26 Şubat 2013 Salı

dört

adı konulmuş özel günler yerine, herkesin kendisi için özel olan günü yaratması ideal olan. benim için de 26 şubat öyle günlerden biri, 4 yıldır en heyecanla beklediğim, her geldiğinde eski fotoğraflarımıza, videolarımıza, benim için özel şarkılara gömülerek güne başladığım ve onunla buluşmamızla tamamladığım gün. çiçek vermeyen bir çocuğun, çiçek almayan bir kıza bir buket gül hediye ettiği, o sıradaki halini asla ve asla unutmayacağım gün. ve ilkinde, tabaklarımız ağzına kadar dolu ve biz çok aç olduğumuz halde, heyecandan hiçbir şey yiyemediğimiz, ikimizin de ellerinin masanın altında zangır zangır titrediği, dışarı çıktığımız anda onun bir cesaret elimi tutmasını, benim ilk defa elimi bir elden çekmememi bize yaşatan gün.

bu seferkinde ben hastayım, o çalışıyor. o yüzden bugünü ayın 23ü kabul ediyorum. ona bir kart çizdim ve yazdım, bir minik sürpriz hazırladım.

geçen bu sürede yaşadığım mutluluktan nefesimin kesildiği tüm olağan anlarımız, izlerken sevinç gözyaşı bile döktüğüm ama senin asla beğenmediğin güzel yüzün ve ellerin, kendi hayatıma dayanamadığım her an kendi hayatına beni konuk etmen, yaptığımız her araba yolculuğu ve beraber keşfettiğimiz her şehir, yemek, insan için minnetle doluyum. sana ya da kendime değil artık, bize minnetle doluyum. 

insanların birkaç yıldan sonra heyecanlarını, neşelerini yitirip sadece kavga eden, şikayet eden mutsuz çiftlere dönüştüklerini sanırdım eskiden. hatta ilişkinin kendisini öyle bir şey sanırdım ve hep yalnızdım. ama geçirdiğimiz tüm zamanın ardından, yanında olduğum her yeni gün ''sanırım bundan daha mutlu ve heyecanlı hissedemezdim'' dediğim bir sevgilim var benim. bunu her seferinde yeni baştan söyletebilen, beni kahkahalarla güldüren, yaptığım fedakarlıklara değer bir gülümsemenin sahibi, ilham veren, üzdüyse ve kırdıysa tamir etmesini bilen, ama mutlaka ve mutlaka yaşadığımı hissettiren. 26 şubat'ımız kutlu olsun, kutlu olmak için ikimizin de müsait olmasını beklesin bu sene. 

22 Şubat 2013 Cuma

''domuz''

''Yataktan kalkip da yanlarina gitmedim. Uyandiklarini duyabiliyorum. Kapimi cekmisler uyanmayayim diye. Ama kapisi kapali odam bir anda havasiz bir hücreye donuyor. Ve uyaniyorum. Mutfaktalar. 
Mutfagi dun gece daginik biraktim. Bulasik makinesi temizlerle dolu, kirliler disarda ve dolaplar neredeyse bos. Gurultu yapmamak icin toplamadigimi soyleyecegim yanlarina gittigimde ama aslinda yapmak istemedim. 
Bu kadar.
Bazen oyle gunler oluyor ki, ne temizlemek ne temizlenmek istiyorum. Domuz gibi kendi pisligim icinde yuvarlanmak sadece. 
Baskalari yapsin.''

demin merve oksal'ın tumblr'ında okudum bu yazısını. ekleyecek ya da çıkaracak bir şeyim yok. 

21 Şubat 2013 Perşembe

şaka şaka, hiçbir yere bırakmıyorum sizi

takıntılarım bu akşamüstü canıma tak ettiğinden dolayı, pek açık bir yazı yazmıştım saatler önce. tabak çanak takıntımdan, her gün yapmadan evden çıkmadığım şeylere kadar. nasıl bir cins olduğumu açıkça ifşa edersem, bir daha hiçbirini tekrarlamam sandım.

sonra hemen sildim yazıyı.

hiçbirini açık etmeye, vazgeçmeye, sırasını bozmaya hazır değilim. bu da sanırım nasıl bir cins olduğumu daha da güzel ifşa ediyordur.

bir aslan olarak ne kadar tembel, geniş, rahat isem, yükselenim başak ile o kadar huzursuz, takıntılı ve ayrıntıcıyım. burçlara da inanırım.

14 Şubat 2013 Perşembe

life lately according to my i-phone




and evrim's i-phone too ;)

(şaka şaka. bende samsung var. eleanor yerine de şeker'le idare ediverin. )

6 Şubat 2013 Çarşamba

''şimdi suratına bir tane çaksam, sanat diyebilir miyim buna?''

Fang Ailesi, bir aydan biraz daha uzun süredir, az az okuduğum, bitmemesi için elimden geleni yaptığım kitaptı, az önce bitirdim. hakkında hiçbir şey bilmeden, önce kapağı beğendim, gayet yüzeysel bir biçimde, kapağı gördüm ve almaya karar verdim. yine de arkasını çevirdim, inceleme maksatlı. başlıktaki alıntıyı okudum, içinde böyle bir dialog geçmesi de yeterliydi aslında. ama güzel bir kitap alıyor olmayı sindirmek gerekiyor ya, Nick Hornby'nin ''Yılın en iyisi... Bildiğiniz şaheser'' demiş olması da heyecanımı arttırdı alırken. belki bu kadar patlamış olması, domingo yayınevi'nin güzel bir tanıtım yapmış ve yapıyor olması biraz önyargı yaratabilir henüz okumamış olanlarda. yaratmasın, çok keyifli ve kaliteli bir roman bu.
çok tadını çıkararak okudum. kahkaha attığım sayfaları başa alıp tekrar okudum. mesela güzellik yarışması sahnesini, aslında içinde Buster'ın olduğu hemen her sahneyi. fakat kahkaha atmak bile içinize sinmiyor, her şey tuhaf olmak üzerine, belirsizlikler üzerine kurulmuş sahnelerden ibaret. evet bu kitapta bölümler yerine sahneler var. olaylar bir film kurgusu taşıyor zaten, hatta direkt Wes Anderson filme çeksin diye yazılmış gibi. öyle zekice, tuhaf ve şık. kafamda bu kitabı okurken pek çok şarkı çaldı, fon müzikleri oluştu. (elbette ki Nico'dan These Days durgun sahnelerde) kitabın ortalarındayken filme çekileceğini öğrendim, umarım okumanın verdiği hazzı yaşatan bir film olur. Royal Tennenbaums'a benzer hisler taşıyan bir film epey tatmin edici olabilir mesela. performans sanatçısı anne-baba Fang'ler ise çok tanıdık geldiler, okul zamanında ellerini kollarını savurarak, ortaya karışık bir yığın çöp üreterek ''işte bakın sanat!'' diyen sivri zeka hocalarımızı gördüm. ya da başkalarının yaptığı çöplere, o çöpleri yapanların aklından bile geçmemiş olan sayısız anlam ve derinliği atfedip, aslında hiç anlamadığı bir iş hakkında sayfalarca alt metin yazan teori sevicileri. ikisi birbirinden ne kadar farksız aslında, çöpü üreten ve onu takdir eden. performans sanatının çöp olduğunu düşünmüyorum, 70'lerde beğendiğim pek çok insan deneysel, sürecin önemli olduğu, seyirciyi şaşırtmanın, hatta kendinin de şaşırmanın esas olduğu bu durumu ele aldı. kitaptaki anne-baba fang'lerin boş işler peşinde olduğunu da düşünmedim okurken. ama ''sanat yapmak için'' sanat yapan herkes, ne üretiyor olursa olsun, kesinlikle sanatçı değiller ve başarısızlık öyküleri yaratıyorlar.

kitap hakkında konuşacak çok şey olsa da, şuan okuyan ya da okuyacak dostlarımın keyfini kaçırmayıp bir şeyler söylemeyeceğim. ama neyin sanat, neyin sanat dışı (caleb ve camille'e göre her şey ve hayatın kendisi sanatın içi zaten), nelerin güzel ve çirkin olduğu, sanat yapmak adına ne kadar ileri gidilebileceği  hakkında kafamız bu kadar dolup taşmışken, bana büyük bir sakinlik verdi bu kitap. daha önemlisi, ailenin bazen ne kadar acımasız olabileceği, kendi yolunu çizmek için özgür olmanın yetmeyebileceği, yaratma sürecinin bilgiden ve hatta dehadan çok daha fazlasını gerektirdiği, hepsinden öte, bir kardeşe sahip olmanın ne kadar muhteşem bir şey olduğunu bir kez daha anladım okurken.

son olarak bir alıntı daha,
''kötü sanatçıların sığınması için sıradan bir hayattan daha mükemmel yer yoktur'' bu ise bambaşka düşüncelerin ve sohbetlerin konusu.


24 Ocak 2013 Perşembe

la lalalala la lallala lii a little bird lit down on henry lee


 ben seni daha fazla anlatıp durmam ki insanlara. kendime de. ''aman tamam kavuştunuz anladık'' deyip, ağzıma bir tane çarpsalar yeridir, o kadar hevesle bekleyip sürekli ettim lafını. seni görmeme dakikalar kala, yerime oturamaz oldum. seni gördükten dakikalar sonra hala sakinleşemez oldum.

ama artık anlatmam. artık üzülmem de. aslında bu bir yıl sen de, ben de hiç yalnız kalmamışız. ben seninle geçirdiğim şu dolu dolu üç günden sonra anladım onu. evet sana en yalnız yılımdı dedim, sen yokken kimse yok gibi oldu dedim. evet öyleydi de gerçekten. ama biz bu yıl seninle her gün, günde en az üç saat konuştuk zaten. hiç yalnız kalmadık ki aslında. o yüzden biraz bile tuhaflık olmadı, sessizlik olmadı. biz zaten bu sene boyunca kaldığımız yerden her gün devam ettik aynı şehirdeymişiz gibi.

söylüyorum sana, o mektuplar, kartlar, fotoğraflar, resimler ve şiirler bir kitap olacak. bizde laflar hiç bitmeyecek, ülkeler birleşip, ayrılıp, değişecek. sendeki londra huzurunun bir kısmı bana geçti, bendeki istanbul kaosuna iyi geldi. ve önümde seninle geçireceğim iki koca gün daha var. bu şuan en değerli şey. ''emek senin ismin ne güzel, emek sen ne güzelsin'' her zaman derim ve diyeceğim bunu işte.

19 Ocak 2013 Cumartesi

13 Ocak 2013 Pazar

beatles'ın help diye bir şarkısı vardır.

 nasıl bir 10 günü geride bıraktığımı tam hatırlayamıyorum. ankara'ya gidiş, sonra istanbul'da üç semt arasında sürekli bir koşturma, sabahlama, çalışma. şimdi eve döndüğüm, çantamdaki kirliler ve temizleri henüz ayırmadığım, çektiğim fotoğrafları bilgisayara yüklemediğim, sadece bacaklarımı dinlendirip kedimle hasret giderdiğim şu dakikaların keyfini çıkartıyorum.

kendime not, bir daha sergi düzenleme işlerine hiç bulaşma, kapıdan resmini teslim et ve hızla uzaklaş.

kendime ikinci bir not, insanlara hayır demeyi, hatta ''kapa çeneni'' ve ''çok saçma konuşuyorsun ve sen konuşurken ben içimden müzik dinliyorum, o yüzden en iyisi sus'' demeyi öğren. kimseyi kimseyle uzlaştırmaya çalışma, arada kalıp en çok öfkeyi ve stresi çeken kişi olmayı bırak.

o çok karlı iki gün güzeldi. aklıma ara ara gelen görüntülerde, o karlı iki günün yeri ayrı ve tatlı. içimin yine huzurla dolduğu, elimizde kupaların olduğu, hayvanları beslemek dışında soğuğa bulaşmadığımız, huzurlu ve sıcak iki gün. sonrası yine koşturma, haddinden fazla bir stres ve gerginlik.

çarşamba akşamı yeni mekanımızda ilk sergi açılışımız oluyor. ''allah utandırmasın'' deyip giriştiğimiz işin sonuçlarını merakla bekliyorum. işlerini en sevdiğim ressam dostlarımı aynı çatı altında topluyor olmak ise en mutluluk veren konu, ilerde pek çok kez yapmayı hedeflediğim işin, ilk tecrübesini yaşıyorum. çok şanslıyım ki, anlayışlı ve hoşgörülü dostlar biriktirmişim. yalnız bırakmıyorlar, ellerinden geleni fazla fazla yapıyorlar. en uzaktaki de en yakına geliyor sonunda, ayın 20'sinde. ayın 20'sini ajandamda kalp içine aldım.

ya biz oturup çay içmeyecek miydik? benim kafamı boşaltmam lazım, ne zaman dinleyeceksiniz beni? kim olduğunuzu da biliyorsunuz, gelip bana peynirli makarna, su böreği, cheescake yedirin, çayımı içirin, önüme dökülenleri silin çok rica ediyorum. ben çünkü, nasıl denir, gerçekten epey ihtiyacım var size.

4 Ocak 2013 Cuma

biz en iyisi çay içelim.

yol öncesi ruh hali en keyiflilerinden. yol kısa olsa da, iki gün sonra evime dönecek olsam da, küçüklüğümden kalma bir bilinçaltı müdahalesi söz konusu. her gece uyuya kalana kadar, ''yarın evden kaçsam yanıma alacaklarım'' listesi yapardım. evim çok korkunç olduğu ya da gerçekten evden kaçacağım için değil kesinlikle, sadece o macera durumu ve yanıma alacaklarımla yetinecek olma hissi çok çekici geldiğinden. (ayrıca hiçbir zaman çok sağlıklı bir çocuk olmadım, fiziksel ya da ruhsal olarak) kitaplardan başlayıp giyisilere, oyuncaklara, anne babamın resimlerinin olduğu çerçevelere, yolda yiyeceğim yemeklere kadar her şeyin listesini yaparken uyuyakalırdım. çocuk işte, ne bilsin.

listeler hala var. her gece kafamda, gün içinde elimin altında. sürekli bir alt alta dizip net görmeye çalışma durumu.

yol öncesi çanta toplamak ise, en büyük keyif. ilk defa yola çıkarken çantama sylvia plath - suyu geçiş girmiyor. o artık benim değil, en değerli kadınlardan birine ait, o artık kendi yolculuğuna çıktı. bu sefer bir adet çizgi roman (x-men'lerden biri) bir adet Fang Ailesi (kendisi başlı başına bir yazıyı giderek hak ediyor) oyuncak olarak bayılarak aldığım ama hala kimsenin benimle oynamadığı batman oyun kartlarım ki eminim otel odasında oynamak için güzel bir seçim oldu. ve çok yoğun kar yağışına gittiğimiz için pofuduk atkı, bere, eldiven. gidiş sebebi olarak bir sergi açılışı olacağı için de, elbette annemin çekmecesinden tırtıkladığım iki çift küpe ve kolye (zaten açılışa giyeceğim gömlek de annemden, neden hep en güzel giyisiler onda, aklım almıyor)

çantam top gibi oldu, otobüs sabahın neredeyse hiç görmediğim erken bir saatinde, ben hala gribim, ama tuhaf bir şekilde fazla keyifliyim. o yüzden de bloguma yeni bir çiçekli masa örtüsü serdim. şuraya iki fincan çay da koymam gerek, böyle kuru kuru olmuyor.

3 Ocak 2013 Perşembe

dilerim. diledim.

yeni yılın her sabahı umut taşısın. sabahları umutsuz ve yorgun uyandırmasın bizi. beklenti içinde, aç ve heyecanlı başlayalım güne.

her gecesi huzurlu ve minnet dolu olsun. şüphe dolu, hır gür dolu geceler ne kadar az olabilirse o kadar olsun. gün içinde doğru adımlar atmış, mutlu yüzler yaratmış olmanın hafifliği içinde ulaşalım geceye.

hayatı ve ruhu besleyen tüm o kaynaklar bol bol çıksın karşımıza. insana fark etmeden yeni bir mimik kazandıran etkileyici oyunculuklar, anlam veremediği geçmişte kalmış bir olaya ışık tutan zekice yazılmış bir paragraf, içini tanrısal bir coşku ile dolduran yaratılmış en kusursuz sanat eserleri, kitaplar, filmler ve müzikler hep olsun. onlara ulaşacak para da olsun. onları verimli bir şekilde dönüştürecek zihin ve ruh hali de. 

inanmayan herkese aşkın var olduğunu kanıtlasın. inanan herkese ise aşkın mutlu edebildiğini. 

ve dilerim ki karşımıza hep karnı tok, keyfi yerinde kediler çıksın. 


20 Aralık 2012 Perşembe

kar, kedi, film

 en son ne zaman kar yağdığında huzur dolduğumu, keyfini çıkardığımı hatırlamıyorum. kar yağarken pencerenin önünde olmayı elbette severdim, hala bir ritüel gibi yapıyorum, fırından yeni çıkmış sıcak kek, yanında yeşil çay, yeni başlanmış kitaplar, battaniye, kedi şeker, fonda bir film ya da müzik.. hala bunlar kışın tek güzel tarafı, hatta bunlar olmasa bütün kışı kapkara bir bulut şeklinde geçireceğim. ama artık soğukta donmakta olduklarını bildiğim, yiyecek bulamayan kedi köpeklerin varlığı, hepsini önemsiz kılıyor. kar demek köşe başlarına konacak hayvanlar için ilk yardım kitleri demek artık. neyse ki o kadar çok hayvan sever dostum var, o kadar çok güzellik yapıyorlar ki, içim biraz rahatlıyor. şanslı hayvanların sayısı artıyor, facebook sayesinde hele, insanlar çok daha bilinçli ve vicdanlılar. bugün elimde mama ve su kapları, sokak sokak gezip, o kadar kat giysi arasında donduktan sonra eve geldim, şeker'i kucağıma aldım ve ona ne kadar şanslı olduğunu fısıldadım. purrrladı ve gerindi, sanırım ''evet farkındayım, ayrıca ellerinden kokladığım kadarıyla o zilli tekiri sevmişsin yine hıh!'' dedi.


  Woody Allen'ın yeni filmi ''To Rome With Love''ı öneririm. adam yaşlandıkça tatlılaşmaya, kendi endişeli, paranoyak, geveze haliyle daha da fazla eğlenmeye başladı. yine sıkıca boğazına kadar iliklenmiş gömleği, göbeğine kadar çekilmiş pantolonuyla, fakat iyice beyazlamış saçlarıyla aynı Woody Allen, onun ikili ilişkiler için kurduğu zekice dialoglar, aldatmanın, rezil olmanın, kendini sorgulamanın ve bilinçaltının güzel bir şekilde filme yedirilmiş halini izliyoruz. ve elbette duşta şarkı söylemenin güzelliği, bu en eğlenceli detaylardan biri olarak gülümsetiyor. Roma'ya da bol bol doyup hayran kalıyoruz bir kez daha, turistik mekanları da, sarmaşıklı, daracık ara sokakları da büyük bir özenle çekmiş, bunun için bile izlenir. son olarak Woody Allen'ın en büyük başarılarından biri, Tim Burton'ın tamamen aksine, aynı oyuncuları ardı ardına farklı filmlerde kullanırken hiç kabak tadı vermemesi. (Tim Burton sayesinde Johnny  Deep'ten bile soğumuş birisi olarak söylüyorum bunu) Woody Allen oyuncularının derinliklerini ve farklı yüzlerini sunmayı başarıyor seyirciye. mesela bu filmdeki tatlı Amerikan turist Alison Pill, bir önceki filmi Midnight in Paris'te nevrotik ve neşeli Zelda Fitzgerald olarak çıkmıştı karşımıza, ama ikisinin aynı insan olduğunu ilk anda söylemek bile zor. yine de Midnight in Paris ile karşılaştırınca o kadar da etkileyici, parıltılı bir film değil ki imdb de kendisini pek kaale alan olmasa da notu epey düşük tutmuş. ben bu adamın 80'ler ve öncesinde çektiği  filmlerini ayrı seviyorum, son yıllarda çektiği Avrupa şehirlerini dekor edinen, kalabalık ve eğlenceli filmlerini ayrı. ama son yıllarda çektikleri içinde hala favorim Whatever Works, eski ve yeni Woody'lerin el sıkıştığı çok zeki ve tatlı bir filmdi.

14 Aralık 2012 Cuma

kemikkıran sevgisi

herkes kendi arasında konuşurken, ben büyük cezveyi izliyordum. aslında büyük bir cezveden çok, büyük bir uçurtmaya benziyor, ona da söyledim bunu.

aldırmadı. ya da duymazdan geldi bilemiyorum, dilek tutanlardan yorulmuş. ve göğe bakanların anlam bulma çabasından. ''ya hiçbir anlamı yoksa'' böylesini düşünmek bile istemem, hiçsiz de var olunabilindiğini görmüş olsam da, hiçsiz var olmak istemezdim. büyük büyülteç de öyle düşünüyor olmalı ki, o an göz kırptı yavaşça.

bilmiyorum ki neyi daha farklı yapardım,
bilmiyorum ki ne beni daha farklı yapardı.

bir partideydim, elimde elmalı martini'm ve üzerimde kokteyl elbisemle, sosyal içicilik üzerine bir makale yazıyordum kafamdaki günlük gazeteye. o sırada falcı kadın yanıma geldi, elimi avuçları arasına aldı ve uzun uzun baktı. ''sende kemikkıran sevgisi var'' dedi bana. o ne demek? işte böyle, yüzüne baktığın, gözlerindeki pırıltıyı gördüğün, ellerini incelediğin herkesi içinde bir tornado koparak seviyorsun dedi, kemiklerin acıyana ve karşındakinin de kemikleri sızlayana kadar, kolların ve bacakların zayıf düşüp titremeye başlayana kadar seviyorsun dedi. bu hem bir hediye, hem de bir lanetmiş, kurtulmak için avucuna biraz para koymamı istedi. ona dedim ki, sevgili hanımefendi hiç param yok inanın, canım biraz çikolata çekse çıkıp alacak kadar bile param yok şuan, çünkü yatağımın içindeyim, yorganın altına nasıl para sokabilirim, para çok kirli bir şeydir, uyurken asla para taşımam. peki. peki. gitti. diğerleri de gitti. kokteyl elbisem bile gitti ki hep sahip olmak istediğim 1940'lardan kalma bir şeydi. sadece büyük kravat vardı. ''eğer gerçekten muhatap olacaksak acı konuşacağım'' dedi.

gerçekten de o sabaha karşı,
o insanlarla,
o caddede otururken,
olasılıklarla dolu olduğunu mu sandın?

peki. peki. gitti.

10 Aralık 2012 Pazartesi

bunu buraya yazıyorum

sevgili midem,
cumartesi akşamı sana yaptığım tüm kötülükler için beni affet. ''aa hiç çarpmıyor yahu ne güzel, koy koy, bir bardak daha koy'' diyerek içtiğim, fakat şimdi tatları aklıma geldikçe fena olduğum tüm o meyva şarapları için çok üzgünüm, özellikle çilek şarabını keşke tamamen hafızamdan silebilsem. şeftali ve yaban mersini şarapları iyi şaraplardı, fakat ben ağzımla içmedim. bu sebeple onlar da bir daha sana uğramayacaklar. canım midem, sen çok değerlisin, sandığından çok daha güçlüsün, en iyilerini hak ediyorsun. seni uzun süre alkolle bir araya getirmeyeceğime söz veriyorum. olur da bu sözümü unutursam, cumartesiden sonraki gün çektiğim acıları hatırlamak için gelip bunu okuyacağım ve bir kupa bitki çayı içeceğim. lütfen bir daha bana hayatı dar etme. kapakçıklarına çok selam söyle, hepsini gözlerinden öperim.

6 Aralık 2012 Perşembe

çay eşliğinde


bilime, sanata ve felsefeye inananlar, kendisi gibi olan bir çoklarıyla birleşmeli, uygun alanı bulmalı, maddi ve manevi desteği sağlamalı ve modern bir Atina Okulu açmalı. bu da benim fazla idealist ve komik bulunan hayalim.

3 Aralık 2012 Pazartesi

queen of pain

http://www.youtube.com/watch?v=FXVd7Szl0D4

bir türlü tıklanmayan linkte Alanis Morissette'den King of Pain var, unplugged konserinden.

''there's a little black spot on the sun today''

gerisi de bana kalsın.

30 Kasım 2012 Cuma

from İstanbul to London

All my loving, I will send to you. 

dylan ve baez gibi takılmak

yazın sürekli kışın gelmesini bekleyen, her şeyin yoluna girmesi için kapalı havaya ihtiyaç duyan ben, şimdi şımarıkça soğuktan şikayet ediyorum sürekli. en kalınlarımı çıkardım dolaptan (emek'in yılbaşında aldığı bej hırka, giymek için en soğuk, karlı günü beklediğim hırka mesela) onu bile giydim dün, yine ısınamadım. şeker de sürekli uyuyor, bu onun soğuk havaya verdiği tepki, burnuyla yatak örtüsünü açıyor ve en ortaya kadar ilerleyip orada der top oluyor. işi biraz daha abartıp küveti çayla doldurmak geçiyor içimden, onun yerine bulabildiğim en büyük kupayla ikna oluyorum.

aşırıklar yoruyor insanları. benimse her şeyim aşırı, eğer eylemleri ve hisleri dozunda tutabilmek hakkında bir kitap bulursam alırım ve dikkatle okurum.

bob dylan ve joan baez, jim morrison ve pamela, frida ve dieogo. sadece romantik-komedilerin sunduğu klişelerle yüksek hayallere kapıldığım iddia edilemez, gerçek hayattaki gerçek insanları dinliyorum ve izliyorum sürekli. bir grup olabilmek ne kadar zor fakat şık. tek başına ''the band'' gibi bir hayal kurmak, içini doldurmak, albüm kapakları için görsel seçmek, benim için biraz punk-rock anarşistleri, onun için biraz çıplak kadın ve bilim-kurgu, ikimiz için de biraz kedi. bazen de grup olmak çok kolay ve paspal, çünkü başka bir ''olma'' şekli yok. eğer çoğalmaya inanıyorsan elbette. fazla soyutlaştığımda ve hızlandığımda, o bir dalgakıran, ben istemsizce duruluyorum. bir bull terrier olmak, sürekli hareket etmek, çiğnemek, zıplamak ve ısırmak mı daha yorucu, yoksa o bull terrier'i zaptetmeye çalışmak, enerjisini boşaltmasını sağlamak ve sakinleştirmek mi daha yorucu, bilemiyorum. sadece bunu yaşıyorum.

iyi ki bir kedim var.

27 Kasım 2012 Salı

Maleficent?

  gözümü açıp tanıştığım, tüm çocukluğumu geçirdiğim, güzelliğe dair ilk ve en köklü düşüncelerimi oluşturan, hala bildiğim dünyadan kaçmak için zaman zaman sığındığım, benim için aynı anda hem masumiyet, hem güzelliğin sembolü olan Sleeping Beauty, gayet saçmasapan bir fikirle, sırf aptal bir Hollywood yıldızının egosuna hizmet etmek amacıyla katledilerek filme çekiliyormuş. ''Snow White'ı, kötü cadıyı ön plana çıkararak, Charlize Theron'un da güzelliğine güvenerek çok güzel kakaladık, yedirdik, iyi de para kopardık, hadi şimdi bir başka klasik masalı katledelim, Angelina da zaten çaptan düşmüştü, o da bu saçmalığın ekmeğini yesin'' mantığı ile, 1950'lerde sadece el ile yapılmış, orijinal hikayesi de Gotik Dönem'de geçen, arka planlarında bile o dönemin eserlerini gördüğümüz bu çizgi filmi, böyle saçma bir Hollywood şovuna çevirecek olmaları çok canımı sıktı. Aurora'yı ise 1998 doğumlu, ne güzelliği, ne ifadesi olmayan sevimsiz bir çocuk -hatta bebek- oynuyor. bu kadar saçmalanabilirdi. elinizde patlasın, büyük zararlar edin e mi.

24 Kasım 2012 Cumartesi

heyecanı zapt eden metronom

cumartesi akşamı eve dönüş. huzur. heyecanın yorduğu beden. ara ara zihinden gelen görüntüler.
gün içinde kendi kendime düşündüğüm anlar oldu ''insan mutluluktan ve heyecandan oturduğu yerde infilak edebilir mi?'' ya şimdi burda, sıradan bir günün tam ortasında, hava kapalı, star trek kupası kahve dolu, fonda travis çalarken, ben mutluluktan bayılıp oturduğum koltuğa yığılı verirsem, halim nice olur? ve gerçekten korktum, elimin altında, kolumun uzandığı mesafede o an istediğim her şeyin olması, bunun değerini bilmek, arıza çıkarmaya hiç uğraşmamak korkuttu beni. mutluluğu bu kadar açık vermek ve almak. 23 kasım gibi bir 24 kasımdı, her şeyin gerekçesi ''ama hala doğumgünüm?''dü. sen nasıl istersen'di ve tuhaf bir biçimde istediğin her şey, benim istediğim her şeydi.

en iyi öğrendiklerimden biri, neşe ve üzüntü kalıcı değil. günü birlik hatta. ikisine de fazla bel bağlamadan yaşamak gerek. bir sonraki rüzgar, radyoda çalacak olan yeni şarkı, saatin 3'ü 20 geçmesi bile, her şeyin sebebi olabilir.

6 Kasım 2012 Salı

bir kedi tanrısal

 (uzun olacak. kısa olanları seviyorsan, üzgünüm. ağzımı açtığında sadece sormuş olduğu ''naber''in cevabını bekleyen tüm dostlarım için de bir parça üzgün olduğum gibi. hayır hayır, onlar için üzgün değilim, herkesin hayatında ona umduğundan daha fazlasını söyleyecek biri olmalı. hayata dair insani yönünü koruyan ise, en az, bir kişi olmalı.)
 Sedgwick ne yapardı böyle bir günde? bilekleri o kadar ince ki, o kadar savunmasız ki... bazı insanların karşımda oturduğunu hayal edemiyorum. geçmişten, uzaktan, yakından insanlar. karşımda otursalar, hiçbir şey yapmasalar bile, eminim çok şaşırırdım. ''aa gerçekmiş'' derdim. bazı insanların ise karşımda oturmalarına her şeyden çok ihtiyacım var şuan, ama bu beni Sedgwick kızı kadar savunmasız yapmaz. onun hakkında düşünmeye başladığımda korkuyorum, batmış olduğu karanlık çok tanıdık, çok itici fakat cezbedici. ''ben nerede duracağımı biliyorum, asla öyle olmam'' durduğum yer kimyasal değil, ruhsal. o açıdan sanırım daha şanslıyım.
 aptal insanlara sinirlendiğim zamanları ve cahil insanlarla uğraştığım zamanları toplayıp, üzerine beyni röfleden ve saç açıcılardan erimiş bir tutam moronu serpsem, ortaya çok büyük bir vakit kaybı çıkardı. dehşete düşürecek kadar büyük bir vakit kaybı. aynı anlarda yakın bir dostum ''bırak ölsün'' dedi ve yazdı. ne kadar da doğru ve basitti. evet biraz nefret ya da öfke içeriyordu (ben ikisinin ayrımını pek bilemiyorum) ama ihtiyacım olan şeydi. ölmeye bırakacağım, uzaklardaki cahil, karaktersiz, gölge insanlar, sizin için bir dakikalık saygı duruşu... şaka şaka, saygı duyulacak bir yanınız yok ki sizin. vallahi kedimin düzenli olarak kestiğim pati tırnaklarına daha çok saygı duyuyorum. öte yandan iyi ki varsınız, iyi ki herkesin yaptığına, sevdiğine, uğraştığına dört elle sarılmasını sağlayacak, peşinden yürüdüğü şeyi yürüyerek değil koşarak takip etmesini sağlayacak aptalları var. elimdeki çay kupasını aptallarımız şerefine kaldıracağım. bizi sahip olduklarımıza daha da bağlı hale getirdikleri için, onlar olmasa belki çoktan bıkmış ve vazgeçmiştik.

  en sevdiğim kedilerden biri olan duman artık yeni evinde. ayrılırken ağladım, burnunu, patilerini sevdim. günün geri kalanı çok zor geçti. üç hafta oldu sadece, beşiktaş çarşısında birbirimize vurulup eve getireli, ama ne kadar da çok anlam yüklemişim. beşiktaştan bakırköye, sonra bakırköyden beşiktaşa geri, upuzun, susuz, gözyaşlı bir yolculuk oldu. sonra tüm evi temizledik. bana kalsa her yer gri tüyleriyle kaplıyken, tırmalamasın diye geçirilen kılıflar varken daha iyiydi. yerlerde kırdığı tırnaklarını buldum, dört tane. tırmalamayı bilmeyen bir kedi için, ne kadar fazla. biraz daha ağladım. sonra ton balıklı makarna yaptım, big bang theory açtık ve hava giderek kararırken, biz giderek neşelendik. alanis morisette bir şarkısında ''you've washed your hands, clean of this'' diyordu. bir şeyler hızla farklılaşırken ve biz gamsız bir şekilde hayatımıza devam ederken, aklıma hep bu dize gelir. üşenmeyip klibini de izlesem keşke.
  bu aralar karaköy'e pek sık gider olduk. umuyorum bir süre sonra her gün gider hale geleceğiz. atölye bitiyor, tamamlanıyor. kütüphane kurmak için yazdığım listenin ufacık bir kısmını tamamladım henüz, ama bu kısmıyla bile çok güzel. sevdiğim insanları oraya doldurduğumu hayal edebiliyorum. resim ve sanat tarihi derslerimizi, modelden yaptığımız çizimleri de. doğru bir zaman aralığında doğru kişilerle tanışmak, tüm seçimler ve kararlar bunun üzerine. ve sanki bu defa hepsi doğru biçimde.

  Sanatın Öyküsü eşliğinde hazırlanacak bir ders programı, muhteşem bir kapalı hava, kettle'da fokurdayan su (nescafe + krema + az şeker + az süt + iki ölçek acıbadem likörü) günü güzelleştirmek için yeterli. bazen kedimi kucağıma alıyorum ve ona ''sen kedi formuna bürünmüş bir tanrısın şeker'' diyorum. ''ay saçmalama sen de ne yapacağını şaşırdın artık'' diyor. ama ben öyle olduğuna eminim. eğer soyutluyorsam ya da sürrealleştiriyorsam kızsınlar bana, üzsünler. sonra zaten sabun gibi kayıyor kucağımdan, yarım saat tüylerini düzeltiyor.
  kasım, her hafta en az bir doğumgünü. alınacak hediyeler ve yapılacak pastalar. pelin'e pembe bir kahkül alacağım, bir de mavi. değişe değişe kullanır. şeker yanak'a bu sefer bir parti düzenlemeyeceğime söz verdim, nasıl istersen öyle bile dedim, ama nasılsa buraya ayda bir baktığına göre, en kocaman ve en tuhaf doğumgünü pastasını yapacağım ona, elimden bunu alamaz.
  yazının sonuna gelirken, aslında anlatmaya daha yeni başladığımı fark ettim.