5 Temmuz 2011 Salı

festival dediğin...


işte böyle olmalı.. yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş olmamım şerefine içiyorum. şu güzelim grupların hepsini bir festivalde izleyebilmek nasıl bir ütopyadır, düşünemiyorum bile.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

ev kadınının sakin ve mutlu bir günü...

haftasonu iki günümüzü geçirdiğimiz one love festivali, gerçek bir hayalkırıklığı ve yer yer işkence oldu. bu benim için muhteşem birşey. çünkü erkek arkadaşım festivallere gerçekten katlanamıyor ve bana yaz başında, hiçbirine asla katılmayacağını, kendisine bu konuda baskı yapmamamı söylemişti. ama sonra ne yaptı bu çocuk, gitti ikimize de bilet aldı, işten çıkıp koştur koştur festivale geldi benimle, maksimum 10 bin kişilik alana sığışmaya çalışan 18 bin kişinin kalabalığına katlandı, tanımadığı müzik gruplarını ses çıkarmadan dinledi, hiç güzel olmayan yemekleri yedi, gecenin bir saatinde yatıp bugün erkenden işine gitti.

bu kadar tatlı davranışlar ödüllenirilmeliydi elbette.

ben de girdim mutfağa. şimdiye dek ufak tefek şeyler ve pastalar, hamur işleri dışında doğru düzgün yemek yapmamıştım. şuan gün sonu, dört tencere yemek, bir de tiramisu yaptım. oluyormuş, sevince cidden oluyormuş dostlarım, sizinle mutluluğumu paylaşmak istiyorum. pişmek bilmeyen bifteğimi, yarısını süzgeçten yerlere döktüğüm makarnamı, unları top top olmuş çorbamı, ama laf edemeyeceğim mısırlı brokolimi paylaşmak istiyorum sizinle.

günün en güzel anı, yemekler pişip, ben çayımı elime alıp koltuğa serilince, ayşe hanım'ın kırıta kırıta gelip tırlayarak kucağıma yerleşmesiydi, herşeye değerdi bu. içten içe ''aferin kızım, adam oluyorsun, ben bu patilerle yemek yapamayacağıma göre, birinin erkeğimi beslemesi gerekiyordu'' dedi bana. tırnaklarını hafif hafif göbeğime batırarak keyif yaptı uzun uzun. sonra balkona çıkıp çayımızı içtik, çiçeklere su verdik.

şimdi ikimiz de kapıya bakarak bekliyoruz. çalarsa hangimiz daha hızlı koşacak, kestiremiyorum.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

one love öncesi

ne zaman bir müzik festivali olsa, o gün yağmur yağması şaşmaz bir kuraldır.

olan yeni aldığım upuzun lacivert eteğe oldu.. çimenlerde sevgilinin kucağında uzanma durumu yalan olacak gibi. ama suede dinlerken yağmur da pek iyi gider. kararsızım. ah yağmur, bir sürü çelişki ve acaba yarattın yine bünyemde.

istanbulda turist olmak

dün cihangir'de yürürken karşıdan italyan turistler geliyordu. üç kadın, gayet şık, neşeli, keyifli. bakkala girip bira aldılar. biz de aldık. sonra çıktık bakkaldan, onlar sağa, biz sola gittik.. aklım onlarda kaldı. istanbul'da turist olmak nasıl birşeydir merak ettim. nerelere giderdim, neleri çok severdim diye düşündüm.

muhtemelen en çok beyoğlu'nu severdim yine. tünel taraflarını ya da tarlabaşını daha çok. müzisyenler, beyefendiler, travestiler, öğrenciler ve başka turistlerin bir arada bu kadar uyumlu olması büyüleyici gelirdi muhtemelen. gördüğüm her insanın ve her kedinin fotoğrafını çekerdim. tünel'de bir hostelde kalırdım. her sabah başka bir yerde kahvaltı yapardım.

boğaz köprüsünden günde üç dört defa geçerdim bir. iyice sindirirdim o durumu, iki arada olmayı, güzelliğini. şimdi gidip gelmekten bıktığım tüm o hatlar, çok çekici gelirdi. eminönü ve karaköy hiç keşmekeş gelmezdi mesela, girebileceğim tüm pasajlara ve dükkanlara girerdim. taksim, galata, karaköy arasında yürürdüm, köprüaltında balık-ekmek, bira yapardım. midye dolmaya tapardım yine.

bir tanıdık ya da bir başka turist önerirse emirgana da giderdim. orda deniz kenarında oturur, ufak defterime uzun uzun yazardım, ardı ardına çayları içerken. belki istanbul vazgeçilmez bile gelirdi o an, hele de bir tekir kedi yanaşırsa.

ben istanbul'da turist olmayı gerçekten çok isterdim. keşfedilecek çok şey var bu şehirde, bakma biz artık keyfini sürmez olmuşuz alışkanlıklardan. uzaklardan gelip sevmek vardı bir de buraları.

1 Temmuz 2011 Cuma

çığlık atacak boş bir oda

I want an empty room
that I can scream in
don't have to believe in
my love, I want to be myself
but not all by myself (not all by myself)

dile getiremediğimiz herşey, en az bir şarkıda, mükemmel biçimde dile getirilmiştir.

28 Haziran 2011 Salı

leonardo ve gelecek düşleri





uzun zamandır bir kitabı bu kadar kendimi kaptırarak ve kısa sürede okumamıştım. ''Sinyora Da Vinci'' Leonardo'nun annesi Caterina üzerine, tarihi gerçeklere dayanan fakat kurgu bir roman. Benim en büyük zaafım olan Leonardo üzerine kitaplara olan merakımı bilen annemin hediyesi, üç günde bitiverdi, bana bir sürü yeni fikir vererek.

önümüzdeki yıllarda ne yapmam gerektiği yavaşça beliriyor zihnimde. hakkında hala keşfedilmemiş şeyler olduğunu düşündüğüm bu adamı araştırmak istiyorum. onun yaşadığı, çalıştığı yerleri bir bir görmek, peşinden koşmak istiyorum. kütüphanemde sadece ona ayrılmış olan bir raf dolusu türkçe ve ingilizce kitabın yanına, bir raf dolusu da italyanca kitap eklensin ve ben onları rahatlıkla okuyabileyim istiyorum.

ilk yaptığım taklit resimler leonardo'ya aitti, en sevdiklerimi paylaşıyorum şuan burada. ilk hedefim kendilerini yakından görmek olacak. daha sonra kendisini ana dilinde araştırmak için eğitilmem gerek. kafam planlarla dolu yine. üstelik tüm bunların bana ne katacağını ve ne elde edeceğimi de bilmiyorum. tek bildiğim leonardo'nun peşinden gitmek istediğim.

anne, kız ve kutsal ruh





ilk fotoğraf annemin 82'deki hali. ben henüz polen bile değilim. bakıp bakıp ne kadar benzediğimize şaşırıyorum.

ikinci fotoğraf benim hayatımın özeti. ortak bir ruh var, annem ben ve ananem arasında geziniyor, vücut buluyor. kimin kız, kimin anne olduğu sürekli değişiyor bu üçlüde. benim enerji kaynağım.

ayrıca herşeyden alakasız, anneme 70lerde ve 80lerde giydiği kareli gömlekleri, yüksek bel pantolonları, kalem etekleri, daracık vatkalı ceketleri, sırtı açık keten elbiseleri verdiği için her zaman, biraz, kızgın kalacağım.

senin resmin



seninle her konuşamadığımda bir resmini yapıyorum. bir kağıt parçasıyla iletişim kurmak daha kolay. tüm hatlarını, yüzündeki çizgileri, renkleri ezberlediğimi düşünürsek, durum belki çok romantik ama, bir o kadar da içler acısı.

rüya fobi

sabaha karşı gördüğüm akıl almaz, fantastik, sürükleyici rüyalardan zar zor uyandım. o kadar uçuk şeyler gördüm ki yine, bilinçaltıma küfrederek bir sakinleştirici içtim. insanın kabusları çarpıntı yapacak kadar şiddetli olmamalı. gülümseyerek uyanmama sebep olan rüyalarımı özlüyorum bugünlerde.

27 Haziran 2011 Pazartesi

zorla güzellik


kedim bir kucak kedisi değil. kucağa alınmak onun için büyük sıkıntı. fakat hislerim çok yoğun, beni reddetmesi onu gözümde daha da çekici kılıyor. üstümü başımı halı gibi tüyleriyle kaplaması da dert değil. o benim tüy topağım, ben de onun psikopat elmyra'sıyım.

26 Haziran 2011 Pazar

tek

konuşacak birine hiç bu kadar ihtiyacım olmamıştı. tek çocuk olmaktan gurur duyduğum zamanlar çok, çok gerilerde kaldı. yan odada iki kupa çay alıp yanına gidebileceğim, istediğim kadar saçma konuşmama izin verecek, beni dinleyecek, anlamasa bile sevmeye devam edecek birinin varlığına gerçekten ihtiyacım var şuan. arkadaşların yetmediği zamanlar oluyormuş, giderek de artıyormuş bu zamanlar.

sevgili abi, abla, kardeş, her neredeysen, şuan senin olmayan dizine başımı koymuş, ağlıyorum sessiz sessiz. saçlarımı sevdiğini ve beni dinlediğini duyar gibiyim.

I need a fix cos I'm goin down

çok ama çok öfkeliyim ve bununla baş edemiyorum.

22 Haziran 2011 Çarşamba

mayo



tatile çıkmadan önce şu mayolardan bulmam gerek. yoksa bir yanım eksik kalacak.

so I start a revolution from my bed

inanılmaz bir uyku hali, yatak düşkünlüğü, ev miskinliği var üzerimde. ev içindeki en uzun yolculuklarımı mutfağa, tabağımı tepeleme doldurmak için yapıyorum. bir fincan kahve bir fincan da çay alıp koştur koştur yatağa geri dönüyorum. çayı soğuk içtiğim için o bekliyor, bazen üç dört saat sonra buz gibi olduğunda aklıma geliyor orda olduğu.

baş ucumda yeni kitaplar ve dergi yığını var. her birinden 10 sayfa falan anca okumuşumdur. deli gibi 'warzone tower defense' oynamaya devam ediyorum. odada silah, mermi sesleri çınlıyor, havaya uçurdukça rahatlıyorum. akşamüstü de film saatim. audrey hepburn'üm geldi yine bu ara, izlemediklerimi elden geçiriyorum. bir de 'games of thrones' hadisesi var, başlarsam biliyorum ki bir gecede bitecek.

kedim çok memnun bu halden. ben yataktayken o da mutlaka gelip kıvrılıyor bir yanıma. yemek yemek için beraber çıkıyoruz burdan, mutfakta beraber hareket ediyoruz. bir de film izlemeyi öğretebilirsem tam olacak.

bu muhteşem düzeni tek bozan şey her gün evden çıkma zorunluluğu, dışardayken de aklımda olan tek şey sevgili yatağım. eskiden de yatakta yaşayan bir canlıydım ama son zamanlarda bu düşkünlük bağımlılık seviyesine ulaştı. keşke gittiğim her yere yanımda götürebilsem, cafede yemeğimi yatağımda yesem. atölyede resmimi yatağın ucuna oturup yapsam. nereye varacak bu deliliğin sonu...

19 Haziran 2011 Pazar

Janis, babe, I need you


''Why does every single little tiny thing I hold on to go wrong ?''

Geri kalanı Ball and Chain'de, üst üste dinleyeceğim kendisini bu gece.

size önerim

http://crackwhorebarbie.tumblr.com/

bir bakın bakalım sevecek misiniz.. çok güzel yazılar yazan, fotoğraflar çeken, filmler çeken bir arkadaşımın yeni açtığı tumblr'ı. muhteşem elbiseler, retro güneş gözlükleri, cupcake'ler, bikiniler var, daha pek çok başka güzel şeyle beraber.

ben ve dalgakıran

son beş saat içinde buraya yazıp yazıp sildiğim yazıları okuyanlar olduysa, kendilerinden özür diliyorum. öyle bir öfke işte benimki de, birşeyler yazmadan, anlatıp dökmeden geçmiyor. illa dünyalara ''ben kızgınıııım'' diye haykırmam gerekiyor.

o kadar manasız ki aslında. önümde bir dalgakıran var, benim kuduruk, büyük dalgalarım coşkuyla geliyor, geliyor ve her seferinde dalgakırana tosluyor, sönüyor, bitiyor. bunu sevgilime daha en başında söyledim, ''sen benim dalgakıranımsın'' dedim. her zamanki gibi omuz silkti. bir dalgamı daha kırdı. ona çarpan tüm sevgi, heyecan, aşk, gerilim, öfke, şiddet bir anda duruluyor. ne olursa olsun, hangi halde olduğum hiç önemli değil. tepkisizliği ve sessizliğiyle sonlandırıyor halimi. bu iyi birşey mi, çok, çok kötü birşey mi bilmiyorum. tek bildiğim beş saat önce beni köpürten öfkeden şuan eser kalmadığı. söndü gitti işte o da.

başka bir gerçek te, benim tüm duyguları aşırı uçlarda yaşayan, dramsever, fazla heyecanlı tuhaf bir yaratık olmam. benim gibi insanların kendilerini dengeleyecek, hızlarını kesecek insanlara ihtiyaçları var. kendi kendimi gözyaşlarıyla imha edebilecek kadar tehlike taşıyorum. ciddiye alınmamam, gülünüp geçilmem lazım. birilerinin ''kedidir kedi'' demesi lazım. ancak öyle sakinleşebiliyorum.

bu sakinleşmede beş saattir aralıksız oynadığım ''warzone tower defense''in ve kocaman bir kutu tavuklu nooddle'ın da payı var, öfke için oyun ve yemek de gayet güzel ilaçlar.

17 Haziran 2011 Cuma

but you



dün gece tekrar juno'yu izledim, uzun zaman sonra. üç yıl kadar önce sonbaharda oldukça berbat bir bunalıma girmiştim, konusu ''ben bu şehirde, bu okulda, bu evde ne yapıyorum''du. o bunalımdan ben resmen juno sayesinde çıktım. her gün ama her gün izledim, iki ay boyunca. evet her zaman izlemedim, çoğu zaman juno'yu açtım ve resim yapmaya daldım, yazı yazmaya daldım. ama juno'nun sesleri, melodisi hep vardı. bunalımdan çıkınca da, hayırsız bir insan olduğumdan, bir daha izlemedim.

filmi izlemeyen kaldığını sanmıyorum, o yüzden tavsiye etmeyeceğim. ama bir ayrıntı var ki, o ayrıntının ağzını burnunu kırmak istedim izlerken, üç yıl önce hiç öyle bir isteğim olmamıştı. micheal cera. bu kadar sümsük, odun, tepkisiz, duygusuz, karşısındakinin derinliğini zerre hak etmeyen sığlıkta, leş bir rolü bu kadar başarılı oynadığı için kendisinden nefret ediyorum, çünkü eminim kendisi de böyle bir insan. nick and norah's infinite playlist ve scott pilgrim'de de aynı herifti, hep aynı herif, her filmde aynı herif. allah senin sevgilin olacak zavallıya sabır versin. kız sana hamileyim diyor, sen mal mal bakıyorsun yüzüne, napıcaz diyorsun. kız sana seni seviyorum diyor, sen yiyişebilir miyiz diyorsun. pis bir insansın, donuk bir insansın, tatsız tuzsuzsun. juno gibiler de hep senin gibileri bulur, potansiyellerini bol bol harcayabilmen için, tamamen şanssızlık... o kadar kızgınım ki şuan başka birşey yazmayacağım, juno'yu da bir daha izlemeyeceğim. fak!

16 Haziran 2011 Perşembe

zor

herşey yolundaymış gibi yapmayacağım, zor günler geçiriyorum. kendi çapımda, kendi başıma.
ananemin elinde büyüdüm, tüm kahrımı o çekti, her zaman güçlü ve güleryüzlüydü. şimdi o çocuk, ben ona bakıyorum. herşeyine. onun kadar güçlü ve güleryüzlü olmayı çok isterdim. ama değilim. dağınık saçlı, çökmüş, sinirleri bozuk bir haldeyim. ama ben her zaman söylerim ''ben dünyanın en güçsüz insanıyım'' tersini hiç iddia etmedim.
destek ve moral bulmak istediğim kapının arkasında kimse yok. boşuna çalıp duruyorum. diğer tüm kapılardan her zaman olduğu gibi destek var, ne yapalım, dostlar sağolsun.
böyle günler için çabuk geçer diyorlar, umarım haklıdırlar.

13 Haziran 2011 Pazartesi

ayşe



ayşe ile aramızda garip bir ilişki var. birbirimizi tedirgin ediyoruz bazen, daha çok ben onu. bazen dakikalarca gözünü ayırmadan bakıyor, gel kızım diyorum, ''ben senin kızın değilim'' diyor. gıdısını, kulaklarını, sırtını okşuyorum, tırlıyor, keyif alıyor ama yine de kendi kedim gibi teslim olmuyor, minnet duymuyor.

ayşe ve ben aynı adamı seviyoruz. ben paylaşalım diyorum, ayşe ''sen sonradan geldin, haddini bil'' diyor. bazen biz yakınlaşınca yanımıza geliyor, onun kucağına yerleşiyor. istiyorum ki bir kez de benim kucağıma gelsin, ''yok daha neler'' diyor.

geçen sabah evde kimse yokken, ayşe de sandalyesinde saklanırken karşısına geçip oturdum. uzun uzun birbirimizi izledik. bakışları o kadar derin ki, içime işledi. ses çıkarmadan konuştuk birbirimizle, onun herşeyi olduğu gibi görebilen, görmüş geçirmiş haline bir kez daha hayranlık duydum.

birgün sevgilim dururken gelip benim kucağıma yerleşmesini hayal ediyorum. bence biz çok iyi arkadaş oluruz seninle.