30 Aralık 2020 Çarşamba

Duvarın ardında, onarıma devam ederken

   Cumartesi 2 ay sonra evden çıktım, yine 50 metre yürümekle nefesim tıkandı, bacaklarıma ağrılar girdi, dakika başı durup soluklanmak zorunda kaldım. Üstelik Şeker'i götürdüğümüz, veterinerden bozma, kasap ile baytar arası, duygu yoksunu, işinde rezalet olan kadın beni korkudan mahfetti, canıma okudu. Üre değerinin normalden yüksek çıkmasıyla ''Kesinlikle böbrek yetmezliği var, pazartesi gelin, tedaviye başlayalım'' dedi. Ben Pazartesi günü için acilen Şeker'in gerçek doktorundan randevu almıştım bile, cevap yazmadım. 

  Pazartesi, nasıl bir uykusuzlukla, yorgunlukla ve yüreğimde korkuyla veterinerimize gittiğimi unutmayacağım. İçerde tek başımaydım, sonucu tek başıma aldım, Şeker'le birlikteydik daha doğrusu. Daha röntgene bakarken gülümsedi, ''Birazdan çok rahatlayacaksın'' dedi canımız doktorumuz, ben o an rahatladım bile, öyle ihtiyacım vardı ki. Ultrasonu hazırlattı, bana bebeğimin idrar kesesindeki boncuk kadar taşı gösterdi ve bu taşın üre değerini yükselttiğini, tedavisinin ise çok basit olduğunu anlattı. Sdma testini de yapmıştı biz gelir gelmez, oradaki değer de normal çıkınca, böbreklerin temiz ve sağlam olduğundan emin oldu, elbette ben de, sevinçle emin oldum, o anki duygumu aldım, kalbime sakladım. Şimdi Şeker'imin sabah-akşam, şırıngayla 4 cc verdiğim bir şurubu, bir de gece uyumadan önce yine şırıngayla 2 cc verdiğim, çiçek kokan bir şurubu var. Bunları sevgiyle, minnetle, sabırla veriyorum, tedavisi olan minik rahatsızlığına ve o minik boncuğa, en çok da veterinerimize teşekkür ediyorum her seferinde. 16 yaşındaysa nolmuş ki? Yaşını her duyan neden bana ''Artık her şey olabilir, normal, kabullenmen lazım diyor ki?'' İsterse (ah lütfen) 22 yaşına gelsin, o hala benim ablam, benim bebeğim ve benim eşlikçi kedim, can yoldaşım, yaşı büyük diye vedalaşmaya hazır olmam gerektiğini kabul mu edeceğim? Bir gün gittiği zaman bile benim için gitmiş olmayacak ki, kalbimin içine, tüm muhteşem, parlak, sevgiyle dolu anılarının yanına girip kıvrılıp orada uykuya dalacak. Ben Şeker'imi daima kalbimin içinde uyutacağım vakti gelince. Vakti şimdi değil, ikimizin konuşacak, paylaşacak, yaşayacak çok şeyimiz var, daha değil. Yanımda kal aşkım, birbirimizi seyretmeye devam edelim. 

25 Aralık 2020 Cuma

Sayfam bir duvarın ardındayken hazır

 Her seferinde buraya gelip de son yazdıklarımı, umutlarımı, beklediklerimi (ve elbette hiç beklemediklerimi, gelmekte olanları bilemeyişimi) görünce acıyarak gülümsüyorum o zamanki halime. ''Ah zavallım ya, bir şeylerden korkmuşsun, yüreğin pırpır ederek çırpınmışsın, nereden bilecektin neler olacağını?'' diyorum. Bunu her zaman diyorum, bu yazdıklarıma bakarken de diyeceğimi biliyorum, bu umut-umutsuzluk, çırpınma-durulma, iyiyi beklemek-çöküntü kısırdöngüsü canıma okuyor. Artık kendime hiç benzemiyorum, yıllar önce dergi kapağından kestiğim o cümle gibi. 

 2 ay önce, bu eve gelişimden bir hafta kadar sonra epeydir olmayan bir sinir krizi geçirtildim. ''Geçirdim'' demem, asla demem, ben idare ediyordum çünkü, zar zor dayanıyordum, kafam suyun üzerindeydi ve iyi gidiyordum. Sinir krizi geçirtilmeye hiç hazır değildim, zırhım üstümde değildi ve duvarlarım yoktu, boşluğuma geldi. 

  Sonra da hiçbir şey tam yolunda gitmedi. (Hiçbir şey zaten asla tam olarak yolunda gitmez, sorun yolunda gitmediği gibi, dik bir açıyla yokuş aşağı yuvarlanmasıydı) Zırhımı ellerimle hazırladım, kalbim güzelce buz tuttu, son enerjisizliğimle kendime sağlam, ses geçirmez bir duvar ördüm. Epeydir böyle kuşanmamıştım ve korumaya almamıştım kendimi, dışarıya karşı değil, içeriye karşı. Zırhla yemek yapmak, koltukta oturmak biraz yorucu ve acı verici oluyor elbette. Bir duvarın ardından zorla ulaşılmak, zorla konuşulmak da öyle. En fazla bir hafta duran buzlarım bu sefer insiyatifi eline aldılar ve çözülmediler, ne yapsam ısıtamadım kendimi, donuk halde kaldım. 2 ay, bu evde, kapının önüne bile inmeden. Twitter'ın en çöp, en rezil 3 insan örneği ile uğraştım bir de, bu yılın en gereksiz aktivitesi olarak. Blogumu, instagramımı, twitterımı da bir duvarın arkasına aldım, o kötü huylu, rezil insan müsveddelerinin daha fazla hayatıma bakmasını istemedim. İçlerinde en sosyopat olanı, en tacizci olanı, atölyedeki workshoplarımızdan fotoğrafımızı alıp koymuş sayfasına, hakarete açmış, bundan zevk almış. Hem de o en ağır hasta olduğum, avaz avaz ağladığım günlerde. Neyse ki arkadaşım geçen hafta yolladı, ben de boş vaktimi olabilecek en aptalca şekilde harcadım. Pandemi boyunca herkes yaptığı ekmekleri, yoga seanslarını, online eğitimlerini hatırlayacak, ben de boşluktan muhattap olduğum tek hücreli canlıları. Geçti gitti. Neyse ki annem, çok şükür ki annem yanımdaydı. Apartmandaki kapıcıdan Corona kapma ihtimalini de birlikte atlattık el ele, günleri bu evde birlikte geçirdik, ruh hallerini, o korkunç sinir krizini, sonraki toparlanma günlerini, sonra daha hafif ve daha keyifli günleri. Titrek ve Şeker'i sürekli ayırmakla, Şeker'i korumakla, birbirlerinin mamalarından yemelerine engel olmaya çalışarak, her gece 2-3 kez kalkıp sabaha perişan halde sürünerek başladık. Yine de şu salgını sağlıkla atlatırsak (umarım, lütfen, lütfen) ben bu dönemi annem sayesinde atlatmış olacağım, beni herkesten ve her şeyden aylarca itinayla korumuş olmasını, bebek gibi bakmasını hiç unutmayacağım. Umarım onu mutlu edeceğim, gezdireceğim, yüzündeki huzura şahit olacağım ve atlattıklarımıza dönüp bakıp, arkamıza keyifle yaslanacağımız günler gelir. Daha da dayanırım, dayanırız, belli ki daha bitmedi. Yeter ki o günler gelsin. 

  Geçirdiğim en zor, en acı verici, fiziksel olarak ve ruhsal olarak beni en çok çökerten senelerden biri bitiyor. Geçen Aralık ayındaki heyecanımı, evi süslediğim günleri, Nişantaşı'nda atölye çıkışı hediyeler, kurabiyeler, yeni yeni süsler alıp bu eve mutlulukla döndüğüm günleri hatırlıyorum. Sanırım en son coşku, neşe ve umut hissettiğim zamanlardı. Ocak sonunda gelen felaketleri ise, hafızamdan silmeyi, o korkunç kas acılarını, haykırarak ağlayan sesimi, başucumda bekleyen endişe dolu annemin görüntüsünü ikimizin hafızasından da silebilmek çok isterdim. Ben bir daha hiçbir şeyin aynı olmayacağını, sağlıklı geçen her günüme nasıl minnet duyacağımı biliyordum, ben beklenti denen şeyi tamamen bıraktım o günlerde, canımın yanmadığı her an benim için bayramdı. Ben iyileşince o halimi yaşayan herkesin böyle düşüneceğini ve yaşayacağını sandım. Ben hep sanarım. 

  Neyse işte, her şey geçiyor ve tekrar geliyor, sadece tekrar geçmesini ve tekrar gelmesini bekliyoruz. Beklemenin de katmanlarını keşfettim. Çok iyi bir bekleyici oldum. Yarın Şeker'imi veterinere götürüp böbreklerine baktıracağız tekrar. Yazdan beri kötüye gitmemiş olması için, canımın, ablamın hala sağlam böbrekleri olduğunu görmek için dua ediyorum, sürekli, fısıltı halinde. Çok şeyle sınandım, çok zor şeylerle uğraştım, lütfen Şeker iyi kalsın, lütfen ben henüz hiç hazır değilim. Ablam iyi olsun. Annem pazartesi yanıma geri gelsin. Sağlık olsun. Hakikaten sağlık olsun. 

  Öyle yorgunum ki. 

25 Ekim 2020 Pazar

Protego Totalum lütfen, lütfen.

 Yine 2 haftalık ev sıcaklığının, huzurunun ve şefkatinin sonu. Bir hafta önce Pazar sabahı, Şeker'im, benim güzel ablam, Turunç pisliğinden hayatının dayağını yedi. Ben ayırana kadar çoktan pert hale gelmişti zavallı kızım, birkaç gün topalladı, kasları seğirdi. Annem ben yokken ikisini ayrı tutmakta çok zorlanacak. Ben yokken aklım hep annemde ve Şeker'de olacak. 

  Beklenen fırtına geldi. Daha sadece başındayız. Bir gün sonra annemden ayrı olacağımı aklım, kalbim, zihnim kabul etmiyor. Keşke bir koruma büyüsü yapabilsem bu eve, gitmeden önce. Saydam bir kürenin içine alsam evi, virüs dokunmadan, geçip gitse. Kalbim endişeyle ve kederle çırpınıyor, yanında kalmak istiyorum, iyi olduğunu ve iyi kaldığını görmek istiyorum. Senin ve Şeker'in. İki hafta ne kadar çabuk geçti. 

  Ben hayatım boyunca hiçbir kıştan böyle korkmamıştım, lütfen lütfen boşuna korkmuş olayım. Sadece yıprandığımla kalayım, lütfen...

9 Ekim 2020 Cuma

Hayattan ricam

 ''İyi olduğumu söylersem, kötü olurum'' kesin kuralını unutmadım. Önceki yazdıklarımı yazmaya ve sonra okumaya ihtiyacım vardı. Tüm paranoyaklığım, sevdiklerim için duyduğum sağlık endişesi, kedimin yaşından ve yorgun böbreklerinden dolayı duyduğum endişe, çaresiz bir derdin hiçbirimize uğramaması için çırpınan yüreğim, korkarak anlattı zaten iyi bir günü, kendine bile. Tüm bunların, bu hasarların iyileşmesini, cılız bir iyinin ardından yıkıcı bir kötüyü yaşamamayı diliyorum. 

Sıradan, iyi, yeterli

 Her şeyin iyi hissettiğim bir güne, bir ana baktığını biliyorum. Bugün yapabildiklerimi unutmamak, halsiz ve imkansız günlerde okumak ve yine yapabilir hale geleceğimi hatırlamak istiyorum. Bugüne ''kusursuz bir gün'' demem. ''Uzun zaman sonra işlevlerimi yerine getirebildiğim, normal bir insanın sıradan bir günü'' derim, bu benim için bugünü özel ve sıradışı yapmaya yeterlidir. En yakınlarım için de öyle, nasıl derin bir uykuda, onarımda, hareketsiz ve işlevsiz bir şekilde dinlendiğimi bildiklerinden, beni zorlamayıp pek bir şey beklemediklerinden. 

  Sabah kendiliğinden, biraz üşüyerek (hala pikeyle yatıyoruz) uyandım. Onu en sevdiği, en özlediği şekilde uyandırdım. Mutlu uyandık. Kalkmışken güzel bir omlet, kızarmış ekmek, demlenmiş çay da hazırladım. Sabahın erken saatinde tek başına kahvaltı etmek istemiyor, o kadar haklı ve ben o kadar uzağım ki buna, özlediğimiz bir değişiklikti. Sonrası kedi Titrek'le mama saati, bana bolca su, vitaminler, çiçek bakımı, güzel müzikler ve kapalı,ıslak havaya rağmen düşmemiş bir enerji. Akşamüstü mutfağa girdim, üç tencere yemek yaptım çok özenerek, çok besleyici ve güzel olmalarına dikkat ederek. (İlk karantina aylarından beri mutfakta bu kadar şey pişirmemiştim, zaten işe giderken ''Yemeği ben gelince pişiririm, sen dinlen.'' demişti. Sabahki sürprizden sonra, birkaç mutluluk daha olsun istedim) En güzel kısmı, nefes nefese kalmadım, gözlerim kararmadı, çok şükür ki gücüm yetti. Üstüne temiz bulaşık makinesini boşaltıp, kirlileri yerleştirip, yemek pişirme aşamalarından da tek iz bırakmadım. Artık durabilirdim ama duramadım, pazar günü yıkayıp astığı çamaşırları topladım, yerleştirdim dolaplara. Pikelerimizin üstüne kışlık yorganı serdim. En sonunda her şey içime sinince, büyük şişe suyumu alıp salondaki aynı köşeye kuruldum. Ne kadar sıradan işler değil mi? Evin düzeninden sorumlu bir yetişkin için belki toplamda 2 saatlik iştir, pek çok insanın her gün yaptığı işlerdir, benim için öyle imkansız hale gelmişti ki, fiziksel, psikolojik, pek çok açıdan. Yetişkin rolünü hiç beceremedim, hiç uzun sürdüremedim, ara sıra denediğim, bazen iyi iş çıkardığım bir yüksek basamak orası, gerekleri bana çok gereksiz gelen. 

  ''Ben cidden senden bunu beklemez olmuştum, çok şaşkınım bunu yapabildiğine, yaptığına'' bunu o kadar sık duydum ki ondan şu 3 hafta içinde, her duyduğumda da üzüldüm, çünkü artık beklemediği şeyler, yıllardır zaten severek ve kolayca, keyif için yaptığım, yaptığımız şeylerdi. Gündelik yaşam çok yıprattı, biriken haksızlıklar çok zedeledi psikolojimi, sonra sağlığım fena hasar aldı, endişeden ibaret oldum, bir de üstüne salgın geldi tüm korkusu ve hapsediciliği ile, ben neleri severek yaptığımı, neleri kolayca yaptığımı unuttum. Tamamen unuttum. O yüzden bugün, sabahın erken saatinden, kapının çalmasını beklediğim, şu an akşam 19.00'a kadar geçen sürede içimden gelenler, beni yorgun düşürmeden yapabildiklerim, en önemlisi de ona kendini iyi hissettirebilmek çok kıymetli benim için. Şükrediyorum içimde bulduğum iyi hislere ve isteklere, ne kadar nadir ve değerli olduklarını biliyorum, yaşıyorum. Yeterince dinlendiğimde, onarıldığımda, aniden gelen bir iyilikle her zaman benden hiç beklenmeyen şeylere kalkıştım, şaşırttım, sevindirdim, bunun hala içimde olduğunu bilmek güzel. 

  Gwen Stefani tüm istediğinin basit bir yaşam ve basit bir eş olmak olduğunu anlatırken, ona inanmıyordum. Şarkısını bayılarak dinlesem ve söylesem de, elbette tüm isteği bu değildi. Yapamadı da, yetmedi de. Çoğu insana, istediğine inandığı şey, bir süre sonra yetmez.

  Kendi yapabildiklerimi, kendime yetenleri az çok biliyorum. Yetmedikleri zaman hayal kurmayı ve yalnız kalmayı da. Şimdilik bu, yeterlidir. Teşekkür ederim. 

3 Ekim 2020 Cumartesi

Cuma gibi bir Cumartesi gündüz vakti.

   10 gündür bu evdeyim, bu beyazlığı her daim gözümü alan, sessizliği ve yalnızlığı yoran, gelmesi ve gitmesi ayrı ayrı dertler olan evdeyim. Tahmin ettiğim gibi gözümde büyüttüğüm kadar çok koymadı burada yalnız uyandığım sabahlar. Genellikle şeyler gözümde büyüttüğüm kadar büyük değildir, şeylerin en önemli özelliklerinden biridir bu. Geldim, sessiz ve kahkahasız sabahlara alıştım, kahvaltımı ve çayı hazır bulmamaya, annemin çiçek gibi yaptığı ve her köşesi başka bir sıcaklık veren köşelerden uzakta olmaya, yapılacak bir sürü işe, en çok ama en çok yalnızlığa. Yalan yok, çok koyduğu anlar oldu ve oluyor gün içinde, uyanmayı ertelediğim, kahvaltıma hiç özenmediğim, koltuğun aynı köşesinden hiç kalkmadığım. Buna da alışığım, baksam daha çok fazla böyle an görürüm, bakmamaya çalışıyorum. 

  Mutluluk verici bir şey, ilk kez evde filtre kahve yapıyorum, bayılıyorum. Malesef yıllardır bu çok basit keyife üşenip, zararlı ve keyifsiz nescafeleri içiyordum, içiyorduk evde. 10 gündür Tchibo'nun bayıldığım kahvesini özenle demleyip içiyoruz, aklımda yeni yeni kahveleri ve karışımları denemek var. Kahve hep önemli. Dışarda, en sevdiğim kahvecilerde uzunca bir süre daha oturup güzel kahveler içemeyeceğimi düşünürsek, günlerimin en iyi anlarından biri oldu bu taze ve güzel kahveler. 

  Anemi üşütmeye, yormaya, halsiz bırakmaya devam ediyor. 25 gündür demir takviyesi alıyorum. Belki psikolojik ama nefes darlığım ve baş dönmelerim azalmaya başladı gibi geliyor. Yazbaşında demirim zaten çok düşükken, alerji korkusuyla takviye etmediğime çok pişmanım, o zaman demir depom boşalıp hemoglobin sayımım düşmeyecekti en azından, neyse, neresinden dönsem kardır, zaten sürekli bir şeylerin kenarından dönüyorum, az bir zarara tamah ediyorum, bu da onlardan biri işte, önemsiz. 

  Geçen Kasım ayında hala güneşli, sıcak balkon günlerimiz olduğunu hatırlıyorum. Bu Kasım ayında yaşayacaklarımızdan, kaostan, trajediden çok ama çok korkuyorum. Bu benim kış fobim, mevsimsel depresyonum değil. Bu, sırtını dayayacak hiçbir güvencesi olmayan bir halkın, korkunç bir virüsle aylardır verdiği savaşın, geldiği en zorlayıcı, en onursuz, en yorgun hali olacağı tahmin edilen zaman dilimi. Bizi kimse umursamıyor, bizi kimse korumuyor. Ben, sevdiklerimi korumak için helak olmuş halde vitaminler, takviyeler, maskeler depolamaya devam ediyorum. 

  Nolur başımızdan geçip gitsin, bitsin artık. Verdiğim sözler var. 

17 Eylül 2020 Perşembe

Cherubim

   Artık biliyorum ki, sen, Cherubim, benim daima gözeteceğim, sevgiyle izleyeceğim, kalbimdeki bir meleksin. Bu isim bile unutulup gitti, geçmişte kaldı ama ben böyle hatırlayacağım, Cherubim. 

  Bazen melekler insanları değil, insanlar melekleri izler ve sevgisiyle korur. Senin koruyucu insanın benim. Hep bendim, çünkü buna böyle inandım. İnsanın kendi inancından daha güçlü hiçbir şeyi yok ki.

14 Eylül 2020 Pazartesi

İstemiyorum işte.

   Çok alıştım. Nasıl bırakırım bu sevgiyi, şefkati, rahatlığı ve sevdiğim düzeni? Ne için bırakırım, tekrar yaşanabilecek neler için? 

  Bu yazın en güzel tatili ve en huzurlu zamanlarıydı bu yatak odası, annem ve Şeker üçgeninde korunmak benim için, her şeyden ve herkesten. Akşamlarımız müzikli (Tarkan'lı hatta Nil'li), kendi halimizde, bazen ortak bir diziye bakarak (Atiye'nin yeri başka) Birbirimize maske takacağımız zamanları hatırlatarak, akşam çaylarımızı en büyük boy cam kupalarımızda içerek ve en güzel sabah saatlerimizi salonda, öğlen kahvaltılarında geçirdik. Ben şimdi nasıl kahvaltıyı tek başına ve kupkuru bir tostla yaptığım, evde ses olmayan, neşe olmayan, tamamen yalnız olduğum bir eve giderim? Akşama kadar da ses olmadan, kediler olmayan, annemin bulunmadığı, yalnız ve tatsız ev. 

  Çok zorlanıyorum, çok kıvranıyorum. Hele ki salgının yükselişe geçtiğini, ben yokken olabilecekleri düşününce midem ve aklım birbirine giriyor. Lütfen bitsin artık, lütfen bitsin. Dayanamıyorum. 

  Ben burada çok rahat ve iyiyim. 

  

6 Eylül 2020 Pazar

parantez

 Başını ve sonunu bıraktım, orta kısmı (olayların gerçekleştiği kısmı) ertesi günün sabahı sildim itinayla. 

 Bir yara zar zor kapatıldıysa;

 Açıp gösterilmemeli durup dururken. 

 Açıp bakılmamalı bile. 

5 Eylül 2020 Cumartesi

Bir yarıma devam etmek

 ''Bazı şeyler yarım kalır. Bu bitmiş olmanın bir şeklidir.''

  Çok beğendiğim bir kadının twitter'da yazdığı bu sözleri alıp kalbime koydum, en çok orada ihtiyaç duyulan bir sözdü, en çok orada bir yerlere yara bandı oldu. 

  Ben hiçbir bitişi kabul edemiyorum, sadece kendime ait olanları da değil, başkalarının bitişleriyle de sorunlarım var. 

  Yarım kalarak biten çok fazla insan ilişkisi var hayatımda. Nostaljilerimin çoğu yarım sonlar üzerine kurulu. Dinlenmeye devam edeceğim, tek başıma ve sessizce, huzura muhtaç bir biçimde. Sonra umarım, halim varsa, bıraktıklarım bıraktığım yerdeyse, boş sayfaları doldurmaya devam edeceğim. 

  Teşekkür ederim V. C. bir sözünle, uyurken üstümü örttün. 

20 Ağustos 2020 Perşembe

34'e girerken

   Geçen doğumgünümde, evde otururken bir enerji gelmişti, ''Hadi kalk, seraya bugün gidelim, dönüşte de kokteyli izleyelim'' demiştim. İnanamamıştı, şehrin öbür ucundaki seraya, 3 vasıta değiştirerek gitmeyi göze aldım, hem de on dakikada hazır oldum diye. Elele, neşeli, heyecanlı o seraya gitmiştik. Nikahtan sonra dağıtmak üzere 200 tane kaktüs ve succulent siparişimizi verdik, ben en beğendiklerimden ve bende olmayanlardan seçtim, en azından bir 10 tanesini kendime ayırırım diye düşünerek (Nikah günü o telaşta aklımıza bile gelmedi, bir tane bile alamadık) (Ama alan arkadaşlarımızın çoğu çok güzel bakıp büyütmüş, arada fotoğraf atıyorlar) Evrim anksiyetemden dolayı epeydir beni toplu taşımada görmediği için, o gün ekstra neşelendi, yine elele en büyük işlerimizden birini tamamlamış olarak, otobüslerle ine bine Beşiktaş'a döndük. Hafif, aşık ve mutluyduk. ''Hadi şu kokteyle de gidip bir bakalım'' dedim, Evrim yine çok şaşırdı, bu kadar koşturmaya halimin kalmasına. Nikah dairesi organizatörü, nikah günü yapacağımız kokteylin nasıl olacağını bize göstermek için, birkaç hafta önceki bir çiftin kokteyline çağırmıştı bizi. Bir de oraya gidip baktık, kokteyl alanında halay çekenleri, komik pavyon ışıklandırmasını gördük ve onlara kocaman bir hayır dedik, etrafı ve ortamı sevdik, iyice keyiflendik. 

  Böyle harika, güzel bir doğumgünüydü, dilekler tuttum, zaten yeni yaşın getireceği yeni hayattan çok umutluydum, çok aşıktım, her şey gerçekten hep hayal ettiğim masallar gibiydi. 

  Birkaç ay sonra da, yine aynı harikalıkta, romantizm dolu, aşk dolu bir yılbaşı geçirdik. Evrim ''Geçirdiğim en güzel yılbaşıydı, hiç unutmayacağım bunu'' dedi. Ona sarıldım, şükrettim. Zaten ben hep, her şeye şükrettim. Bir iki hafta daha böyle güzel geçti. 

  Sonra her şey ters gitti. 

  Ötesi yok, artık detayları ve olanları anlatarak kendime tekrar tekrar o acıları, kabus ayları hatırlatmama gerek yok. Harika bir doğumgünü ve harika bir yılbaşı sonrası, şimdiye kadarki en kötü fiziksel acımı, çaresizliğimi, salgını, bitmeyen salgın endişemi, bu hafta uzun süre sonra ziyaretime gelen panik atağı, dışarı çıkmaktan beni alıkoyan agorafobimi, gerginlikten ve sinir bozukluğundan heba olan ilişkimi, bir kez daha bozulan düzenimi yaşadım. 

  Ben artık şahane geçen doğumgünlerine, yılbaşılarına inanmıyorum. Artık dilekler tutmuyorum, dilekler tutarken uçmuyorum. Yeni yaşım eskisini aratmasın, daha beteri olmasın fazla fazla yeter bana. Bu salgını sağlıkla hayatta kalarak atlatmamız yeter. Sıradan, günlük hayatlarımıza kavuşmamız yeter. 

  Gerisini, psikolojimi toparlamak ne kadar sürer bilmiyorum ama zaman neleri onarmıyor ki, bunları da onarır elbet. Annem artık hep iyilikler görsün, beni iyi görsün, kendi iyi olsun. Benimle birlikte acı çeken anne yüreği, benimle birlikte sevinçler, huzurlar yaşasın. 

  Ötesinde gözüm yok. Öyle yorgunum ki. 

14 Ağustos 2020 Cuma

yazın en berbat günü

 Böyledir kural. İyi olduğumu söylersem kötü olurum. Mutlu olduğumu söylersem acı çekerim. Ürtiker epeydir olmuyor dersem vücudum ürtikerle kaplı uyanırım. Benim iyiliğimi fark etmem sakıncalıdır, zarar verir bana, hele söylersem hemen yitiririm, zaten zor tutunurmuş gibi bana, buhar olup gider. 

 Tartışmaktan, anlaşılmamaktan, zaman yoluna koyar sanıp, hiç yoluna girmemesinden yoruldum, tükendim. Pes ettim. Ağladım bu akşamüstü. Ağlarken ne kadar çok şeye birden aynı anda ağladığıma şaşırdım. Sanki herhangi bir gözyaşı için, içerde uzun bir sıra varmış, teker teker her biri dışarı atladılar. Birincilik ana kraliçe ananemindi. Kaybettiğimden beri bu böyle, ilk gözyaşı mutlaka onun için. Artık bir ananem olmadığıyla, konuştuğum ananelerin benimki olmadığıyla, anlattıklarım karşısında benim ananem gibi sevgi, şefkat ve acıma değil de, bambaşka şeyler duyduklarıyla yüzleştim. Tekrar çok acıdı yaram. Tekrar çok kanadı. Zaten hiç kapanmamıştı. Zaten çok yalnızdım, sevgiye ve şefkate çok ihtiyacım vardı. Önce ananeme ağladım. Sonra kendi halime ağladım. Sonra bir türlü olduramadığımız, mümkün kılamadığımız iletişime ağladım. Peşi sıra başka şeyler de geldi ama hatırlamıyorum, uyumuşum. 

  Bizim, atlattıklarımızdan sonra her şeye şükretmemiz gerekiyordu. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

yazın en güzel günleri

   Günler bu evde en sevdiğim, en ihtiyacım olan şekilde geçip gidiyor. Sadece keyifle, bitmeyen bir yaz tatili gibi. Herkes sıcaktan şikayet ederken, bizim odamızın perdesi günün her saati rüzgarla havalanıyor, uçuyor. Akşamları bir de üstüne serin esiyor. Kediler etrafımızda, annemin elinde arşivlemeyi hala bitiremediği sayısız fotoğraf, kart, hatıra ve dosyaları. Arada bana da gösteriyor bir şeyleri, kahkahalar atıyoruz. Çöpe attığım ders notlarını, eskizleri saklamış, iyi ki de saklamış, şimdi çok nostaljik ve komik geliyor. Ben annem kadar titiz bir anı koleksiyoneri görmedim, en hayran olduğum yeteneklerinden biridir. Öfkeden, kibirden, minimalizmden arınmayı gerektirir anı koleksiyoneri olmak. Geçmişte bırakılmış herkesi, her yeri, her şeyi kapsar, bir bütün olarak kucaklar ve bağrına basar, sonra da tarihlendirip sıraya dizer. Önüne dosya olarak koyduğunda, o seneyi her şeyiyle tekrar yaşamış gibi hissettirmeyi başarır seni, işte bu ciddi bir yetenek işidir. 

  Bu evin yaz gündüzleri ve yaz geceleri, annemle geçen saatler, kahveler, birlikte dinlediğimiz müzikler, birbirimizi uyurken izlemek, arada aklımıza esen anıları konuşmak, birlikte iç çekmek ya da kahkaha atmak... Bunlar beni onarıyor. Bunlara çok ihtiyacım vardı. 

  Yazarken sağımda tül perde havalanıyor, içerden Turunç'un mama tıkırtıları ve onunla tatlı tatlı konuşan annemin sesi geliyor. Bu kadarı şimdilik ve daima, yeterlidir. 

7 Ağustos 2020 Cuma

Ah eğleniyor, kendi başına

   Bak bu karantina, bu kabuğumda kıvrılıp gittiğim günler-geceler bana neler yaptı. Açtım Duman'ı belki 20 sene sonra, en sevdiğim ''Ah'' ile başladım. 17 yaşımda, odamda, karanlıkta dans ettiğim, kendime yazılan bir şarkıymış gibi hissettiğim, tatlı melankolimin sızısını çektiğim günlere gittim. O günlerin yazına gittim, yazın iskelede bu şarkıyı dinlerken yine melankolik ama daha keyifli hissettiğim, canım istemişse kalkıp dans ettiğim, sonra şezlonguma geri oturduğum... Ne kadar mutluymuşum. Ne kadar hiç büyümemişim henüz. 

  Şimdi ''Kırmış Kalbini'' de açtım oldu olacak. ''Seda'' diye mırıldandım. Birbirimize destek olma şarkılarımızdan biriydi bu, o yaşın destek olacak dertleri aşk meşk, platonik, minik dertleriydi ama efkarı boyumuzdan büyüktü. Benim efkarım boyumu hep geçti zaten, hiç dozunda olmadı. ''Bak hala burdayız'' diyor. Artık kimseler yok. Olsun. Vardılar, çok yakındılar, iyi ki vardılar ve yakındılar. 

  Bilmem daha kimleri kimleri dinleyip içlenirim, her şarkı bir zaman makinesi. Hala dinleyemediğim şarkılar var. Yüzü gözümün önüne gelince gülümseyemediğim, arınamadığım insanlar var, benim kalbim o kadar açıktı, açtı ve o kadar seviyordu ki. Hala ağır geliyor, hala sindiremiyorum. 

  Tüm bunlar beni iyice yabani, iyice sessiz, kendi dünyasında tek başına yaparsa... Yapsın elbette, zaten çoktan yapmıştır. Ben fark etmemişimdir. O an geçmişi düşünüyorumdur, gözümden kaçmıştır halim. 

Bekledim.

  Bir şey olmadı. Çok gergin ve korkulu saatler geçirdim. Anafilaksi de olmadı, anjiyo ödem de. 

  Sonrasında sabah oldu, öğlen oldu, akşam oldu. Kalbim kırıldı. Onarılmadı. Daha da kırıldı. 

  Bu zor zamanları hiç unutmayacağım. 

5 Ağustos 2020 Çarşamba

Beklerken beklerken

  Bazen ''Artık nolacaksa olsun'' deyip, parasetamol alerjin olduğu halde Parol alırsın. Bir saat öncesinde önlem olarak 32 mg kortizon ve 45 mg Avil içersin. İlk dakikalar sakinken, bir saat sonra hafiften cozutup internette ilaç alerjisi, anafilaksi, anjiyo ödem, parasetamol allerjisi diye arattığın sayısız sayfayı tekrar ve tekrar okursun. ''Geçen hafta önden kortizon ve Avil alınca, Arveles allerji yapmamıştı, Parasetamol da yapmaz'' dersin kendine binlerce kez. Yutkunmakta güçlük mü çekiyorum ben? Birkaç kez yutkunup, çarpıntını strese bağlayıp ilacı alalı 2 saat geçtiğini ve henüz şişmediğini fark edersin. Sayısız kez okuduğun sayfalarda ''Anafilaksi alerjene maruz kaldıktan dakikalar ya da saatler sonra gelişebilir'' yazdığı aklına çivi ile mıhlanmıştır, kendine telkinde bulunduğun her an, daha birkaç saat güvende olmadığını hatırlarsın.

  Acillik bir durum olursa diye annene durumu açıklarsın, zaten üzüntüden ve endişeden harap olmuş kadını bir kez daha korkutursun. Dakikalar geçmek bilmez, gözün görmeden youtube'a bakarsın, saate bakarsın, allerji sayfalarına bakarsın. ''Bok vardı denedim, bari gece denemeseydim, ya uykumda birden şoka girersem'' dersin. Bu gece uyumamaya karar verirsin. Halini paylaşmak istediğin insanın, muhtemelen edeceği yaralayıcı sözler ve eleştiriler aklına gelir, halini paylaşmazsın, sormaz zaten, söylemezsin.

  ''Ben iki Avil daha içeyim, nasılsa acile gitmem gerekirse çok daha fazlasını yapacaklar'' dersin. Önden bir mide koruyucu alırsın. Mide koruyucunun etki etmesini beklerken, çıldırmamak için gelip bu yazıyı yazarsın.

  Yıllarca her çeşit ilacı, ağrı kesiciyi kutular dolusu kullandıktan sonra, bir Parol için düştüğün duruma bakarsın. İroniye hala gülecek gücün yoktur, korkun ironinden büyüktür.

  Ben iki Avil daha içeyim.

3 Ağustos 2020 Pazartesi

Suyun üstünde kalmak

  Çok zor zamanlarda, artık baş edecek halim kalmadığında yaptığım şeydir, suyun üstünde kalmak. Dönem dönem bunun hakkında yazdığım ve uyguladığım da çok olmuştur. Belli ki salgın tamamen kontrolden çıktı, rakamlar dalga geçecek şekilde düşük gösteriliyor, insanımız aptallığına bağlı olarak korkusuz ve pis, o zaman önümüzdeki aylarda hayatımda bir gelişme olmayacağı ve hayatta kalırsam şükredeceğim çok belli. İşim yok. Çok uğraştığım, rayına oturttuğum, haksızlıklara uğramaya katlanarak yaptığım işim tamamen kapandı bitti. Resim tutkum yok. Haftada bir sayfa eskiz yaparsam kendimi şanslı sayıyorum, çizebildim diye. Atölye yok, ne gidesim, ne göresim, ne boyayasım yok. Kronik ürtikerimin ve anjiyo ödemimin tedavisi, salgın sürdüğü sürece yok. Olmam gereken alerji aşısı belli, bağışıklığı nasıl düşürdüğü belli, mevcut bağışıklığım sıfırın altına düşerse ne hale geleceğim belli değil, o yüzden her gün kırmızı lekeler ve kaşıntılar içinde uyanmaya, ara sıra boksör gibi yamru yumru bir suratla uyanmaya, şiş parmaklarım yüzünden bir şeyi zor tutar halde geçen akşamlara, kortizona devam. Önümüz kış ve ilk defa kışın gelecek depresyondan korkmuyorum, depresyonla bozulacak güzellikte bir hayatım yok çünkü, ara vermekten korktuğum keyifli eylemlerim yok, eve kapanmaya korkmama da gerek yok çünkü eve kapanmamak nasıl bir duyguydu unuttum bile. ''Olur mu öyle şey çocuklar? Ben hep evdeyim.''

  Elimden tek gelen suyun üstünde kalmaya çalışmak, boğulmadan, çırpınmadan, fazla su yutmadan. İronik bir biçimde 3 senedir deniz bile görmeden, tatil yapmadan. Suyun üstünde kalsam, kalsak, yeterlidir.

30 Temmuz 2020 Perşembe

Seni gördüm göreli

  İki ya da üç gün önce evime, anama, kedime, huzuruma kavuştum. Gözle görülür bir sihir beni sarıp sarmaladı ve bir buçuk aydır uyuyamadığım o pamuk uykusunu uyudum. Kalktığımda annemi görmek, çayımı onunla içmek, Şeker'in her fırsatta dibime girip yüzüme uzun uzun bakması, karşılıklı miyavlamamız. Biz üç kız, bu odada neleri aştık, nelerden geçtik, iki el ve bir pati, benim hayat üçgenim oldu. Çok acıyan ruhumun onarıldığını, çok yorgun bedenimin dinlendiğini hissediyorum.

  Ben  yokken bir sürü (en az 300 tane) fotoğraf bastırmış, albümler doldurmuş, tarihlerini üstlerine etiketlemiş. Bazen kahkahalar atarak, bazen hüzünlenerek baktım. Ananemi hiç bilmediğim bir hasret formuyla özlüyorum, öyle garip bir form ki; uzadıkça artmış, kavuşmanın mümkün olmadığını idrak ettiği için pes etmiş, bir yandan da ''Nasıl olur da kavuşamayız, bir telefonla araşamayız?'' diye sürekli başa saran bir hasret bu. Rüyalarımda Ataşehir'deki evde uyanıyorum; mutfaktan gazetesinin hışırtısı geliyor, kızarmış ekmek ve çilek reçelinin kokusu geliyor, heyecanlanıyorum, bazen evin içinde ne kadar gezinsem de onu bulamıyorum, bazen dizinin dibine oturup gülen yüzüne bakıyorum. Hasretime birkaç damla su niyetine, rüyalarım iyi ki var. Çok zormuş anane, çok çok zormuş.

  Salgın yine yükseliyor, berbat bir zaman diliminde, olabilecek en berbat şehirde işlerin iyice sarpa sarmasını seyrediyorum. Korkuyorum. Zaten hep hastalık hastası oldum, hep bağışıklık sistemim düşük oldu, kontrolümde olmayan her şeyden korktum, bu sefer korkunun da yeni formlarıyla tanışıyorum. Bilmiyorum bu berbat zaman diliminden kayıpsız çıkar mıyız, bilmiyorum bu berbat senenin ötesi var mıdır benim için, bunları sık düşünüyorum. İlk başlardaki kadar endişeyle sarsılmadan, yorgun ve bezgin bir şekilde korkuyorum. ''Böyle olmamalıydı yaşamlarımız'' diyorum sık sık, çok başka ve insani dozda dertlerle uğraşmalı, zihinlerimizi çok güzel şeyler için meşgul etmeliydik. Bir jenerasyona verimsiz anksiyeteler ve üstüste eklenen depresyonlar düştü, başka da pek bir şey düşmedi.

  Hayatımda ilk kez kendi isteğimle Tarkan'ın eski bir albümünü dinliyorum, aklıma gelen görüntülerle ve anılarla gülümsüyorum. Nostalji de bir çeşit görünmezlik pelerini gibi, kimseler bilmezken beni çok güzel saklayıp koruyor.

 

23 Temmuz 2020 Perşembe

Buna da şükür

  Günler evden hiç çıkmadan devam ediyor, yazların en beklenmedik şekilde ağır, sancılı ve belirsiz olanı. Atölyeye bir kez bile girmediğim, şehirdeki en sevdiğim parkları bir kez bile görmediğim, dışarda güzel bir yemek yemeyi tamamen unuttuğum, sadece duvarların ve balkonun olduğu bir yaz. Annemi ve Şeker'i 5 haftadır görmediğime inanamıyorum. Özlemenin ve gidememenin sancısı çok büyük. Hala basit bir faranjit mi geçiriyoruz, yoksa o iğrenç hastanenin korkunç kulak burun boğaz muaynehanesinde o virüsü kaptık mı emin değiliz. Sadece bekliyorum. Beklediğim ufak şeyler olunca, başka ufak şeyleri beklemeye başlıyorum. Aslında hiçbir şey yapmıyorum. Geçmişi çok sık düşünüyorum, insan bugününü yitirince ve bugünden bir beklentisi kalmayınca, mutlu olduğu eski zamanlara çok daha kolay ve hızlı dönüyor. Çok özlediğim yerler ve çok özlediğim insanlar var. Bunları artık dile getiremem, hiçbir şeyin benim özlediğim haliyle kalmadığını biliyorum, artık var olmayan bir eski halimi ve artık var olmayan bir şeyleri özlüyorum. Fotoğraflar ve şarkılar iyi ki var, geçmiş bitmiş zamanların tesellisi ve anıları iyi geliyor. Ne kadar güzel yazlar geçirmiş olduğuma şaşırıyorum, ne kadar kalabalık, doğanın içinde, neşeyle dolu. Şimdikinden ne kadar farklı.

  Çok fazla ilacım var. Yıllardır çok fazla ilaç aldığım için sonunda belamı veren ilaç alerjimin, yepyeni 10 farklı ilacı hayatımı sokmasına gülesim geliyor, gülemiyorum, gülme kaslarım çalışmıyor. Bu hafta başka bir anjiyo ödem ve ürtiker atağı sonunda yine kortizona başlatıldım doktorum tarafından. Bir ay önce olsa ''Hayır, daha fazla kilo almak istemiyorum, kalsın'' derdim. Hiçbir şey demeden 16 mg Prednol'ümü içiyorum, artık bedenimin geldiği bu zavallı, iri, balina formuna dair bir şey hissetmiyorum. Kendimi güzel hissetmeyi unuttum, kendimi nikah günümde nasıl da güzel hissettiğimi hatırlıyorum, kollarımın ve bileklerimin inceliğini, bir boynumun olduğunu, bir belimin olduğunu. Şimdi onlar da, eskiden sevdiğim yerler gibi çok altlarda, katmanların altında kaldılar. Eğer bu düşüncelere çok fazla kapılırsam hemen ''Çok şükür, buna da şükür'' diyorum. Beterin beterinden çok korkuyorum, hep korkuyorum artık. Hemen beğenmediğim bedenime şükrediyorum, hemen acı çekmediğim anlara şükrediyorum. Aklımı yitirecek kadar büyük bir acı çektim, 2 ay boyunca, günün her saati. Hep acılarım bitince yapacaklarımı hayal ettim, resimleri, cafeleri, tatilleri, park yürüyüşlerini, basit ve güzel keyifleri. Evden doktor ve hastane hariç bir kez bile çıkmadım, tam 6 aydır. Söylerken  şaşırıyorum ama yaşarken çok kolaydı, hatta başka türlüsü mümkün değildi. Evden çıkmam, 5 dakika da olsa yürümem için annem ve Evrim çok yalvardılar, çok endişelendiler, hala da öyleler ama çıkamıyorum. Artık kollarım ve bacaklarım koparcasına acımıyor ve ben çıkıp hayal ettiğim hiçbir şeyi yapmak istemiyorum. Sadece Corona kapmadığımıza emin olmak, haftalar sonra bu evden çıkıp taksiye binmek ve anneme sarılmak, kedime sarılmak, onlarla uyumak istiyorum. Onların hiçbir şeye benzemeyen sevgi ve şefkatiyle sarmalanmaya, yalnız hissetmemeye çok ihtiyacım var.

  Artık kendime hiç benzemiyorum.

 

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Mucizenin olduğu gün

  İçim şükranla ve minnetle dolu. Şeker'imin böbrek değerleri bir aylık özel beslenmenin sonucunda düzeldi. Annem bizim şifacımız, iyiliğimiz ve huzurumuz. Önce beni, sonra Şeker'i iyi etti. Günler sonra huzurla ''Oh!'' dedim. Birkaç kez dedim, kendimi bir üzüntümün eksildiğine ikna etmek istedim.

  Günler yine kortizonlu, antihistaminikli ve derin uykulu. İki uyku sırasında Evrim'in hazırladığı bir şeyleri yiyip, belki birkaç dakika balkonda oturup, geri yatıyorum. Artık bu süreci bir ceza ya da bir fenalık olarak göremem, beterin beterinin olduğunu her zaman biliyorum ve şikayet etmek hiçbir işime yaramıyor. Ayrıca biraz stresim ve üzüntüm yükseldikçe, parmaklarımın anjiyo ödemle nasıl da sosis gibi şiştiğini, bacaklarımda puantiyeler şeklinde leke leke kırmızı kabartılar çıktığını daha 2 gece önce Evrim'le izledik, dakikalar içinde şahtım, şahbaz oldum.

  Kendimi üzmemeyi öğreneceğim. Kahretmemeyi, oymamayı, zehirlememeyi. Kalbimde bu kadar yoğun sevgiler ve şefkatler varken, kendime sadece olumsuz hisleri ayırmak hiç iyi gelmiyor. Bugün yeni ve apaydınlık bir arkadaşıma söylerken fark ettim; ''Ben mucizelere inanıyorum.'' dedim. Sonrasında gelişen konuşmada, her gece kendime özgü bir dille ettiğim dualarla, umudumun ve minnetimin hiç bitmeyişiyle, aslında ne kadar inançlı bir insan olduğumu fark ettim. Artık biraz da kendime inanmak ve bir elimden tutmak zamanı geldi. Epeydir gelmişti, kendime çok ihtiyacım vardı ama zihnim malesef başka bir yolu imkansız kılacak biçimde, sadece kendine zarar vermek üzere çalışıyordu. Ben eğitimin ve telkinin önemine de inanırım, o yüzden zihnim ve kalbim için yeni bir süreç başlıyor. Şeker'im iyi, bu benim için sihirli bir işaret. Şükürler olsun.