18 Ocak 2010 Pazartesi

çelişki


performans sanatı bizim uzaktan takip ettiğimiz, parçası olmak için pek gönüllü olmadığımız, iyi birkaç örneğine de saygımızı sunduğumuz bir olay. fluxus temalı derslerimiz de uzun sıkıcı saatler geçirsek de, bir şekilde yoko onno hanımı kabullenmemizle, johnny cash'i sabırla izlememizle, abuk subuk her hareketin altında bir kavram aramamızla sonuçlandı. bu aralar mecburiyetler yüzünden performans fotoğrafları çekerken, bu oluşum üzerine ciddi ciddi düşünür oldum ilk kez.

belki de her türlü düşünce kaosunun varacağı noktada topluluk içinde yapılan ve kişisel anlamlar, kaygılar taşıyan performans denemeleri vardır. neden olmasın deyip, derdimizi 'çelişki' isimli seride anlatmaya çalıştık pelinle. devamı gelir umarım.

luka

If you hear something late at night
Some kind of trouble. some kind of fight
Just don't ask me what it was
Just don't ask me what it was
Just don't ask me what it was

ne de tatlı bir tınısı vardır. tüm pazar günümün fon müziği oldu. arada bir şekere baktım, sabah oyun oynarken elimi fena çizmişti, sitem ettim. sonra sayfalar dolusu yazı yazdım, alt metin yazarak en saçma işleri en müthiş gösterebilme ilüzyonuna bir kez daha şaşırdım. ve sonra herkesi kafamdan yazdığım alt metinlerle algıladığımı fark ettim. geçen hafta herşey ve herkes ne kadar önemli idiyse, bu hafta o kadar önemsiz, minik, soluk. bu sanırım iyi birşey. çünkü kendimi paralamıyorum.

hayat, üzerine atıp tutması pek kolay, pek keyifli birşey. nasılsa ne dediğinize hiç aldırmıyor, duymuyor bile. biz de onu duymamak için yüksek sesle güzel şarkılar dinliyor ve pazar günleri nispeten iyi geçerse minnet duyuyoruz.

12 Ocak 2010 Salı

this is what will be



sonra başımı omzuna koydum.
herşey daha az ürkütücü oldu.
kendim de dahil.

11 Ocak 2010 Pazartesi

''neyin var'' sıkıntısı

kimseyi bu çözümsüz, cevapsız duruma sokmak istemem. hele de en yakınlarımı. bilmiyor olamazsın değil mi? eğer bilmiyor ve anlamıyorsan, sorma gereği duyuyorsan, yüzüne açık açık söylemem gerekiyorsa.. boşver. hiç sormasan daha iyi, anlamsız çabalarla birbirimizi yormayalım.

içimde sonsuz bir ağlama isteği var. ama bu sefer ona yüz vermeyeceğim. dudağımı ısırıp hiç yetişmeyeceğini bile bile işlerimi yapmaya devam ediyorum. ''bu heykelimi ağlayarak yaptım hocam, içine gözyaşımı da kattım'' acaba bunu söylesem yeterli olur mu sunumda? etkileyici olacağı kesin. hem de komik. evet not alayım bunu.

birşeyleri kırmak istiyorum. sonra özenle yapıştırmak, sonra tekrar kırmak. tekrar. tekrar.

o kadar yardıma ihtiyacım var ki. her biriniz gelseniz, her birinize verecek kadar iş var elimde, keşke gelseniz. beraber ağlayarak çalışsak. ama aslında tamamen tek başımayım. acınası şekilde yalnız eylül. boğazında bir düğümle inatla kesilmeyen bastırılmış fotoblogunu tırnak makasıyla kesmeye çalışan eylül. fedakarlıkla enayilik arasındaki o kapkalın kol gibi çizgiyi bilemeyen, yalnız, yalnız eylül.

bugün kimseye iyi görünmek için plastik ifadeler kullanmayacağım. arada sırada gözyaşı döküp işime devam edeceğim sessizce. karşımdaki sabırlı insanlara iki seçenek vereceğim, ya gelip işin bir ucundan tutmak, yada soru sormayıp çenesini kapamak. çünkü ben yalnız bir insanım ve öyle istiyorum.

10 Ocak 2010 Pazar

tanışmak


tanıştığım insanları büyük ihtimalle hemen seviyorum.
tanışmadan zaten sevmiş olduğum insanlar da var. dün öyle biriyle tanıştım. ve merve'ye gerçek bir hanımefendi olduğunu, hüzünden arınmış ve trajikomik durumları geride bırakmış halininse kendisini eğlendirmeyeceğini, hep böyle kalmasını ve müthiş bir sinema karakteri olarak kendisine ilham vermesini söylemek isterim.

ama malesef, yazılmamış yasalar gereği, böyle kadınlar, sen, ben, o.... sık sık kalp kırıklığı ve karşılık göremeyen duygu yoğunluğu ile baş edeceğiz. kah elimizden tutan biri olsun, kah kendi başımıza geziyor olalım. aklımız hep bir yerlerde kalacak, birinde, çoğu zaman. kadının kadına verdiği gücü erkek kadına verebilseydi, en mutlu ve en sevilen bizler olurduk. büyük ihtimal. sanki herşeyi yaşamadan herşeyi görmüşüz, ellerimizi çekmişiz elimizin altındakilerden. azla mı çokla mı yetiniyoruz, onu düşünmedim bile. birşey hep eksikti ve o hali çok güzeldi.

yeni resimlere, yeni filmlere ve yeni sözlere ihtiyacımız var. bu yüzden de umutsuzluklarımızı görmezden gelip belki de sadece bizim gibilerin takdir edeceği işler üretmeye davet ediyorum kendimizi.

7 Ocak 2010 Perşembe

where the wild things are





o kadar mutluyum ki! o kadar heyecanlıyım ki! tanıdığım herkesi arayıp, uyandırıp ''buldum buldum onu buldum kalk çabuk!'' demek istiyorum, zor duruyorum. ama yarından itibaren tek tek bulup izleteceğim hepinize, öncesinde kendim sayısız kere daha izledikten sonra. yine heyecanla kelimeleri ve cümleleri birbirine kattım, anlatamadım.

ben küçükken, çok küçükken, annemin bana geceleri okuduğu bir kitap vardı. her kelimesini ve her resmini ezbere bildiğim, muhteşem canavarlarla dolu, yabani bir ormanda geçen bir kitap. birde kendini canavar sanan, kuduruk bir küçük çocuk. fazla kudurduğu bir gece, yemek yemeden odasına gönderiliyor ve olanlar o gece başlıyor, büyüyen ve büyüyen bir sarmaşıkla... ismini de kendisini de hiç bulamadım o kitabın, çok aradım ama 20 yıl öncesinde kaldı gitti o kitap.

sonra geçen gün.. annem tesadüfen filmini bulmasın mı bu kitabın ?! ben bir havalara uç bir sevin bir coş. filmi spike jonze yönetmiş, izlerken ''vay bee.. vay bee'' derken aklımdan geçmedi değil. sağolasın spike jonze, büyük adammışsın. tüm o vahşi hayvan seslerini içimde taa derinlerde buldum yine izlerken, sevinçten gözlerim doldu, kahkahalar attım, yatağın üstüne çıkıp zıplamadığım, tepinmediğim kaldı.

sadece izlemenizi istiyorum. ayrıca iki sene önceki doğumgünümde bana ''sleeping beauty''yi hediye eden anneme, yine beni kendi yarattığı müthiş çocukluğuma döndürdüğü için çok teşekkür ederim. hayalmeal hatırladığım, harika renkler ve seslerle dolu kağıttan dünyamın ve aurora'nın peşinden gidiyorum, uyuyorum şimdi. birkaç harika resimle beraber.

1 Ocak 2010 Cuma

run forrest run

Jenny gündüzlerini Forrest'la geçirir, evine olabildiği kadar geç giderdi. Neden bilmem Forrest'ın evinde olmayı kendi evinde olmaya tercih eder, ufak çocuktan ayrılmayı hiç istemezdi.

30 Aralık 2009 Çarşamba

hediyeler hakkında


hediye vermeyi seviyorum. almaktan çok daha fazla. dün gece, karşımdaki oyuncaklarına kavuşmuş mutlulukla parlayan gözleri görmek, yılbaşı denen zamanın tek kayda değer tarafıydı benim için. yeni yıla o an girdim. karşınızdakini gerçekten mutlu edebilen hediyeyi bilmek, gerçekten sevmenin sonucu olan, olağan bir durumdur.

küçükken bana hediyeler alındığı zaman, itinayla paket kağıdını çıkarır, hediyeyi bir kenara atar, saatlerce paket kağıdıyla oynarmışım. hala da hediyeden çok pakedi beni mutlu eder.

pelinle geçen sene birbirimize beğendiğimiz küpeleri almıştık. ''ben bunu beğendim, bana bunu al'' şeklinde. oldukça samimi bir sürpriz olmuştu. bu sene de aynısını yapalım, dün çok güzel küpeler gördüm.

küçükken en sevdiğim hediye kitaplardı, büyüdükçe bunun yerini oyuncaklar aldı. bir sürü harika oyuncağım ve harika kitabım var, doğru şeyleri az da olsa yapmış olmalıyım..

28 Aralık 2009 Pazartesi

histerika

bakma sen güldüğüme, ben sinirimden gülüyorum.

25 Aralık 2009 Cuma

pause

eminim her fakültede oluyordur ama, sanat fakültesinde dördüncü sınıf olmak gerçekten çekilmez bir durummuş. bölümümü sevmediğimi fark ettim. başka bir yerde olduğumu düşünemeyerek ve açıkça aşık olarak girdiğim bu bölümün, birkaç içeriksiz ders, birkaç içerikli ama içeriğine uygun işlenmeyen ders, birkaç rezil insan, birkaç daha rezil insan ve birkaç güzel insandan oluştuğunu, çok üzülerek kabul etmiş bulunuyorum. geçen gün heykel dersinde, hoca konuşurken ve ben önümüzdeki masaya mal mal bakarken ''eylül sen?'' ''eylül??'' diye tekrar ettiği sırada.. ben bunları düşünüyordum. keşke biraz cesaretim olsaydı o an, deliliğim tutsaydı, ''ben bu dersi bırakıyorum, seneye de almıyorum çünkü seneye avrupa'da kafama göre geziyor olacağım. bu çok daha güzel bir ders olacak'' diyebilseydim. onun yerine mal mal bakmaya ve düşünmeye devam ettim.

hiçbirşey yapmadığımı ve hiçbirşey olmadığımı hissediyorum.

bunu kabullendikten sonra çözümler de geliyor değil mi? beklemedeyim.

20 Aralık 2009 Pazar

muhteşem hatalar


hadi bunun üzerine düşünelim az. biz bir yandan konuşuyoruz emek'le şuan, yeni filmimizin konusu ve adı olan muhteşem hatalarımızı. hadi şimdi beraber düşünelim..

''insan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar yapabilir.'' sabah facebook'ta rastladığım bir grup. 135.286 tane de hayranı var, 4 tanesi arkadaşım. demek ki en az 135.286 tane insan tamamen yanlış şeye inanmış, inandırılmış ki, bunun uğrunda hiç yabana atılmayacak büyük hatalar yapmış. bir bu kadar yanlış şeye inandığını henüz fark etmemiş olanla, bir bu kadar da yanlış şeye inandığını kabullenmeyeni katarsak.. yani nerdeyse hemen hepimiz bir kez de olsa, daha baştan hatalı bir inanışla, körü körüne muhteşem davranışlarda bulunmuşuz.

bu yanlış mı? pişmanlık yaratmalı mı? inandığımız süre olduğu gibi çöpe mi gitti? hiç sanmıyorum. büyük bir kısmımız, ''iyi ki yapmışım'' dedik, yürüyüp gittik. bir kısmımız, depresyona girdik, hatalardan da inançlardan da korkar olduk. ufak bir kısmımız, bundan ders bile aldı, bir daha muhteşem hatalar yapmadı, pek birşeye inanmadı, aptal buldu körü körüne inananları, mantıklı ve güvende oldu.

hatalar pek çok şeye sebep oluyor. yaparken bile farkında olmalı nasıl bir tavıra yönelteceğini, yapanın. yada sadece yapıvermeli, düşünmeden, hatanın doğasına da uygun olarak. bu daha muhteşem olur sanırım.

tenenbaums'un konuyla ilgisi yok. sadece güzeller diye koydum.

19 Aralık 2009 Cumartesi

wish you were here

yılın ilk karı, son bir saattir süzülüyor. çok güzel.
ikide bir kar durmuş mu diye bakmamın, ertesi gün okulların tatil olmasıyla ilgisi yokmuş..kar hep yağsın istiyorum sadece, etrafı da sessiz yaparak.

küçüklüğümden beri her sene ilk kar yağdığında dilek tutarım, alışkanlık mı takıntı mı ne dersen artık. bu seferki o kadar basitti ki, kendim bile şaşırdım dallanıp budaklanmayan bir dilek olmasına.
güzel şey kar. baktım yine hemen, durmamış hala süzülüyor.

18 Aralık 2009 Cuma

under the bridge


lütfen depresif kelimelerim kendiliğinden silinsin. güzel bir sabah yaşıyorum çünkü, çok yağmurlu, uykulu, sevgili. sevgi-li. artık pek hüzün kalmadı buralarda, yerine yorgun bir kabulleniş geldi.

asla yeterince sevilmeyeceğim. çünkü bir yanım eksik. bunu kabullendiğim andan sonra, beklentilerim ürktü ve geri çekildi. sevgilim adına mutluyum. o öyle güzel ki dostlarım, kaç tane resmini yapsam ve kaç tane komik şarkı yazsam yetmeyecek anlatmaya, bildiğim halde elim durmuyor. dün onunla şans eseri olan şeyler ve tesadüfler üzerine konuşurken, fark ettim, kendisi ne harika bir tesadüftü. ama söylemedim, iç çektim. aramızdaki paralellik ben söylemesem de var.

sabah sabah gerçek bir dost yolluyor en sevdiğim şarkılardan birini. ve o an anthony'nin los angeles sokaklarında şarkı söyleyerek gezinmesini hatırlıyorum. ''take me to the place I love'' zaten sevdiğin yerdesin, aslında seviyorsun da ortalama hayatını. kusursuz olduğu zaman ne yaparsın düşünemiyorsun bile. böyle iyi. ama öyle değilmiş gibi yapmak nasıl da keyiflendiriyor, hep fazlasını isteyeceksin. birşey hep eksik kalacak . çünkü biz böylesini severiz.

15 Aralık 2009 Salı

yarından itibaren

benim yarın kavramım tükenmez, alınan kararın zorluğuna göre iki ay sonra yarından, altı yıl sonra yarına kadar uzanan bir uygulama sürem olabilir. evet hepsini biliyorum. ama demin, yani gece saat yarıma doğru cidden fark ettim, yarından itibaren farklı olması gereken şeyler var. bir sürü. önem sırasına girerken arbede yaşanmış.

yarından itibaren bilinçli bir tüketici olacağım. o kadar bilinçli olacağım ki, tüketmeyeceğim daha fazla kendimi. aksi takdirde öz saygımın rendesini domates çorbasına serpip içebilirsiniz.

13 Aralık 2009 Pazar

possibilities up there


Baby calm down, better calm down,
In the night, in the eye of the forest
There's a mare black and shining with yellow hair,
I put my fingers through her silken hair and found a stair,
I didn't waste time, I just walked right up and saw that
up there -- there is a sea
up there -- there is a sea
up there -- there is a sea
the sea's the possibility
There is no land but the land
(up there is just a sea of possibilities)


hemen Patti'ye sordum. hala var mı? onları görüyor musun?
etrafım biraz bulanık olmakla beraber evet, hala var olduklarına emin.
zaten ne zaman çok net olsa, olasılıklar yani, ben göremem.
olasılıklarla dolu olduğumuz zamanlar vardı.. hepimizin.
şimdi biraz bulanığız ama, kadın hala görüyor onları. peki patti, peki bebek..

10 Aralık 2009 Perşembe

kış gelmiş


hava mis gibiydi bugün, henüz kömür karışmamış, temiz ve soğuk kış kokusu. bayılırım. birkaç gün öncesine kadar kendimi kışa hazır hissetmiyordum, tabi ki manevi olarak.. ama bugün fark ettim ki ruh halim çoktan kışa girmiş, battaniyeleri, kahve kupalarını, atkıları hazırlamış. melankoli desen, zaten zorla yaptırıyorlar.

aniden bastıran suskunluk var birde. öyle zor ki açıklaması, yüzleşmesi. dile getiremeyeceğim düşünceler yığını, çok canımı sıkıyor, omuzlarım çöküyor.

keçe çok güzel birşey, yakın zamanda broşlar yapmış, takmış ve çoğunu hediye etmiş olacağım.

travis ne harika bir gruptur. son klibini üstüste yirmi kez izleyebiliyorum.

okumayı en sevdiğim bloglardan birinin sahibi olan cansu artık bloguna yazmadığından, kendisinin beni şaşırtacak, gülümsetecek, iç çektirecek yeni üretimlerini beklemekteyim. tuvallerini görmek istiyorum.

9 Aralık 2009 Çarşamba

cat got lost

saçma bir oyun ismi, sabahın köründe durup düşünmeme sebep olduğunda, ve bunun üzerine tam 4 paragraf yazı yazıp, sonra hepsini 2 saniye içinde sildiğimde.. kendimden ne kadar, ne kadar ama ne kadar sıkıldığımı fark ettim.

5 Aralık 2009 Cumartesi

yapma kadın


giriş, gelişme ve sonuç. bunlar hiç ayrılmayacaklar mı birbirinden? hep peşi sıra gelen, birini diğerinden ayrı göremediğimiz sıkıcı sevgililer gibi, yada çevresinden soyutlanmış minik arkadaş grupçukları gibi, hep dipdibe mi gezecekler?

evlilik hakkında konuşuyoruz. ben 2ye karşı 1, evlilik denen şeyin yok olacağını savunuyorum ilerde, ama aslında yok olacağını savunduğum şey sadece evlilik değil, zamanı geldi diye yapılan tüm sonuçlar. sonuçlar için uğraşan insanların bir yerde durup önemli olanın, gerçek olanın süreç olduğunu keşfedip, giriş ve gelişme ile yaşayacaklarını savunuyorum evet. sonuçlandırmak ne gereksiz her güzel gelişmeyi.

kadın! lütfen sırası geldiği için evlenme. sırası geldiği için çocuk doğurma. sırası geldiği için level atlama. atladığın şey level değil, koca bir boşluk çünkü. bunu yapacaksan sadece iyi bir fikir olduğu için yap.
ve süreç denen mucizevi zaman dilimini yaşa, yaşa, biraz daha yaşa. ''hadi artık okulum da bitti. hadi bakalım kaç yıldır beraberiz. hadi bakalım yaşım da ilerledi...'' inan yok bunların anlamı, sen aynı sen olduğun sürece gelişme bölümünde hayatının sonuna kadar kalabilirsin, yada daha giriş bölümünden sonuca geçebilirsin, inan hayat 3 bölümden oluşmuyor. seçim yap kadın, yapılmış seçimi yaşama.

28 Kasım 2009 Cumartesi

dialog


-konuştuğun bir çocuk vardı senin, okuldan. konuşuyor musunuz hala?
-hıhı. çok şeker o çok! yanakları falan..
-sus duymayayım bir daha! kızlar öyle şeker meker demez, yakışmaz bir kere.


benim ananem, kendisinin de sıkça belirttiği üzere, herşeyin en doğrusunu bilir ve söyler.
ayrıca 'şeker' demenin ayıp sayıldığı dönemde kendisiyle aynı yaştaki arkadaşı olup, kulağına edepsiz espriler yapmak ve o kızarırken eğlenmek istedim bir an. ananemin ağzı bozuk, tuhaf arkadaşı olmak.. ismim de latife olsun. jale & latife. bu evde birkaç gün daha kalırsam kitap yazmaya başlayacağım korkarım ki.

my sister is a cat


yada my cat is a sister! şuanda evimizden uzakta, ufak bir odada dipdibe oturuyoruz, ben yazarken arada başını kaldırıp yanında mıyım diye bakıyor, sonra iç çekip der top oluyor yine. biz evden uzaktayken hep birbirimize sığınırız, ama evdeyken pek ilişmeyiz birbirimize. gittikçe büyüyen popolarımız, heran heryerde uyuma kapasitemiz ve kucağa alınmaktan kaçınmamız çok benzer, bir de evimizi özlemek için hep uzakta kalmamız gerekir. şimdi der top olup kulaklarımızı gürültülere kapatıp uyuyalım seninle.