21 Temmuz 2014 Pazartesi

işte o şeyler hiç öyle değil

   Bilmem ki romatizmam çıkar mı? Bileklerimdeki bu geçmeyen ağrı ürkütüyor, çizim bile yapamıyorum.
  Bilmem ki ''Umarım romatizma değildir'' derken, üç gün içinde acıdan ve korkudan ''Umarım romatizmadır''a nasıl geldim? Elime kalemi aldığım an şiddetleniyor meret.
  Halbuki yeterince minnet ve huzur dolu olduğumu, her şeyin bir süre tamamen yolunda gideceğini düşünüyordum (umuyordum.) Demek ki, biraz daha sıkıntı gerekiyormuş. Peki. Peki.
  Şu bol yağmurlu ve sancılı bir haftada, çok güzel filmler izledik, yemekler yedik. İyi bakıldığım için şanslıyım. Hayat güzel ve tuhaf.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Şeker kokan kedi.


  Tüm hayatım boyunca daha kaç kedim olur, kaç patiyi öperim, kaç kediyi severim, bilmiyorum... Ama sen hep en özel, en derinlerimdeki, kendi varlığım haline gelmiş kedi olarak kalacaksın. Bugün ipek gibi tüylerini severken, 10 yaşına geldiğini hatırladım bir kez daha, içimi hüzün sardı. Bana baktın dönüp ''Sana 38 yaşına kadar yaşamaya söz verdim, daha yanındayım şapşal'' dedin. Şaşı bir kedi bana her şapşal dediğinde güldüğüm gibi, güldüm. 42 ol, 55 ol, yaşın önemi kalmasın Şeker. Sen benim kedi kızkardeşimsin.

13 Temmuz 2014 Pazar

seni sevmek çok kolay

  Ben seni öpebildiğim her an öpmeye devam ederken, artık başka hiçbir şey dilemem. Bıyıklarının çok az üstü, yanağının hemen yanı, güldüğün zaman şişen o minik şeker yanak parçası, benim ana öğünüm. Sana 6 yıl önce şeker yanak derken, ben de bu kadarını tahmin etmezdim. Gelecek bu kadar belirsiz ve kaygı yüklüyken, neyi sevdiğimi, neyi iyi yaptığımı keşfederek, çalışarak ve yorularak günler geçerken, serin bir havanın ve rüzgarın çılgınca özlemini duyarken,

  bir çocuğun dudağının kenarında, benim tüm minnetlerim ve huzurlu iç çekişlerim saklı.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kaktüs, kedi, çay

  Üst katımda yaşayan ailenin kızı, baygın ve tatlı bir melodi çalıyor klarnetiyle. Klarnet mi tam emin değilim aslında, ama çok güzel ve çok ağır bir fon müziği yaratıyor, çok güzel ve çok ağır bir Temmuz sabahına. Tül perde havalanıyor nadiren, her havalandığında ''Ah'' diyorum, ''Esmeye başladı.'' Tül perde diniyor. Perdeler bazen diner, rüzgarı pek kaale almadan.

                                     



  Sokağımızın başına büyük bir çiçekçi açıldı. Ama tam çiçekçi değil, sera gibi biraz. Bütün bahçeye ve sokağa kadar yayıldı saksıları, her önünden geçtiğimde kapılıyorum, eve kucağımda yeni bir yeşil bebekle dönüyorum. Geçen gün anneme ''Dinazor kulağı'' diye bir şey aldım, saksı içinde küçük bir canavar. Ama çok çekici, tüm kaktüsler gibi. Böyle bir çiçekçi dükkanı-sera açmak en ufak hayallerimden biri, aslında annem için kurduğum, ama kendim de sebepleneceğim bir hayal. Ben ona yardım ederim, sayısız kaktüs fidesi yaparız, succulent'ler yetiştiririz, elbette meyva ağaçları fideleri de olur. Beşiktaş'taki balkonumda domates ve salatalık büyütüyoruz sevgilimle, o da artık bitki yetiştirme işine bulaştı, o da artık boy boy saksıların, besleyici toprağın ve suyun yarattığı mucizenin içinde. Bitkiler, iyi geliyor.



  Atölye tatilde ve bomboş. Sessizlik içinde boyuyorum, boyadıklarımı kurumaları için asıyorum, geçip uzaktan bakıyorum. Artık tespit ettiğim hatalar öfkelendirmiyor, evet hala oradalar, ama tek söyledikleri ''Gel ve biraz daha uğraş'' Peki, peki. Çalışma ortamım darmadağınık, bu hafta Ikea yolları göründü, yeni bir sandalye (plaj sandalyesi alacağım, plaj sandalyesinde resim yaparken kendimi sahilde hissedeceğim.) bir yeni komidin, bir ufak tabure (yeşil.) bir de yere minder, bu benim için değil, iki kuduruk kedi için.


Şeker'le bu sabah yarım saatten fazla cilveleştik. O göbeğini açtı, ben daldım. Ben konuştum, o miyavladı. Sonra birlikte miyavladık ve konuştuk. Şeker'li sabahlarım hepsinden güzel, sabahları onun en sevilesi, uysal ve şaşı hali. Bir bebeği yaratmış ve ona yaklaşırmış gibi, tüylü tombik bebeğime sabahları doyamıyorum. 
Bu yaz belki de güzel geçer. 

6 Temmuz 2014 Pazar

Bugünler yenidir.

  1 hafta ya da 10 gün kadar önceydi. Pek heyecanlanarak, çok gerilerek, kendime hiç güvenmeyerek gittiğim sanat kampının çok iyi geldiği, resmimin ''kabasını aldığım'' ve çok iyi dostlar edindiğim, mutlu günlerdeydim. Biriyle tanıştım. Bir fotoğrafçı, psikolog, bana göre şifacı ve özel insanlardan biri.

  O gün ağaçların ve çalılıkların arasında, çimenlere oturduk karşılıklı. Konuştuk, konuştu, gözlerimi yumdum, derin nefesler aldım, zihnimin ve hafızamın derinliklerine indik, etrafı topladık. O gün içime bir huzur ve mutluluk yerleşti. Benimle her yere geldi, benimle yemek yedi. O huzur yanımdan hiç ayrılmadı ve bir bütün olduk. Sevgilim beni almaya geldiğinde fark etti, kendim zaten günlerdir farkındaydım, daha sonraları fark edenler de oldu, uzaktan selamlaştıklarım da.

  Artık her şey net. Ne yapmak istediğimi, ne boyamak istediğimi, kimleri yanımda istediğimi biliyorum. Ellerim sürekli kağıda ve tuvale dokunmak, gözlerim renk görmek istiyor. Ve sevmek. Ama öyle bir sevmek ki, hayata yeniden başlamak, kaldığım yeri unutarak.

  28 yaşımda hayat sadeleşti. Ben istediklerimi yapmaya başladım. (Daha önceleri istediklerim azdı, sessizdi) Hayat pek sade, pek rahat ve keyifli olabilirmiş, kalbi açık tutmak ve derin nefesler almak yeterliymiş.


20 Haziran 2014 Cuma

the table with a view


 ve bir köşesinde de kedim uyusun.
 fonda radyo eksen çalsın.
 çay ve kahve hep bulunsun.

19 Haziran 2014 Perşembe

havayla birlikte değişen

   Bazen bazı kelimelerin var olmasını istiyorum, en çok da sıfatların. Mesela ''hava şartlarıyla birlite hızlıca değişen ruh hali, insan, hal ve durum'' için bir tek kelime olsun, ben onu kullanayım kendim için. Şuan çok daha iyiyim, çünkü ''o'' oldu diyeyim. O oldu ben uyurken, bezgin bir akşamüstü uykusundan gökgürültüsü sesleriyle uyandım. Serinlemişti, esiyordu ve yağıyordu. Bendeki umutsuzluk bitmişti, uyumak ve yağmuru kaçırmak istemiyordum.


  Yeni tariflere bakmaya devam ediyorum. Haftalar önce sevgilimle okuduğumuz sağlık yazısından sonra, eti çok ama çok azaltmaya, sütü tamamen kesmeye, bütün yağları zeytinyağına çevirmeye karar vermiştik. Bunu her nasılsa bozmadan uygulama devam ediyoruz, hiç sıkıntı çekmeden hem de. Bizim kadar etobur iki insan, en son ne zaman et pişirdik ve yedik hatırlamıyorum, anlaşıp fast food'ları tamamen keseli ise iki yıl oluyor. (Pizza hariç, ah o muhteşem pizza'lar, onlar fast food değil de cennet yemeği sayılmalı) Böyle giderse bir gün, gerçekten temiz beslenmeye başlayabiliriz. Ve ona yemek pişirmek, ona da söylediğim gibi, ona sarılmak kadar güzel.

  Ben yazarken devasa bir gökgürültüsüyle camlar titredi. Asterix olsa ''Gök başımıza yıkılacak'' derdi. Asterix ve Kedi Şeker'in ortak bir noktası var. Faltaşı gibi gözlerle bana bakıyor ve bir açıklama bekliyor. ''Şeker'cim'' diyorum başını dalgın dalgın severken, ''Sen de o'nlardan birisin, havayla birlikte değişen.''

Biraz yağmur isteği

  Yapış yapış yaz günleri, her biri öncekinin aynısı, muhtemelen sonrakinin de. Neyi kaydedeceğimi bilmiyorum buraya, düşüncelerim hiç parlak görünmüyor, yaptıklarım bir zorundalık ile atılmış ufak adımlardan ibaret. Kaydetmezsem, gerçekleşmemişler gibi olur deyip, yazmayı erteliyorum.

  Cunda'da üzerimde olan o canlılık, her yerde gördüğüm renklerle içime dolan boyama isteği, aydın ve güzel insanlarla çevrili olmanın verdiği ferahlık ve umut, sanıyorum İstanbul'daki ikinci ya da üçüncü günümde tamamen kurudu. Etkisinin daha uzun sürmesini beklerdim, ama bu kirli kaos şehrinin ne kadar acımasız olduğunu çabuk unutmuşum.

  Bir yağmur yağsa bugün. Bu hafta her gün meteoroloji sayfasına takıntılı şekilde bakıp beklediğim o serin yağmur, bugün yağsa. Daha fazlasını beklemem.

13 Haziran 2014 Cuma

Cunda olduğu gibi.






  İşte ne kadar güzel olabilirse, o kadar güzeldi yine. Bu sefer, geçen seferki Cunda ziyaretlerimizden farklı olarak, evleşti burası, hem annem, hem benim için. Selamlaştığımız, gülümsediğimiz yüzler, her gün mutlaka uğradığımız yerler, nerede beklediğini bildiğimiz kedi ve köpekler yerleşti zihnimize. Bir de üstüne karşıma hep şaşı kediler çıkmaz mı, kucağıma oturup mırıldanmazlar mı, bende bir neşe, bir neşe...

Biliyorum, yakın bir zamanda buraya taşınmaya başlayacağız. Bahçemize çiçekleri, ağaç fidelerini alacağımız sera bile belli, her gün önünden geçerken içimizden seçtik hepsini. Taşkahve'nin eli ve ayağı Mustafa Bey, Çarşı'daki tatlı ve nazik Gül Hanım, gür kahkahalı Aşiyan Osman falan, hepsi hazır. Kediler ve köpekler hazır. Onların kulaklarına tek tek fısıldadım, ''Bir gün hiç dönmeyeceğiz buradan.''

30 Mayıs 2014 Cuma

into the storm

  Fırtına, bütün gürültüsüyle yaklaşırken bavulumu topladım. Kedim benden daha hüzünlüydü, kısa bir an için. Sonra ben ona fısıldadım ''Uslu dur tüylü bebeğim, köfte patilim uslu dur, bir haftaya döneceğim, iyi bir kız ol'' dedim. Olabilecek en iyi kız olduğunu bile bile. Başka, daha büyük bir fırtınaya doğru gidiyorum. Annem bu akşam telefonda, denize yıldırımlar düştüğünü söyledi, bayılır izlemeye. Ben biraz ürkerim, o sesler gelirken, otel odasında kitap okumayı severim.

  Birbirinize iyi bakın. Cumartesi günü sakin olun, zarar görmeyin. Artık bizden, kalbi temiz, özgür kimse zarar görmesin.

  Ben biraz deniz, biraz yağmur koklayıp geleyim.

26 Mayıs 2014 Pazartesi

sakinleştirmeyici

günler geçiyor, kaygılıyım
kaygılıyım, kaygılıyım

yedi yıl olmuş, kaygılıyım
dışarıda çok ses var, kaygılıyım
fazla yalnız kaldım, kaygılıyım
insan içine çıktım, kaygılıyım
kaygılıyım, kaygılıyım
3'ü 10 geçiyor, kaygılıyım
kedim çok sakin, kaygılıyım
başım çok ağrıyor, kaygılıyım

hayat pek garip, ben kaygılıyım
şaka yapmıyorum, kaygılıyım
ciddi değilim, komik değilim
kaygılıyım
siz nasılsınız? ben çok kaygılıyım.


23 Mayıs 2014 Cuma

John Lennon da haklıydı

  Eve dönerken babam ''Hayat umulduğu gibi değil, olduğu gibi'' dedi. Sessizce başımı salladım. Annemi Cunda'ya yolcu ettik, benim boş kalan koltuğuma ayaklarını uzatmasını söyledik. Daha eve dönmeden özlemeye başlamıştım. (ana kuzusu olmak bunu gerektiriyor.)

  Belki yine de gidebilirim. Belki her gün tekrar tekrar bıktığım bu şehri biraz daha çekmem gerekiyordur. Bilmiyorum ki, her zaman umulduğu gibi olmuyor işte.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Yollar güzel, yollar bitmiyor

  Mutlu olduğumuz anlar için utanmadığımız, aldığımız nefeslerin boğazımızdan rahat geçtiği, çok uzun saatler boyu bir denize bakarken kimsenin ilişmediği yerlere ihtiyaç duyuyoruz, yola çıkıyoruz yine. Cunda'ya (yine.) Bazı yerleri benimsemek, orada var olmak çok kolay, zahmetsiz. İstanbul'un tam tersi yerler benim için, çok değerli. Cunda öyle bir yer, güzel rüzgarlı, kahvaltısından akşam yemeklerine en sevdiğim yiyeceklerin ardı ardına geldiği, Taşkahvesi'nde gazete okuyarak içilen kahvesi tüm kahve keyiflerine bedel, her köşe başı mutlu (daha önemlisi karnı tok) kedi ve köpeklerle dolu, sokaklarında olmanın neşe ve huzur verdiği bir yer. Kendimi aylarca kaybettiğim bir şehirden sonra, kendimi bulmak ve sevmek için çok uygun yerlerden biri.







Eski rum evlerine bu sefer alıcı gözüyle bakacağız, içlerini gezeceğiz. Hayalim odur ki, bu sefer başaralım, ki bunu kendimden çok annem ve babamın beden ve ruh sağlığı için istiyorum. Artık bencilliklerim bitti, onlarla aynı şehirde yaşamak için tutturmalarım bitti, Ege'de olsunlar, artık iyi hissetsinler ve dinlensinler, çok istiyorum.

  Burada yorulup yanlarına gideyim, babam ada otlarıyla yemekler, salatalar yapsın, börek yapsın. Annem çayın altını yaksın, güzel şaraplar çıkarsın. Biz artık Ege'de bir aile olalım. İstanbul'da yaşamak sandığımız hayatta kalma haline, onlar dahil olmasın. Ben aşk meşk ile ve resim yapacak bir atölye ile yetinerek, olduğu kadar idare ederim. Olmadığı yerde ise, doğduğum şehire zaten hiç ait hissetmediğimden, oralarda yeni bir hayat kurmak güzel bir fikir artık.

  Şimdi tek düşündüğüm kedimle nasıl vedalaşacağım, biz yokken ne kadar miyavlayacağı, bir kez yaptığı gibi atlayıp bahçeye kaçmaması. Benim kedi bebeğim çok duygusal ve bağlı bir kedi bebek, kedi kızkardeş. Ben yine her gece Şeker'in fotoğraflarına bakarak uykuya dalacağım. Bir de sevgilim şeker yanağın. Ama özlemek de güzel, uzakta olmak da. Yollar güzel.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

hayatta kalmak

nefes alamadığın zamanlarda gökyüzüne bak
kuşların hiçbir şeyden haberi yok.

11 Mayıs 2014 Pazar

herkes ve başkası

ben bir gün olacağım
iyilerinden biri umuyorum ya, herkes ummuştur
en kötüsü de, en iyisi kadar (belki biraz daha az)
iyi olduğunu da başkası söylemeden inanmazsın.
ama ben bir gün başkasına soracağım.
''ben bir başkasıdır'' dedi ya Rimbaud, ben onu unutmuş olurum.

ben de herkes kadar, eh işte.

herkes en başta söz veriyordu ya
biz nasılsa farklı...
o öyle olmamıştı işte, herkes ondan çok üzgün.
üzgün olduklarını da hep başkası söyler,
başkası söyleyince ikna olur herkes.
ben ne herkese, ne başkasına dahil olmak istemem.
eğer olmuşsam da, bu sözümü de unuturum.

büyük büyük sözler, kolay kolay unutulur.

ben de sonunda bir şeyler oldum. herkes ne diyor diye başkalarına sordum, hiç aldırmadılar. daracık bir düzyazı içinde, dümdüz sordum ''belki biz farklı oluruz?'' (kalabalık bir kafa sallama, ses bile yok) ''belki ben farklı olurum, çünkü gerçekten özel hissediyorum?'' (bir buruk gülümseyiş ki, bu daha çok koydu) peki, peki.

herkesleşirken ben, başkası olmanın keyfini süreceğim, olabilecek en düz şekilde. ama gerçekten yalnız olduğum bir akşamüstü vaktinde, ellerime bakarken, kendimi özel hissetmiştim.

Gökyüzünün yukarısında da yağmur var mı?

  Sizinle konuşmaya başlayalı birkaç yıl oluyor. Hiç tanışmadığım, tanışmadan tanıdığım bir anneyle sohbet ediyorum düzenli olarak, fısıldıyorum, gördüklerimi anlatıyorum, kendi anneme verdiğim gibi rapor veriyorum. Bunu çok severek yapıyorum, zaten sizinle aramda olan ilişki o kadar yoğun bir sevgi üzerinden şekillendi ki, bu sohbetlerin olmaması olanaksızdı.

  Özür dilerim, bugün oğlunuzun yanında değilim. Bana ihtiyacı var mı ondan da emin değilim, gerçi hep birazcık ihtiyacı olduğunu düşünmeyi seviyorum, kendimi önemli hissettiriyor. Ona yemek pişiriyorum, evi gerçek bir ev yapmaya uğraşıyorum, sevebildiğim her an seviyorum onu, yanında olup da sarılmadığım, öpmediğim tek bir gün geçmiyor. Oğlunuz iyi sevgili hanımefendi, oğlunuz muhteşem. Kimseyi sevmek böyle zevkli, eğlenceli bir uğraş olmamıştır. Onu izlemek, aldığı kararları, önüne koyduğu hedefleri, sakince ilerlemesini, başarmasını, ama mütevaziliğini asla bırakmamasını, hatta ne kadar güzel şeyleri başarıp da, kendini başarılı bile hissetmemesini izlemek, her seferinde şaşırtıyor beni, daha da gururlandırıyor. Onunla büyüyor olmak, ondan yeni şeyler öğrenmek gururlandırıyor beni. Mesela geçen gün taze fasulye ayıklamayı öğretti, bana kalsa akşam yemeğini 10'da yerdik, çünkü ona söylemedim ama ilk kez deniyordum fasulye yapmayı. Benim için kalanları da o ayıkladı, ben kestim, o ayıkladı, sessizce yanyana hazırladık. Ben yine bir tuhaf oldum, ona anlatamadım bu durumu da, eminim siz anlarsınız. Bir anne anlar bazı ufacık şeylerin değerli büyüsünü, verdiği sıcak neşeyi.

  Bugün hava beklediğimden de yağmurlu. İhmal ettiğim diğer evimde, eksikleri tamamlıyorum. Gönül alıyorum, anneme sarılıyorum. Ben gözlerimle ve içimden geçirdiğim sözlerle de sarılmayı başarıyorsam eğer, size de sıkıca sarıldım bugün, gökyüzüne bakarken. Bu çocuk var olduğu ve hayatıma girdiği için, kalbimin derinliklerini tekrar ve tekrar keşfettiği için, size teşekkür ediyorum. Yakında ziyaretinize geleceğiz yeni çiçeklerle, içten gelen kelimelerle ve aramızda kalan tüm verilmiş sözlerle.

4 Mayıs 2014 Pazar

My huckleberry friend...

   Tiffany'de Kahvaltı'yı ilk izlediğim yaşı ve hemen akabinde gerçekleşen Audrey Hepburn'e tutulmayı hangi yıl yaşadığımı hatırlamıyorum. Ama o günden sonra düzenli ve sık aralıklarla, bir kez bile sıkılmadan izledim bu filmi, daha doğrusu yaşadım. Her seferinde başka bir hissi keşfettiğiniz, ne kadar büyüdüğünüzü hesapladığınız film/kitap/müzik nasıl en sevdiğiniz oluyorsa, Tiffany'de Kahvaltı da öyle en sevdiğim film oldu. Kalabalık mekan çekimlerini, özellikle de 60'ların ev partilerini birebir yansıtan sahnelerini ayrı severim (ki hepsi mükemmel kargaşa yönetmeni Blake Edwards'ın ustalıklı ellerinden çıkma, çok neşeli ayrıntılarla doludur) New York'un caddelerinde, elinde kahve ya da sigarasıyla, ayağında babetleri ve üzerinde çok şık trençkotuyla Audrey Hepburn'ün sahnelerini izlemeyi ayrı severim. Bu filmden sonra Audrey'nin pek çok portresini yaptım, onun güzelliğine olan hayranlığım bitmek bilmedi çünkü. Hala da bilgisayarımdaki sinema klasöründen en sevdiğim hallerine bakarım canım çektikçe.


  Bugün yine içimden geldi, ilk seferki huzurum ve hayranlığımla izledim bu filmi. Tam da Audrey Hepburn'ün doğumgününde. Yine içim güzelliği ve zerafetiyle doldu. Bilemiyorum ki kahverengi, biçimsiz bir kazakla bile onun kadar şık görünmek, incecik bir yüzde böyle kalın kontürlü kaşların bu kadar kusursuz bir güzellik yaratması mümkün müdür? Filmin en sevdiğim sahnesini birkaç kez başa aldım. Audrey'nin pencere pervazına oturduğu, ağır ağır gitarını tıngırdatıp ''Moonriver''ı söylediği o güzel sahneyi. Henry Mancini'nin muhteşem bestesini Audrey seslendirdiği zaman, ben sakince hayal kuruyorum, bu şarkıda dans etmeyi, hemen hemen hiç dans etmeyen bir çocukla, içimizden geldiği gibi, kimseler görmüyormuş gibi. Israrlarımı kıramayıp çok tatlı bir şekilde, Beyoğlu'nda bir terasta ilk dans edişimizde olduğu gibi. O çocuk benim ''huckleberry friend''im, bu şarkı ikimizin şarkısı. Audrey Hepburn'ün doğumgünü şerefine bir kez daha dinleyelim o zaman,

http://www.youtube.com/watch?v=ZZHTT-6JNws

Two drifters, off to see the world
There’s such a lot of world to see
We’re after that same rainbow’s end, waitin’ ’round the bend
My huckleberry friend, moon river, and me

3 Mayıs 2014 Cumartesi

siyam güzellemesi

  Siyam kedilerine bayılıyor oluşumun çocukluğumdaki ilk kedim Gümüş'le geçen üç yıl ve sonrasında gerçek anlamda ilk kedim olan Şeker'le geçen sekiz yıldan bağımsız olarak, bu yaratıkların görünüşüne, karakterine ve tarihine duyduğum büyük ilgiyle alakası var. Köpeğe en çok benzeyen kedi türü derler siyamlar için, birçok bakımdan doğrudur. Diğer kediler özgür ve bağımsızdırlar, kendi başlarına saatlerini geçirebilirler, hatta mutluluk içinde yaşarlar tek başınalıklarını (bu da kedilere duyduğum hayranlığın sebeplerinden biri ya) Siyamlar öyle değil işte, sahibine bağlı, çoğu zaman bağımlı hatta. Mısır'daki rahip kedilerinden, Tayland'daki keşişlerin kedilerine uzanan yolculukları, genlerine inanılmaz bir koruma ve bekleme güdüsü işlemiş, bunu ancak siyam kedileri olanlar bilir. Şeker'in ilk zamanlar sabaha karşı uykumda yaklaşıp, burnunu ağzıma dayayıp nefesimi kontrol etmesine inanamazdım, birkaç kez sırf tepkisini merak ettiğimden nefesimi tuttum ve patisiyle ağzımı itmesini, yoklamasını hayretler içinde izledim. Artık sabaha karşılarımız bir ritüel, hayatta olduğumu ve onu çok sevdiğimi biliyor, buna güveniyor (Sokaktan kurtarılan her hayvan gibi, bu güveni duyması çok uzun zaman aldı.) sabaha karşılar ikimize ait, karşılıklı sevgi gösterileri, birbirinin üzerine doğru gerinmeler, tırrlamalar, purrlamalar eşliğinde geçiyor. Bir de pek sohbeti yapılmayacak tuvalet ziyaretlerimiz var, anlatması da tuhaf ama Şeker beni ve annemi en ufak tuvalet ziyaretine bile asla yalnız yollamaz. İşimizi bitirip çıkana kadar çamaşır makinesinin üzerinde gururla dikilip bizi izler. Eskiden ''bebeğim sapık mısın sen'' dediğimde, ''hayır efendim, burası türlü tehlikelerle dolu, sizi koruyorum ben, sen işine bak'' derdi. ''bütün manyaklar bir eve toplanmış, sağol eksik olma canım'' diyerek razı gelirdik. Şeker hep çok komikti, çıkardığı yerli yersiz tuhaf sesler (miyavlama diyemiyorum onlara) güzel şaşı gözleri, sakarlıkları, neşelenip evin bir ucundan diğerine at gibi koşturması... hala en çok ona gülerim, en çok ona sevinirim.



  Artık geçen yıllardaki gibi her gecem kedimle birlikte geçmiyor, haftanın daha az günü bu evde, daha çok günü yeni,diğer (malesef kedisiz) evdeyim. Çok özlüyorum kızlarımı, üçümüzün bir arada olduğu saatleri. İki gün önce hasta olarak geldiğim aile evimde yatağıma girdim, girmemle ateşimin iyice yükselmesi ve bitmeyen uykulara dalmam bir oldu. Elbette ki asil bekçim ve koruyucum beni yalnız bırakmadı ve kolumun altındaki yerini aldı. Dün ben yataktan hiç çıkmadım, o da bir kez bile çıkıp yemek yemedi, başımdan ayrılmadı. Arada bir patilerini koluma yaslamak dışında pek hareket de etmedi sevgili kedi kızkardeşim. Ona boşuna kedi kızkardeş demiyorum, yapabileceği en güzel şekilde ilgileniyor benimle, gerçekten de iyi ediyor bir şekilde.


  Bir de tüm bu saydıklarımın iki-üç katını yaptığı annem var. Onunla ilişkisi apayrı, ona cidden tapıyor. Annem gerçek bir kedi annesi, bebek gibi baktı Şeker'e. Onun koyduğu kuralları ve uyguladığı disiplini ben mahfettiğim için arada kızar bana, haklıdır da. Şeker ise tüm yemeğimi paylaşmaktan, hiç hoşlanmadığı bir şey yesem de illa ki tadına bakmaktan, yasak olan her yere benden yüz bulup çıkabilmekten, günün her saati uyuyabilme potansiyelimden memnun, bir kediye kızkardeş olmak da böyle bir şey işte.

25 Nisan 2014 Cuma

Like dreaming of angels


Çok güzel kadınlar tanıdığım ve onların resmini yapabildiğim için, açıkçası biraz, şanslı hissediyorum. 

Mavi ve yeşilin birbirine girdiği (bir noktada tam oldukları) bir alana ışık vurduğu zaman (ki ışık da bazen insan formuna bürünür, bu hatta en iyi ışık hallerinden biridir.) bunların üzerine magenta (yani böyle nasıl desem, kırmızı ve pembenin eşit, doygun, çarpıcı hali) bir bukle düşüyor ve o magenta buklelerin de bir sesi var. The xx- Angels (sesi o, açıkça duydum.) 

Bak ne kadar çok konuştum, güzel bir kadının gülümsemesi hepsini benden daha iyi anlatır aslında. 

23 Nisan 2014 Çarşamba

Ben seni nasıl susayım?

   Sana daha önce kimsenin bakmadığı bir açı var, derecesiz ve düzlemsiz bir açı. Tam oradayım seni izlerken, keşfedilmeden önce eksikliği fark edilmeyen bir buluşun, kaşifin aklına düştüğü andaki kadar heyecanlı, aydınlık bir zihin hali bu. (Ama benim kalbimin içinde bir zihin var.)

  Bütün güzel sözleri duyman gerek ama güzel sözlerin çoğunu kendime saklamam gerek. Bu benim içimdeki bitmeyen ikilemlerden biri. Karşımda bir Amerika, bir kimya formülü, bir yeni takım yıldız, bir elektrik akımı duruyor ve ben mantıklı olmak, sakin konuşmak zorundayım. Neden? (Çünkü terbiye, çünkü sükunet, çünkü pek çok nedenden dolayı böyle böyle işte.)

  Ben sana o an bir klişe söylemek istedim, çok istedim de söylemedim. (yok seni seviyorum değildi, bütün ''seni seviyorum''ların yaşandığı bir bahar gününde, o da kesmezdi.) 

  Ben şimdi burada da sustum. Bak ben cidden sustum. (Konuştuklarımı da ertesi gün geldim, sildim hatta)

  Daha sonra değil de, biraz daha sonra, kulağına söylerim.