11 Mayıs 2016 Çarşamba

Gwen John, sükunet dolu bir tinsellik

Sanatçı Portresi blogumda en severek hazırladığım bölüm, ne var ki bir süredir detaylı bir şekilde anlatacak kadar heyecan duyduğum keşifler karşıma çıkmıyordu. Dün Tate Modern'in sayfalarından birinde rastladığım Gwen John ise, hem kadın bir ressam olması, hem de seçtiği konular ve onları ifade edişindeki teknik ile, bir gün içinde en sevdiğim ressamlar arasına girince, ondan bir seçkiyi hazırlamak istedim. 1876-1939 tarihleri arasında yaşamış ve üretmiş bir İngiliz kendisi, neyse ki kadınların resim yapması hoş görülen bir dönemde çalışmış, fakat aynı dönemde ve aynı mekanlarda ürettiği erkek ressamlar kadar ünlü olamamış elbette.

  

Bir ressamı otoportreleri ile tanımaya başlamak iyi bir fikir. Hem boyayı en etkin ve dikkatli kullandığı, hem ifade/mimik gibi detaylarda en ince ve derin çalışmalarını yaptığı alandır çünkü. ''İçsellik'' denen ve sanatsal yazılarda mutlaka birkaç kez geçen o hissiyat, en kuvvetli haliyle özbenliğin dışa vurumlarında gözlenir. Bu yalnız ve güçlü kadın da, en vurgulu resimlerini, kendini boyarken yapmış. Diğer resimlerinde böyle güçlü bir kırmızıya ya da böyle net ve iddialı bakışlara rastlamadım. İki portresine de uzun uzun baktığımda, ''Katolik ve mütevazi bir hayat süren, sessizce resim yapan'' bir kadından çok daha fazlası olduğuna inanan, öyle de olan bir kadın görüyorum, etkilenmeme yetiyor.



Okuduklarımdan anladığım, Gwen John'un yaşamının her döneminde yalnız olan, koyu bir Katolik inancına bağlı, İngiltere'den Fransa'ya taşınması ile de ressamlığının en iyi dönemine başlayan bir kadın olduğu. Resimlerinin tümünde izlenebiliyor bu bilgiler, Katolik ressamlara has yalnızlık ve tinsellik, sükunet ve sessizlik, hatta mütevazilik dolu portreler bunlar. Rahibe portreleri özellikle öne çıkıyor, diğer kadınlar da genellikle kapalı giyinmiş, coşkudan ve tutkudan uzak, ''erdemli'' olarak tasvir edilmişler. Ben Modigliani resimleriyle tanışıp tanışmadığını da merak ettim, bazı modellerine verdirdiği pozlar, özellikle elleri avucunda ve boynu eğik kadınları, Modigliani'yi çok hatırlattı bana.




Üstteki iç mekan, Paris'te bulunan kendi atölyesinden bir köşe. Tüm soluk renk skalasına rağmen, gün ışığı epey ön planda. Fransa'da o dönemde (tüm modern resim çılgınlığına rağmen) Empresyonizm'in etkisi düşünülürse, İngiliz resmindeki klasik üslupla, Fransız Empresyonizminin çok hoş bir düeti gibi resimleri, hareketli fırça vuruşları ile çelişen durağan sahneler çok etkili.


En beğendiklerim olan kedi resimleri ile sonuna geliyorum bu yazının. Bir ressamı incelerken otoportreleri kadar önemli bir başka konu da, ''boyamaktan en keyif aldığı'' konuyu ele alışı olmalı. Bu tekirli-beyazlı güzel kediyi hemen her açıdan boyamasına ve eskizlerine bakarak, kendi kedisi olduğunu tahmin ediyorum. Çok güzel bulduğu, günün her anında mutluluk içinde izlediği ve çizmeden-boyamadan duramadığı bir konu, en rahat ve kendisi gibi boya sürüşlerini de bu yüzden, bu resimlerde izlemek mümkün. Bir gün Tate Gallery'de en güzel eserlerini yakından incelemek ve biraz daha hayran olmak umuduyla. 

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Büyük tepelerin ardı

  Tuhaf ve hafif günlerin özelliği, tuhaf ve hafif günleri yaşarken, onları anlatacak bir şey, ya da anlatmaya bir vakit bulamıyor olmam. Zaman nasıl da akıyor, berrak bir su gibi, güneşin altında. Halbuki ben yalnız başıma kaldığım, uzun uzun düşündüğüm, yaşamaktan çok yazdığım günleri sevdiğimi sanardım.
  Size söylemedim, kendime not etmedim ama ben Nisan ayı boyunca kendimce çok zor bir deneyimi yaşadım (hala da her gün yaşıyorum.) Bir ilacı bırakma deneyimi. Hiç kullanmadım ama sigara bırakmaktan beter olduğunu tahmin ediyorum. Şimdi bu bir ilaç değil aslında, yıllar önce öyleydi, işime geldi ve ben ona sarıldım, o bana sarıldı, sonra onsuz nefes alamaz oldum. Bir an geldi, kendimle yalnız kalmaya katlanamaz oldum, o ilaç cüzdanımda değilse ne  kalabalığa, ne insanlara karışamaz oldum. İnsan evden çıkabilmek için hap içer mi? Ben içmeden günlük işlerimi yapamaz oldum. Vücudum ve zihnim zorla sakinleşmeye nasıl alışmışsa, kimse de anlamadı bunu, kimseye çaktırmadan bağımlı oldum çıktım.(Böyle şeyleri saklanması gereken utanç verici durumlar olarak değil, paylaşılması gereken mühim tecrübeler olarak görürüm hep. Ben kimseyi yadırgamadığım için, bilenlerin de beni yadırgamadığını düşünüyorum, umarım öyledir.) Durumun vehametini şimdi şimdi, arınırken anlıyorum, ileride tamamen kurtulduğum zaman açıkça ve uzunca bir kaynak da hazırlayacağım, internette umutsuzca gezindiğim sayısız gecelerde, benim bir yol göstericiye çok ihtiyacım oldu, bir kişiye bile yardımcı olabilsem ve ''kendini arama sürecinde'' sakinleştiricilerden uzak kalmasını sağlasam, hayatım yeni bir anlam kazanır. Eğer varsa içinizde, yakınızda böyle hassas ve yıpranmış ruhlar, ben bütün 20'li yaşlarımı tek tek harcamadan, nerede durduğumu göremedim, belki sizin daha çabuk uyanmanıza sebep olabilirim, bir işe yararım.
 Kendime görevler yükleyerek, resim yaparak, çiçeklerimi büyüterek ve çok aşık olarak bir kocaman ay geçti, kendim için geçirdiğim en güzel aylardan biriydi. Hele temiz geçen günlerin güzelliği ve hafifliği, nasıl da değerliymiş. Hayatımda çok sevdiğim birinin olması, elimden tutması, beni en iyi versiyonuma ulaştırması da öyle. Yeni kütüphanemle hemen her gün uğraştım, o doldukça sanki ben tekrar yapılandım ve sağlamlaştım. Zihnimde ilk defa yüksek lisans üzerine düşünceler ve ''Belki yapabilirim.'' cümlesi şekillendi, sanat tarihi kitaplarım da hazır önümdeyken, oturdum keyif için ders çalıştım. Arada kedi Şeker'i aldım, ona Barok heykellerini anlattım. ''Artık Roma'ya git, Bernini heykellerini yakından gör, vallahi ben bıktım.'' dedi, gıdısını kaşıdım.

  Sonunda yapacak çok şey olduğuna ikna oldum. Bu ikna oluş 10 yıla yakın sürdü, hem geç, hem de güç oldu. Sonrası ise çok hafif ve parlak, durgun bir suymuş, bütün o yolu yürümeye değermiş. Kendim gibi yorgunlara ''Su çok güzel, gelsenize'' demeden önce, az bir yolum kaldı.

23 Nisan 2016 Cumartesi

Cunda niyetine Balat turu

  Bu sabah uyandığımda, Instagram'da Özge'nin Cunda'dan güzel bir fotoğrafını gördüm. Haftalardır süren hasretim, geceleri rüyamda yaptığım ziyaretler ve sosyal medya hesaplarımdan takip ettim Cunda sayfaları birleşti, beni bir şeyler yazmaya ve eski fotoğraflara bakmaya sürükledi. ''Bugün Cunda'da uyansam, neler yapardım?'' temalı bir yazıya giriştim, hatta demin silmeseydim yarılamıştım da yazıyı. Fakat annemin ''Hadi kalk, Balat'a gidelim, fotoğraf çekelim!'' demesiyle, benim yazı başka zamana kaldı, Cunda fotoğraflarının yerini dün Balat'ta çektiklerimiz aldı. Tuhaf  bir şekilde de, Balat'ın ara sokaklarında ilerledikçe, kendimi Ayvalık'ın pazar yolunda, Şeytan Kahvesi'nin çevresindeki dar, sarmaşıklı sokaklarında hissettim fena halde. Sanki bu şehir bir anda oraya taşındı, biz anne-kız ufak ekibimizle yine o sevdiğimiz yollara daldık.

 Leblebiciler Sokağından giriş yaptık Balat gezimize. Sokağın daha en başındaki bu ufak resim dükkanının vitrininde gördüğüm linolyum baskılara bayıldım. Okulda ders olarak alırken de çok severdim linolyum baskıyı, pek çok farklı tesadüfle, pek çok değişik resim ortaya çıkarmak mümkün. Sağ alt köşedeki turunculu astronotu gözüme kestirmiştim ki, dükkanın kapalı olduğunu fark ettim, bir dahaki sefere madem.



  Anne-kız fotoğraf turlarımızda benim iki alışkanlığım vardır, birincisi ayna bulduğum vakit ikimizin fotoğrafını çekmek, ikincisi benim güzel fotoğrafçım bir kapıyı, pencereyi (artık hangisi cezbetmişse onu) fotoğraflarken, onu çekmek. İkinci karede tam o esnada beni fark edip gülüyor, bilmem size daha önce söz ettim mi, ben anneme biraz düşkünümdür.

 

Ve elbette kediler, komik ve şapşal, sevgi dolu, bazen yabani, her biri eşsiz güzel kediler bize eşlik eder hep. Bu ikili, kahve duraklarımızın ilkinde karşımıza çıkıverdiler, Coffee Department'ta. Kahvesi övüldüğü kadar, hatta çok daha güzeldi. Uzun zamandır dışarıda içtiğim en güzel, yoğun ama hafif kahveydi, keşke hangi markayı kullandıklarını sormayı akıl etseydim. Oturması da çok keyifli bir mekan, hemen karşısında iki güzel kahve evi daha var, o sokak yine bir Ayvalık, hatta bir Cunda keyfi yaşattı bana. Balat'ta kahve molası için Coffee Department'ın Iced-Latte'sini çok rahat tavsiye ederim. Bu komik kediler de yanında eşantiyon.

 

 Ben Balat'a en son 6 yıl önce gitmiştim, etrafta bu kadar özenli ve hoş kafeler, bakımdan geçmiş ve güzelce boyanmış binalar yoktu. Epey salaş ve eski bir semt olarak hatırladığımdan, dün büyük şaşkınlık ve keyifle gezdim. Rahatça oturup keyif yapılacak en az 7-8 cafe ve restaurant görmüş olmalıyız ki, 3 tanesini deneme imkanımız oldu gün içinde, diğerleri bir dahaki sefere kaldı. Özellikle şu sağdaki, kapısında ''We're open'' yazan, ferforje demirli sandalyeleri olanı keşke dönmek üzere iken görmeseydik, aklımız kaldı. Hem sakinliği, hem fiyatların nispeten normalliği ve yerlisinin güleryüzlü kibarlığı, ''Millet Karaköy'e doluşmaya devam etsin, buralar böyle kalsın.'' dedirtti bize.

Annem güzel bir kapı, pencere, dekor görünce ''Önüne geç bakalım, şurada dur.'' demeyi,

Ben de parlak renkler ve kuvvetli bir ışık-gölge görünce ''Hadi şimdi senin sıran, şöyle dur.'' demeyi ihmal etmem. Bu karşılıklı portreleşmeler, gezilerin en sevdiğim yanlarından.


Hobbit House diye, çok sevimli, daracık ve uzun, her yerinden rengarenk ıvır zıvırlar ve çiçekler taşan bir bina gördük. Ne olduğunu anlamaya çalıştık, sonra içeriden ufak bir grup çıkıp bir çocuğun doğumgününü kutladılar sokakta, o sırada annem bu kareyi çekti. Biraz hippi, çokça hümanist gözüken bu insanların eski kitap, giyisi topladığını ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığını öğrendim sonra. Bir de tüm sokağa hayvanlar için mama ve su koymuşlardı. İnsana iyi geliyor böyle şeylere rastlamak. Bir dahaki sefere onlara götüreceğim çok şey var.

 
İşte en beğendiğimiz binalardan biri, şu balkonda sokağı izleyerek kahve içmeyi, alt katındakinin dükkanımız olmasını, çarşıya buradan hemencecik inivermeyi hayal ettik ayaküstü. Fotoğraflar yine annemin objektifinden, ben içeride plakları, antika tabak çanakları, eski çantaları ve en güzeli eski oyuncakları karıştırıyordum o sırada. Çok keyifli bir dükkan burası, aynı sokakta ''Naftalin''isminde bir de cafe var, rengarenk, orası da ayrı güzeldi. 

Bu da benim hatunun en sevdiğim ev fotoğraflarından biri ve bu kısa Balat özetinin son karesi olsun. Binaların çoğu bakımlı, yıkıntı halde olanlar bile içlerinden fışkıran ağaçlarla ve otlarla güzel, insanları çok kibar ve candan eski İstanbul insanları, cafeleri saatlerce oturmalık ve keyif yapmalık, fotoğraf çekmeyi sevenler için en harika semtlerden birisi Balat. Hatta gördüğümüz 3 insandan birinin boynunda gayet profesyonel bir makine olması da bunun kanıtıydı. Ben çok özlediğim Ayvalık gibi gezdim, bir dahaki sefere daha çok özlediğim eski,nezih İstanbul semti olarak gezeceğim. 

17 Nisan 2016 Pazar

Ikea'da hayatta kalma yolları

Ne haftaydı, aman ne haftaydı o öyle! 4 yıldır bebek adımlarıyla yerleştiğimiz, gelen bütün arkadaşların ''Artık şu evi bir oturtun, nasıl yaşıyorsunuz böyle!'' dediği, ama bizim azıcık eşyamızla gayet mutlu yetindiğimiz evimize, bu hafta ciddi anlamda eşyalarla yerleştik. 30 yaşıma aylar kala ilk defa kendime ait bir makyaj masam, bir şifonyerim oldu. Bunlara ek olarak da koca bir kütüphane, bir gardrop. Aile evimden kolilerle, çöp torbalarıyla en önemli giyisilerimi ve kitaplarımı taşımak çok koydu yine, akşamında birazcık gözlerim dolmuş da olabilir, kimse büyümenin kolay olduğunu söylemedi ama benim kadar melankoliye kapılan da azdır sanırım.

 

  Gelelim konumuza, bu 4 yıl içinde sayısız Ikea seferinden sonra, bu sonuncu cidden en az hırpalanmayla geçince, artık bir Ikea survivor'ı olarak bir liste yapmam gerek diye düşündüm. Ev kuracaklar, Ikea'dan alacağı olan fakat yorgunluğu göze alamayanlar, en hesaplı ve iyi alışverişi yapmak isteyenler! Başlayalım hadi!

1. Gitmeden önce ayrıntılı bir liste yapmalı. Bu listeye özellikle büyük mobilya için aldığınız ölçüleri, fiyat bilgilerini, o eşyayı bulamamanız halinde bakacağınız ikinci ihtimalleri yazın. Ikea'nın sitesinden ''Stokta var mı?'' kontrolü yapın, benim gibi hayallerinizin kütüphanesinin Bayrampaşa'da kalmadığını ama Ümraniye'de bulunduğunu orada öğrenmeyin.

2. Gezeceğiniz bölümleri ve molayı vereceğiniz zamanı kararlaştırın. İlk seferler çok yaptığımız bir hata, Ikea'ya ayak basar basmaz o mis kokulu yemek bölümüne kendimizi atıp, tıka basa yemek yemek ve sonra tok karnına bölümden bölüme sürünmekti. Önce ilk katı tamamlamak, büyük mobilyaları seçme savaşından sağ çıkmak, sonra kendinizi hafif bir yemekle (mesela sadece köfteyle ve üstüne bir kahveyle) ödüllendirip, alt kata öyle geçmek en mantıklısı oldu bizim için. Bir de eskiden biz iki ayı sevgili, birer porsiyon köfte, birer porsiyon lazanya, ortaya da bir tabak haşlanmış sebze (ah canım, hafif yiyorlar) alırdık. ''Ikea'da nasıl obez oldum?'' konulu bir yazı yazmadan, silkelendim ve kendime geldim. Neyse işte, yemek molasını iki alışveriş arasına koymak ve insani boyutlarda yemek lazım. Altta duran çizimdeki gibi kalmak gayet olası yoksa.
3. İki şişe su, üç şişe su, çok su alın! Ben normal insan ölçülerine göre fazla yediğim kadar, fazla da su içiyorum. Bir Ikea yolculuğu benim için dört şişe su demek, bunu bölümler arasında dilim damağıma yapışmış ve canımdan bezmiş halde tecrübe ettim, mutlaka içi su dolu bir sırt çantasıyla gidiyorum. Havasında bir elektrik akımı mı var nedir, ilk bir saatin sonunda bütün enerjim çekilmiş oluyor. Ne yapıyoruz, hemen o gayet şık döşenmiş, pırıl pırıl dekorasyonlardan birine girip koltuğa yerleşiyoruz, suyumuzu içip dinleniyoruz, şarj oluyoruz.

4. Evdeki hesap ile Ikea'daki asla uymaz. Kafamdaki gardrop mesela, hem kocaman, hem çok ucuzdu. Yanına gittiğimizde neredeyse karton gibi bir suntadan yapıldığını, kapağının üç dört kullanımdan sonra elimde kalacağını fark ettim hayal kırıklığı içinde. Hadi bakalım, yeniden bir seçim yapılsın, ölçtüğüm odaya sığar mı bakılsın, yeni bir şey zar zor bulunsun. Aynısı kütüphane için de geçerli oldu, yani en ucuz olan mobilyalar genelde ince bir suntadan yapılmış oluyor ve kesinlikle internette gördüğünüz şeye benzemiyor.

5. Gitmesi zor, gelmesi zor. Neredeyse hiç kavga etmeyen bir çift olarak, en saçma ve mantıkdışı tartışmalarımızı Ikea'ya gitmeye ve dönmeye çalışırken yaşadık. O yolların, üst geçitlerin, alt yolların saçmalığı ve birbirine benzerliği nedir, kaybolmamak mümkün değil. Artık asla iddialaşmıyoruz, açıyoruz Yandex haritamızı, ne derse onu yapıyoruz.
 


6. Dönüş için hazırlık yapmalı. Döndüğümüzde benim bütün enerjim çekilmiş oluyor, boş boş karşı duvara bakıp oturmaktan başka bir şey yapamıyorum. O yüzden eve döndüğümüzde yiyecek bir şeyi hazırlayıp bırakmış olmalı. Bir de arabadan eşyaların taşınması sırasında bütün işi yanınızdakine bırakıp kenara çekilip bir şeylerle meşgul görünmek çok önemli! (Evet efendim, resmen işten kaytarıyorum. ''Ben hemen çay yapayım sen şunları taşıyadur'' diyorum, ufak bir torbayı yukarı taşımam ve boşaltmam 10 dakika sürüyor, utanç içinde itiraf ettim rahatladım.)

  Benim şimdiye dek çıkardığım dersler bunlardı, tabii çok büyük alışverişlerde daha yararlı bunlar, ki bizim bu haftaki en ağır ve kocaman alışverişti, yarın montaja gelmelerini ve kitaplarımı yerleştirmeyi büyük heyecanla bekliyorum. Hepinize hayallerinizin evini yaratmada kolay ve acısız Ikea seferleri diliyorum!

7 Nisan 2016 Perşembe

Taze çıkanlar

  Bloga çizim koymayalı epey olmuş, halbuki elimden kalem ve kağıdın hiç düşmediği, hemen her gün bir şeyler çizdiğim günlerdeyim. Aylar süren tıkanıklıktan ve tembellikten sonra, tam da ihtiyacım olan şeyi yapıyorum ve bütün boyalarımla hasret gideriyorum.

 

  19 yaşındaki hanımefendi Ayşe'miz düzeliyor, bir mucize gibi ve iyileşiyor. Evimizdeki geçici misafirliği kalıcı  hale gelirken, ben de yeni bir model bulmanın keyfini sürüyorum. Özellikle uyuyan kedileri çizmek büyük keyif, her çizimden sonra Ayşe'ye resmimi gösterip o memnuniyetsiz ve asık yüzlü halinin fotoğrafını çekmeyi de alışkanlık edindim, en komik serilerden biri oluşuyor.



  Bu da çizim sürecindeki bir başka hobim; aşamaları görüntülemek. Ders anlatırken de kullandığım bir yöntem, resmi bir kerede ortaya çıkarmaya çalışmak yerine, katmanlar ve orta tonlarla çalışmak, en açığı ve en koyuyu en son eklemek, bu fotoğraflar üzerinde bu ilerlemeyi anlatmak çok daha etkili. Kaktüsler en sevdiğim resim konusu olmaya devam ediyorlar.


Sevgilimin eli. Atölyenin terasında verdiğimiz kahve molalarından birinde, hızlıca yaptığım bir eskizi, evde başka bir hayal durumuna çevirmiştim. ''Uzayda kahve molası'' Daha çok uzay, daha çok yıldız ve daha çok kahve. Bir gün, birileri uzayda kahve içme ve dünyayı uzaktan izleme zevkini yaşayacaklar, ne kadar zaman sonra bilmem, ama umarım ne harika bir an yaşadıklarını bilirler. 

 
  Bu ayki çalışmalarımın içinde bana en çok huzur verenler. ''Zaman geçer, kadına dikenler ve kediler kalır.'' diye yazmıştım defterime, bu cümlenin etrafında gezinen pek çok çizimden ikisi. 

 
  Geldik bugüne... Tüm günü balkon kapısının önünde, en sevdiğim görüntüyü izleyerek ve defterime kaydederek geçirdim. Birkaç saat içinde ışık değişti, hava serinledi, kedi Şeker üç kez sandalyeden atlayıp geri döndü, bitirdiğimde son pozu fotoğraftaki gibiydi. Fotoğrafların birini içerde, diğerini dışarda çekince böyle büyük bir ışık farkı oldu, ikisinin arası gerçek tonlar oluyor. Kedi Şeker şimdi ayakucumda uyuyor. 

  Atölyeme gelen arkadaşlarıma hep ''En çok hangisini sevdin?'' diye sorarım. İnsanın sevdiği resimler belleğiyle, ruhuyla, düşünceleriyle bir bütündür çünkü. Bloguma gelen arkadaşlarım da farklı değil, fikirleriniz ve düşünceleriniz ne çok değerli. İlhamınız ve gün ışığınız çok olsun, çay koyuyorum. 

30 Mart 2016 Çarşamba

Bir kedi hayatıma ne kattı?

  Bir kedi, ismi Şeker, gözleri şaşı, 12 yaşı. Dört-beş gün oluyor, biraz zordayım, bir süreçteyim, boş bakıyorum sık sık. (ama sonu düzlük ve çok güzel olan zorluklardan bu, yani iyi zorluk) Biliyor Şeker, yanımdan pek ayrılmıyor. ''Siyam kedileri Mısır'da tapınak bekçileriydi, rahipleri korurlardı.'' diyor, gülümsüyorum. Ben 12 yıldır Şeker'le gözgöze geldiğimde, bana anlattığı çılgın-sakin her şeyi duyuyorum. Şimdi biraz sıkıntılıyım ya, sürekli minnet duyduğum şeyleri bulmam ve onlara odaklanmam gerekiyor. Ben en çok yine, en güzel olana odaklanıyorum, hayatıma getirdiklerine bakıyorum ve ona da fısıldıyorum hepsini.
En huzurlu, derin ve tüylü uykularımı verdi bana. Bak huzurlu ve derin her yerde uyursun, ama bir hayvanla kıvrılıp uyumadıysan, ''tüylü uyku''nun ne olduğunu bilmezsin ki büyük kayıptır. Çarşafın bir bulut olur, elinin kolunun değdiği her yer dünyanın en yumuşak, en mis kokulu tüyüne dönüşür, kedinin aynı boydaki ve aynı yaştaki kardeşi gibi olursun.
Konuşmadan, ses çıkarmadan çok derinden anlaşmayı öğretti. Bir kedinin hiç gözünü kırpmadan dakikalarca bir insanın gözünün içine bakabildiğini ve ancak ondan hoşlanırsa-onun varlığını onaylarsa gözlerini kırptığını Şeker değil, Discovery Channel öğretti gerçi. Sonra Şeker her gözgöze geldiğimizde uzun uzun bakıp, bir noktada gözlerini kırparak en sevdiğim oyunu yarattı ama.
İnsanların tuvalette geçirdiği vakit ne kadar özel ve mahrem ise, Şeker bunu hiç önemsemediğini ve tuvalete asla onsuz gidemeyeceğimi izah etti bana yıllar önce. O çamaşır makinasının üzerinde oturacak, bekçilik edecek, özellikle de banyo yapılıyorsa mutlaka koruyup kollayacak ve tuvalet canavarlarının saldırıya geçmediğine emin olacak. (Başka mantıklı açıklama bulamıyorum.) Eğer kapı sıkıca kapatılmışsa, içeri alınmıyorsa da, bas bariton sesiyle evi inletecek.
  Bir de işte çok özlemeyi, kavuşunca bile doyamamayı, diğer evimde hep bir parça eksik kalmayı. Şeker ''aile evim'' demek oldu, işimi gücümü ve gündelik hayatımı bırakıp koşa koşa yanına gidilecek bir huzur şarj ünitesi oldu. 5 gün ayrı isem, 2 gün yapışık gezdiğim. Bir tek çocuğun sonradan edindiği kardeşi oldu ve ben bunları yazarken miskince yalanmasına ara verip, yan gözle bana bakıp ''Senin sorunun canım, her şeyi abartman'' dedi. Peki kedi, peki.

24 Mart 2016 Perşembe

21 An için 21 Şarkı

  Güzel müziğe, güzel resimlere hiç bu kadar ihtiyaç duymamıştık herhalde. Patili ve topuklu blogunu sevdiğimin Meriç'i harika bir müzik listesi yaptığı ''şu yazıda'' beni de fikrine ortak edince pek mutlu oldum, bütün listelerimi hızlıca gözden geçirdim. Benim müzik listelerim hep her telden çalar, içinde hiç değişmeyen demirbaşlar da olur (The Beatles, The Clash, Patti Smith, Velvet Underground v.s.) sonra pat diye bir Kylie Minogue, bir Britney Spears da fırlar ortaya, çünkü dostlarım, her ruh halinin gerektirdiği müzik farklıdır ve dansın nereden, nasıl çıkacağı belli olmaz. Hadi geçelim 21 an ve onlara uygun şarkılara, keyifli dinlemeler olsun!
1. Keyfini en hızlı yerine getiren şarkı?
Rock the Casbah   (Şu hayatta sonsuza kadar tek şarkı dinleme hakkım olsa.) 

2. Kendini teselli etmek istediğinde?
Horses  (''Patti Smith'in sesi'' aslında cevap, bu da en sevdiğim kaydı.)

3. Cep telefonu melodin?
Samsung'un akustik gitarlı melodik bir zil sesi. 

4. Bundan önceki neydi?
Relator  (Bir daha sevdiğim bir şarkıyı zil sesi yapmamayı, bu şarkıdan bıkınca öğrendim.)

5. Peki 10 yıl önce?
Hatırlayamadım. O yıllar metal müzik vardı, ötesi yoktu:) Iron Maiden ya da Judas Priest'ten bir şeydi sanırım.

6. Anında enerji ihtiyacı olduğunda?
She wants to move   (Pharell'in eski müzikleri de çok iyi dans ettirir, bu favori dans müziğim)

7. Unutulmaz konser performansı?
All I Want   (Ah Offspring, 2005 yılı Rock'n Coke'ta bunu çaldıklarında önceki 10 yılımın şarkısıydı) 

8. Sabah kahvesine en çok yakışan?
Alone in Kyoto   (Aslında tüm Air şarkıları, güne genellikle birlikte başladığım, sakin ve huzurlu ritmler)

9. Peki öğleden sonra kahvesine?
Oblivion   (Son yıllarda çıkan en yetenekli gençlerden biri bu kız, bu da en sık dinlediğim şarkısı) 

10. Gitmeler?
Afterglow  (Romantik bir ''gidiş'' söz konusuysa, bu muhteşem videoyu izle, dinle, gitmezsin! :)

11. Kalmalar?
While my guitar gently weeps   (Yazılmış en derin, en şiirsel şarkı benim için.)

12. Sonbahara en çok yakışan?
Chocolate   (Bu biblo kadını, kibar sesini ayrı severim, bu şarkıyı kapalı ve romantik günlerde dinlemeyi ayrı) 

13. Kışa?
Baby, It's cold outside  (Selam Meriiiç! Başka bir şarkıyı düşünemedim bile :) 

14. Yaza?
Summertime   (Janis Joplin de olur ama asıl sıcak, baygın ve güzel olan Ella'dan dinlenir.) 

15. Favori soundtrack?
These Days  (Wes Anderson o kadar doğru seçmiş ki bu Velvet Underground şarkısını, artık filmle bir bütün) 

16. Favori dizi introsu?
If I had a heart   (Çok düşündüm, en çok ''diken diken olduğum'' Vikings'in jenerik müziği oldu.) 

17. Umutlu bir şarkı?
Pumped up kicks   (Bana güneşli, açık bir havada yolda olmayı, rüzgarı çağrıştırıyor)

18. Yeni bir keşif?
Stole the show  (Takılınca fena sarıyor aman dikkat, melodi muhteşem!)

19. Instant-Girl-Power?
No Scrubs   (MTV izlediğim günlerden beri, en sevdiğim eskilerden) 

20. Gülmek eğlenmek için?
Downtown!  (Biraz gül, biraz coş, iki kıvır diye yapılmış, klip de çok eğlenceli) 

21. İyi geceler?
And then you kissed me  (Çünkü Patti Smith'in de dediği gibi, ''Because the night belongs to lovers'' ) 

 Şimdi de sizin müzik seçimlerinizi dinleyelim. Sevgili Beyaz KağıtHayallerim, Delorean ve Senİpek Cihan ve Sinatra Mavisi söz sizde!

17 Mart 2016 Perşembe

Kederle nasıl başa çıkılır?

Böyle zamanın durduğu ve her rengin griye çaldığı günlerde, ''Keşke yakın bir dostum psikolog olsaydı da, ona hayata dair karanlık yönleri aydınlık tutmanın yollarını sorabilseydim'' diyorum.
Benim için hayat durdu, yine. Önce sevgilimin 18 yaşındaki kedisinin, benim de 7 yıldır pofuduğum, pamuğum olmuş olan Ayşe kedimizin hayatının son demlerinde olduğunu öğrendik. Veterinerde geçen saatler, evde avaz avaz ağlamalarım, Ayşe'nin acı dolu miyavlamaları ve patisi elimde sabahlamalar. Hala hayatta, hatta biraz iyiye gidiyor, ama ben ilk kez bir kedinin keyfini sürmenin ötesine, onun zor ve son zamanlarına eşlik ediyor olmanın bilincine varıyorum. Onu sakin ve güvende tutmak için çaba gösterirken, içimdeki dert ve üzüntü yumak oluyor, topallamasını, düşmesini izlerken yaşlar pıtır pıtır dökülüyor.

Tüm bunların üstüne o bomba patlıyor, kalan son aklım ve mantığım da buhar olup uçuyor. ''Hayatı durdurmalarına, zafer kazanmalarına izin vermeyin.'' diyorlar ya, bugün en sonunda ben pes ediyorum, yaşadığım kaygıyla, işimin gücümün Taksim'de olmasıyla ve ''Sakın oraya gitmeyin, çok ciddi uyarı var.'' haberleriyle baş edemez hale geliyorum. İş kaybetmeyi, başarısız olmayı, ''korkak'' olmayı göze alıp evde kalıyorum, evden çıkmıyorum. Kendimi hüsrana uğratıp, kaygıma teslim oluyorum. Resim yapmak, sergi açmak, yazı yazmak anlamsız geliyor. Bir ilaç olan sanat, hem ilaçlığını, hem sanatlığını yitiriyor.

Ben artık sürekli kaygı içinde, tetikte yaşamaya dayanamıyorum. Sayılarla yok olan insanların haberlerine, yüzde 50 bir şansla hayatta kalıyor oluşumuza, tanıdığım herkes için sürekli endişelenmeye. Sıradan dertler ve sıkıntılar istiyorum. İnsani boyutlarda endişeler. Boyumu geçmeyen korkular, içinde boğulduğum değil.

Tanıdığım insanlara moral vermek için ''Her şey yoluna girecek.'' diyemiyorum, demeyi istedim ama diyemedim. En azından ''Yalnız değilsiniz.'' demiş olayım. Bir de sütlü, sıcacık kahve.

4 Mart 2016 Cuma

Evini mutlu etmek

  İki-üç yıl oluyor, iki evim arasında bir düzen kurma arayışına girişeli. Geçen seneyi 2 hafta bir evde-1 hafta bir evde tamamladıktan sonra, bu sene daha esnek olmaya çalışıyorum. Evlenip kendi yuvasını kuran arkadaşlarıma çok sık sorduğum bir soru var ''Ailenizle yaşamaktan nasıl vazgeçtiniz ve nasıl yetişkin hayatına geçtiniz?'' Ben bunu yapamayacağımı birkaç yıl önce anladım, hala da yapamıyorum, umarım hiçbir zaman da yapmak zorunda kalmam. (Ben ''Hiç evlenmeyeceğim'' diyen kızlardandım, 20 yaşımda da, şimdi 30'umda da) Aynı anda hem bir sevgili, hem de bir kız çocuğu olmaya devam etmek mümkün, çok zor ama mümkün. Genişçe bir sırt çantası, iki evde de kurulu bir düzen ve ayakucunda pijamalar, ikiye bölünmüş resim dosyaları ve boyalar, iki semt arasında her ayrıntısı ezberlenmiş bir yol... Tamamen kendi seçimim olan güzel bir yorgunluk bu. Geçen sene bloguma ne çok içimi dökerdim, bırakıp gidememek üzerine, şimdi nasıl da alıştım, bir evde bulunurken aklımın diğerinde kalmasına bile alıştım hatta. Tek sorun kedi Şeker, iki evde de mevcut olmayan tek şey O, yerine bir şey konamayan, 4-5 gün görmediğimde yokluğunu çektiğim, elimin altında aradığım. Şeker eşi olmayan bir kızkardeş, sabah ya da akşam fark etmez, yollara dökülmek, yorulmak, sonra yanına uzanıp kıvrılmak çok kıymetli.

 

 Sevgiliyle kurduğumuz eve yeni resimler asmaya devam ediyoruz, bu hafta en sevdiğim Türk ressamlardan birinin, Mahir Güven'in bir tablosunu asıp sürprizini yaptı. Bu evin tablolar ve yemyeşil bitkilerle dolu olmasını istiyorum, bir de kitaplarla. Başka hiçbir şeye ne vakit, ne de para ayırmadan, bunlarla doldurmaya devam ediyoruz dünyamızı. Çiçekler ve balkon için yeni çözümler arayışına girdik, ben birkaç yavruyu ayrı saksılara alıp etrafı iyice kalabalıklaştırınca yeni bir köşe yaratmak şart oldu. 3 sene önceki balkon fotoğraflarımıza bakıyorum, 3-4 tane ufak saksı varmış sadece elimizde. Bir de bu yaz balkonda kahvaltı etme hayallerim var, ufak bir masa ve bir tane bank istiyorum, ama çok istiyorum. Ev kurmak güzel, ev kurmak en keyifli oyun, kimbilir kafamızdakine ulaşmak daha kaç yıl sürecek. Hem daha ''o muhteşem'' kahve sehpasını bulamadık, yine aynı muhteşemlikteki kocaman ve yumuşak halıyı da. Bütün bu ufak tefek eksiklerle hayat o kadar huzurlu ve tam ki, yıllarca böyle sürebilir, hiç sakıncası yok. Bir yeni evim, bir eski evim, ikisi de benim, gidip geleyim, gelip gideyim. (Aaa delirmiş bu kız, gidip şekersiz kahvesini içsin madem)
  Bir de şu başucu komidini var ki, gördüğümden beri hayallerimi süslüyor. Azıcık mobilya üretme kabiliyetim olsa, bir ufak merdivenden ya da tabureden kıra döke kendim yapacağım, o kadar sevdim. Ben başucuma iki bardak su, kitaplar, ilaçlar, bisküvi (diyet diyet) burun spreyi, evde çiçek varsa çiçek ve daha maksimum obje koyduğumdan, böyle bir komidin gerçek bir ihtiyaç. Ikea'nın ufak kitaplık merdivenleri biraz daha geniş basamaklı olsa, onları kullanırdım.
  Bir de seyirlik mutfak objeleri var, şimdilik hiç almıyorum bu narin şeyleri, mutfağımda işlevsel olmayan hatta üzeri azıcık süslü hiçbir şey yok. Ama Pinterest'te, Tumblr'da böyle eski usül porselen kap kacak görünce de bayılıyorum. Annemden görerek belleğimde yer kazanan güzellikler bunlar, eski evimde kocaman bir dolapta en güzellerini izlemeye devam ediyorum. Yenisinde ise kullanmadığımız hiçbir şeyi edinmeme kuralımız var, sağladığı kolaylık ve ferahlık büyük olduğu için, bozmaya kıyamadığımız bir kural bu. Pratik olanın, estetik olana baskın geldiği bir ruh halindeyiz.
 Önümüz bahar, önümüz serin ve güneşli. Bu baharın başlangıcında kış renklerini kaldırmak ve salondan başlayarak bütün odaları uyandırmak için çok hevesliyim. İşe koca bir buket mimoza almakta başlayacağım, bir de sapsarı masa örtüsü ve elbette bu değişimi kutlamak için bir şişe beyaz şarap. Bence bir ev böyle çok mutlu olur ve çok gülümser.