30 Eylül 2010 Perşembe

genç kız kalbi kırılarak hayata veda etti.


size söylüyorum, benim sonum kalp kırıklığından olacak. ne kıran bilecek sebebini, ne ben bileceğim.

birgün bünyem kaldırmayacak bu kadar hüznü,
zaten ismi de eylüldü,
kalbi kırıldı öldü

diyecek bir şapşal. kafiyeleri hiç sevmediğimi unutarak. sonra sevgilim yatağına uzanacak, mırıldanacak ''lay your head where my heart used to be''

hayal tabi ki hepsi. benim dramatik hayallerim, hiçbiri olmayacak. bir başkasının kalbi olmaya çalışırsan, sonun ufak ufak, süzülerek, kendi yarattığın loşluğa kapılmaktır dostum, dikkatli ol. ''kollarını açarak ve başını havaya kaldırarak, hızla dönme, düşmek üzere olduğunu göremezsin.'' demişti turuncu saçlı bir cadı, ya da buna benzer birşey..

28 Eylül 2010 Salı

toplum için insanlık dersleri



-Teşekkür Ederim.

-Lütfen.

-Rica Ederim.

-İyi Günler.

İnsan olmayı deneme sürecinde yardıma ihtiyacı olduğunu fark ettiğim bünyeler için, başlangıç olarak önerdiğim cümlelerdir, kullanmaktan çekinmeyin. gün geçmiyor ki, karşıma çıkan insanlara kibarca yaklaşmalarım, kafa atma isteğiyle son bulmasın.

24 Eylül 2010 Cuma

how can I go to Montauk?





-arkadaki bulutlara aldanma, onlar içeriği dengelemek için ordalar. bakıp okudukça için açılacak sanma. ben hep sanıyorum gerçi.

-çok güzel kadınlar görüyorum, çok üzgün, çok hayalperest, çok aşık. etkileniyorum. neden etkilendiğimi bulmak için bitirme projemin konusu yapıyorum onları. bakalım. insanlar görünce şaşıracak ''aa bu kız beni ne zaman görmüş de zihnine kaydetmiş'' diye. ama bilmezler ki ben çaktırmadan, öylesine gördüğüm birinden bile pek etkilenirim, de ses etmem, izlerim.

-hava o kadar istediğim gibi ki. hiçbirşey yapmadan, sadece solunum yaparak mutlu oluyorum bu aralar.

-hayatımda bir joel barish var. fakat ben clementine kruczynski değilim (soyadı için google'a baktım, evet)saçlarımı uçuk maviler, yeşiller yapmayı da istemez değilim. ama gerçekten kocaman, turuncu bir polar giyemem. yoksa geri kalan herşey tamam.

-çılgın, sorumsuz, özgür yurtdışı deneyimim için sabırsızlanıyorum. haftaya londra'da yeni döneme başlıyorum. baya para biriktirdim. yaşlı, huysuz bir kadının iki katlı evinin üst katını kiraladım. sanat tarihinde 19. yüzyıla yoğunlaşacağım ve tate gallery'den çıkmayacağım haftalarca. bakalım bakalım... yeşil bir trençkot bile aldım, londra yağmurlarına karşı.

- bence bir an olsun inandınız. ben bile inandım yazarken.

21 Eylül 2010 Salı

geç(me)miş zaman

iki yıldır sürekli gittiğim, gittiğimiz cafe'deydim bugün. artık bizim taraftan kimse pek gitmese de, ben hala çok bağlıyım. zaten insanlardan çok mekanlara bağlandığımdan, iz bırakan yerlerden kopmam zor oluyor. elimde kahve kupası, sokağı izlerken yine tek tek geldi hatıralar.

-ocak'ta birgün, masada oturanlara ''ben burda çalışmak istiyorum'' deyip, ertesi hafta işe başlamam, kendi evimde hiç yapmadığım ne kadar iş varsa hepsini yapmam, ilk tiramisu ve mercimek köftesi denemelerim.

-ocak sonları, bir oyun turnuvası sırasında, kalabalıktan kaçıp kafamı dinlemek için kapının önüne çıkmam. sonra okuldan bir çocuğun da peşimden dışarı gelmesi. yerdeki kedinin yanına oturmamız, o kedinin bizi tanıştırması. o'nun utangaçlığı ve kibarlığı, benim acele acele tüm hayatımı anlatıp dökmem. kedinin keyifle mırlaması. o kedi şimdi hernerdeyse, kendisine bir kez daha teşekkür ederim.

-mart'ta birgün, ''o gelecek'' diye, hiç olmadığım kadar heyecanlı halde tiramisu yapmam, elimin ayağıma karışması, kremanın topaklanması, keki ıslatmayı unutmam. o'nun yediği zaman gülümsemesi ve ''çok güzel olmuş'' demesi.

-her sabah, henüz kimseler yokken, en sevdiğim masaya oturup, kahvemi içerken, karşıda görünen kiralık çatı katına bakıp ''burayı atölye yapsam'' diye başlayan düşüncelerim. kapıdan giren ilk müşteri ile düşüncelerimin sağlıklı şekilde dağılması.

birçok ilk ve başlangıç için, gönülden bağlı olduğum cafe'de uzun uzun düşündüm bugün. bir yanımın sıkıca bağlı olduğu azıcık yer ve azıcık insan olmasa, sanırım yeni yerler ve yeni yüzler arasında kaybolurdum. yeni sahipleri, cafe için çıkardıkları broşürleri gösterdi bana, üstünde benim resmim, içerde de hepimizin resimleri var, en az bir yıllık. mutlu ve hüzünlü döndüm evime, en sevdiğim gibi.

19 Eylül 2010 Pazar

doz aşımı

ben ölçülü insanlara çok özeniyorum. bunu kendilerine de fırsat buldukça söylüyorum. benim elimin ayarı, gözümün kararı yok. yok işte, herkes herşeyi yerinde ve dozunda yaparken, bende hep bir abartıya kaçma, bir aşırılık hali. ne mutluluğumun, ne sevgimin, ne üzüntümün dibi yok. birgün umarım hislerimde fazla kullanmaktan oluşan bir aşınma olur da, normal bir seviyeye çekebilirim tepkilerimi, sözlerimi. şimdi dinlenin siz biraz, yordum farkındayım.

not a queen indeed

bana hayatın bir film olmadığını söylüyorsun. bir filmin sahnelerini, repliklerini, karakterlerini beklemememi. gerçekçi ol diyorsun, olur olmaz herşey için gözyaşlarına boğulma. mantıklı ol.

o kadar haklısın ki.

kendi sınırların içinde ama. benim sınırlarım içinde değil.

seni kaybedecek olma ihtimali beni ağlatır. uyurken gözlerinin incecik birer çizgi olması beni ağlatır. elim senin avucundayken oluşan mükemmel şekil beni ağlatır. sen, ben ve kedin koltukta miskince çizgi film izlerkenki halimiz bile, beni ağlatır. çoğu senden gizli olur, tişörtünün omuz kısmı ıslanır, saçlarından süzülür, elimin tersiyle havaya karışır, fark etmezsin bile.

sen bunu dramatik bulurken, ben hayatımı sürdürmemi sağlayan o tuhaf, kimyasal maddeyi alıyorum bu hallerden. besleniyorum. acıyor bazen evet, ama onu da ben yapıyorum.

ve inan bana, bu delilikler olmasa, hayat bir ineğin bile yemeye tenezzül etmeyeceği, cılız, sıradan bir ottan farksız olurdu.

14 Eylül 2010 Salı

tatsız tutsuz

inanır mısın hiç keyfim yok. zorla gülüyorum, zorla yiyorum. bir de hasta oldum üstüne, ateşim çıkıyor iniyor. aksi ihtiyar bir adam gibi, iniltiler çıkararak geziyorum evde, kaşlarım da hep çatık. müzik dinlerim hep sabahları, elim hiç gitmiyor bile, müzik istemiyor canım.

yaz bitse diyorum ama bitmiyor, daha bodrum'a gidilecek bir kez daha. gözümde büyüyor.
yemek, içmek gözümde büyüyor düşün, bodrum'a gidip bir sergi daha açmak nasıl büyümesin? 10 günde yapılacak işler duruyor öylece, elim yine gitmiyor. çok soğuk bu aralar elim, ayağım, belki ondan gitmiyorlar bir yere.

hiç keyfim yok dedim ya, cidden hiç keyfim yok.

mim gibi birşey

geçen gün peluş anlattı, ''ilk mim'imi aldım, ben de seni mim'ledim.'' dedi. ben de ''höh?'' diye kaldım tabi, pek haberim olmadığı için güncel durumlardan. bloggerlar arasında uygulanan bir durummuş, bir konuda yazı yazıp, topu bir diğerine atıyorsunuz. düşünceler uzayıp gidiyor. peluş'un mim konusu ''sevgilinin sana doğumgününde yapmasını isteyeceğin sürpriz''di. yazısı da tam şurda:
http://2kisilikben.blogspot.com/2010/09/ilk-mim-ilk-dogum-gunu-hayali.html

ben tam da bu konseptte bir yazıyı bir iki hafta önce yazmıştım, bozcaada'dan döndüğümde. o kadar şanslıyım ki o gün sevgilim tarafından dünyanın en mutlu doğumgünü kızı yapıldım. anlattım da, birkaç yazı önce. gereken tüm bileşenler bir aradaydı, pasta ve mum yoktu, kalabalık yoktu, fazladan süs püs bile yoktu.. ama hiçbirine gerek olmadığını ve o'nun yeterli olduğunu gördüm.

o yüzden ben fazlasıyla uçuk bir hayal kuracağım şımarıklık yaparak. seneye 20 ağustos'ta, şeker yanak elinde biletlerle gelsin yanıma. iki konser, iki de uçak bileti. konser biletleri iron maiden'a, uçak biletleri de ingiltere'ye. ''yuh'' deme sevgili dost, hayal bu ya, uçmakta serbestim, üstelik uçak korkumu bile bir kenara bırakıyorum bu hayalde. sevgilimin metal müziğe tahammülü olmamasını da bir kenara bırakıyorum, hatta muhteşem maiden tişörtlerinden giydiriyorum ona hayalimde. ve ''fear of the dark'' çalarken, binlerce harika insanın içinde müzikle bir olmuş olmamızı diliyorum. steve harris'e bir kez daha aşık olacağım ama sorun değil sanırım, çünkü biraz daha fazla aşık olduğum birine sarılıyor olacağım o an.
konserden sonra da keşfettiğimiz ufak bir pub'da biralarımızı içerken tahminen şöyle bir dialog yaşanacak:

Ben: Ne muhteşemdi evrim dimiiğ? bruce hiç yaşlanmayacak ya! run to the hills'le bitirecekleri kesindi zaten, mehmet söylemişti, of mutluluktan deliricem yahu!

Şeker Yanak: Eve gitmek ve uyumak istiyorum.. metal müzik saçma birşey..

ve ben bu dialog üzerine bir kahkaha patlatıp onun saçlarını karman çorman edeceğim, söylemek istediğim diğer herşeyi içime atıp, huzurla gülümseyeceğim.

12 Eylül 2010 Pazar

ben bir başkası olduğu zaman

''ben bir başkasıdır'' der sevgili şair Rimbaud. Patti Smith de ''Go Rimbaud, Go Rimbaud'' der.. ikisi de son derece haklıdır.

fakat ben, bazen, hakikaten. bilemiyorum. başka biriyim şuan. her zaman değil bazen, özellikle büyük hatalardan ve düşkırıklarından sonra. artık ben değilim önceki. sonraki de ben olmayacağımdan, içim rahat değil. seçemiyorum.

yarım leylak. çeyrek leylak. biraz sersemlik ama huzur taklidi, bünyemde. etkisi üç saat.

sonra ben, ben. öteki uyurken. ama ufak bir sese bakar, çok hafiftir uykusu.

biraz dinlenmek istiyorum şimdi, izninizle. ben, yorgun hissediyorum.

güzel anlar çok kısalar






tatil ve sergi bir arada amacıyla gittiğimiz bodrum'dan dönüş.
belki de maksat ağıza bir parmak bal çalmaktı, şimdi kendileri ihtiyaç duydukça hatırlanmak için derinlere saklandılar. bugünlerde çok ihtiyaç duyduğumdan, sürekli çevirip çevirip aynı fotoğraflara bakıyorum. keşke daha fazla olsalardı diyerek.

31 Ağustos 2010 Salı

eylül gelmişken...

17 yaşıma kadar hergün adımdan nefret ettim, açık açık. ay olarak da sevmezdim eylül'ü, isim olarak da. anlamsız, keyifsiz, okul başlangıcı, ufakken çocukların hep ''eylül, ekim, kasım ehehehe'' diye alay etmesi... sonra birgün, karşıma ahmet altan'ın ''eylül'' isimli yazısı çıktı. ahmet altan'ı da okumam, bilmem. ama o yazıdan sonra, ben önce ay olarak eylülü sevdim. sonra isim olarak. ve her eylül geldiğinde açtım klasörümden o yazıyı okudum, içimden bir kez daha teşekkür ettim melankolik anneme, isim seçiminden dolayı.

Beni bu eylül öldürecek
Bir aşk kadar zehirli,bir orospu kadar güzel.
Zina yatakları kadar akıcı,terkedilişler kadar hüzünlü.
Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren
eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.
Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.
Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.
Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim.....

Ve eylülün çıplak ayakalrına bir yazı bırakırım.
Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla
tenimi kanatarak uyandırır beni.
Ben eylüle akarım.
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,
siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.
Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.
Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi
bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,
beni ve herşeyi koynuna alarak,
bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.
Kadınları ve hüznü eylülde severim...

Keman konçertolarını,
akşam saatlerinde bir bir ışık yangını ile kıpkızıl tüten
yalnız ağaçları,ürkek tebessümleri ve edepsiz kahkahakarı severim.
Lacivert bir deniz benim ellerimde oynaşır.
Sahiller,yaşlı bir kadın gibi kendine terkedilir
Şarkılar,incecik bürümcükten acılar vaad eder her dinleyene
Bitenin başlayana dokunduğu yerdir eylül...

Onun için yanık yanık tütsü kokar,
Onun için değdiği yeri kanatır.
Eylülde aşk,eylülde acı,eylülde yalnızlık zordur,
eylülde herşey zordur,ben eylülü onun için severim.
Eylül ışıklarında çırılçıplak ruhlar yıkanır
Herkes herşeye kapısını aralar 'bir aşk oluverir aşinalık'.
Ölüm kıvırcık saçlarını hayatın göğsüne dokundurur.
Aşkı ve ölümü ben hep bu ayda beklerim.
Nasıl da mahsun ve nasıl da tehditkardır.
Ben eylülde bütün aşklardan ve ve kadınlardan korkarım...

Ben her yıl eylülün çıplak ayaklarına bir yazı adarım.
Ve ben eylüle akarım
Bir hüzün gibi akarım ben eylüle,
kanayan bir aşk gibi akarım,
Siyah şallara bürünmüş bir genç ölüm gibi akarım...

.

Ahmet Altan

A Journey From A to B



- Bu yaz da böyle geçti, ordan oraya, ordan oraya. Şimdi de Bodrum'a. Eve.
- Ben bunları yazarken Pelin yanımda ''bunları bulamayan insanlar var, oh tatil oh bilmem ne..'' diyerek bik bik konuşmakta, ne yapalım Pelin işte.
- http://kadinresimsergisi.blogspot.com/ şöyle birşey açtık size fikir vermek için dostlarım, sergimizde böyle resimler var, daha fazlası da var ama, henüz fotoğrafları yok.
- We are the band. her zaman söylediğim gibi. her yere götürüyorum, her yerde dinliyorum.
- Şu görmekte olduğunuz manzaraya karşı ben bir mutlu olup geleyim hadi.

29 Ağustos 2010 Pazar

evlilik baskısına karşı cevaplar


konumuz ciddi dostlarım, oturun şöyle..
Evlilik Baskısına Karşı Cevaplar (E.B.K.C.) isimli dev bir toplum hizmeti ile karşınızdayım.
Ananeme geldim, bir gece kalmak ve ertesi gün evime dönmek üzere. Bu sabah beni yanına oturttu ve ''yaşı gelip te geçmekte olan her genç yiğidin'' yaşaması gereken o leziz soruya maruz kaldım. ''Evlenmeyi düşünmüyor musunuz?''

Ben düşünmüyorum. Uzun bir süre de azıcık bile olsa düşünmemeye kararlıyım. Kendimce çok mantıklı sebeplerim var. Çok şanslıyım ki hayatımdaki insan da aynı sebepleri taşıyor.

Peki bunu evlilik hesabı soran yakınlara nasıl açıklayacaksınız?

-İlk olarak malum soruyla karşılaştığınızda şok olmamalı, taviz vermemeli, benim gibi gak guk etmemelisiniz. kararlı olun! evliliğe karşı savaşınızda pes etmeyin!

-Okumayı kendinize meslek edinin, okuma bahaneniz hep olsun. 35 yaşında bile olsanız, ''Evlilik ne zaman?'' sorusuna ''E daha okulum bitmedi ki'' diyebilirsiniz.

-Sevgiliniz varsa işiniz daha zor, çift taraflı bir baskı sürecine gireceksiniz, hazır olun, ortak bir cevap üzerinde anlaşın. mesela ''Biz henüz kafayı yemedik, bir eve tıkılıp hayatımızı ve birbirimizi çürütmek yerine, mutluluk içinde ayrı hayatlarda yaşamak daha cazip geliyor'' gibi.. ve bunu olabilecek en kibar şekilde karşı tarafa izah etme yollarını arayın. bulursanız bana da söyleyin.

- Çocuk sevmeyin. Çocuk severseniz evliliğe sıcak bakarsınız. o küçük yapışkan, buruşuk, gürültülü ve şımarık nesnelerden hemen edinmek için başınızı yakarsınız, sakın ola ki çocuk sevmeyin! kedi sevin, at sevin, panda sevin, onlardan edinmeye bakın bol bol, çok daha huzurlu, ayrıca kimse bir bukalemun beslemek için parmağınızda bir yüzük olması gerektiğini söylemeyecek.

-köşeye sıkıştığınız an ''ev yanıyor! hamileyim! karşı eve uçak düştü!'' diye bağırmaktan çekinmeyin. en olmadı polisi arayın.

Sizler için elimden geleni yaptım. keşke birileri önceden bana bunları söyleseydi de, bu sabah boncuk boncuk terlemeseydim ananemin karşısında. ama yine de kazasız belasız ilk zorlu sohbeti atlattığımı düşünüyorum. darısı başınıza..

anane kolları

sarılır sarmalar,
doyurur, uyutur,
huzur verir, dinlendirir,
gıdıklar, güldürür,
güç verir, ayağa kaldırır,
ekmek kızartır, reçel sürer,
sarılır sarmalar.

ananemin kolları her yere uzanır, iyi ki de uzanır.

26 Ağustos 2010 Perşembe

herkesin tuttuğu


bak yine dellendim. dellenmem için azıcık itiş gücü de yetiyor, hiç duramıyorum.

tutucu kızlar neleri tutar? neleri tutmaz? neleri yapar? neleri yapmaz? isterseniz ben bir liste yapayım, size bir bir anlatayım. siz de bundan sonra, erkek olanlarınız yani, seçim yaparken bir kez daha düşünün. tutucu kızlar masumdur değil mi? ne şekerlerdir, canlarımızdır bizim. sözünüzden çıkmazlar, sizi şaşırtmazlar, utandırmazlar, terletmezler değil mi? güvenilirlerdir. değil mi?

yapmıyorum liste falan. erkek olan kadından anlar. ancak bir ufak tavsiye sana, edepsiz olan ve tutucu olan arasında kalırsan, birazcık da kalbin atıyorsa, edepsiz olanı seç. birisi sevilmeyi öğretir, birisi sevmekten soğutur adamı, birazcık kafan basıyorsa iyi bir seçim yaparsın, sonra ağlayıp sızlamazsın.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

hiç hoş değil


tatilleri bu yüzden sevmiyorum işte.. güneş yağı ve kum birleşip sihirli bir şekilde unutturuyorlar, senin dönmeni bekleyen tüm gerçekleri ve sorumlulukları. onlar da senin yokluğunu fırsat bilip kendi aralarında bölünerek çoğalıyorlar ve döndüğünde zbam!!! tatil dönüşü yüzümde patlayan tokatlar gibi ardı ardına..

inanır mısın ne kadar mutlu olduğumu anlatırken cıvıldayan sesim, ufak ufak söndü, bugün artık çıkmaz oldu.

paketlenmeyi bekleyen tuvallerimiz, dağıtılacak afişlerimiz ve davetiyelerimiz, kokteyl hazırlığı, kargo... bekleyen tüm işlerin ardında benim tek düşündüğüm, uçağa nasıl bineceğim. gerçekten çok korkuyorum. tüm tuvalleri sırtıma yükleyip, afişleri ağzımda tutup, bodrum'a altı-yedi günde yürümeye razıyım şuan. çok korkuyorum demiş miydim?

bir an sandım ki, hep orda kalacağız. hep. o ve ben, ben ve o. tatsız gerçekler ve sabırsız sorumluluklar hiç uğramayacak yanımıza, öyle sandım kısa bir an. şimdi herşeyi göz ardı edip biraz melankoli yapmaya bile vaktim yok, içimden gelen tek şey ise tom waits - green grass çalarken, güzel fotoğraflarımıza bakmak ve iç çekmek.

tatil dönüşü işte, hem de çok çok güzel bir tatilin dönüşü. ne kadar hoş olabilirse..

22 Ağustos 2010 Pazar

doğumgünü sakinliği

her sene yaşadığım ve yaşattığım doğumgünü trajedisi ilk defa bu yıl yanımıza uğramadı. tuhaf bir biçimde, her sene 20 ağustos sabahı mutsuz uyanır, tüm günü gözüm uzaklara dalmış, sessiz geçirir, beni mutlu görmek isteyen herkese de bu günü zehir ederdim.

bu sene... mutlu uyandım. şeker yanak yanımda, huzur dolu, yanakları ve omuzları bronz. birlikte o harika bozcaada kahvaltısını ettik. kurt köpeği gina ile oynadık. tüm gün yüzümde hafif sersem bir gülümseme ile geçti. akşamüstüne doğru, üzüm bağları arasından geçiyorduk araba ile, badly drawn boy çalıyordu, ''born again''. rüzgar esiyordu ve elimde birazdan özgür kalacak olan bir uçurtma vardı. onun eli dizimdeydi. sevgilime döndüm ''şuan sahip olmak istediğim her şeye sahibim'' dedim. gülümsedi. o gülümsediği zaman ben heyecanlanıyorum, her seferinde. bu benim en güzel doğumgünümdü, iliklerime kadar hissettim bunu. tüm dostlara böyle doğumgünleri dilerim. dilerim, dilek tutma anınız geldiğinde, dileyecek bir şey bulamayacak kadar kendinizi zengin hissedersiniz. ben dileyecek hiçbir şey bulamadım bugün.




ruhun güzelliğe doyması hali



bir ay öncesine ait bir sayfa, defterimden.
istediğimden fazlasıyla döndüm bozcaada'dan, hala üstümde huzuru var, rüzgarı var..

aşıksanız,
huzura ihtiyacınız varsa,
iyi yemek ve iyi şarap istiyorsanız,
kedi ve köpek görünce mutlu oluyorsanız,
buz gibi denize girecek cesaretiniz varsa,
biraz romantizm iyi gelecekse,
ilham gerekiyorsa..

bozcaada'ya gidin. lütfen gidin. gün batarken sevgilinizle uçurtma uçurun, her kediyle selamlaşın, donarak ta olsa o mükemmel denizde yüzün, üzüm bağlarından geçin, ahtapota ve kalamara doyun, rüzgar değirmenlerine hayran kalın..

bozcaada'ya aşık olun.

13 Ağustos 2010 Cuma

I am a golden god ulan!!!

heh en sonunda oldu.. tatildi, tatilden dönüştü, halledilecek yığınla işti derken.. motor yandı bende. saçım yanık kokuyor. maşayı fazla bastırdığımdan da değil.

bir de sinire bağlı hapşırık başladı bende bir süredir. işler çığrından çıkınca ardı ardına hapşırmaya başlıyorum. yok gerçekten bana göre değil bu sinir, bünyem kaldırmıyor. bünyamin. bünyas. öf tamam.

en son derin dondurucunun kapağını açtım, karşısına geçtim. bir 10 dakika kadar durdum öyle ''çok üşüyorum.. çok soğuk..'' diyerek. kendi kendimi ters psikoloji ile aslında içinde olmak istediğim duruma inandırmaya çalıştım. çalışmalarım devam ediyor. bir de aniden ensemden içeri buz atıyorum. şaşırtıveriyorum kendimi, ''aay dondum manyak!'' diyorum, türlü şakalarla eğleniyorum sıcaklarda.. tavsiye etmem.

yaptığımız en mantıklı işlerden biri değil ama, aylar önce bodrum'daki sergimiz için uçak biletlerimizi aldık. sergiyi de kapsayan üç haftalık bir tatil planıyla beraber. ucuz ucuz, oh mis gibi. sonra 12 eylül'ü de kapsadığını fark ettik bu programımızın. biz de bir endişe, bir öfke. bugün uçak biletlerimizi öne almaya çalıştım tüm gün, beceremedim. ben de iptal ettim ve otobüs bileti almaya karar verdim sonunda 11 eylül için. üç adet HAYIR'ımız pek zahmetli oldu, olsun.

bu yaz çok acaip geçiyor benim için. bir hafta istanbuldayım, bir hafta tatildeyim. üstelik tüm tatillerim de zorunlu olarak, bir bahane ile gerçekleşiyor. şimdi sırada şeker yanak için olan tatil var. içimden çok güzel şeyler geçiyor, istanbuldan uzaklaştıkça gerçek olacaklar.

öte yandan, almost famous'ı izledim bugün yine. her sahnesi ayrı güzel, Zoey Deschanel'in ufak bir yan rolde olduğunu da unutmuşum. izlemeyeniniz kaldıysa izlesin, yollarda geçen filmlere bayılanlar tekrar bir izlesin.