15 Şubat 2010 Pazartesi

meet the god..





bugün okulun ilk gününü pelinle bizde film izleyerek geçirdik. mükemmel bir ders günü böyle olmalı. 6 yıldır aralıksız sürdürdüğümüz ''bizden bir b.k olur mu'' temalı sohbetimiz çıkmaza girince çareyi ve ilhamı Modigliani'nin filminde aradık. tüm zamanlar favorilerimden olan bu filmi sanat öğrencisi olsun olmasın herkese tavsiye ederim, aşk diye bir olgunun varlığının kanıtı olan ressam hayatlarından feyz alalım diye.

Modigliani filminin en güzel sahnesi, Picasso Modigliani'yi alıp çok güzel bir malikaneye getiriyor.. tekerlekli sandalyesinde oturan oldukça yaşlı bir adamın önüne, ağzında piposu ''Come and meet the God.'' diyor. Modigliani gülümseyerek bakıyor yaşlı adama, ''Renoir..'' belki de Renoir'ı anlatmak için anlatılacak en doğru kelime işte, tanrı, hem de sadece empresyonizmin de değil. ışık ve gölgeyi yaratmakta güneşten bile başarılı olan bu dahi adamın herhangi bir resmini yakından görsem karşısında saatlerce durabilirim.

ayrıca Modigliani'ye hayat veren müthiş başarılı Andy Garcia, içi dışı bir, güzel bir adamsın sen. izleyin bu filmi olur mu? aşka da inanın. sanata da inanın. güzelliğe de inanın. hepsinin varlığını kanıtlamak için koskoca bir sanat tarihi var önünüzde, eğer bunu es geçip mekanik dünyaya teslim oluyorsanız, ben şarabımı sizi bekleyen sefalete içerim dostlarım.

14 Şubat 2010 Pazar

happy valentines day assholes


başlık bir arkadaşımın iletisinden aynen alıntıdır, devamını da yazmış çok öfkeli, sitemkar bir ileti, bayıldım çok güldüm.. gerçekten de tüm özel günler içinde en boktan olanıdır bugün. yıllarca sevgililer gününü bırakın, sevgililik ne demektir nasıl birşeydir anlam verememiş biri olarak bugün için demem gerekiyor ki;

çok mutlu bir gece ve çok mutlu bir sabahtı. bir sevgilim olduğu için değil, sen sevgilim olduğun için. içimden seni arayıp bunu söylemek geçiyor şuan, ama tutuyorum kendimi, işten güçten sıkıldığın bir anda açıp oku istiyorum, çok sevildiğini hisset,bir an kafan karışıp kaşların çatılsın, utanıp sıkıl, sonra dudaklarındaki ince kıvrım yukarı doğru kıvrılsın da istiyorum. ben hep istiyorum.

ayrıca, ikimizin arasında kalacak olan beyaz tişört hikayesi günün en güzel anıdır çocuk, saklayacaktık biz onu.

11 Şubat 2010 Perşembe

mayıs


mayıs ayında olmayı özledim ben. yılın oniki ayı mayıs olabilir, hep en güzel giyisilerimizi giyer, hep balkonda kahvaltı ederiz, kediler yeni hamile kalmış ve çiçekler böcekler ortalığa dökülmüş olur. finaller ve son vizeler arasındaki boşluk geldiğinden, üzerimize yaz rehaveti çöker, bulduğumuz çimene yayılırız.
saat sabaha karşı beşe yaklaşırken, ben bu mayısta yapmayı planladığım şeyi düşünüyorum. çok güzel şeylerin başlangıcı olacak o benim için büyük adımı. düşünüp hevesleniyor ve gülümsüyorum. söz verdiğim gibi, hemen sonra izmir'e geleceğim. :)

9 Şubat 2010 Salı

benzemez kimse sana

birkaç gündür evden uzaktayım, anane günleri. anneanne değil, anane. beyaz saçlı, tombik, pamuk anane, mona lisa elli kadın.. şuanda karşı karşıya oturuyoruz, o alaturka dinliyor, söylüyor bir yandan, nasıl da neşeleniyor yada içleniyor aniden.. arada bana dönüp ''hiç mi sevmiyorsun böyle müzikleri, o gürültülü şeyler yerine bunları dinlesen ya'' diyor, gülümsüyorum. bilsen nasıl keyif alıyorum sen bu şarkıları dinlerken, zihnimin en değerli köşelerine saklıyorum bu halini.

kırk yılda bir benim de sevdiğim, daha doğrusu bildiğim bir şarkı çıktı. benzemez kimse sana, sevdiğime inandıramadım bu şarkıyı. ama ona nasıl söyleyeyim, geçmişte bir aşk acısı ile boğuşurken, müzeyyen senar dinleyip şarap içmişliğim, uzaklara dalıp gitmişliğim bile vardır. (rakı içemediğimden şarap) ananemi bilirim, der ki anlatsam ''romantik olma, gerçekçi ol bu hayatta, herşeyin doğrusu!'' ama bende neyin doğrusu var ki pamuk kadın, senden gizli herşeyin yanlışını itinayla yapıyorum ben. sonra gelip dizinin dibine kıvrılıp iyileşiyorum, sakinliyorum.

hadi bizim için gelsin şimdi,

benzemez kimse sana
tavrına hayran olayım
bakışından süzülen
işvene kurban olayım
lütfuna ermek içün
söyle perişan olayım

7 Şubat 2010 Pazar

tanımak



yanaklarını tanıdım iyice. hep onlardan başlıyorum boyamaya.
kaşlarını çok iyi tanıdım sonra, senin ifaden kaşlardan geliyormuş.
saçlarını tanımak çok kısa sürdü, parmaklarım hemen alıştılar.
ellerini her gün ve her gün yeniden tanıyorum, tuttuğum ilk elleri.
boynunu tanımak, en sevdiğim sanırım.

seni tanımak bitecek gibi değil çocuk. her resim ve her gün, yeniden. tanıştığımıza memnun oldum bir kez daha.

...

''they said we'd never make it
my sweet joy
always remember me''

5 Şubat 2010 Cuma

got martini?


çok büyük bir utanç içinde itiraf ediyorum, ben hiç martini içmedim.. oh söyledim, kurtuldum sanki. omuzlarımdaki baskı çok büyüktü dostlarım, ben hep martiniyi uzaktan seyrettim. sipariş verirken ''martini, iki zeytinli, buz olmasın, soğan koy, biber ek, sek olsun, double olsun, az demle, geri çek..'' diye uzun, kararlı emirler veren insanlara da içten içe özendim.
bu sebeple yarın martini içmek ve kutlamak üzerine bir plan yaptık. kutladığımız şey sefaletimiz, buna kadeh kaldırıyoruz. kadıköy'de hiç gitmediğim bir barda (ismini söylesem hangi gezegenden geldin sen dersiniz) hiç içmediğim bir içkiyi içip, hatta en az üç tane içip yere yapışmayı planlıyorum. deneyimlerimi elbette aktaracağım.

zeytinli not: zeytinden nefret eden insanlar ne koyduruyor bu merete? çilek falan olma mı? bir de bu siteyi buldum tariflere bakınırken, bayıldım ıvır zıvırlara.
http://www.gotmartini.com/
sadece martini içilen bir bar açarsak ki eminim açarız, aslında şeker otel'e bir martini bar pek yakışır, şöyle tabelalar da alabiliriz:
http://www.gotmartini.com/MartiniSigns.htm

''zeytin koyma, iki frambuaz, bir çilek, buzlu, double, shot yapacağım, oyuncak şemsiye de koy, kıvrılan pipet varsa iyi olur, karıştır, çalkala, tuz ek, hoop sallayıp getir..'' ve garsonun müthiş tekmesiyle uçup yihhuuu diyerekten mekanı terk ederiz..

whatever you say


ekşi sözlükte pek sevdiğim bir başlık vardır ta lise zamanlarından ''durduk yerde adamın bir yerine koyan şarkılar'' şeklinde. bir yerine koyan değil tabi ki, ama blogumda açık seçik küfürler yazamıyorum, okuyan aile üyelerine saygımdan. işte böyle sakıncalı şarkılar listemin ikinci numarasında yer alır bush-letting the cables sleep.

dinlemediyseniz, hiç dinlemeyin. açıkça uyarıyorum. hele de kalbiniz kırıksa (benimki son 10 yıldır kırık mesela) uzak durun bu şarkıdan, ne gerek var beter olmaya.

klibinde sağır bir kız, güzeller güzeli bush solisti gavin rossdale ile kavga ediyor, duvarlar boyanıyor, caddeler ışık seli, aman aman. pek fena.

''Whatever you say it's alright
Whatever you do it's all good
Whatever you say it's alright
Silence is not the way
We need to talk about it
If heaven is on the way''

öyle ki sözlerini yazarken bile içim acıyor. hadi bir de favori filmlerimizin birinden alıntı yapalım, hangisi önce geldi? müzik mi, yoksa sefalet mi? bunun gibi birşeydi sanırım. müzik ve sefalet, tavuk ve yumurta.

o halde, durduk yerde izlenmemesi gereken kliplerimizin en güzelini açalım, şarabımızı koyalım ve bırakalım içimiz temizlensin pırıl pırıl yaşlarla. Baudelaire'nin isteği değil midir, şarapla, şiirle ya da erdemle sarhoş olmamız, ama illa ki sarhoş olmamız? öyledir.

4 Şubat 2010 Perşembe

expectations

Belle and Sebastian'ın güzel şarkısı.. beklenti ve anlayış üzerine düşünmek istiyorum. hangisi ağır basarsa, öne çıkarsa o zaman dönerim. şimdilik, tek beklentim anlayış. bana gerçek bir dost olduğunu göster.

3 Şubat 2010 Çarşamba

you stupid girl

cafe nero'nun rahat koltuklarından canlı yayın yapmayı bir borç bilirim. dostlarım, dış mekanlarda ettiğimiz sohbetleri uygar bir ses düzeyinde yapmaya ve içeriğini düşünmeye davet ediyorum hepimizi. şöyle ki, arkamda oturmakta olan üç adet kız var. bu kızlar ben geldiğimde yani yaklaşık bir saat önce, kilo almış arkadaşları begümü ve hiç kilo almayan arkadaşları handeyi konuşuyorlardı. begüm'ün obez olmuş olma ihtimali, begüm'ün aynı anda iki erkeği nasıl idare edebildiği, aslında özellikle ozan'ı hiç haketmediği, begüm'ün geçen gün iki tabak makarna yediği ve daha da doymadığı, zaten oldukça azgözlü ve görgüsüz bir kız olduğu konuşuldu. arkama dönüp ''ee lanet olası begüm'le daha ne işiniz var o zaman?!'' demek istedim, çok istedim. hande ise malesef begüm kadar şanslı değildi. o sanırım zayıflığının yanında güzel de bir kız, onun payına çok daha fena şeyler düştü. anoreksikmiş, terkedilmiş, 34 beden pantolonundan göbeği çıkmış, yüzü turuncuymuş, küpeleri komikmiş.. gerçekten üzgünüm hande, keşke bu kadar zayıf olmasaydın. yada düzgün arkadaş seçimleri yapabilseydin.

ben de dışardayken bazen boş bulunup avaz avaz konuşurum. özellikle de emekle berabersek, içerik olarak en yakınlarımızı bile rahatsız edecek düzeyde bir sohbet dönebilir, herşey mümkündür. ama bundan sonra şuan yaşadığım cinnet hissiyatını hatırlayıp ona göre konuşacağım. huzurunuzda topluma verdiğim sözümdür. ayrıca böyle zamanlarda taramalı bir tüfeğim olmadığı için şükrediyorum.

bu bir emirdir!

2 Şubat 2010 Salı

I'll never forget ya



şarkı sözleri daha da anlamlı bu aralar. sanki ben yazıyorum tanımadığım insanlar söylüyor. they said we'd never make it, my sweet joy. bir de güzel söylüyorlar ki.

dün gece uzun zamandır görmediğim kadar berbat bir rüya gördüm. kadın entrikaları. baş edilmez, anlaşılmaz, bitmez. sanki tüm gece boğuştum durdum, sabaha karşı pes edip uyandım. kadının kadını anladığı kadar iyi kimse anlamaz, kadının kadına ettiğini de kimse etmez. mütemadiyen üstün ırkız, hep te eksik bir yanımız. bu yüzden kabuslar ve rüyalar hiç tükenmiyor. birde tüm sabahıma oturan baş ağrısı var tabi, apranaxı da umursamıyor sağ gözümün üstünde dans ediyor kaygısızca.

irlanda'da olmak istiyorum. dublin'de geçen bir filmi fon filmi yaptım bugün kendime. benim fon filmlerim var, resim yaparken şarkı dinlemeyi uzun süre önce bıraktım. onun yerine dialogları ve mekanları güzel bir film koyup çizmeye başlıyorum. bugünkü film, dublin'de bir köyde geçiyor. herkesin öyle çok batıl inancı var ve herkes öyle sarhoş ki, aksanları da öyle tatlı ki. drink drink drink drink drink drink and fight! mottosunu doğuştan benimsemiş, güzel, çilli, keyifli insanlar. hava zaten mükemmel. ya londra ya dublin, hadi belki de edinburgh olsun. üçünden birinde yaşayıp gitmek isterdim. resmim de yarım kaldı. güzel gözlü üzgün bir kadını, gülümseteceğim ısrarla. yada kalemle. :)

30 Ocak 2010 Cumartesi

we three

patti'nin zayıf yorgun kollarına sığındım.
"Baby, please, don't take my hope away from me."
peki, peki, peki patti.
bana erkek kardeşinden bahsetti, çiftliğinden, atlarından.
onu dinlemiyor gibi dalgındım
pencereden dışarıya doğru.
ıslak sokak kedisi,
boğazda büyüyen bir düğüm.
soğuk eller.
saatlerdir.
keşke erkek kardeşim yakınımda olsaydı.
keşke tek çocuk olmasaydım.
keşke ağaç olsaydım.
yada bulut falan.
''And I lit a cigarette for your brother.''
bir şekilde her gün sona eriyor.
sona doğru erimek.

şangır şungır şıngır

cam kırılması sesleri. how i met your mother izliyoruz hepimiz değil mi? ordaki muhteşem konuların bizim hayatlarımızdan seçildiğine de sıkça rastladık. peki o müthiş cam kırılması seslerini duyan bünye ne yapmalı? nasıl başa çıkmalı bu durumla? hayal kırığı ile cam kırığı arasında pek bir fark yok. ikisini de temizlemek pek zor.

kaç veriyosun?

iki? ikibuçuk? erkekler kimi zaman gerçekten çok komiktir. koltuğuna yaslanmış, önünden geçen kızlar hakkında atıp tutan erkeği izlemek te komiktir. ama bazen siz gülemeyecek kadar yorgun olursunuz, bu da ayrıca trajikomik bir durumdur. kedidir kedi... geçer.

26 Ocak 2010 Salı

bad hair days


saçlarla ilgili sorunumu paylaşmak isterim.

uzun süre belime kadarken, sürekli aynanın karşısına geçer küt olsa nasıl durur diye bakardım.

sonra iki makas darbesiyle omzuma kadar kestim. anında da pişman oldum.

saçımı hiç kimyasallarla boyamadım ama hep kızıla boyamayı düşündüm durdum.

lise 1'in yaz tatilinde en iyi arkadaşım mora, ben pembeye boyadık kafalarımızı, banyodan banyoya akan boyalarla. bu da bir başka rezillikti.

2005 kahkül faciasından bahsetmeyeceğim bile.

sonunda geçen kış, tavuk g.tü diye adlandırabileceğim bir model kestim. rahatladım, bir süre için.

şimdi küt oldular, hep istediğim boydalar. ama nedense yine olmuyor, olamıyor.

saçlarla ilgili asıl sorun, uzunlarken hep kısa halini merak etmeniz, kısa olduğu anda da uzun halini özlemenizdir.

25 Ocak 2010 Pazartesi

confessions of a drama queen


hayatım filme çekilecek olsa, ismi bu olurdu. burdan film gibi bir hayat yaşadığım çıkıyorsa, buna ayrıca gülümserim. ola ki diyorum, hiç işiniz gücünüz kalmadı da çekiyorsunuz filmimi, lütfen Nancy Meyers çeksin. ben bir Nancy Meyers karakteriymişim, bugün son filmi It's Not Complicated'i izlerken fark ettim.

Diane Keaton da oynayabilir beni, Meryl Streep te, hatta isterse Mel Gibson da oynayabilir, hiç mühim değil. yeter ki filmin seyrinin değiştiği, o içine kapalı kadının zorla dışına çıkarıldığı ve yüzünün gülmeye başladığı sahnelere bir an evvel gelelim. koltuğumuza yayılalım ve ''heh hayat şimdi birşeylere benzemeye başladı.'' diyelim. Kate Winslet'in Holiday'de o herifin suratına kapıyı çarpıp ''Yeess!!'' diye bağırdığı sahneyi bilir misiniz? O ne içten bir rahatlama çığlığıydı.

hiçbir film başladığı gibi bitmez değil mi, şeylerin tuhaf bir biçimde değiştiği bir an mutlaka vardır. dramalarda da, sabun köpüklerinde de..

23 Ocak 2010 Cumartesi

kardan keyif alabilme yolları


cumartesi gününe sınav koyan bir okulumuz var, bu bahaneyle yollara döküldük topluca. herkes karın zorluğundan ızdırabından yakınırken ben içimden ''hehehe çok güzel lan tutmuş baya'' şeklinde, kara aç bir bünye olarak gezindim tüm gün. kah sevgilimin kafasından aşağı karları boca ettim, kah üşüyen tatlı arkadaşımın içine buz gibi karları attım, karda fazladan çekilmez olurum. aynısını da beklerim. şimdi önümüzdeki üç gün sokağa çıkmanız gerekir ya da evde kalmanız gerekirse -o size kalmış karışmıyorum- bundan maksimum keyif almanızı kolaylaştıracağım dostlar..

1. kalın çoraplar ve sağlam botlar giyin. ayaklarınız ıslakken dünyanın en güzel karı da yağsa sizden mutsuzu olmaz o an.

2. yürümek. bu canım havayı tarfikte sürünerek geçirmeyin, baktınız olmuyor, inin yürüyün. böyle tıpış tıpış, karları eze eze, o sesi dinleyerek.

3. ola ki düştünüz poponuzun üstüne, gülün. başkası mı düştü, daha çok gülün. çeşitli patinajlarla sessizce yere oturan insan komiktir ve bu ayıp değildir.

4.sıcak çikolata. evdeyseniz de dışardaysanız da, üstü kremalı kocaman bir fincan sıcak çikolata ve kucaktaki mırrlayan kedi, karın keyfini üç beş kat arttırır. kedi yoksa köpek te olur. ama bir tüy yumağı illa lazım elin altında.

5. kardan keyif alan bir arkadaş.bir tane ya, bir tane istiyorum. sizde varsa bana da gönderin ya da beni de çağırın. kara insan gömmek, kafasına toplar atmak, yuvarlamak istiyorum birini, izin verseler daha da mutlu olurdum.

6. kış şarkıları. favorim joni mitchell'dan river. hüzünlü ve yumuşak, ama zaten kar fazlasıyla neşeli olduğundan, dengelemek lazım.

fotoğraftaki çiçeklere rahmetli babannecik kokina derdi, gerçek ismini bilmiyorum ama kokina demeyi seviyorum ben de. okulda çektim bu fotoğrafı, kendisine ithafen.

22 Ocak 2010 Cuma

kırık plastik yarış arabaları

keşke geçmişten ve dolmuş yolculuklarından bahsetmeseydin. bugün değil. sen bitmeyen bir yolculukta, geçmişteki anıları ardı ardına yaşarken ve o anda kalmayı dilerken, ben başka bir dolmuşta geçmişin silinerek bittiğini hayal ediyorum. bir daha karşıma hiçbiryerden çıkamadığını. ağzımdan öyle çok ''ben asla..'' çıktı ki. ama şimdi ne kadar asla varsa içindeyim. sanki üç dört yıl önceki halim karşıma geçmiş gülüyor, başka insanların yüzlerinden. ben geçmişi hiç özlemiyorum. geçmişte olduğum insanı, aklı başına gelmemiş, burnu sürtülmemiş halimi, yanımdaki hiç ait olmadığım insanı-insanları. benim sanırım, başımı omzuna koyup bugünlere getirebildiğim biri de yok. benim zaman aşımlarım vardı hep, bir süre sonra tahammül edemeyip, eski bir tişörtten kurtulur gibi önce birkaç kez değiştirmeye çalıştığım sonra tamamen hayatımdan çıkardığım zaman dilimleri insanları.

geçmiş sana iyi davranmıştır belki, ya da bana biraz acımasız olmuştur. belki niyeti kötü değildir, ikimiz de bugünü sevelim ve yaşayabilelim istemiştir. ama uzun, bitmeyen dolmuş yolculukları sırasında ikimizin de düşündüğü bugün değil, değil mi. ben bugünü bile olmayan bir geleceğin, apayrı bir insana dönüştüğümün ve bambaşka insanlarla olduğumun hayalindeyim, başımı cama yaslamış, i pod önüme hiç anısı olmayan şarkıları karıştırıp koyarken. özlemeye kalkacağım herangi bir anıyı hatırlatırsa o şarkı, hemen yenisine geçiyorum, öyle de başarısız oldu geçmiş.

bugün kol kanat gerip bağrıma basmasam, eminim sesini çıkarmaz sayısız eskimiş halim. onlarsız nasıl olacağımı hayal ediyorum sadece. sadece kendimin de değil, hayatımdaki insanların da geçmişinden tekme yememiş hallerini düşünüyorum. ne kadar farklı olurduk, ne kadar mutlu olurduk. geçmişimizi affetmeyelim, geçmişimizi yok edelim en iyisi, yenilerine yer açmıyor, gereksiz yer kaplıyor sadece.

bızzt..