Blog'un yeni şekli boş bir defter sayfası.. en yazılası olanlardan, sanki bir de tükenmez kalem olsa elimde, bir şeyler karalayacağım ortalara doğru, yazmaktan sıkılıp. bu aralar gerçek kağıt ve gerçek kalemi çok kullanıyorum, defterim eskisi gibi, hep yanımda. ''belki bestelerim'' diye yazdıklarım (neyse ki yok öyle bir yeteneğim) ''belki tasarlarım'' diye eskiz aldıklarım (neyse ki üşengecim) ''belki mektubun içine koyarım'' diye çizdiklerim, yazdıklarım'' (neyse ki en azından bunu başarabilirim)
kağıttan ve kalemden uzak kalmayın. bir gün bile kalmayın. kendisini ifade etmeyi unutmuş, hiç denememiş, gerek duymayan bir insan olmayın. o kadar çok ifade etmeye çalışın ki kendinizi, olmayan kelimeler yaratın, görünmeyen hisleri keşfedin. çünkü yollar çok uzun, bitmiyorlar ve biz böylesini severiz.
bugünlerde hep evin en güzel yerindeyim. mutsuz ama keyfi yerindeyim, daha iyi anlatamaz çoğumuzu başka şarkı. 'iyiyiz böyle be' diyorum gerinerek, canımız sıkkın, kafamız karışıkken bile iyiyiz.
sonra bir an geliyor, ikimiz kalıyoruz gün sonu, iş çıkışı. ve sonra konuşuyoruz, sakin, güzel, derin. sonra sarılıyoruz, uzun. sonrasını hatırlamıyorum.
yarın sergi açılışına giyecek hiçbir şeyim olmadığı için, iki dolap dolusu giysimi yakmaya karar verdim.
25 Nisan 2012 Çarşamba
22 Nisan 2012 Pazar
efektli, renkli, kontrastı düşük




fotoğraflardan bahsettiğim kadar, kendimden de bahsediyorum. teknolojik bir telefonum olmadan da, yeni çıkan pratik fotoğraf editleme siteleriyle, instagram fotoğraflar yapıyorum kendime. oynuyorum.
uzaktaki yakınlarım geldiğinde sevinçten ne yapacağımı bilemem ben. bodrum'dan, izmir'den geldiklerinde mesela, dün olduğu gibi, manasızca etrafta koşturup, duvarlara çarparak zor sakinleşirim. kuyruğum olsa, böyle anlarda hiç durmadan sallıyor olurum.
fotoğraftaki kedi, atölyenin beyefendisi, yakında baba olacak. ayakkabılarım da yeni, dedi ki ''hep koyu renk alıyorsun, bir değişiklik yap açık renk al'' ben de böyle nane yeşili midir nedir, aldım bir şey, fazla açık renk, gözüm alışmadı henüz.
kontrastı düşük bir kadın hakkında bir şeyler yazdım defterime. göz yormayan, kafayı meşgul etmeyen, istese de yapamayan bir kadın. çünkü soluk biraz, ne kadar turuncu, yeşil, siyah taşısa da, soluk. o yüzden fazla yer kaplamıyor, fazla yer etmiyor.
11 Nisan 2012 Çarşamba
9 Nisan 2012 Pazartesi
her şey yerinde
''nerede o eski romantik komediler'' temalı bir sohbet çevirdik dün gece. buradan da hollywood'u sırf klas romantik komedi oyuncuları yaşlandı diye, yeni nesile adapte etmeye çalıştıkları ucuz, kirli, ne komik ne romantik olmayan filmleri için kınıyorum. romantizm ihityacını bu filmlerle gideren büyük bir kitle var.
kedim çok komik horluyor. hele rüya görürken ağzını şapırdatması apayrı bir konu.
ağız şapırdatmak demişken, bir karıncayı bile incitemeyen ben, bir gün kulağımın dibinde şakır şukur sakız çiğneyen ve balon patlatan herhangi bir insanı delice tokatlayacağım. daha berbat pek az ses var bildiğim.
bugün sevdiğim bloglarda hep, o sevdiğim renklere sahip, soluk, teknolojik telefonla çekilmiş, kare fotoğraflara rastladım. iki tane de benden, dün çektiğim.
madde madde, liste liste, başlık başlık toplamak istiyorum her şeyi. kütüphane gibi düzenli bir zihin istiyorum daha doğrusu.
bu ara hemen hemen hiç resim yapmıyorum. ama aklımdan en az üç tablo tamamladım bu hafta.
son olarak güneşli, mis günlerin arasında gök gürültülü, yağmurlu günlerin girmesi, hayatın bir özetidir dostlarım diyerek şu güzelim havaları saçma felsefi söylemlerle aşağılamayacağım, her hava güzel geliyor bu ara, hepsine kabul.
hatırlayamadığım dandik bir filmde ''her şeyin bir yeri olmalı ve her şey yerinde olmalı'' diyordu bir kadın. aklıma kazınmış film repliklerinden, severim.
22 nisan akşamı krek'te çalacaklar.
1 Nisan 2012 Pazar
doğumgünü kızının dostu

gel emek mate yavrum, öncekileri bir analım beraber. şimdikine en son geçelim.
ilki çok absürd, bize yakışacak şekilde. sen uzun kızıl saçlarından yeni kurtulmuştun, bense herkesin görünce ürktüğü o ''psikolojik rahatsız'' halimden. bahar başlangıcıydı, her sene olduğu gibi. henüz bir yıl bile olmamıştı arkadaşlığımız başlayalı, ama o kadar çok gülüyorduk aynı var olmayan şeye, o kadar aynı, var olmayan dili konuşuyorduk ki. aldığımız hediyelerden sadece kapağında pala bıyıklı bir osmanlı padişahı olan defteri hatırlıyorum. gerisi biraz flu. sana hediye pakedini verince hemen o deftere takıldın, yıllar sonra hala, bu ilk olan ''bana padişahlı defteri layık gördüğünüz'' doğumgünüm diye anılacaktı senin tarafından. bilememiştik.
bir başkasını hatırlıyorum, sen mecidiyeköydeki evindesin, ısrarla çıkıp atölyeye gelmiyorsun. atölyede pastan hazır, ekşimek üzere artık. paket paket cipsler, içkiler, şekerler masada. seninle benim resim yaptığımız masada. tüm atölye sen içeri girdiğinde çıngar koparmak üzere bekliyor, cipsleri tırtıklıyor, pastanın üstündeki süsler üç beş yeniyor, gittikçe azalıyor. arıyorum, ''sevgilimle uyuyorum, ben çıkmayacağım bugün'' diyorsun. sevgilin de yeni, sevgilin de harika, birşey diyemiyoruz. sonunda sevgilini arıyoruz, 'gönder şunu evden, atölyeye gelin' diye. eniştelerin eniştesi sıtkı, seni zor bela o evden çıkarıp getiriyor. sen homur homur kapıdan giriyorsun, ışıklar kapalı atölyede, birden ''sürpriiiiz'' diye bağırıyoruz, sen olduğun yerde zıplamaya başlıyorsun hiç konuşmadan. ben de başlıyorum. manasızca bir süre zıplıyoruz.
bir başka yıl. yine dükkan dükkan gezip, hediye paketimize hediye depoluyoruz pelinle. elbette ki bir elbise alınacak en başta, seni can evinden önce elbiseyle vuracağız. street box'a girip fuşya renkli elbiseyi gözümüze kestiriyoruz, kapıp çıkıyoruz. sonra başka şeyler de ekleniyor pakede, kuka'da buluşuyoruz sonra. sıtkı da çok hevesli, yerinde duramıyor, sana elbiseler ve çantalar almış. sıtkı, pelin, ben aldığımız elbiseleri anlatıyoruz birbirimize, böyle kıpır kıpır. ağzımızdan şunlar dökülüyor ''biz street box'tan aldık bir tane, böyle fuşya, koyu pembe, -aaa ben de ordan öyle birşey aldım. bizimki böyle beli fiyonklu, sırtı şöyle... -lan! benimki de!'' bir acele paketleri açıyoruz ve sana aynı elbiseyi aldığımızı görüyoruz dehşet içinde. sen geliyorsun, utanç ve neşe içinde paketlerimizi veriyoruz. sonra siz elbise değiştirmeye gidiyorsunuz.
bir başka doğumgünü, yine kuka'dayız. kalabalığız. birşeyler yeni olmuş, birşeyler yeni olmak üzere.. evrim ve ben aldığımız iki boy farklı pastayı üst üste monte edip yeni bir pasta yaratmanın sevincini yaşıyoruz. sıtkı ve senin fotoğraflarını çekiyorum, açık mavi, açık pembe tonlarda. hediyeleri hiç hatırlamıyorum o yıl. ama sen pastanın mumlarını üfleyip dilek tutarken, içimden senin için dilediklerimi hatırlıyorum. gerçek olduklarını üç yıl içinde görebildiğim dilekler.
geçen sene. senin çatı katındayız. kız kızayız bu sefer. ama elbette, bir de sıtkı var. iyi ki var. artık belli gideceğiniz, sürekli ''bir arada son doğum günün'' deyip duruyoruz. ama buruk falan değiliz, aylar var daha gitmene. bıyıklı kolyeyi, güzel elbiseleri, chetic çorapları falan hatırlıyorum. sonra bize yaptığın ufak defileyi.
eski doğumgünlerin yine kafamdan geçiyor, şaşırıyorum her yıl ne kadar değiştiğine ama bir o kadar aynı kalışına, şaşırtıcı şekilde ani ve farklı, güven ve huzur vermek üzere aynı. hep bir şeylerin arasında, ama asla belirsiz değil, hep çok net. ve her an ''pffff''layarak gülme krizine girmeye hazır. ben olur olmadık bir yerde kahkahalara boğulursam da bana katılır, tek başına kovulmam ordan. ve bana saatlerce izah edebilecek kadar sabırlı, asla kabullenmeyeceğim şeyleri. arada şöyle sağlam bir küfredip, aklımı başıma getirmek üzere her zaman biraz, bir nebze olsun mantık sahibi. hep ne istediğini bilen, hep istemeye ve peşine düşmeye hazır. ne kadar sevgi dolu olduğunu belli ederse başına iş açmaktan korkan, ama sevgisini de eksik etmeyen, bir de güzel yemek yapan, zeytinyağlısı ayrı, çorbası ayrı, tatlısı ayrı. ilerde köpekleri çok sevecek, vazgeçemeyecek olan. çocuk korkumu çocuğu sayesinde aşacak olduğum. daha binlerce olasılığımız olan. üstelik seven eleven'ın köşesinde olan, hayal ürünü olasılıklar gibi değil, daha tanıştığımız an önümüzde sonsuz olasılığın bulunduğu, kimsenin umursamayacağı bir tarih sayfasına, siyah beyaz bir fotoğrafın altında ''işte emek ve eylül böyle tanıştılar'' şeklinde not düşülecek olan.
dost.
dün ilk defa tam olarak yanında değildim doğumgününde. aramızda ülkeler, ırmaklar, küçük yer yüzü şekilleri vardı. fakat tüm gün bir şeyler düşündüm eskiye ve bugüne dair, bir şeyler karaladım not defterime. onları da yırtıp sana gönderilecek pakete ekleyeceğim, belki benim sensiz ilk doğumgününü nasıl geçirdiğimi, neler çizdiğimi görmek istersin. çünkü bu defteri hemen karıştırırdın burda olsan. üzerinde konuşurduk hemen.
doğmuş olduğun ve tanıştığımız o komik sonbahar günü için her zaman 'iyi ki' diyeceğim. bu doğumgününde tuttuğum dilek, bir seneyi kapsıyor, gerçek olduğu günün gecesi nehir kıyısında şaraplarımızı bunun için içeriz.
28 Mart 2012 Çarşamba
kenzo
ikea'da geçen bir günün sonunda, dışarı, güneşe çıktım. o an önümden birkaç kız geçti, birileri, birkaç insan... ve sonra o koku, o tanıdık koku. yıllar öncesine ait, ama yıllar sonra bile hiç unutmayacağım o koku.
ince uzun, cam bir şişeydi ve şişenin üzerinde kırmızı, ince uzun bir çiçek vardı. saçlarına, boynuna, tüm kıyafetine sıkardı onu. o zamanlar da parfüm hiç sevmezdim, burnum kırışarak ''çok ağır yahu, nasıl sürüyorsun bunu'' derdim. ve tüm gün o kokardı, gelip bizde kalırdı, evine gittiğinde yastığım kokardı hala, iki gün, üç gün..
içimizden insanlar, zamanlar ve mekanlar geçiyor, değişiyoruz, uzaklaşıyoruz, maddi ve manevi olarak uzaklaşıyoruz. en sonunda, bir zamanlar imkansız görünen o kopuş bile gerçekleşiyor. ve devam ediyoruz, kendimiz bile fark etmeden, kendiliğinden. kimimiz daha güvensiz, daha inançsız, kimimiz daha şanslı, daha mutlu. ben hangisi olduğumu bilmiyorum, belki hem güvensiz, hem şanslı, hem mutlu, değişik, karışık..
ama soğuk ve güneşli bir günde, çok tanıdık bir parfüm kokusu, 16 yaşımdaki hiçbir şey bilmeyen, sadece tıka basa sevgiyle dolu halime dil çıkarıyor, alay ediyor o halimle. artık iki farklı insanız.
ince uzun, cam bir şişeydi ve şişenin üzerinde kırmızı, ince uzun bir çiçek vardı. saçlarına, boynuna, tüm kıyafetine sıkardı onu. o zamanlar da parfüm hiç sevmezdim, burnum kırışarak ''çok ağır yahu, nasıl sürüyorsun bunu'' derdim. ve tüm gün o kokardı, gelip bizde kalırdı, evine gittiğinde yastığım kokardı hala, iki gün, üç gün..
içimizden insanlar, zamanlar ve mekanlar geçiyor, değişiyoruz, uzaklaşıyoruz, maddi ve manevi olarak uzaklaşıyoruz. en sonunda, bir zamanlar imkansız görünen o kopuş bile gerçekleşiyor. ve devam ediyoruz, kendimiz bile fark etmeden, kendiliğinden. kimimiz daha güvensiz, daha inançsız, kimimiz daha şanslı, daha mutlu. ben hangisi olduğumu bilmiyorum, belki hem güvensiz, hem şanslı, hem mutlu, değişik, karışık..
ama soğuk ve güneşli bir günde, çok tanıdık bir parfüm kokusu, 16 yaşımdaki hiçbir şey bilmeyen, sadece tıka basa sevgiyle dolu halime dil çıkarıyor, alay ediyor o halimle. artık iki farklı insanız.
25 Mart 2012 Pazar
dogo!
aklım hala dün gördüğüm, mıncıkladığım, çenesini koluma dayayıp uslu uslu duran dogo argentino'da. çocukluğumdan kalan bir ''köpek cinsleri ve köpek bakımı'' kitabım var. ordan her cinsin özelliklerini, ırkını, huylarını okumaya bayılırdım. şimdi hala internetten bakıyorum, kafamdan geçiriyorum ''kesin beagle alırım yerim olursa, yok efendim bulldog alırım, pointer da olabilir'' şeklinde. dün şu koca kafalı, kibar beyefendiyle tanıştıktan sonra, dogo argentino üst sıralara tırmandı hemen. artık gittiğim hayvan barınağında hangisine rast gelirsem o gün, yerimin olduğu, kedimin kıskanıp arıza çıkaramayacağı o gün. (hayvanlarınızı barınaklardan alın canlarım)
(son olarak jack russell kesinlikle uyumayı, rahatı, sessizliği, konforu seven insanlar için değildir.)
iyiden sonrası
kelimeler yardımcı olabilir, hatta kelimelerle toparlayabilirim etrafı, hiçbir şeyi halının altına süpürmeden. tertemiz yapabilirim olanı biteni.
bunalım. çift taraflı bunalım. çatışma. sözler. cümleler. sıkıntı. daha büyük bir bunalım. turuncu. günışığı. dostlar. bir tarafta fincan fincan çay. bir tarafta duble duble rakı. sessizlik.
uzlaşma.
uzlaşma en güzel kelimelerden.
ve geriye kalan hisleri kendime saklayarak daha değerli yapıyorum.
bunalım. çift taraflı bunalım. çatışma. sözler. cümleler. sıkıntı. daha büyük bir bunalım. turuncu. günışığı. dostlar. bir tarafta fincan fincan çay. bir tarafta duble duble rakı. sessizlik.
uzlaşma.
uzlaşma en güzel kelimelerden.
ve geriye kalan hisleri kendime saklayarak daha değerli yapıyorum.
22 Mart 2012 Perşembe
iyi geldi
çok uzun bir günden sonraki gün, sıradan, bunaltıcı şekilde sıradan bir gün... uyandım, ağladım, uyudum, uyandım ve ağladım. hepsi benim kafamda olup bitiyordu, hiçbir şey net değildi, dayanamıyordum.
ceketimi alıp koşarak evden çıktım, sokağımdaki kuaföre girdim ve ''değişmek istiyorum!'' dedim, sesim biraz yüksek çıkmış olacak, adam hafifçe ürktü, oturun dedi. o bir şeyler sürüp renk açarken, sonra başka bir renk sürerken, enseme kadar saçları keserken, öne perçem atarken, sonra kurutup fön çekerken ben hep kendime bakıyordum aynada. ''gerçekten değişmek istiyorum'' diye tekrarlıyordum. öyle çok şeyi gözden geçirdim ki kendim hakkında. ama sadece kendim hakkında, kimsenin etkisini katmadan.
şimdi net ve turuncu bir kafam var. şeyler tuhaf bir biçimde bulanıklığından sıyrıldı, güneş henüz ısıtmıyor ama ortaya çıktı, ve şeylerin tuhaf bir biçimde parıldamasını sağlıyor.
ceketimi alıp koşarak evden çıktım, sokağımdaki kuaföre girdim ve ''değişmek istiyorum!'' dedim, sesim biraz yüksek çıkmış olacak, adam hafifçe ürktü, oturun dedi. o bir şeyler sürüp renk açarken, sonra başka bir renk sürerken, enseme kadar saçları keserken, öne perçem atarken, sonra kurutup fön çekerken ben hep kendime bakıyordum aynada. ''gerçekten değişmek istiyorum'' diye tekrarlıyordum. öyle çok şeyi gözden geçirdim ki kendim hakkında. ama sadece kendim hakkında, kimsenin etkisini katmadan.
şimdi net ve turuncu bir kafam var. şeyler tuhaf bir biçimde bulanıklığından sıyrıldı, güneş henüz ısıtmıyor ama ortaya çıktı, ve şeylerin tuhaf bir biçimde parıldamasını sağlıyor.
9 Mart 2012 Cuma
fabian ciraolo
1 Mart 2012 Perşembe
kedi dedi
kendisine de söyledim, ''sen benim gördüğüm en güzel kedisin'' dedim. ''ama gördüğün her kediye bunu söylüyorsun'' dedi. ''ama şuan sana söylüyorum, gel bu anı yaşayalım'' dedim. çenesini elime koydu ''o zaman ben biraz purrrlayayım şurda, çaydanlık gibi sesler çıkarayım'' dedi. ''bu benim en sevdiğim ses'' dedim. ki her duyduğum sese bunu söylemiyorum. sonra saatler geçti, kedi kalktı gitti, içerdeki yerinde kafasını dinledi. sonra ben uyumuşum. uyandığımda yine sokulmuştu, patileri üşüdüğü için mi, yoksa ben onun gördüğü en güzel insan mıyım, bilmiyorum. çaydanlık gibi sesler çıkardığı sürece sorun yok, hayat güzel.
28 Şubat 2012 Salı
27 Şubat 2012 Pazartesi
üçüncü 26 şubat
ne kadar güzel olabilirse, o kadar güzeldi. çok, çok fazla. aynı anda sıradan, aynı anda içimizden geldiği gibi ve plansız. bir müzik grubu gibi işte, nasıl yola çıkıyorlar ve devam ediyorlarsa. güzel yapan da bu.
benim için bir şeyler yapması ne çok anlam taşıyor, ne çok mutluluk veriyor. sanki şımartılma günümdü.
beyaz üzerine, incecik koyu mavi çizgiler, kareler, yumuşacık.. sonra çok açık mavi duvar, bomboş her yer, e ve e, ne fazla, ne eksik, her şey.
365 tane gün içerisinde, bu bize ait olan, şeker yanak.
benim için bir şeyler yapması ne çok anlam taşıyor, ne çok mutluluk veriyor. sanki şımartılma günümdü.
beyaz üzerine, incecik koyu mavi çizgiler, kareler, yumuşacık.. sonra çok açık mavi duvar, bomboş her yer, e ve e, ne fazla, ne eksik, her şey.
365 tane gün içerisinde, bu bize ait olan, şeker yanak.
20 Şubat 2012 Pazartesi
Hit so hard

Beklediğim !f İstanbul yazılarından ilki yaprak'tan geldi. benim yerime tüm filmleri tarayan ve hepimizin beğeneceklerine bilet alan güzel arkadaşlarım var, bu sebeple gitmiş olduğum iki film ile gidecek olduklarım tamamen sürpriz benim için, inatla bakmıyorum, o an şaşırmak, sevinmek ve sıkılmak çok zevkli çünkü.
cuma günü gittiğimiz ''Hit so hard'' muhteşem bir sürprizdi ve ilk gençlik yıllarımızın bir özetiydi. Hole davulcusu Patty'nin turneler boyunca çektiği görüntüler ve sonradan yapılmış röpörtajlarla bir Grunge-Punk kültürü belgeseli izledik. Melissa Auf der Maur'un hala çok güzel, hala çok zarif oluşuna, bass gitarı çalışına hayran olduğum kadar hayranım. Patty'yi pek merak etmemiştim, adını bile bilmiyordum, ama hemen her kadın davulcu gibi, o da çok eğlenceli, sağlam bir ablamız çıktı, hiç sıkılmadan anlattığı herşeyi dinledik. ve elbette ki Hole'un solisti, melaike Kurt Cobain'in karadul eşi, şirret Courtney Love, ara ara ekranda belirerek hem güldürdü, hem öfkelendirdi bizi. Türlü türlü uyuşturuculardan pelteleşmiş zihni, iyice şekil değiştirmiş sesi ve film boyunca tıkındığı kurabiyelerle ''Ah be Courtney neden sen kaldın da, Kurt gitti sanki'' dedik bir kez daha. Eğer Grunge-Punk Rock kültürüne ilginiz varsa ve enstrümanlarına erkekler kadar hakim kadınları izlemek istiyorsanız, bu filmi bulun ve izleyin derim.
cumartesi günü gittiğimiz ''Family Jam'' de bir başka müzik ve yol filmiydi. bu sefer yine pek sevdiğimiz gruplardan Devendra Banhart hakkındaydı. ve hiç hakkını yemeden, açıkça söyleyebilirim ki, berbattı. müziklerini çok sevdiğim bir topluluktan, yapay sevgi dolu, hippilik tozu serpilmiş kucaklaşmalar ve uçan sineği bile mucize olarak algılayan yükseklikte zihinlerini görünce hafifçe soğudum. yine de çok güzel çıkma ihtimali olan bir filmdi, filmi seçen arkadaşımın kesinlikle hakkını yemeyeceğim ve nankörlük etmeyeceğim.
önümüzdeki hafta gireceğimiz film yerçekimiyle ilgili birşeydi, hayal meyal hatırlıyorum. konusu oldukça uçuk ve absürd imiş, yani çok beğenme ihtimalim var. umutluyum.
bol sinemalı, ilham dolu günler içindeyiz, tadını çıkarın.
15 Şubat 2012 Çarşamba
sevgi ve çilek dolu yazı
14 Şubat 2012 Salı
serin ve erken

saat sabahın yedisi, sebepsiz yere uyandım yine. camı açtım, hava çok temiz kokuyor, kedim mutlulukla uyandı ve kaloriferin üstündeki yerine yerleşti. siyam kedileri temiz havaya bayılırlar. birazdan, üşümeye başlayınca kalkıp yanıma gelecek ve kolumun altında uyuyacak. sabahın erken saatleri tamamen bize ait, gün içinde hatırlamayacağımız kadar huzurlu.
günlerdir uzay boşluğunda gibiyim. manasızca süzülüyorum, düşmeden, bir yere değmeden. sabahın bu erken ve serin saatinde, kararlı ve heyecanlı olduğum zamanları hatırlamaya çalışıyorum. değişkenliğimden korkuyorum. bir durum bir an için çok önemliyken, bir an sonra ''artık fark etmez'' olabiliyor benim için. o kısacık anda değişen ne ise, sabahın bu erken ve serin saatinde, ondan kurtulmak istiyorum.
bugün her yerin yapay ve asılsız romantizme bulanması hoşuma gitmiyor. her koşulda karşı olduğum bir ''özel gün'' bu. kendi özel günlerimizi yaratmaktan yanayım, bir görev gibi yerine getirilen kırmızı kalplere bulanmış soytarılıklardan değil. fakat tüm bu düşünceler dün gece elli adet cupcake pişirmeme engel olamadı. çünkü ne sebeple olursa olsun, O'nun için birşeyler pişirmek inanılmaz bir keyif veriyor bana. evet, tamamını o yemeyecek, cupcake'lerin yarısı, arkadaşlarımla yapacağımız ''valentine sucks'' partisi için. ama benim asıl özendiğim, pembe-beyaz kremşanti ve böğürtlen şeklinde şekerlemelerle süslediğim yarısı, tamamen O'na ait.
patti smith'in ''çoluk çocuk'' kitabını tekrar okumaya başladım. genç ve yetenekli insanların yollarını bulmaya çalışırken çektikleri sancılar, özellikle de hayran olduğum iki sanatçının, iki dostun, her şekilde çok etkileyici. ve bir kadının, kaybettiği dostuyla ilgili en ufak detayı bile hatırlayıp, hikayesini yıllar sonra, bu kadar güzel anlatması. insanların aklında robert'ı canlandırabilmesi, her haliyle. bunu yapabilecek dostları olmalı her insanın, en az bir tane, hafızasında her zaman insanı canlı tutan. şanslıyım.
kedim yanıma geldi, patileri üşümüş.
7 Şubat 2012 Salı
Lulu adında birşey
1 Şubat 2012 Çarşamba
terapi

daha önce dedim ki size, şöyle bir grup var, konserine gittik, daha bir beğendik, birazınız dinlesin, herkesle paylaşmayalım bu adamları. ki zamanında pelin aynı şekilde dinletmek istemişti, ben dinlememiştim, ayıp etmiştim. şimdi bu adamların biri, televizyonda birşeyde oynuyormuş, zaten tiyatrocu bu adamlar, normal yani oynaması. ama şimdi herkes keşfetti mi bunları sana, elden ele geziyor şarkılar. ama benim dinlesin istediklerimden hala dinlemeyenler var. http://buyukevablukada.com/dinle.html aç sen, onlar fonda çalsın, konuşsun, takılsın. bak diyorum, iyi gelecek. yalnızlığını alır, yüzünü güldürür, kafanı doldurur. iyi bu adamlar iyi. tüm gün çaldılar bu odada.
üzerinde daktilolar olan deftere ne yazacağımı düşünüyorum, şeker yanak hediye ettiğinden beri. bugün başladım. kendimi kurtaracak olanları yazdığım defter o artık. defterin sayfaları o kadar muhteşem ki, bazı sayfalara, belli insanlara göndermek üzere mektuplar yazıyorum ara ara.
bu kupa benim en değerli eşyalarımdan. o da hediye. dostlarımın en uzakta olanının, alırken tahmin bile edemezdi beni her çay yudumunda nasıl iyi hissettireceğinin.
bugün balkonda kocaman tek yanı açık bir koli içine, avuç avuç ekmek kırıntısı, az zeytinyağı damlatılmış su kabı koyduk. ne çok kuş türü varmış çevrede. sığırcık geldi, saka geldi, bülbül geldi yahu... annemler gelen bülbülün ''bokluca bülbülü'' olduğunu söylüyorlar. bu kadar narin bir hayvana, ısrarla nasıl bu isim verilir anlayamıyorum, ama yapacak birşey yok, bu cinsin ismi buymuş (eğer beni fena halde yemedilerse)
dersen ki, terapi bu yazının neresinde, derim ki, cümlelerin içine sokuşturdum onu. güzel müzik, dost izleri, yazmak, çay içmek, hayvanları tok görmek derken, biraz biraz geliyorum kendime. böyle böyle geliyorum.
bu havada en güzeli
durup dururken istanbul'a tekrar adapte olmaya çalışma çabalarım, kılımı bile kıpırdatmadan sürüyor. yavaşça herşeyin yoluna girmesini izlemeyi severim ben, şeyler ''tuhaf bir biçimde'' yoluna girme belirtileri gösterirlerse, büyük bir keyifle izleyeceğim yine. şimdilik kımıldamıyoruz. sadece aşağıda belirttiğim eylemde bulunmak için çıkıyorum yataktan, sonra yine kapanıyorum.
bu havada, yani buz gibi soğukta yapılabilecek en güzel şeyi açıklamak istiyorum size. evinizde kedi besliyorsanız daha kolay bu yapılabilecek şey. eni ve boyu biraz genişçe bir kutuyu, altına naylon sererek sokakta kuytu bir yere koyun, dik olarak. kutunun tabanına, bir kap içine az zeytinyağı damlatılmış su, bolca da kedi maması koyun. sonra seslenin etrafa, sesinizi duyanlar gelip güzelce karınlarını doyursun, duymayanlar da, kutunun üst kısmı tarafından kardan, alt kısmındaki naylon tarafından da yerdeki ıslaktan korunan mamaları yesinler sonra. eğer evinizde kedi yoksa, ya marketten, çok ucuza kocaman bir poşet kedi maması alın, ya da evden birşeyler hazırlayın. kar yağarken kendinizi nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum, ama dışardaki canlılar için en ufak birşey bile yaparsanız, çok daha iyi hissedeceksiniz şu ankinden, eminim.
bu havada, yani buz gibi soğukta yapılabilecek en güzel şeyi açıklamak istiyorum size. evinizde kedi besliyorsanız daha kolay bu yapılabilecek şey. eni ve boyu biraz genişçe bir kutuyu, altına naylon sererek sokakta kuytu bir yere koyun, dik olarak. kutunun tabanına, bir kap içine az zeytinyağı damlatılmış su, bolca da kedi maması koyun. sonra seslenin etrafa, sesinizi duyanlar gelip güzelce karınlarını doyursun, duymayanlar da, kutunun üst kısmı tarafından kardan, alt kısmındaki naylon tarafından da yerdeki ıslaktan korunan mamaları yesinler sonra. eğer evinizde kedi yoksa, ya marketten, çok ucuza kocaman bir poşet kedi maması alın, ya da evden birşeyler hazırlayın. kar yağarken kendinizi nasıl hissediyorsunuz bilmiyorum, ama dışardaki canlılar için en ufak birşey bile yaparsanız, çok daha iyi hissedeceksiniz şu ankinden, eminim.
30 Ocak 2012 Pazartesi
karlı bir günde, sevgiyle
can dostunun arkasından el sallamak, bir daha ne zaman göreceğini bilmeden, bir başka ülkeye uçuşunu izlemek ne zormuş. ama ne güzelmiş bir yandan kanatlanıp uçmasını görmek, neler yapabileceğini düşünmek. şimdi mesela, neler hissettiğini, ne yapmakta olduğunu merak etmek. şimdi mesela, şimdiden özlemek. gözlerim ikide bir dolup dolup taşarken, eski saçmasapan videolarımızı izlemek, gülmek bir yandan da. başucuma, giderken verdiği mektubu koymak, benim mektubumun da onun başucunda olduğunu tahmin etmek. en iyisini dilemenin, en içten dilemenin gerçek anlamını görmek. çok, çok eskiye gitmek, en, en yeniye bakmak, iki arada bir derede, ne zormuş, ne güzelmiş.
rolling stones'dan ruby tuesday çalarken, ve kar sabahın erken saatinde yağdığı kadar fazla yağmaya devam ederken, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. prag, floransa ya da londra, hangisi olursa.
rolling stones'dan ruby tuesday çalarken, ve kar sabahın erken saatinde yağdığı kadar fazla yağmaya devam ederken, ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum. prag, floransa ya da londra, hangisi olursa.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



