10 Ağustos 2011 Çarşamba

yol hali




günümü bir arabanın arka koltuğunda, istanbul'un sevdiğim semtlerinde gezerek geçirdim. amaçsız değildim, uğramam gereken yerler vardı, ama genel olarak, gün boyunca bir arabadaydım.

düşündüm ki, ben çok param olunca, bir taksiye mesela, 200 lira verip ''beni tüm gün deniz kenarında dolaştır, hiç durma, hiç müzik açma, camları da hiç kapama'' derim, tüm gün arka koltukta, rüzgar yüzüme vururken mutlu mutlu gezerim.

yollarda olmak her zaman iyi gelmiştir. şimdi de cumartesi günü yola çıkacağımız için heyecan dolu, bir yol müziği cd'si hazırlıyorum.

yazının başlığı olarak 'yol hali' yazınca, daha önceden bu başlığı koyduğum uyarısı çıktı, demek ki bu ilk yola övgü değilmiş. sonuncu da olacağını sanmam.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

chaplin







Dün gece bir kez daha ''Chaplin''i izledim. Charlie Chaplin'in hayatı, Robert Downey Jr. başrolde, ki her zamankinden de muhteşem bir oyunculuğu vardır bu filmde. izlemek ve etkilenmek için güzel bir film arıyorsanız tavsiye ederim.

1920'ler bana büyüleyici geliyor. kadınların bukle bukle saçlar, incecik kaşlar ve bordo rujla gezindiği, her yerde dantellerin, zerafetin ve uzun sigaraların olduğu, siyah beyaz ve sessiz sinemanın zamanları... kesinlikle çok şık ve biraz da karanlık. filmi izledikten sonra, ismi geçen artistleri araştırdım, döneminin en ünlü isimlerini. kesinlikle hollywood'un hollywood olduğu zamanlarmış.

6 Ağustos 2011 Cumartesi

pamuk..


senin ve benim o kadar harika zamanlarımız oldu ki... benim 4-5 yaşında olduğum, sabahları ben Susam Sokağı'nı izlerken senin bana tepside kahvaltımı getirdiğin zamanlar. rafadan yumurta, çilek reçeli, kızarmış ekmek olmazsa olmazdı. sonra bana bahçede salıncak kurman, ben çiçekleri sularken senin beni izlemen. ben seni hep ayakta ve güçlü görmeye alışıktım, hasta olup yataklara düşen bendim, bana bakan sendin. sen hiç şikayet etmezdin.
saçların ben seni bildim bileli hep bembeyazdı ama kimse beni senin yaşlı olduğuna inandıramazdı, bütün evi ayakta tutan kadın, evet bacağı aksıyor, evet kendisine çok yakışan fazla kiloları var ama, ''eski''nin kadını, ''cumhuriyet'' kadını. sana hiçbirşey olmaz ki.

bugünlerde hep eskiyi düşünüyorum seni izlerken, sen o yatakta, karşımda uyurken. binbir zahmetle ayağa kalkarken. ama hala o kadar sağlamsın ki, o kadar eski topraksın ki, tek şikayet çıkmıyor ağzından. yüzümü asık görsen yine beni güldürmenin peşindesin. biliyorum bir yerden sonra artık iyileşme olmuyor, gittikçe zorlaşıyor herşey. senin gibi gerçekçi, mantıklı ve mağrur olmaya çalışıyorum. senin gibi her geleni kabullenip ona göre davranmaya çalışıyorum.

ama içimde bir yerlerde hala, ben susam sokağını izlerken, bana muhallebi yedirmeye çalışan, beni gıdıklayan güldüren ananemle olmak istiyorum. bizim gerçekten de harika zamanlarımız oldu. ve ben hep çok şanslı bir torun oldum.

4 Ağustos 2011 Perşembe

görmediğim yerler





ben para kazanma amacımı buldum, ne için yaşamak istediğimi buldum. ben gezmek peşindeyim, daha çok yer keşfetmenin peşindeyim. 25'ime kadar gezdiğim yerler Türkiye içinde sınırlı kaldı, hatta Türkiye içinde de Ege kıyıları, Karadeniz Kıyıları ve birazcık Akdeniz ile. yani şimdiye dek pek başarılı bir gezgin olamamışım.

Bir arkadaşım geçtiğimiz günlerde muhteşem bir rota ile, Türkiye'de en çok görmek istediğim yerleri gezdi, Hatay, Antakya,Mardin, Gaziantep,Adana, Adıyaman-Nemrut... Nemrut'a çıkmak, o muhteşem büstleri görmek, incelemek... Yeni ufak hedefimi belirlemiş bulunuyorum, bundan sonra hiçbir tatilde eski bir yere tekrar gitmek yok! hep yeni yerler görülecek, deneyimlenecek. Hedef Zeugma Mozaik Müzesi'ni görmek, Süryani Şarabı içmek, Nemrut'ta her kayaya, her taş parçasına saygı duymak, Antakya'da Arkeoloji Müzesi'ne gitmek, her yerde harika kebapları, ezmeleri, pideleri yemek. Heyecanla araştırıyorum ve merakla tecrübeleri dinliyorum.

2 Ağustos 2011 Salı

la vie en rose




yaz günü balkon, üst kısımdaki asma'nın yapraklarından süzülen güneş, parçalı ışıklar. bahçedeki palmiyenin boyu uzamış, yaprakları balkona uzanıyor. kara yemiş ağacının yeşil ve siyah meyveleri. ve balkonuma gelen en son çiçek, şeker yanak'ın gittikçe yükselen çiçek zevki. ve en sevdiğim mermer gülleri. çay içmek için kesinlikle güzel bir yer.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

günaydın bayan şeker




bu sabah saatim 8'e kurulmuş halde uyurken, yatağın ani hareketiyle uyandım. hareket sağımda solumda, bacağımın yanından omzuma, tuhaf biçimlerde devam ediyordu ki, durumu idrak ettim. şeker ufak parmağım kadar bir pervaneyi kovalıyordu. bunu benim üzerimde yapması kasten midir bilemiyorum, çünkü üzerimde zıplayarak beni uyandırmayı gerçekten sever. kendisini kibar bir ayak darbesiyle yataktan aşağı attım. biraz sonra başucumda ne varsa devirerek, ordan da tekrar üzerime atlayarak pervane avına devam etti. küfürler savurarak pervaneyi de onu da kovaladım. bu saçmalık tekrarlayarak yarım saat kadar sürdü. kalan bir saat uykumu almaya kararlıydım, şekeri dışarı çıkardım, yatağıma döndüm. pervanesini yemişti, huzurluyduk artık.

bir kedinin ''glok! glok! glok! foşurt!!'' şeklinde çıkardığı kusma sesleri. tavana baktım. şeker haftaya muhteşem bir başlangıç yapmamı sağlamıştı... ikinci kez, üçüncü kez... ''şaka mı yapıyorsun'' dedim. dördüncü kez kustu. koridordaki beyaz öbeklerin arasından geçerek yanına geldim. ''meeof?'' dedi. ''peki'' dedim. beyaz öbekleri temizledim. kalan 15 dakika uykum için yatağa geri döndüm.

beş dakika sonra yerden miyavlamaya başladı, uzun uzun. ''midem boşaldığına göre güzel bir ıslak mamayı hak ettim, hadi beni doyur'' iç çekerek kalktım, ıslak mamasını koydum.

ben evden çıkarken şeker yatağıma kıvrılmış, derin derin uyumaktaydı.

31 Temmuz 2011 Pazar

37




sizinle çok önemli bir sorunumu paylaşacağım dostlarım. sol ayağım. artık iyice emin oldum, sol ayağım içine kapanık, problemli bir çocuk gibi. dün yaklaşık 12 tane yara bandını sol ayağımı teselli etmek için sık sık değiştirerek, yeni aldığım ayakkabıları giydim. dolgu topuklu, bantları açık renk keten. ama şuan çöpe atacak kadar öfkeliyim ayakkabılarıma, o açık renk keten kan içinde kaldı. mutsuzum.

ayaklarım üstünüze afiyet 40 numara. yazlık ayakkabılarda zorla 39'a da sığdırabiliyorum. bu durum kendimi sindrella'nın ayakları cam pabuca sığmayan kötü kalpli üvey kızkardeşleri gibi hissetmemi sağlıyor. en beğendiğim ayakkabılara hep başka ayaklarda bakmak ve kendime erkek ayakkabısına benzer, rahat ama çirkin ayakkabılar almak yüreğimi dağlıyor. en sevdiğim şey olan babetlerin hep palet ayaklılar tarafından kapışılması, indirimlerde hep kenarda kalmış 37 numaralar...ah 37 numara ayaklara sahip olmak ne güzel olmalı.

dün bir de, binbir zahmetle giydiğim o topuklu ayakkabılarla yürürken (başka hangi kız topuklu ayakkabı giyince travestiye benzer bilmiyorum) erkek arkadaşım kahkahalar içinde ''o ayakkabılarla leylek gibi yürüyorsun kızım'' demez mi, hatta bir de taklidimi yapmaz mı... diyorum size, derdim büyük.

kırmızı converse'ler emeğe ait, siyah pabuçlar bana. emeğin yeni doğmuş kedi gibi ayakları var.

29 Temmuz 2011 Cuma

twiggy



itiraf etmeliyim ki, twiggy'nin fotoğraflarını çekmek isterdim. bana makyaj yapmasını da isterdim. dolabını tırtıklamak da isteyebilirdim.

I was..



Cocorosie dinlemek için kesinlikle güzel bir gece. oyuncak sesleri, sakin gitar tıngırtıları, bezgin romantik kız sesi, mırıldanmalar, ağır aksak ritmler, kıkırdamalar... uzun süre olmuştu, terrible angels fonda çalmayalı.

there will be love



''kayıt kaldırıldı.'' kederli kelimeleri istemiyorum burada. birbirimizi onarıyoruz, toparlıyoruz, her ailede olduğu gibi...

bir kez daha bir insanın, bir diğerini sevebiliyorken, sevmekten başka birşey yapmaması gerektiğine inandım. biraz daha fazla sevginin peşindeyim, her zaman. vermenin ve almanın. bırakın hayatınızda olabildiği kadar güzellik, aşk ve özgürlük olsun. herşey geçip gittikten sonra, elimizde kalanlar bunlar, bunların şerefine için bir kadeh şarabı, bunların peşinden gidin her zaman.

26 Temmuz 2011 Salı

iglo

inan başka birşey hakkında düşünemiyorum. 36 derece... alnımdan bir damla süzülüyor, şakağımdan iniyor, üstelik yalnız değil kendisi. bütün yüzüme rexona reward sürmeyi düşünüyorum. bunu ciddi ciddi düşünüyorum.

buz dolabının kapağını açıp, boş gözlerle önünde dikildiğim günlerdeyim. ama artık kesmiyor. buzdolabının önüne bir koltuk yerleştirip, ayaklarımı alt rafa uzatıp orda yaşamak istiyorum.

öte yandan alabileceğim kadar buzlu dondurma alsam onları alnıma, enseme, omuzlarıma koysam, onlar eriyene kadar serin kalsam, olur olur..

yapabileceğim en mantıklı şey belki de, tuğla kalıplarında buzlar hazırlayıp kendime bir 'iglo' inşa etmek, salonun ortasına. iglo, eskimoların buzdan evlerine verilen isim, bunu sırf bu yazı boşa gitmesin, buradan yararlı bir bilgiyle ayrılın diye söylüyorum.

kafamın içinde bir domates çorbası pişiyor, hissediyorum.

bir sibirya kurdum olursa ismini iglo koymaya karar verdim şuan, hayvan kendini fazla yabancı hissetmesin.

24 Temmuz 2011 Pazar

kayısı ağacının gölgesinde




püfür püfür esen bir köşe bulduk.

kafamı kaldırıp baktım, bir sürü, bir sürü ufacık kayısı.

o kocaman bir hamburger yedi, ben doktorun izin verdiği en tatsız şeyi yedim menüdeki.

fotoğraflar çektim hemen. anlar kaydedilmeli.

müthiş müzik zevki olan arkadaşımız da geldi. üç olduk.

tatil planları başladı. en sevdiğim planlar tatil planlarıdır. araba yolculuğu olacak.

bodrum en karlısı. hasanı görmek var ucunda. gümüşlükte de buket var. kalenin önündeki kediye de uğrayıp bir çayını içmek var.

sonra su tabancalarına baktık, modelimizi seçtik.

sonra eve geldim. yaprak ilham verdi. gerisi kendiliğinden geldi.

güzel bir cumartesi. şimdi de velvet underground çalıyor. perde dans ediyor.

22 Temmuz 2011 Cuma

hey little train, wait for me

ağlayarak dans etmek ne güzeldir. gülerek de. susarak da. sevgilinle, en iyi arkadaşınla, hiç tanımadığın biriyle, kız arkadaşınla, tek başına. ay ışığında, mum ışığında, öğle güneşinde, karanlıkta. çıplak ayakla, topuklularla, babetle. travis'le, badly drawn boy'la, beatles'la. bir sürü insan izlerken, kimse ilgilenmezken, sadece bir kişi seyrederken. nefesin kesilene kadar, ayakkabı vurana kadar, şarkı bitene kadar.

ben kendimi en çok, dans ederken severim.

paper

belki de hızlıca dokunup bırakılan tuşların sesini, kağıda değen kalemin sesine tercih etmekle hata yapıyorum... belki de gerekli arayı verdim, ve boş beyaz sayfaları tekrar önüme almalıyım.

yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, bir ekrandan mı hatırlamak isterim herşeyi, yoksa üzerinde elimin terlediği, kenarı kıvrık, köşesi resimli sayfalardan mı? hangisi bana bu yaşımda ne hissettiğimi daha iyi hatırlatır, daha da önemlisi hangisi bu hisleri bana tekrar yaşatır? kalem ve kağıttan uzak en fazla ne kadar zaman geçer?

papercut birçok düşünce bıraktı yine zihnime. ama sanırım bu gece bir kağıda birşeyler yazacağım.

21 Temmuz 2011 Perşembe

verita serum



pazartesi sabahıydı, okula gitmek için erkenden kalktım. ve kustum. bu olağan bir durum çünkü mide kapakçıklarım doğuştan biraz zayıftır, kusmak oldukça sıradan bir eylemdir benim için. ama sonra bu durum ikinci, üçüncü, dördüncü kez tekrarlandı. öğleden sonra yaklaşık yedi ya da sekiz kez kusmuştum ve her seferinde de çıkaracak birşeyler bulabiliyordum ki, annem apar topar hastaneye götürdü beni. orda da eylemlerime tüm renkliliği ile devam ettim. serum, iğne, acil. iki saat kadar sakin durabildim. eve geldik. sonra o geldi, elinde çiçeklerle. babasının da söylediği gibi ''benim ilacım o.'' beni de kedimi de olduğundan çok daha sakin tutmayı başarıyor, yine yaptı. o gidince ben tekrar klozete içimi dökmeye devam ettim. soluksuz kalana kadar. gece ateşim 40'a çıktı. ateşim o civardayken hep odamda duran ahşap dolapların üzerindeki şekiller birşeylere dönüşür, bir adet tenten, bir adet eşek, bir adet bernard shaw portresi, bir adet öpüşen çift. çok ciddiyim hep bunları görürüm o ahşap deseninin içinde. anlayın durumun vehametini...

sonraki günlerde durum azalarak bitti. mide mikropları gerçekten keyifsiz yaratıklar. hele benim gibi sokaktan beslenen, ''en pis yiyecek en güzelidir'' felsefesini benimsemiş olanlar için.

hasta yattığım günlerde en çok üzüldüğüm şey vizyona giren yeni harry potter filmine gidememek oldu. ben de son iki kitabı tekrar okudum. son üç filmi tekrar izledim. kitaplar hayatıma girdiğinde lisedeydim, muhteşemdiler, hala öyleler. en becerikli yönetmen bile o kitabın keyfini yaşatamaz bana. fakat deathly hollows'un ilk filmindeki harry ve hermione'nin dans sahnesi, kitapta olmayan, filme özel çok güzel bir ayrıntıdır. şimdi bu gece, sonunda yeni filme gidiyoruz. heyecanlıyım. snape'in son sahnelerinde ağlamaya da hazırım.

17 Temmuz 2011 Pazar

ıslak kedi




yapış yapış sıcak bir havada, kedimi soluk soluğa görünce, daha önce hiç yapmadığımız birşeyi denemeye karar verdim. şeker hanım'ı yıkamak. lavaboya oturttum önce güzelce, zaten sıcaktan bitkin düşmüştü, hiç kaçmadı. avuç avuç sular dökerek yıkadım kızımı, gözleri açıldı resmen. sonra da güzelce silkelenip o da beni yıkadı, intikamını da almış oldu.

şimdi balkonda sinirli sinirli yalanıyor, ikide bir karşısına geçip gülüyorum.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

gök




leylak, turuncu, pembe tonlarındaki bir gökyüzüne bakıp derin nefesler almak istiyorum. saatlerce.

14 Temmuz 2011 Perşembe

inceliklerin sonu

artık neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmiyorum. birşeyler yapıyorum, pişman olmamayı dileyerek. düşünmemeye çalışıyorum. yeterince düşündüm, yeterince ince oldum, yeterince empati kurdum.

kendimi mutlu etmek için birşeyler yapmam gerekiyordu... evet tek açıklamam bu olabilir.

uzun süre kendi başına bırakılmış insanlardan, büyük hatalar yapmalarını bekleyebilirsiniz.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

hayvanlarım


siz gergedan yavrusunun ne kadar sevimli ve muhteşem bir yaratık olduğunu bilir misiniz? pörtlek gözlü gergedan yavruları istiyorum.

peki ya benim yedi yaşındayken ananemin bahçesinde serçe parmağım boyutunda bir örümcek beslediğimi, o örümcek için itinayla sinekler avladığımı ve ağına bıraktığımı, onun sineği salgılarıyla kaplayıp tüketmesini hayranlıkla izlediğimi, hala da en sevdiğim küçük yaratıkların örümcekler olduğunu bilir misiniz? ismi charlotte'tu örümceğimin bu arada, küçükken hayvan çiftliğini (charlotte's web) izlemiş olanlar bilir, örümcek charlotte'u.

hayvan çiftliğini izledikten sonra takıntılı olduğum bir diğer hayvan ise domuzlardır. en büyük hayallerimden biri, ilerde sahip olacağım çiftlikte bir domuz ağılımın olması. kocaman bir çamur havuzu yapacağım ve içindeki beş tane pembe toparlak domuzumla oynayacağım. neşeli homurtularımızı herkes duyacak.

bir tane de rakunum olacak. rocky racoon. dans edeceğiz ve çöpleri karıştıracağız.

en çok düşkün olduğum ise tilkiler. saatlerce izleyebilirim tilkilerin güzelliğini. ismi vixen olan, elbette dişi, parlak kızıl tilkimle beraber uyuyacağım, onun sivri kulaklarını öpeceğim her sabah.

farkındayım, çok geniş bir alana ihtiyacım var.

sakat

''pişmanlık, geçmişin seni bugünde sakat bırakmasıdır''
kimin söylediğini hatırlamıyorum, hangi filmde duyduğumu hatırlamıyorum. ama derin pişmanlıklarım var. bazen elimde bira, arkadaş ortamında ''benim hiç pişmanlığım olmaz, hep iyi ki derim'' diye bol keseden sallarken, aslında içten içe ''keşke''lerimin toplamının ''iyi ki''lerden çok daha fazla olduğunu bilirim.

kendimi o kadar çok yarıyolda bıraktım ki. sesim bile çıkmadı bir yarım bir yarımı geride bırakmış, arkasına bile bakmadan yürürken.

peki nasıl bir insan, bir dakika sonrasında bile deli gibi pişman olacağını bilerek, bir eyleme devam eder. gözleri görmeyen bir aptallık mı bunu yaptırır, olaylara yön vermekten aciz, yorgun, bıkkın oluşu mu...

dilerim yıllar sonra, bu yaşlarımı en büyük pişmanlıklarım ve aptallıklarımı yaşadığım yaş olarak görmem. dilerim bunlardan da büyük pişmanlıklarım ve aptallıklarım olur.