Güzel, Pıtırcık, Canavarlar Ülkesinin Kralı. Her gece bunları arka arkaya duymadan uyuyamaz oldum. Kitaptaki velet bir gece öfke krizlerine girip, annesini ısırıyor, sonra da güzelce hakaret edip yemek yemeden odasına gönderiliyordu. ''Ve böyle dediği için de yemek yemeden odasına gönderildi. O gece odasında bir orman büyüdü.. büyüdü...'' Sabah canavarlar ülkesinde uyanıyordu çocuk. İyi geldi bana bu düşünce. Sonra Emek, geçen seneki doğumgünümde orijinalini bulup yolladı kitabın. O da çok iyi geldi. (Emek'i üzen erkeklere kafam girsin) neyse sakinleştim yani. bir noktada gördüğünüz gibi, hoş oldum, duruldum.


  Şimdi masal kitaplarımdan başlayarak, sırasıyla sanat tarihi, şiir ve romanlarımdan en çok içimi yumuşatanlara sığınıyorum. Günün farklı saatlerinde, ihtiyaca uygun satırları seçiyorum. Derin nefesler alıyorum. Nispeten daha az küfür ediyorum. Kedimle dertleşiyorum, o purrrluyor, ben hırrrlıyorum, bir noktada uzlaşıyoruz, balkondan sokağı ve bahçeyi izliyoruz. Sonra inceden esiyor, üşüyüp birbirimize sokuluyoruz.

  Şu balkona bir sallanan sandalye alacağım. Ağzımda pipo ve kucağımda battaniye ile sallanacağım tüm gün. Yabancı biri gelince de ''Tüfeğimi getir Sam'' diye sesleneceğim kedime. O da diyecek ki ''Sam sana benzer öküz, Şeker benim adım. tüfeğini de kalk kendin al, göbeğimi temizlemeye çalışıyorum fark ettiysen'' Peki cazgır kedi. Nasıl istersen öyle yapacağız. Bu, olabilecek en mantıklı şey şuan.


2 Eylül 2013 Pazartesi

bir şey

''Bana ne oluyor böyle? Hiçbir şey. Tam olarak hiçbir şey. Tanrım!'' demişti Elisabeth Vogler, beni nasıl çarpacağını hesaba katmamıştı o sırada belki. Aslında sadece bu alıntıyı yapmam yeterli olmalı. Ama yetmiyor, hiçlik öyle bir durum ki, üzerinde uzun uzun düşünülsün, bir yere varılamasın, böylece büyümeye devam edebilsin istiyor.

  Yataktan kalkmak için büyük çaba harcıyorum, çay demlemek için, kahvaltı hazırlamak için, kedinin ıslak mamasını ufak parçalara bölmek için, evi havalandırmak için. Sıradan, normal biri olmak için. Sonra bir deftere uzun uzun yazıyorum, çiziyorum, şaşkınlık verici ''o'' resmi yaratmaya çalışıyorum, siyah beyaz fotoğraf ve görsel avına düşüyorum, müziği açıp görünmez bir sahnede dans şovu sergiliyorum. Çok acaip, özel biri gibi hissetmek için. İkisi de olamıyorum günün sonunda. Sıradan olmayı başarsaydım, huzurlu olurdum, bitirdiğim gün içime sinerdi. Özel biri olsaydım yol katetmiş olurdum, şizofrenik bir seçilmişlik halini yaşamazdım. Elde var hiçbir şey.

Çok iyi bir ressam olmaya isteğim ve inancım vardı okuldayken. Okul bitti, iki sene daha başka bir atölyede boyadım. Çirkin çirkin resimler. Bir de boyarken içten içe ''ya galiba oluyor, bu varacak bir yerlere, çözüyorum'' diyorsun ya, sonra bir noktada pes ediyorsun, artık sürecek boya ve yer bulamıyorsun, o tuvali yerinden kaldırıp camdan atmak, sonra merdivenlerden bağıra çağıra koşarak inip yerdeki tuvalin üzerine çıkıp tepinmek geliyor ya içinden. O an işte, çok büyük bir hiçlik. Picasso atölyesine gelen Françoise'ya ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla güzelsin'' demişti. Sinsi adam. Beni görseydi ''Sen ressam olamazsın, ressam olmak için fazla tembel, umutsuz ve özelliksizsin'' derdi. Ben de ''Sen kendine bak, sen de akrep erkeğisin n'olucak'' derdim. Birbirimize girerdik. O ressam olarak çıkardı, ben hiçbir şey olarak çıkardım.

  Sevgili, dost ve çocuk olarak ise gerçekten iyi olmaya çalışıyorum. En azından bir tanesinde iyiyimdir, o bir tane olan sürekli değişse de. Bu sıfatlarda hiçbirimiz misler gibi olmadığımız için, rahatım nispeten.

  Ama genel olarak yaptığım, başıma gerçekten özel bir şeylerin, bazı fırsatların, inanılmaz olayların gelmesini beklemek. Çabalarım ise ufacık. Çabaladığım zamanlarda hiçbir şeyin katmanları arasında geziniyor gibiyim, biraz daha derine, biraz daha yüzeye yaklaşmak, hepsi bu. Pencereyi açıp, avazım çıktığı kadar ''Neden hiçbir şey olmuyor?!'' diye bağırmak istiyorum. Sonra karşımdaki diğer pencerelere bakıyorum, en az altmış tane var, en azından yirmi tanesinde benim gibi hisseden birileri vardır. Keşke hepimiz çıkıp bağırsak bu ufak mahalleye doğru. O zaman gerçekten eğlenceli ve farklı bir an yaşayabilirdik.

  Gidip bir kahve alayım. En azından 'bir şey'dir.