5 Eylül 2020 Cumartesi

Bir yarıma devam etmek

 ''Bazı şeyler yarım kalır. Bu bitmiş olmanın bir şeklidir.''

  Çok beğendiğim bir kadının twitter'da yazdığı bu sözleri alıp kalbime koydum, en çok orada ihtiyaç duyulan bir sözdü, en çok orada bir yerlere yara bandı oldu. 

  Ben hiçbir bitişi kabul edemiyorum, sadece kendime ait olanları da değil, başkalarının bitişleriyle de sorunlarım var. 

  Yarım kalarak biten çok fazla insan ilişkisi var hayatımda. Nostaljilerimin çoğu yarım sonlar üzerine kurulu. Dinlenmeye devam edeceğim, tek başıma ve sessizce, huzura muhtaç bir biçimde. Sonra umarım, halim varsa, bıraktıklarım bıraktığım yerdeyse, boş sayfaları doldurmaya devam edeceğim. 

  Teşekkür ederim V. C. bir sözünle, uyurken üstümü örttün. 

20 Ağustos 2020 Perşembe

34'e girerken

   Geçen doğumgünümde, evde otururken bir enerji gelmişti, ''Hadi kalk, seraya bugün gidelim, dönüşte de kokteyli izleyelim'' demiştim. İnanamamıştı, şehrin öbür ucundaki seraya, 3 vasıta değiştirerek gitmeyi göze aldım, hem de on dakikada hazır oldum diye. Elele, neşeli, heyecanlı o seraya gitmiştik. Nikahtan sonra dağıtmak üzere 200 tane kaktüs ve succulent siparişimizi verdik, ben en beğendiklerimden ve bende olmayanlardan seçtim, en azından bir 10 tanesini kendime ayırırım diye düşünerek (Nikah günü o telaşta aklımıza bile gelmedi, bir tane bile alamadık) (Ama alan arkadaşlarımızın çoğu çok güzel bakıp büyütmüş, arada fotoğraf atıyorlar) Evrim anksiyetemden dolayı epeydir beni toplu taşımada görmediği için, o gün ekstra neşelendi, yine elele en büyük işlerimizden birini tamamlamış olarak, otobüslerle ine bine Beşiktaş'a döndük. Hafif, aşık ve mutluyduk. ''Hadi şu kokteyle de gidip bir bakalım'' dedim, Evrim yine çok şaşırdı, bu kadar koşturmaya halimin kalmasına. Nikah dairesi organizatörü, nikah günü yapacağımız kokteylin nasıl olacağını bize göstermek için, birkaç hafta önceki bir çiftin kokteyline çağırmıştı bizi. Bir de oraya gidip baktık, kokteyl alanında halay çekenleri, komik pavyon ışıklandırmasını gördük ve onlara kocaman bir hayır dedik, etrafı ve ortamı sevdik, iyice keyiflendik. 

  Böyle harika, güzel bir doğumgünüydü, dilekler tuttum, zaten yeni yaşın getireceği yeni hayattan çok umutluydum, çok aşıktım, her şey gerçekten hep hayal ettiğim masallar gibiydi. 

  Birkaç ay sonra da, yine aynı harikalıkta, romantizm dolu, aşk dolu bir yılbaşı geçirdik. Evrim ''Geçirdiğim en güzel yılbaşıydı, hiç unutmayacağım bunu'' dedi. Ona sarıldım, şükrettim. Zaten ben hep, her şeye şükrettim. Bir iki hafta daha böyle güzel geçti. 

  Sonra her şey ters gitti. 

  Ötesi yok, artık detayları ve olanları anlatarak kendime tekrar tekrar o acıları, kabus ayları hatırlatmama gerek yok. Harika bir doğumgünü ve harika bir yılbaşı sonrası, şimdiye kadarki en kötü fiziksel acımı, çaresizliğimi, salgını, bitmeyen salgın endişemi, bu hafta uzun süre sonra ziyaretime gelen panik atağı, dışarı çıkmaktan beni alıkoyan agorafobimi, gerginlikten ve sinir bozukluğundan heba olan ilişkimi, bir kez daha bozulan düzenimi yaşadım. 

  Ben artık şahane geçen doğumgünlerine, yılbaşılarına inanmıyorum. Artık dilekler tutmuyorum, dilekler tutarken uçmuyorum. Yeni yaşım eskisini aratmasın, daha beteri olmasın fazla fazla yeter bana. Bu salgını sağlıkla hayatta kalarak atlatmamız yeter. Sıradan, günlük hayatlarımıza kavuşmamız yeter. 

  Gerisini, psikolojimi toparlamak ne kadar sürer bilmiyorum ama zaman neleri onarmıyor ki, bunları da onarır elbet. Annem artık hep iyilikler görsün, beni iyi görsün, kendi iyi olsun. Benimle birlikte acı çeken anne yüreği, benimle birlikte sevinçler, huzurlar yaşasın. 

  Ötesinde gözüm yok. Öyle yorgunum ki. 

14 Ağustos 2020 Cuma

yazın en berbat günü

 Böyledir kural. İyi olduğumu söylersem kötü olurum. Mutlu olduğumu söylersem acı çekerim. Ürtiker epeydir olmuyor dersem vücudum ürtikerle kaplı uyanırım. Benim iyiliğimi fark etmem sakıncalıdır, zarar verir bana, hele söylersem hemen yitiririm, zaten zor tutunurmuş gibi bana, buhar olup gider. 

 Tartışmaktan, anlaşılmamaktan, zaman yoluna koyar sanıp, hiç yoluna girmemesinden yoruldum, tükendim. Pes ettim. Ağladım bu akşamüstü. Ağlarken ne kadar çok şeye birden aynı anda ağladığıma şaşırdım. Sanki herhangi bir gözyaşı için, içerde uzun bir sıra varmış, teker teker her biri dışarı atladılar. Birincilik ana kraliçe ananemindi. Kaybettiğimden beri bu böyle, ilk gözyaşı mutlaka onun için. Artık bir ananem olmadığıyla, konuştuğum ananelerin benimki olmadığıyla, anlattıklarım karşısında benim ananem gibi sevgi, şefkat ve acıma değil de, bambaşka şeyler duyduklarıyla yüzleştim. Tekrar çok acıdı yaram. Tekrar çok kanadı. Zaten hiç kapanmamıştı. Zaten çok yalnızdım, sevgiye ve şefkate çok ihtiyacım vardı. Önce ananeme ağladım. Sonra kendi halime ağladım. Sonra bir türlü olduramadığımız, mümkün kılamadığımız iletişime ağladım. Peşi sıra başka şeyler de geldi ama hatırlamıyorum, uyumuşum. 

  Bizim, atlattıklarımızdan sonra her şeye şükretmemiz gerekiyordu. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

yazın en güzel günleri

   Günler bu evde en sevdiğim, en ihtiyacım olan şekilde geçip gidiyor. Sadece keyifle, bitmeyen bir yaz tatili gibi. Herkes sıcaktan şikayet ederken, bizim odamızın perdesi günün her saati rüzgarla havalanıyor, uçuyor. Akşamları bir de üstüne serin esiyor. Kediler etrafımızda, annemin elinde arşivlemeyi hala bitiremediği sayısız fotoğraf, kart, hatıra ve dosyaları. Arada bana da gösteriyor bir şeyleri, kahkahalar atıyoruz. Çöpe attığım ders notlarını, eskizleri saklamış, iyi ki de saklamış, şimdi çok nostaljik ve komik geliyor. Ben annem kadar titiz bir anı koleksiyoneri görmedim, en hayran olduğum yeteneklerinden biridir. Öfkeden, kibirden, minimalizmden arınmayı gerektirir anı koleksiyoneri olmak. Geçmişte bırakılmış herkesi, her yeri, her şeyi kapsar, bir bütün olarak kucaklar ve bağrına basar, sonra da tarihlendirip sıraya dizer. Önüne dosya olarak koyduğunda, o seneyi her şeyiyle tekrar yaşamış gibi hissettirmeyi başarır seni, işte bu ciddi bir yetenek işidir. 

  Bu evin yaz gündüzleri ve yaz geceleri, annemle geçen saatler, kahveler, birlikte dinlediğimiz müzikler, birbirimizi uyurken izlemek, arada aklımıza esen anıları konuşmak, birlikte iç çekmek ya da kahkaha atmak... Bunlar beni onarıyor. Bunlara çok ihtiyacım vardı. 

  Yazarken sağımda tül perde havalanıyor, içerden Turunç'un mama tıkırtıları ve onunla tatlı tatlı konuşan annemin sesi geliyor. Bu kadarı şimdilik ve daima, yeterlidir. 

7 Ağustos 2020 Cuma

Ah eğleniyor, kendi başına

   Bak bu karantina, bu kabuğumda kıvrılıp gittiğim günler-geceler bana neler yaptı. Açtım Duman'ı belki 20 sene sonra, en sevdiğim ''Ah'' ile başladım. 17 yaşımda, odamda, karanlıkta dans ettiğim, kendime yazılan bir şarkıymış gibi hissettiğim, tatlı melankolimin sızısını çektiğim günlere gittim. O günlerin yazına gittim, yazın iskelede bu şarkıyı dinlerken yine melankolik ama daha keyifli hissettiğim, canım istemişse kalkıp dans ettiğim, sonra şezlonguma geri oturduğum... Ne kadar mutluymuşum. Ne kadar hiç büyümemişim henüz. 

  Şimdi ''Kırmış Kalbini'' de açtım oldu olacak. ''Seda'' diye mırıldandım. Birbirimize destek olma şarkılarımızdan biriydi bu, o yaşın destek olacak dertleri aşk meşk, platonik, minik dertleriydi ama efkarı boyumuzdan büyüktü. Benim efkarım boyumu hep geçti zaten, hiç dozunda olmadı. ''Bak hala burdayız'' diyor. Artık kimseler yok. Olsun. Vardılar, çok yakındılar, iyi ki vardılar ve yakındılar. 

  Bilmem daha kimleri kimleri dinleyip içlenirim, her şarkı bir zaman makinesi. Hala dinleyemediğim şarkılar var. Yüzü gözümün önüne gelince gülümseyemediğim, arınamadığım insanlar var, benim kalbim o kadar açıktı, açtı ve o kadar seviyordu ki. Hala ağır geliyor, hala sindiremiyorum. 

  Tüm bunlar beni iyice yabani, iyice sessiz, kendi dünyasında tek başına yaparsa... Yapsın elbette, zaten çoktan yapmıştır. Ben fark etmemişimdir. O an geçmişi düşünüyorumdur, gözümden kaçmıştır halim. 

Bekledim.

  Bir şey olmadı. Çok gergin ve korkulu saatler geçirdim. Anafilaksi de olmadı, anjiyo ödem de. 

  Sonrasında sabah oldu, öğlen oldu, akşam oldu. Kalbim kırıldı. Onarılmadı. Daha da kırıldı. 

  Bu zor zamanları hiç unutmayacağım. 

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Beklerken beklerken

  Bazen ''Artık nolacaksa olsun'' deyip, parasetamol alerjin olduğu halde Parol alırsın. Bir saat öncesinde önlem olarak 32 mg kortizon ve 45 mg Avil içersin. İlk dakikalar sakinken, bir saat sonra hafiften cozutup internette ilaç alerjisi, anafilaksi, anjiyo ödem, parasetamol allerjisi diye arattığın sayısız sayfayı tekrar ve tekrar okursun. ''Geçen hafta önden kortizon ve Avil alınca, Arveles allerji yapmamıştı, Parasetamol da yapmaz'' dersin kendine binlerce kez. Yutkunmakta güçlük mü çekiyorum ben? Birkaç kez yutkunup, çarpıntını strese bağlayıp ilacı alalı 2 saat geçtiğini ve henüz şişmediğini fark edersin. Sayısız kez okuduğun sayfalarda ''Anafilaksi alerjene maruz kaldıktan dakikalar ya da saatler sonra gelişebilir'' yazdığı aklına çivi ile mıhlanmıştır, kendine telkinde bulunduğun her an, daha birkaç saat güvende olmadığını hatırlarsın.

  Acillik bir durum olursa diye annene durumu açıklarsın, zaten üzüntüden ve endişeden harap olmuş kadını bir kez daha korkutursun. Dakikalar geçmek bilmez, gözün görmeden youtube'a bakarsın, saate bakarsın, allerji sayfalarına bakarsın. ''Bok vardı denedim, bari gece denemeseydim, ya uykumda birden şoka girersem'' dersin. Bu gece uyumamaya karar verirsin. Halini paylaşmak istediğin insanın, muhtemelen edeceği yaralayıcı sözler ve eleştiriler aklına gelir, halini paylaşmazsın, sormaz zaten, söylemezsin.

  ''Ben iki Avil daha içeyim, nasılsa acile gitmem gerekirse çok daha fazlasını yapacaklar'' dersin. Önden bir mide koruyucu alırsın. Mide koruyucunun etki etmesini beklerken, çıldırmamak için gelip bu yazıyı yazarsın.

  Yıllarca her çeşit ilacı, ağrı kesiciyi kutular dolusu kullandıktan sonra, bir Parol için düştüğün duruma bakarsın. İroniye hala gülecek gücün yoktur, korkun ironinden büyüktür.

  Ben iki Avil daha içeyim.

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Suyun üstünde kalmak

  Çok zor zamanlarda, artık baş edecek halim kalmadığında yaptığım şeydir, suyun üstünde kalmak. Dönem dönem bunun hakkında yazdığım ve uyguladığım da çok olmuştur. Belli ki salgın tamamen kontrolden çıktı, rakamlar dalga geçecek şekilde düşük gösteriliyor, insanımız aptallığına bağlı olarak korkusuz ve pis, o zaman önümüzdeki aylarda hayatımda bir gelişme olmayacağı ve hayatta kalırsam şükredeceğim çok belli. İşim yok. Çok uğraştığım, rayına oturttuğum, haksızlıklara uğramaya katlanarak yaptığım işim tamamen kapandı bitti. Resim tutkum yok. Haftada bir sayfa eskiz yaparsam kendimi şanslı sayıyorum, çizebildim diye. Atölye yok, ne gidesim, ne göresim, ne boyayasım yok. Kronik ürtikerimin ve anjiyo ödemimin tedavisi, salgın sürdüğü sürece yok. Olmam gereken alerji aşısı belli, bağışıklığı nasıl düşürdüğü belli, mevcut bağışıklığım sıfırın altına düşerse ne hale geleceğim belli değil, o yüzden her gün kırmızı lekeler ve kaşıntılar içinde uyanmaya, ara sıra boksör gibi yamru yumru bir suratla uyanmaya, şiş parmaklarım yüzünden bir şeyi zor tutar halde geçen akşamlara, kortizona devam. Önümüz kış ve ilk defa kışın gelecek depresyondan korkmuyorum, depresyonla bozulacak güzellikte bir hayatım yok çünkü, ara vermekten korktuğum keyifli eylemlerim yok, eve kapanmaya korkmama da gerek yok çünkü eve kapanmamak nasıl bir duyguydu unuttum bile. ''Olur mu öyle şey çocuklar? Ben hep evdeyim.''

  Elimden tek gelen suyun üstünde kalmaya çalışmak, boğulmadan, çırpınmadan, fazla su yutmadan. İronik bir biçimde 3 senedir deniz bile görmeden, tatil yapmadan. Suyun üstünde kalsam, kalsak, yeterlidir.

30 Temmuz 2020 Perşembe

Seni gördüm göreli

  İki ya da üç gün önce evime, anama, kedime, huzuruma kavuştum. Gözle görülür bir sihir beni sarıp sarmaladı ve bir buçuk aydır uyuyamadığım o pamuk uykusunu uyudum. Kalktığımda annemi görmek, çayımı onunla içmek, Şeker'in her fırsatta dibime girip yüzüme uzun uzun bakması, karşılıklı miyavlamamız. Biz üç kız, bu odada neleri aştık, nelerden geçtik, iki el ve bir pati, benim hayat üçgenim oldu. Çok acıyan ruhumun onarıldığını, çok yorgun bedenimin dinlendiğini hissediyorum.

  Ben  yokken bir sürü (en az 300 tane) fotoğraf bastırmış, albümler doldurmuş, tarihlerini üstlerine etiketlemiş. Bazen kahkahalar atarak, bazen hüzünlenerek baktım. Ananemi hiç bilmediğim bir hasret formuyla özlüyorum, öyle garip bir form ki; uzadıkça artmış, kavuşmanın mümkün olmadığını idrak ettiği için pes etmiş, bir yandan da ''Nasıl olur da kavuşamayız, bir telefonla araşamayız?'' diye sürekli başa saran bir hasret bu. Rüyalarımda Ataşehir'deki evde uyanıyorum; mutfaktan gazetesinin hışırtısı geliyor, kızarmış ekmek ve çilek reçelinin kokusu geliyor, heyecanlanıyorum, bazen evin içinde ne kadar gezinsem de onu bulamıyorum, bazen dizinin dibine oturup gülen yüzüne bakıyorum. Hasretime birkaç damla su niyetine, rüyalarım iyi ki var. Çok zormuş anane, çok çok zormuş.

  Salgın yine yükseliyor, berbat bir zaman diliminde, olabilecek en berbat şehirde işlerin iyice sarpa sarmasını seyrediyorum. Korkuyorum. Zaten hep hastalık hastası oldum, hep bağışıklık sistemim düşük oldu, kontrolümde olmayan her şeyden korktum, bu sefer korkunun da yeni formlarıyla tanışıyorum. Bilmiyorum bu berbat zaman diliminden kayıpsız çıkar mıyız, bilmiyorum bu berbat senenin ötesi var mıdır benim için, bunları sık düşünüyorum. İlk başlardaki kadar endişeyle sarsılmadan, yorgun ve bezgin bir şekilde korkuyorum. ''Böyle olmamalıydı yaşamlarımız'' diyorum sık sık, çok başka ve insani dozda dertlerle uğraşmalı, zihinlerimizi çok güzel şeyler için meşgul etmeliydik. Bir jenerasyona verimsiz anksiyeteler ve üstüste eklenen depresyonlar düştü, başka da pek bir şey düşmedi.

  Hayatımda ilk kez kendi isteğimle Tarkan'ın eski bir albümünü dinliyorum, aklıma gelen görüntülerle ve anılarla gülümsüyorum. Nostalji de bir çeşit görünmezlik pelerini gibi, kimseler bilmezken beni çok güzel saklayıp koruyor.

 

23 Temmuz 2020 Perşembe

Buna da şükür

  Günler evden hiç çıkmadan devam ediyor, yazların en beklenmedik şekilde ağır, sancılı ve belirsiz olanı. Atölyeye bir kez bile girmediğim, şehirdeki en sevdiğim parkları bir kez bile görmediğim, dışarda güzel bir yemek yemeyi tamamen unuttuğum, sadece duvarların ve balkonun olduğu bir yaz. Annemi ve Şeker'i 5 haftadır görmediğime inanamıyorum. Özlemenin ve gidememenin sancısı çok büyük. Hala basit bir faranjit mi geçiriyoruz, yoksa o iğrenç hastanenin korkunç kulak burun boğaz muaynehanesinde o virüsü kaptık mı emin değiliz. Sadece bekliyorum. Beklediğim ufak şeyler olunca, başka ufak şeyleri beklemeye başlıyorum. Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Geçmişi çok sık düşünüyorum, insan bugününü yitirince ve bugünden bir beklentisi kalmayınca, mutlu olduğu eski zamanlara çok daha kolay ve hızlı dönüyor. Çok özlediğim yerler ve çok özlediğim insanlar var. Bunları artık dile getiremem, hiçbir şeyin benim özlediğim haliyle kalmadığını biliyorum, artık var olmayan bir eski halimi ve artık var olmayan bir şeyleri özlüyorum. Fotoğraflar ve şarkılar iyi ki var, geçmiş bitmiş zamanların tesellisi ve anıları iyi geliyor. Ne kadar güzel yazlar geçirmiş olduğuma şaşırıyorum, ne kadar kalabalık, doğanın içinde, neşeyle dolu. Şimdikinden ne kadar farklı.

  Çok fazla ilacım var. Yıllardır çok fazla ilaç aldığım için sonunda belamı veren ilaç alerjimin, yepyeni 10 farklı ilacı hayatımı sokmasına gülesim geliyor, gülemiyorum, gülme kaslarım çalışmıyor. Bu hafta başka bir anjiyo ödem ve ürtiker atağı sonunda yine kortizona başlatıldım doktorum tarafından. Bir ay önce olsa ''Hayır, daha fazla kilo almak istemiyorum, kalsın'' derdim. Hiçbir şey demeden 16 mg Prednol'ümü içiyorum, artık bedenimin geldiği bu zavallı, iri, balina formuna dair bir şey hissetmiyorum. Kendimi güzel hissetmeyi unuttum, kendimi nikah günümde nasıl da güzel hissettiğimi hatırlıyorum, kollarımın ve bileklerimin inceliğini, bir boynumun olduğunu, bir belimin olduğunu. Şimdi onlar da, eskiden sevdiğim yerler gibi çok altlarda, katmanların altında kaldılar. Eğer bu düşüncelere çok fazla kapılırsam hemen ''Çok şükür, buna da şükür'' diyorum. Beterin beterinden çok korkuyorum, hep korkuyorum artık. Hemen beğenmediğim bedenime şükrediyorum, hemen acı çekmediğim anlara şükrediyorum. Aklımı yitirecek kadar büyük bir acı çektim, 2 ay boyunca, günün her saati. Hep acılarım bitince yapacaklarımı hayal ettim, resimleri, cafeleri, tatilleri, park yürüyüşlerini, basit ve güzel keyifleri. Evden doktor ve hastane hariç bir kez bile çıkmadım, tam 6 aydır. Söylerken  şaşırıyorum ama yaşarken çok kolaydı, hatta başka türlüsü mümkün değildi. Evden çıkmam, 5 dakika da olsa yürümem için annem ve Evrim çok yalvardılar, çok endişelendiler, hala da öyleler ama çıkamıyorum. Artık kollarım ve bacaklarım koparcasına acımıyor ve ben çıkıp hayal ettiğim hiçbir şeyi yapmak istemiyorum. Sadece Corona kapmadığımıza emin olmak, haftalar sonra bu evden çıkıp taksiye binmek ve anneme sarılmak, kedime sarılmak, onlarla uyumak istiyorum. Onların hiçbir şeye benzemeyen sevgi ve şefkatiyle sarmalanmaya, yalnız hissetmemeye çok ihtiyacım var.

  Artık kendime hiç benzemiyorum.

 

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Mucizenin olduğu gün

  İçim şükranla ve minnetle dolu. Şeker'imin böbrek değerleri bir aylık özel beslenmenin sonucunda düzeldi. Annem bizim şifacımız, iyiliğimiz ve huzurumuz. Önce beni, sonra Şeker'i iyi etti. Günler sonra huzurla ''Oh!'' dedim. Birkaç kez dedim, kendimi bir üzüntümün eksildiğine ikna etmek istedim.

  Günler yine kortizonlu, antihistaminikli ve derin uykulu. İki uyku sırasında Evrim'in hazırladığı bir şeyleri yiyip, belki birkaç dakika balkonda oturup, geri yatıyorum. Artık bu süreci bir ceza ya da bir fenalık olarak göremem, beterin beterinin olduğunu her zaman biliyorum ve şikayet etmek hiçbir işime yaramıyor. Ayrıca biraz stresim ve üzüntüm yükseldikçe, parmaklarımın anjiyo ödemle nasıl da sosis gibi şiştiğini, bacaklarımda puantiyeler şeklinde leke leke kırmızı kabartılar çıktığını daha 2 gece önce Evrim'le izledik, dakikalar içinde şahtım, şahbaz oldum.

  Kendimi üzmemeyi öğreneceğim. Kahretmemeyi, oymamayı, zehirlememeyi. Kalbimde bu kadar yoğun sevgiler ve şefkatler varken, kendime sadece olumsuz hisleri ayırmak hiç iyi gelmiyor. Bugün yeni ve apaydınlık bir arkadaşıma söylerken fark ettim; ''Ben mucizelere inanıyorum.'' dedim. Sonrasında gelişen konuşmada, her gece kendime özgü bir dille ettiğim dualarla, umudumun ve minnetimin hiç bitmeyişiyle, aslında ne kadar inançlı bir insan olduğumu fark ettim. Artık biraz da kendime inanmak ve bir elimden tutmak zamanı geldi. Epeydir gelmişti, kendime çok ihtiyacım vardı ama zihnim malesef başka bir yolu imkansız kılacak biçimde, sadece kendine zarar vermek üzere çalışıyordu. Ben eğitimin ve telkinin önemine de inanırım, o yüzden zihnim ve kalbim için yeni bir süreç başlıyor. Şeker'im iyi, bu benim için sihirli bir işaret. Şükürler olsun.

4 Temmuz 2020 Cumartesi

Cross Bones Style

  Gece 1, balkonda geçmiş birkaç sene ve gelecek birkaç sene hakkında konuştuk. Hiç anlaşılmamak, kendi tarafında yalnız olmak çok yoruyor. Ben kaç yıldır ne için uğraşıp çalıştım, ben neden yazılar yazdım, konseptler ve isimler buldum, ben neden aynı konuda resimler yaptım, ben neden öğrencileri sınavlara hazırladım? Elimde teselli olarak ne kaldı? Hiçbir şey.

Hiçbir şey.

Kesinlikle iyi hissetmiyorum. Elimi uzatsam taş gibi ağır mutsuzluğumu avucumda tutabilirim. 3 haftadır annemi ve Şeker'i görmedim, geleceğe dair hiçbir planım ve amacım yok, resim yapmakta hiç olmadığı kadar çok zorlanıyorum, daha da kötüsü resim yapmakta bir anlam bulamıyorum. Evden çıkıp gitmeye gerek duyduğum hiçbir yer yok. Atölye dedikleri zaman sinirden gülesim geliyor. Derdimi anlatamıyorum, biriken haksızlıklarımı anlatamıyorum.

Hiçbir şey.

Cat Power dinlemeyeli çok olmuş. Cross Bones Style beni hala 10 sene önceki kadar yaralıyor ve sarılıyor, ''Come child, come rescue me.'' diye şarkı söylerdim ve gerçekten de kurtarılacağıma inanırdım. Kimin ve neyin beni kurtaracağını bilmeden.

  Her şey neden ve nasıl bu kadar ters gitti, anlamıyorum, hala şaşkınım. Şubat ve Mart ayındaki sancılara, yüzümün her gün boksör gibi şişmesine, ellerimle bir bardağı bile tutmaya aciz olduğum günlere, tuvaletten kalkabilmek için bütün gücümle ve her yere tutunarak çırpındığıma şaşkınım. Öncesinde aylardır iğrenç haksızlıklar yaşadığım halde sesimi çıkarmadan, her şey yolunda gidiyormuş gibi yapabildiğime şaşkınım. Herkesin bu düzene can atarak geri dönmemi beklemesine şaşkınım. Balkonda sadece 20 dakika konuştuk ve üzüntüden yine parmaklarım anjiyo ödemle şişti. Canım yanıyor. Çok ufak bir stresle inanılmaz biçimde şişmeye ve kurdeşen dökmeye devam ediyorum. Bunlar olurken benden hayatıma kaldığım yerden devam etmem bekleniyor, en yakınım tarafından. En yakınım ne zaman en yakınım oluyor? Benim en yakınım hep annem oldu, beni sadece annem her zaman anladı. Bunun asla değişmeyeceğini bilmek canımı yakıyor. Beni en mutlu ve motive günümde bile sinirden ve üzüntüden kudurtmayı başaran insanların olduğu ve yıllarca tahammül ettiğim bir yere koşarak gitmeli miyim? Yusyuvarlak şişip, bir çığ gibi canımı sıkanların üstüne yuvarlanmak için mi? Ben kendi çapımda 2-3 kişiye resim dersleri veriyordum, birkaç sene önceydi, amacımı yaşıyordum, çok iyi hissediyordum. Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Hiçbir şey.

Cat Power dinlemeyi çok özlemişim. Canımı çok güzel yakıyor.

25 Haziran 2020 Perşembe

Sincap kalp

  Kardiyolog upuzun ve çok rahatlatıcı bir konuşmanın sonunda dedi ki ''Normalden küçük (ki bu iyi bir şey, yani küçücük, sağlam bir kalbin var, korkacak hiçbir şey yok.'' Kalbimin o hasta yattığım dönemde çekilen EKG'de 140 attığını, şimdi 92 attığını söyledi. İki kat maskemle ne kadar dikkatli ve anlamış görünebilirsem, o kadar göründüm. Bir süre için hepimiz rahat bir nefes aldık. Bir süre diyorum çünkü ben artık kendimden hep felaketler bekliyorum, elimde değil, çok korkuyorum. Kollarım o kadar çok acımasaydı, bacaklarım o kopacakmış gibi yürünemez hale gelmeseydi, belki her zamanki endişe düzeyimde kalırdım ama 2 ay boyunca o acıları tüm gün ve tüm gece çektim, ağladım, bağırdım, travması malesef geçmiyor. Tekrar ederse nasıl dayanırım korkusu da bir başka durum. Bari şu salgın olmasaydı da, içimi gökyüzüyle, ağaçlarla, annemle yapacağımız gezilerle doldurabilseydim, kendime düşünecek iyi ve yeni şeyler bulabilseydim. Umarım bunlar olur. Bunların olmasına çok ihtiyacımız var.

Kilolu bir insan olmak zormuş, psikolojik olarak da, fiziksel olarak da. İki ayda 15 kilo aldığıma hala şaşırıyorum ama ev halkından gizli, kaçırarak ve saklayarak yediklerimi düşününce mantıklı geliyor. Hele gündüz vakti anneme ''Bir kurabiye yiyelim, başka tatlı yemeyeceğim'' deyip, birlikte Jane the Virgin izlerken götürdüğüm kurabiye ve muffinler için pişman değilim, bize ait şahane keyiflerdi hepsi. Sonra yavaşça kortizonu bıraktım. Sonra bir gün kalktığımda balkabağı gibi şişmiş olduğumu fark ettim. Sanki bir gecede almıştım hepsini, öyle şaşırdım. Ondan sonra her ayakkabı bağlama denemesi bir işkenceye döndü, 20 metre yürümek (hele de yüzümde maskeyle) dizlerimi, nefesimi yorar oldu. Kışlık bol giyisilerin mevsimi geçip de yaz gelince ve üstüme Large pantolonlarım ve tişörtlerim bile sığmayınca sıkıntı iyice arttı. Her şeyimle bir pehlivan gibiyim artık. Kortizonu bırakınca kilo kendiliğinden gidiyor diyorlardı ama 3 aydır kendiliğinden de, aç kalsam da pek bir şey gitmedi. Ben de iki gün önce saçlarımı kısacık kestim, pek havalı oldu, Evrim çok beğendi, o çok beğenip durdukça ben çok sevindim. Artık görünüşümde en azından iki değişiklik var fark edecek.

Jane the Virgin'i baştan izlemeye başladım Evrim'le. Hala çok seviyorum, her karakteri, tüm abartılı sahneleri, latin renklerini ve dilini. İyi gelen dizileri, filmleri ve müzikleri etrafıma toplamaya devam ediyorum. Balkonda yeni bir örümceğim var, biraz büyük, biraz amatör, ağını hep sabaha uçup gidecek yerlere kuruyor, her akşamüstü tekrar üşenmeden örüyor, onu izliyorum. Bu yazın böyle olacağını hiç düşünemezdim, böyle bir salgın yaşayacağımızı da tüm karamsarlığıma ve endişelerime rağmen aklıma getiremezdim. Bu şaşkınlığı ve şoku sindirmeye devam edeceğim. Acelem yok, yapacak bir işim yok, resim yapasım zaten 5 aydır yok. Sorun değil, zaman geçsin. Eş olmayı sevdim. Bu evde olmayı sevdim. Annemin yanında olmayı özlemeyi hiç aşmadım, aşmayı da düşünmedim. Her akşam tüm minnetlerimi saydığım güzel bir duam var. Ben gerçekten hala çok şaşkınım.

18 Haziran 2020 Perşembe

Hep özlediğim yazın başı.

  16 Haziran. Bir başka doktor odası. İkimizde de ikişer kat maskeler. Allerji hakkında bilgi almak isterken, doktorun dikkatini iki ay önce çekilen EKG kağıdım çekiyor, sonraki 20 dakika bana miyokardit geçirmiş olduğumdan, kalp kasımı tutan bir enfeksiyondan, bunun çok ciddi olduğundan bahsediyor. Boş gözlerle arada birbirimize, arada doktora bakıyoruz. Doktor hemen oradan çıkar çıkmaz yeni EKG çektirmemi istiyor. İkişer kat maskelerimiz altında terleyerek, ben sürekli çarpıntıyla ve nefessiz kalarak kesildiğim için durarak, bir şekilde çektiriyoruz yenisini.

  Bugün doktora gönderiyorum. ''Seni bir kardiyolog görsün.'' diyor. Hemen yarına randevu aldırıyor.

  Bu yaz akşamında son birkaç ayı, son birkaç günü düşünüyorum. Arkada Backstreet Boys çalıyor, vantilatör dönüp duruyor. Ne kadar çok korktuğumu, ne kadar uzun zamandır korkuyla teşhis beklediğimi hatırlıyorum. Sonra da şu an ne kadar sakin olduğumu, hatta uykulu ve keyifli.

  Virüste ikinci dalga çok daha fena olacak diyor doktorlar. Ona da hissiz ve sakin yaklaşıyorum.

  Pazar günü milyonlarca insan sınavda, okullarda dipdibe olacak, virüs partisi olacak bu çirkin şehirde. Ne yapabilirim, daha ne kadar korkabilirim ve kendimi, sevdiklerimi koruyabilirim ki...

  Korkudan ve endişeden başka hislere ihtiyacım var. O hislerin yarattığı duyguları hatırlamaya çalışıyorum. Her şey çok hızlı değişiyor, ben giderek yavaşlıyorum.

  Denize girmeyi çok özledim.

11 Haziran 2020 Perşembe

En zor zamanlardan sonra

  İçimi dökmeye, anlatmaya nereden başlayacağımı en azından 2 aydır düşünüyor olmalıyım. Ben yaşadıklarımızı kendime bile izah edemedim ki, neden oldu, neler oldu, nasıl atlattık, ben nasıl hayatta kaldım o kadar acıyla.

  En son yılbaşına 5 gün kala yazmışım. Geriye dönüp bakınca, o haftaki (ve sonraki iki hafta daha) çok mutlu, umutlu, gayretli halimden utanıyorum, acıyorum ve öfke duyuyorum. ''Aptal kız! Her şeyin iyi olacağına nasıl da inandın, nasıl da heveslendin, gerizekalı!!'' diyorum kendime hırsla. Yılbaşı gecemiz o kadar romantik ve güzeldi ki, sonraki hafta yine aşk dolu, gecikmiş balayımızı planlıyorduk. Ocak ayının ilk Cumartesi günü gideceğimiz karlarla kaplı göl kenarı tatili için, bana inanılmaz sıcak tutan botlar aldı, pofidik kalın çoraplar aldı, ben bir hevesle ekoseli yün mini etek aldım, kafamda kombinler yaptım. İlk defa bir kışı depresyona girmeden, çalışarak, umut dolu geçiriyordum.

20 Ocak civarı bir Cumartesi sabahı, dudağımın patlayacak kadar şiş, çenemin iki katı boyutuna kadar genişlemiş olduğunu fark ederek dehşet içinde uyandığım o sabah... O ilk şok, ilk travma ve korku hala içimde. Yine de sonrasında olacaklardan habersiz, hatta dudaklarımın haline gülerek masada kahvaltı yapışımız, sonra aheste aheste acile gidip, daha sonra bir sürü kez takılacak Avil dekort serumlarının ilkini taktırmamız. Benim 2 aydır süren ve anlam veremediğim ürtikerimin her yerimi kaplamış olması. Bunların hepsi aynı anda yaşandı, Parasetamol içeren tüm ilaçlara alerjim olduğu o an kesinleşti. Sonraki günlerde yüzümün farklı bölgeleri şişmeye devam etti, bazen tek gözüm kapalı uyandım, bazen üst dudağım alt dudağımı kapatacak kadar şiş uyandım, bu arada ürtikerin inanılmaz kaşıntıları ve her yanımı saran döküntüler devam ediyordu. Doktorun verdiği sabah akşam kortizon iğnelerini yaptırmaya acile günde 2 kez gidiyorduk, sabah annemle, akşam Evrim'le. Henüz bilmiyorduk bunlarla bitmeyeceğini, asıl kabusun yola yeni çıktığını.

  Acildeki iğne tedavisinin bitmesine yakın kollarımda önce sızlamalar, sonra şiddetli ağrılar başladı. O ağrı ne zaman şiddetli bir ağrıdan, beni avaz avaz haykırtan ve nefesimi kesen, kollarımın koptuğunu hissettiren bir acıya döndü hatırlamıyorum. Hayatımın en büyük acısını ve ağrısını yaşıyordum ve tüm ağrı kesiciler yasaktı. İroni her zaman en büyük sınavlarımdan biri oldu ama bu en beteriydi. Romatolog günlerimiz başladı, ilk haftalarda evimizin karşısındaki klinikte olan doktoruma yürüyebiliyordum. Her gece başka bir olasılık için hep birlikte korkarak ve ertesi gün yapılacak testleri araştırarak geçiyordu. Romatizma, lupus, kalp hastalıkları, damar hastalıkları, tümörler, doktor olabilecek şeyleri saydıkça ve testler bunları eledikçe, hem sakinleşip hem iyice sinirimiz bozuluyordu. Cerrahpaşa'daki kan testi için bekleme salonunda, önümüzde 190 kişi varken, annemin kolundan tutup getirdiği laboratuvar hekiminin, benim Evrim'e yaslanmış hüngür hüngür ağlayan ve dizlerim titreyen halimi görüp ''Bu kızın testini çabuk halledip gönderin'' demesi, annemin yarattığı bir başka mucizeydi. 2 aya yakın, her gün avazım çıktığı kadar ağladım, acıya dayanamayıp ağladım, tuvalete Evrim ve annem eşliğinde gidip gelirken ağladım, bacaklarıma da sıçrayan ağrının şiddetiyle, oturmayı ve kalkmayı kendim başaramazken ağladım. O korkunç günlerin travması ne benden, ne annemden kolay kolay gitmeyecek, biliyorum. Sonuçta neyim olduğunu tam olarak öğrenemeden, teşhis olarak birkaç tahminle ve 2 ay boyunca kullandığım yüksek kortizonun hediyesi olan 15 kiloyla, Mart ayını yarıladım. Annem, Evrim, ben ve Şeker hep bir aradaydık, bu da o korkunç günlerin tek güzel tesellisi olarak beni daima gülümsetecek.

  ''Havalar güzelleşiyor, artık bol bol yürürsün, bu kiloları kolayca verirsin'' derken herkes, illet Corona salgını başladı. Ben zaten kullandığım kortizon miktarından dolayı düşük bir bağışıklık sistemi ve virüsü kapmam halinde en temel ilaçları kullanamayacak olmamla, daha da zor bir psikolojiye girdim. Annem ve Evrim de beni korumak için başka zor psikolojilere, fedakarlıklara, hazırlıklara giriştiler. Anne ve oğul olarak o kadar iyilerdi ki, beni korumakta, o evde düzeni ve huzuru sağlamakta, beni telkin etmekte. Şeker de hep yanımdaydı, aslında o dev tedirginliği ve karamsarlığı çıkarırsam, her şey hep istediğim gibiydi.

  Bir şekilde bahar bile geçti, yaz geldi. Annem, ben ve Şeker aile evimize döndük, tam 4 ay sonra. Kortizonu bıraktığım hafta anjiyo ödem ve ürtiker kaşıntıları, kronik hale gelmiş halde geri döndü. Son 2 aydır her gün kaşınıyorum ve bir yerlerim ürkütücü biçimde şişiyor ama kollarımdaki o parçalanır gibi acı geçtiği için, her şeye razıyım. Son 1 aydır da çeşit çeşit antihistaminiklerle gün boyu uykudayım. Salgın devam, rakamlar hala yüksek ve korkutucu, psikolojisi çok zor ama bir şekilde idare ediyoruz sanırım.

  Bu süreç bir şekilde tamamen bittiğinde ve sağlığıma kavuştuğumda, boş gözlerle tanıdık bir denizi ve gökyüzü izleyerek, rahat nefesler almaya çok ihtiyacım var. Fiziksel acıdan ve korkudan ibaret olduğum o iki ayı, sonrasında gelen salgın dönemiyle kalbimde taşıdığım ve hala içimi kopkoyu ve dapdar yapan korkuları bırakmak için bir denizin şefkatine ihtiyacım var. Hala tuvaletin kapısında bacaklarım titreyerek ve kollarım tutmaz halde ''Yürüyemiyorum'' diyen halim aklıma kazınmış halde, biliyorum ki annemin de öyle. Ah annem, pamuk yüreklim, şifacım, beni o kadar iyi ettin ki. Zencefil çayları, tepsi ile getirdiğin kahvaltılar, kollarımın ve bacaklarımın altına koyduğun yastıklar, gördüğün acıya dayanan anne yüreğin, ben düzelmeye başladıkça izlediğimiz filmler ve diziler, üçümüzün masada (ben koltukta) yediğimiz yemekler. Karantinanın bizdeki kısmını sanırım gülümseyerek ve sevgiyle hatırlayacağım. Biz o ufak evde bir düzen kurduk, elele aştık en zor zamanları. Dilerim en zoru geçmiştir, dilerim artık anne yüreğin hep iyilikleri ve mutlulukları görür.

  Bir şekilde yazdım. Yazarken ve hatırlarken bile yıprandım ve yoruldum ama hafiflemiş hissediyorum. Bunları tekrar dönüp okuyacağımı sanmıyorum, içimden atmak, kendi kişisel arşivime kaydetmek ve her şey geçtiğinde unutmak istediğim birkaç ay sadece... Öyle kalmasını dilerim.






26 Aralık 2019 Perşembe

Christmas

Gece normal başladı, sıradan, yemekle ve çayla
Sonra süslü bir şarap verdi eşim, içtim. Bugün ikinci kez ''eşim'' demiştim, bir de buna içtim.
Süslü şarap elmalıydı, alkol oranı yüzde 14 bir şeydi, sırf o yüzden içtim.
Yılbaşı alışverişleri yaparken, kendime bir Edip Cansever kitabı almıştım, okumaya ondan başladım.
Sonra hoşuma gitti, canım diğerlerini de çekti, çekince çektim çıkardım.
Turgut Uyar'ı da okudum, Cemal Süreya'yı da okudum, sadece en sevdiklerimi ve kenarı kıvrık sayfaları okudum. Okudukça derinleştim, bir ara fazla derinleştim, bir bardak suyla önlemimi içtim.

Sonra likit şiire geçme vakti geldi, televizyonda bilmem kaçıncı kez dönen Marriage Story'i durdurdum. Hole'u açtım, Courtney Love kendini çekiştirerek gökyüzünün ametistten yapıldığını haykırıyordu, ben de 20 yaşındaydım, daha da keyiflendim. Süslü şarap sonunda bitti ve amacına ulaşmıştı, iyice keyiflendim.

Bu geceyi buraya kaydederken sarhoş olduğumu biliyorum ya, gürültü de arkadan geliyor ya, ben de 33 bir 20 gibi heyecanlıyım ya, bunu kaydetmeliydim. Hediyeler tamam, şiirler tamam, ışıklar tamam. Birkaç kırlangıcım daha var gibi şanslı hissediyorum.


8 Aralık 2019 Pazar

Aralık ayının başları

  Çok güneşli ve sıcak bir Kasım'dan sonra geçen hafta pıt diye kışa girdim. Durdum ve fark ettim, aaa gerçekten kışa girdim ve kıştayım, dedim. Kendimi çok korkuttuğum şeylerin sakince ve bir kerede olup bitivermesini hep hayranlıkla izlerim, iğne olmak gibi, hiç sevmediğim biriyle zor bir şeyi konuşmak gibi, asla gözümde büyüttüğüm kadar berbat olmaz. Sonrasında bir bardak çay içip rahatlarım. Geride kalmıştır.



  Bu kışı bir sürü etkinlikle doldurdum. Workshoplar, seminerler, yazılacak yazılar ve resimler ile dolu bir zaman dilimim var. Bugün haftalar sonra ilk Pazar günü aile evimdeyim, iki gecedir Şeker'le uyuyorum ve bu olabilecek en muhteşem şey, en özlediğim şey. Sürekli köklerimden söküldüğümü ve tekrar tekrar dikildiğimi hissederdim eskiden. Artık iki farklı yerde büyümekte olan bir ağaç gibi hissediyorum, umarım bu duyulduğu kadar tuhaf bir şey değildir, his olarak gayet sakin ve olumlu, beni yormayan bir durum. Yeni bir durum.
 
  Kalbim minnet duygusu ile dolu.

15 Eylül 2019 Pazar

Ufak adımlarla

  Bir hafta öncesi, huzurlu odamda huzursuz bir grip, sinüzit içinde bu haftanın nasıl geçeceğini düşünüyorum. Öncesinde keşke ikimiz de çok keyifli ve heyecanlı hissedebilseydik ama arka arkaya öyle terslikler oldu ki, sağlıktan iş hayatlarımıza, sıkıntı ile doluyuz. Geçeceğini biliyorum, daima geçer. Hiç bozulduğu kadar kötü halde kalmaz. Yine de şu an sağlıklı ve enerjik hissedebilmek, ona da işlerin iyiye gideceğine dair umut verebilmek isterdim. Olmadı. Olsun.
 

  Yine de bu yaz güzel geçti. Sıfır tatil, sıfır deniz, hep kan ter içinde atölyede öğrenci stresleri ile uğraşmak olsa da, ben bu yazı güzel ve hafif hatırlayacağım ve buna çok çok ihtiyacım vardı, minnet doluyum. Geceleri sırt sırta masalarımızda otururken, ben resim yaparken onun oyun oynaması, arada kalkıp sarılmak ve balkonda oturmak, alt komşunun komik gürültülerini dinlemek, sonra masalarımıza geri dönmek. Annemle yeni dizi keşifleri, bir gün çok yiyerek, bir gün aç kalarak ama daima kupa kupa çaylarla ve kedi Şeker'le keyifler yapmak. Aklımda iyi şeyler kaldı. İyi bir yazdan sonra aynı oranda iyi bir kış ummak çılgınlık mı bilmiyorum, aslında artık kış mevsimlerine nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyorum. Kış, her sene elimi kolumu ısıran, beni iyicene hırpalan kuduz bir köpek gibi, onu nasıl sevip yaklaşacağımı asla çözemiyorum. Bir yerde uzlaşmamız gerekiyor, bir yerde geleceğini ve geçeceğini kabullenmem gerekiyor. Serotonin inhibitörlerinde boğulmadan, yataklarda fenalaşmadan ve içim kapkaranlık olmadan geçecek bir kış diliyorum. Bunun için ufak adımlarım var, çok ufak adımlarla, çok sakin bir şekilde kışa yaklaşmayı deneyeceğim. O da umarım bu sefer beni fazla hırpalamayacak, dokunmadan geçecek.

 

  Bir hafta kaldı. Ne hissetmem gerektiğini az çok biliyorum insanlardan. Ama ben hiç o şeyleri hissetmedim, evlendikten sonra da kuruma farklı bir gözle bakmayacağımı biliyorum. Ben evliliği hiçbir zaman gerekli görmedim ve zaten birbirinin eşi olan bir çift için bunu istemedim. O gün iyi vakit geçirmekten başka bir beklentim yok, bir de şu gripli sinüzitli durum geçerse, kendimi daha çok motive hissetmeyi deneyeceğim. Ayakkabılarım vuruyor ve gelinliğim (her ne kadar kendisine vurulmuş olsam da) hiç rahat değil, makyajımdan ve saçımdan da pek emin değilim. Emin olduğum tek şey, her şeyin çabucak geçmesi ve bizim normal, sakin, zaten eş olduğumuz yaşamımıza geri dönmemiz.

12 Ağustos 2019 Pazartesi

Ağustos ortası, hafif, iyi

Ben yazı eteklerinden tutup çektikçe, yaz hızla salınarak yürümeye devam ediyor, kaçıyor ve kovalanıyor. Şeker'im grip oldu, geçen Temmuz'da bizi çok korkutan o rezalet hafta kadar olmasa da, yine düşünceler aldı beni. Sen ne ara büyüdün de yaşlandın? Sen ne ara bana kısıtlı bir vaktimizin kaldığını düşündürür oldun; hatta bunu düşünmeden seni izleyemez oldum? 15 diyorum, ''Ooo çok yaşlııı'' diyorlar, içimden küfrediyorum, dışımdan 20-21 yaşındaki kedileri söylüyorum ufak bir sesle. Şeker benim ruh eşim, kedi gözlerinden ben kendi ruhumu görmüşüm, onun bakışları altında büyümüşüm, yaş ne ki, gerçek bir yaşı var mı ki? Demek ki var da, sık sık hasta olmaya, gözden uzak köşelerde yatmaya ve kucağıma alınca hafifçe inleyip mızıldanmaya başladı benim kuzu göbeğim. Olsun, hepsi birlikte süreceğimiz yaşama dahil, tüm süreçlerimde yanımda oldun ve şimdi ben tüm süreçlerinde patinden tutup sana gençliğini anlatacağım, ne çok eğlendiğimizi, ne çok seni sevdiğimi.

 

  Kaktüsler devam, her çeşit boyayla, bu aralar akrilik kalemler ve üstüne yağlıboyayla. Beşiktaş'taki evde kurduğum masa büyüyor, kuru çiçekler, dallar, mürekkepler ve yağlıboyalar arasında, gece geç saatlere kadar boyuyorum, arkamda sevdiğim çocuk bilgisayarda oyun oynuyor. Yaz vakti bu sırt sırta verip kendi halimizde takıldığımız, sonra iki bira ya da iki kupa çay alıp balkona çıktığımız anlar, her şey. Olayın tüm özü ve benim daima odaklanmam gereken anlar bu anlar. Aynı zamanda da gelecekten beklentim, bunların böyle sürmesi, ne eksik ne fazla.

 

Denge üzerine düşünüyorum, belli ki hayatımın bu yaşlarında ve döneminde en büyük çalışmalarım ve çatışmalarım denge üzerine olacak. Güneşin tepede olması ve giyisilerin hafif olmasından aldığım güçle, bu haftalarda dengeyi daha rahat kuruyorum. Onun kardeşi olan düzenle henüz tanışmadım, bir düzenim yok, düzene dair bir fikrim de yok. Hala uyandığım odanın hangi odam olduğunu düşündüğüm birkaç saniyem oluyor sabahları. Denge üzerine düşünürken, belki de bu unutkanlıklara ve şaşkınlıklara o kadar önem vermemem gerektiğini, sadece yaşayıp görmem gerektiğini fark ediyorum. Şimdilik bu fazlasıyla yeterlidir, sonrası için de iki fincan çay ile düzene bakarız.