20 Ocak 2015 Salı

İyi biten bir hafta, iyi.

Nasıl bir haftayı bitirdim, ben bu haftayı nasıl bitirdim? Bilmem ki, hapşırıyordum işte şurada, sonra koştur koştur atölye, ''Nasıl yani, resim 4 güne mi yetişecek?'' Eyvahlar olsun, imkan yok. Otur, boya, kalk, boya, hapşır, boya... ''Nasıl, fotoğraf çekimi mi ertelenmiş, 3 gün daha mı var?'' Biraz daha boya, biraz daha hapşır, dur boya, devam boya.
 Sonra kedi Titrek kucağıma geldi, ''Yetişiyor, sorun yok. Kulaklarımı kaşıyabilir misin, patim yetişmiyor.'' dedi. Ben durdum baktım, resim sonunda gözüme felaket görünmemeye başladı. O sırada sevdiğim çocuk geldi, bir öpücük kondurdu, kalktım dans ettik. (Kimse bakmazken, ani ve kısa danslar iyidir.) Sonra kek yedik, kahve içtik, güzel bir güneş açtı ve ısındık. 

O arada bir gece vakti izlediğimiz ve kahkahalar attığımız ''The man who knew too little''ı ısrarla öneririm, başrolde Bill Fucking Murray var, bu bile izlemek için yeterli bir sebep. Gerisi tesadüf eseri gelişen olaylar, terslikler, absürdlükler, Bill Murray'nin muhteşemliği ve rahatlığı. Muhteşemlik ve rahatlık demişken, bir gece Emek geldi eve, ne güzel geldi Emek. Yukarıdaki kedili ve aslanlı patiler bizimkiler, Pazar sabahı hallerimiz.
Bugün aile evimdeyim, bakım ve onarıma alındım. Yoğun ve hızlı geçen bir haftadan sonra, ilaç gibi, battaniye ve yastık gibi bir karşılama, kedi Şeker özlemiş, huzurlu, yumuşacık ve çok yakınımda. Daha ne isterim, istemem daha başka şey.

11 Ocak 2015 Pazar

geç alınmış yılbaşı kararları

  Yeni yıl kararları almak için biraz geç kalmış olabilirim. Fakat tam 11 gündür hasta yattığım ve evden dışarı adımımı atmadığım düşünülürse (ve bunun ne kadar vahim olduğunu, Emek telefonda güzel bir ayar çekene kadar fark etmediğim) kendimi henüz yeni bir seneye başlamış gibi hissetmiyorum. Ben hala eski halim ile eski senedeyim, yüzleşmeye buradan başlayayım.

  Meyve-sebze tüketmeyen halime son veriyorum. Multi-vitamin kullanmaya başlıyorum. Zavallı, derbeder bağışıklık sistemime yardımcı olmak için ne gerekirse yapıyorum. Hiç spor yapmayan, sporun hiçbir versiyonunu sevemeyen bir insan, bu saatten sonra ne yapabilir bilmiyorum, o yüzden o konuda kendime tutamayacağım sözler vermeyeceğim. Ama belki, daha az taksiye binmekle başlayabilirim. Sağlıklı hissetmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim, bu cidden vahim.

Ertelediğim tüm resimler, görüşmeler, yazılar, iş hazırlıkları, şimdi yavaş yavaş ve sırayla siz gelin bakalım. Henüz üzerimden geçen grip kisvesi altındaki dinozorun yorgunluğu ve ağırlığı dinmedi, ama yeni yılın artık başlaması için, onu bir yerinden tutup başlatmam gerekiyor. Tek istediğim ise, yumuş yumuş kedi Şeker'le, upuzun uykulara dalmak, yarım saat daha, 1 saat daha.

Je suis humain

Böyle oluyor içime çok atınca, içim katılaşıyor, sözcükler dışarı taşmakta zorlanıyor. Dış dünyadan fazla haberdar oldum yine, beni hiç iyi etkilemediğini bildiğim halde, kötülüğü iyice tanımak, anlamak istedim. Ne uygulanışını, ne soğukkanlılığını, ne de sebeplerinin makul kılıflarını anlayamadım. Charb, Cabu, Wolinski, Tignous ve ismini not etmemiş olduğum diğer masum insanlar için üzgünüm, yok edilmiş olmalarını affetmiyorum, seslerini ve çizgilerini zihnime kaydediyorum. Bütün bilgi birikimleri, hikayeleri, dünya görüşleri, sorgulamaya ve eleştirmeye inanmaları, felsefeleri ile, yeryüzünden silindiler. Dünyayı ve ülkeleri yöneten, kocaman fakat içi bomboş kavramların, acilen bir Rönesans'a, bilime ve aydınlanmaya ihtiyacı var, öteki türlü bu dünya, giderek ''bizim memleket'' olmaktan çıkıyor.


9 Ocak 2015 Cuma

Holly Golightly

Güzellik böyle işte, üzerinden 30 yıl, 40 yıl geçince bile gördüğü yere mıhlıyor insanı, içine işliyor. ''Kalem, kağıt! Çabuk!'' diye aranmasını sağlıyor, ki ne tuhaftır; kaç kez kendince, eli yettiğince betimlese bile, görünce hissettiği o ışıl ışıl hisse erişemeyecek, ama umutsuzca kağıt üzerinde kalemle arayıp duracak onu. Audrey Hepburn beni mutlu, heyecanlı ve çaresiz bırakıyor, ne zaman şöyle içten ve tatlı bir fotoğrafını görsem, hem içim açılıyor, hem içim kendine kapanıyor. Daha pek çok kez incelerim bu güzelliği, pek çok kez arar dururum elimle. 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Gripli, çaylı, filmli günler

Muhteşem gribim tüm hızıyla sürerken, hasta ve yatarak geçirdiğim beşinci günü de tamamlamış bulunuyorum. Yatmaktan sonunda içim şişti ve sıkıldım, boğazımdaki ağrı ve gribim, tutulmaktan hareket ettiremediğim sol omzum ve boynum ise hiç sıkılmadı, bildikleri gibi takılmaya devam ediyorlar. Sürekli güzel çaylar ve yemekler getiren annem ve mükemmel bir süzme mercimek çorbası yapan babam sayesinde bugün biraz daha toparladım, ama hala dışarı çıkamayacak kadar halsizim. Ben de en sevdiğim bloglara, yeni kitabıma ve filmlere gömüldüm.


 Gone Girl, yılın en abartılmış filmi olarak, sabrımı epey zorladı. Pek fazla söz edilebilir, sosyolojik saptama yapılabilir hakkında, ama bence bunları bile hak etmiyor. Apaçık kadın düşmanı bir film olduğunu ve erkeklere ''Her türlü kadın tehlikelidir, kızdırma, ihmal etme, hatta sen en iyisi uzak dur.'' mesajı verdiği çok açık okunabilir. Baş roldeki mükemmel artist Rosemund Pike ise ödüllük bir performans sergilemiş, aynı anda bu kadar tatlı ve masum, bu kadar tehlikeli ve acımasız görünebilmek, izleyiciyi sürekli tetikte tutmak büyük başarı. Ben Affleck her zamanki gibi itici, bir de üstüne mağdur, hiç çekilmiyor. (Bu adamı Batman olarak görmeye sanırım tahammül edemeyeceğim ve onun çıktığı sahnelere bakmayacağım) (Hayır yani koskoca Hollywood'da oyuncu mu kalmadı da bu adamı Bruce Wayne olarak karşımıza çıkarıyorlar?) Neyse, epey dağıttım. Orta karar, gereksiz sonlu bir sosyopat hikayesi işte, fazla şey beklememek lazım.

 

  Yeni kitabım ''Sonsuzluklar'' ise, şansıma güzel ilerliyor. Kaldırım Tanrıları'na benziyor konu olarak, günümüz İngiltere'sinde modern hayatla cebelleşen Antik Yunan tanrıları, çok sevdiğim isimler ve konular, keyifle okuyorum. Zaman zaman düşündüğüm ''Bu yoğun sanat tarihi ve mitoloji bilgisi olan insanlar, akademik kariyerden başka ne yapabilir?'' soruma cevap veriyor bu romanlar, insanlar için keyifli ve sürükleyici romanlar yazabilirler. Umarım ben de gelecekte bir gün, bu işe kalkışırım, baş role de pek sevdiğim ressamları ve sanat tarihi dönemlerini koyarım.

Çok keyifli http://teacoffeebooks.tumblr.com/ blogundan bol bol resim baktım bugün. Grip yüzünden dört gündür tat alamıyorum ve kahve içemiyorum, en azından güzel fotoğraflarıyla gözüm şenlensin dedim. Güzel giyinin, bol C vitamini alın, kendinize dikkat edin annem.

4 Ocak 2015 Pazar

sol kolumun sahibi

Bu satırları tek elimle yazıyorum, diğer elimde ve kolumda, benim pofuduk şapşalım uyuyor. Arada iç çekerek geriniyor, daha da sokuluyor. Kendimi Kelid aynasına bakan ve sadece elinde bir çift çorap gören Dumbledore gibi hissediyorum, huzurlu ve tam. Bir acele gelip bunu kaydediyorum, üstelik sağ kolumun ulaşma mesafesinde hala sıcak olan bir kupa çayım da var. Şu alttaki illüstrasyon ise, gördüğüm en doğru tespitlerden biri, ne zaman uyuyamasam, ne zaman yatakta dönüp durmaya başlasam, o yumuşacık patiler sessiz adımlarla bana gelir, koluma tüner. O benim bir çift çorabım.



3 Ocak 2015 Cumartesi

Hayvanları hayatta tutma vakti

  Ben soğuk havalara, özellikle kar ve yağmur yağışına bayılan bir insandım. Kışla ilgili pek çok deneyimi (Buna ilk kez kendi isteğimle mandalina yemek de dahil) bu sene yaşıyorum. Bu kadar çok kedinin ve köpeğin evsiz, aç ve sevgisiz olduğu bu şehirde, artık kışı sevmiyorum. Kar yağsın diye gözümü dakikalarca gökyüzüne diktiğim ve havayı içimden ''Hadi! Hadiii yağabilirsin hadi!!'' diye dürttüğüm zamanlar da epey geride kaldı. Kar ancak sıcak bir evin, yemeğin, konforun olunca güzel, bununla yüzleştim.

   Salı günü gelecek olan Sibirya soğuğu ve kar fırtınası haberleri her yerde, herkesin dilinde. Ben geçen haftaki soğuklarda kaptığım şifayı hala atlatamadım, iki gündür her yerim ağrıyarak ve sesim çıkmayarak yatıyorum. Kalın bir paltoyla ve sokakta geçen en fazla bir-iki saatle ben bu haldeysem, ufak tefek, aç dostları düşünemiyorum, içim sıkılıyor.

  Artık hangimizin elinden ne geliyorsa, gönlümüzden ne koparsa. Her markete girdiğimizde, 4-5 liraya satılan paket kuru mamalardan almak, onları karşımıza çıkan ilk kedi ve köpeğe vermek hiç zor değil, hayat bile kurtarır. Bir de evin kıyısında, köşesinde kalmış kutular, koliler varsa, onların altına birkaç naylon torba sermek, sağlamlaştırmak, sonra da kuru bir yere bırakmak (''Kedi evidir, atmayın!'' yazarak) aynı şekilde kolay, aynı şekilde hayati bir önlem. Bu şehirde, sokaklarda, dört pati sahibi olup da hayatta kalmaya çalışmak, eminim en zor işlerden biridir. Elimizden artık ne gelirse.

2 Ocak 2015 Cuma

Minoa isminde bir kitapçı dükkanı

Geçen hafta, Yılbaşı neşemizi en çok besleyen, sevdiklerimize ve kendimize hediyelerimizi seçtiğimiz, uzun süre hevesle gitmeyi bekleyip, tüm beklentilerimi de karşılayan dükkan, Minoa oldu. Facebook'tan ve Instagram'dan tanıtmış olmak yetmedi, bir de blogdan ''Kime ulaşsam kardır.'' dedim. Bunun sebebi sanırım, Robinson Crusoe gibi; tüm kalbimle sevdiğim, yıllarca kitap sevgimi beslemiş, emektar ve güzeller güzeli bir dükkan kapandıktan sonra, ikinci bir kitap vahasının da aynı kaderi paylaşmasını istemiyor olmam. Böyle mimarisi son derece başarılı, kitapları özenle ve zevkle seçilmiş, çalışanları bilgili ve güleryüzlü, hem de içinde çok şık ve güzel tatlar barındıran bir kahve dükkanına sahip olan kitapçılar korunmalı, bilinmeli ve yalnız bırakılmamalı.

 

  Dükkanın girişinde başlıyor o nefis kitap büyüsü sizi sarmaya. Hemen solunuzda her dilden, her boydan nefis mutfak ve yemek kitapları yer alıyor. Sağ taraftan ilerliyoruz, yeni çıkan romanlara, biyografilere, şiir kitaplarına gömülüyoruz sessizce. Sevgilimle birbirimize yeni yıl hediyelerimizi bu dükkandan seçmeye karar vermiştik, fakat ben şimdiden kendim için çok cazip bir roman buldum bile, hemen kenara ayırıyorum. (John Banville-Sonsuzluklar) Annem için de, bayıldığımız, sıcacık İrlanda romanları yazan Maeve Binchy'den ''Bir Kış Masalı'' elimdekine ekleniyor.

 

  Sonrasında orta, yuvarlak masada yer alan, şu pahalı,büyük ve güzel tasarım kitaplarına dalıyoruz, hani şu kahve sehpası için alınan ama çok daha fazlasını hak eden kitaplara. O kendisi için iki tane çok başarılı Logo ve Grafik kitabı arasında kayboluyor, ben bir Louis Vouitton kitabının kapağındaki Charlotte Gainsbourg ile göz göze geliyorum. Sol tarafta müzik bölümü, Beatles kitapları, güzel bir David Bowie, derli toplu bir Rock'n Roll tarihi, klasik devler. Sonrasında ''Sanat Bölümü''. Robinson Crusoe ile ilgili en çok özlediğim şey, ne zaman gitsem hiç tahmin etmediğim ressamlar ve heykeltıraşlar hakkında karşıma bir kitap çıkıvermesiydi. Burada da bunu yaşamak beni mutlu ediyor,  popüler ressamların yanında, pek duyulmamış ama meraklılarının havalara uçacağı isimler ve derlemeler saklı. (100 Women Artists kitabı epey ilgimi çekti.) Sanat bölümünün Taschen ve Phaidon'dan ziyade, biraz daha ufak, pek tanınmayan yayınevlerinden daha çok kitap getireceğini de umuyorum. Ferit Edgü'nün 100 yıl sonra Van Gogh kitabını da yanıma alıp, gezinmeye devam  ediyorum.



  Sağ tarafta şiir ve klasik romanlar, biraz daha arkasında bestseller romanlar yer alıyor. Jane Austen kapakları çok neşeli, çok şık. Tomris Uyar'ın YKY seçkisi, Turgut Uyar'ın Büyük Saat'i pek güzeller, pek kallavi ve doyurucular, onları elimle seviyorum. Aklımda olan ve merak ettiğim hemen her romanı görüyorum ve karıştırıyorum. Merak ettiğimiz ya da danışmak istediğimiz ne varsa, bilgiyle ve sevecenlikle cevap veren, işini çok sevdiği belli olan beyefendi de çok yardımcı oluyor. Sonuncu hediyemizi de seçerek, cafe bölümüne geçiyoruz.



  Dışarda soğuk ve kar var, biz üşümüş ve yorulmuşuz. Sevgilim sakinlik veren, ben enerji veren bir kış çayı istiyorum, bir de tereyağlı kruvasan, hepsi çok güzeller. Kahveyi evde içtiğimize pişman oluyoruz ve bir dahaki sefere saklıyoruz. Etraf şıkır şıkır, yılbaşı süsleri ve genel dekor çok güzel, huzur verici ve sakin. Bir sürü kitap pakedi, hafiflemiş cüzdanlarımız ve ısınmış ellerimizle Minoa'dan ayrılıyoruz.
 

Bir dahaki sefere alacak olduğum kitaplar, daha uzun vakit geçireceğim raflar ve güzel dekoru, birkaç gündür hala aklımda. Böyle dükkanların bu kadar mutluluk vermesinden ve şaşırtmasından, kapanmasından da endişe etmekten dolayı ufak bir hüzün duyuyorum, ama içinde bulunduğumuz bu şehirde, dönüp dolaşıp kurulan cümle hep ''Buna da şükür!'' O yüzden sahip çıkmak adına elimden geleni yapıyor, size de bu güzel kitapçıyı tavsiye ediyorum. Akaret'lerin sonunda, Vişnezade Taksi Durağı'nın hemen karşısında, köşede yer alan, dışardan ufak görünen, içi kocaman, iki katlı bir dükkan, Minoa, keyifli keşifler ve mutlu bir kayboluş dilerim.

31 Aralık 2014 Çarşamba

Bir şeyin sonu, bir şeyin başıdır.

''İyi biten her şey iyidir'' diyelim, elimizde ve avucumuzda ne var bir bakalım, minnet duyalım ve derin bir ''Oh'' çekelim. Bu hayatı başka türlü algılamak zor çünkü, yıpranmanın sonu yok, onarılmaya bakmak gerek, bir yılın sonuna ve bir yılın başına gelirken.

Bütün yıl ve şimdi, bu sabah ve daha demin, sürekli aşık olduğum için, sevdiğim çocuğa minnet doluyum. Ona bir kart çizdim, boyadım, kalanını oraya anlattım. Önceki üç günü kendimize ve yeni yılın gelişini kutlamaya ayırdık. Kitapçı keşifleri, güzel kahveler, yeni pişmiş çikolatalı kek, evde yapılan mis gibi yemeklerle dolu tabaklar ve kar yağarken yapılan hediye alışverişleri ile dolu, sevgiyle ve huzurla dolu vakitlerdi. Kocaman bir Atatürk Çiçeği aldım, altına hediyelerimizi yerleştirdik, doğumgününden kalan balonları da. Karşısına geçip kahvelerimizi içtik, başka yeni yıl kartları yazdık. Sarıldık. Çok sarıldık. 
 Böyle sürsün, böyle kalbim ve zihnim mutlulukla dolsun, elimde yapacak resimler, düşünecek iyi ve sağlam konular olsun. Hayvanları doyurmaya hep gücüm yetsin. Zor bir dünyayla baş etmek için, bunlar yeterli. Bir şeylerin başında, umutlu ve hevesliyim, hepimiz için.


28 Aralık 2014 Pazar

kendine ait bir tanrıça

Zaten ya kendine ait olabilirsin, ya kedine. Kedi daha iyi sahip çıkar.

25 Aralık 2014 Perşembe

Dünyanın en güzel kedisi

  Dünyanın en güzel kedisi, dün gece kolumda yatan, gerindikten sonra tek patisiyle bileğime sarılan, avucumun içine yumuşacık başını bırakıp orada uyuyakalan kedidir. Benim kuyruklu kızkardeşim, sabahları yatakta uzun uzun sohbet edip cilveleştiğim, eve girdiğimde kendini halıya atıp kocaman göbeğini açan, en çok da annem ve ben film izlerken tam ortamıza yerleşip tor tor tor torlamayı seven, tüylü çaydanlıktır.  Pamuk Şeker'dir, Küp Şeker'dir.

Biraz roket, biraz galaksi

Bu mükemmel iş kime ait bilmiyorum, ama bayıldım, eridim görünce. Bu aralar yılbaşı ve kışın da etkisiyle, çocukluğumu çok sık düşünüyorum. Oyuncaklarımın çoğu hala duruyor, hatta en güzel anılarıma ve alışkanlıklarıma da hala sahibim. Hiç şımartmadan ve huyumu bozmadan, beni hediyeye, kitaba, oyuncağa, keyifli yemek sofralarına, müziğe ve resime doyurdular. Ailemin bir şeyleri öğretmekte, sevgiyi hissettirmekte ne kadar doğru yollar izlediğini fark ettiğimde, içimde daha önce tanışmadığım umutlar ve hevesler buluyorum. Bir an dalıp gidiyorum öyle. Bir yanım ise ''Sen daha kendini büyütemedin, ne bu hayaller, nereye?'' diyor, ama o yanımı dinlersem, evden bile çıkamıyorum zaten.

Bu resim burada dursun. Bir gün açıp bakarım belki.

23 Aralık 2014 Salı

''ve en güzel yerinde durur evin.''



  Hurda bir eşyamız yok gerçi, sevdiğim bir Büyük Ev Ablukada şarkısını dinlemeyecek kadar da hüzünlenmeye kapadım kendimi, sadece tek cümlelik bir alıntı. Bu kare, bu köşe ve ışıklar arasında, en sevdiğim sabah saatlerini yaşadım ve onardım kendimi dün. Ev beni onardı, çevresindeki ağaçlar, içinde büyüttüğümüz çiçekler, birkaç kitap ve birkaç film bitirdiğimiz bu koltuk.

  Öncesinde kendimi ve sevdiğim çocuğu biraz yıpratmıştım, zorlamıştım da. Her ay, kadınların büyük kısmını berbat şekilde etkileyen pms krizi, beni çoğunlukla dişi bir ejderhaya, kuduz bir maymuna, kızdırılmış ve helikopter peşinde gökdelenlere tırmanmış bir King Kong'a çeviriyor. Zihnime hükmedemiyorum ve hayatın olağan her halinin beni nasıl kahrettiğini ve çileden çıkardığını, ağzım çikolatayla dolu ve kaşlarım çatık bir halde izliyorum. Sonra çemkirmeler, sorgulamalar, finalde saygı duruşu ve kapanış.

  Fırtına sonrası sükunet ise, bu mavi ve yeşil parlamalarla dolu, serin ve güneşli sabah saatlerinde, birbirimize ve evimize sarılarak geliyor. Onu yolcu ediyorum, geriye dönüp hala sıcak olan kupasından bir çay daha içiyorum. Masasına ufak bir mektup, etrafa hızlıca bir çeki düzen, sonra da diğer evime yolculuk. Bu diğer ev, haftada iki kez değişiyor. Ben zaman zaman çemkirsem de, çekilmez bulsam da, bu düzeni aslında çok seviyorum.
                                   

14 Aralık 2014 Pazar

Emek ne demek?

Daha önce de birkaç kez sormuştum bunu kendime, Emek elbette pek çok şey demek olduğu halde.

Nefesim kesildiğinde, ''Siz devam edin, ben burada kaldım'' dediğimde, geriye dönüp iki eliyle beni ayağa kaldıran, ''Düş önüme çabuk, arkandayım.'' diyen, yola iten, sürükleyen,

Hiç yorulmayan, yorulduğunda gözlerden uzakta azıcık dinlenip, yoluna eskisinden güçlü devam eden, (kimse onu dinlenirken görmez, Emek hep uzakta kendini onarır)

Zayıflıkları gördüğünde bozulan, en yakını zayıfsa bozuntuya vermeden toparlayan, (Onu da çok çaktırmaz etrafa, pek belli etmez)

''Hayır''ı cevap kabul etmeyen, cevapları tükenmeyen,

Ben yorgunken, O enerjik, Ben vazgeçmişken, O yeni başlayan, Ben gerideyken, O hem yanımda hem önümde,

Emek bir kızkardeş demek.

13 Aralık 2014 Cumartesi

''oburluk en leziz günahtır''

kim mi demiş? elbette ki son 4 saattir ağzı beş dakika bile boş kalmayan, yiyecek diziminde herhangi bir mantık sıralaması (önce tuzlu, sonra tatlı, üste kahve) bulunmayan ben demişim, bir ara, yemek yemediğim bir an demişim.



iki kişilik evimizde bu hafta buzdolabı hep boştu, çok yoğunduk ve ayaküstü aldıklarımız hariç alışveriş yapamadık. akşam yemeklerini ben, kahvaltıları ise O, bir şekilde hazırladık, ''öğünü kurtarsak, hızlı hızlı yesek yeter'' diyerek. fakat ben aile evimden, buzdolabının kapısını açınca çeşit çeşit yemek görmeye, evdeki değişik zula yerlerinde saklı tatlılar ve pastane ürünleri bulmaya alışığım. bu sebeple de, yuvaya döndüğüm bugünü, babamın pişirdiği çorba ve yemekler, annemin aldığı frambuazlı yapış yapış bir tatlı, üstüne tekrar çorba, ikisinin kısırdöngü şeklinde tekrarları, araya karışan bir armut, bir dondurma, malesef buzdolabında bulduğum bir lahmacun ve kapanışta beyaz peynir ile bitirdim. koca bir hafta yemediğim kadar çok şey yemiş olmanın utancı ve göbeği ile oturuyorum. kedi şeker şaşkın, ''ne oldu öyle?'' diyerek bana bakıyor. ''eve döndüm bebeğim.'' diyorum ona, halsiz ve mutluyum. bunun üstüne bir uyku iyi gider şimdi, şeker'li uyku.

8 Aralık 2014 Pazartesi

5 Aralık 2014 Cuma

20 fazla kişisel şey

 Bir süre önce Meriç kendi sayfasında yazmıştı, kendi hayatına dair 20 maddelik bir listeyi. (http://mertoronline.blogspot.com.tr) Okuması çok keyifliydi, yazmasını denemek de ne zamandır aklımdaydı. Bu keyifli, kahveli ve hafif tembel cuma gününde, kendimi bir de dışarıdan incelememi sağlayan ''20 facts about me'' şöyle bir şey:

1. Uzun yazılar, mesajlar, notlar ve cümleler yazarım. Asla kısa ve öz bir şekilde yazıp bitiremem anlatacaklarımı. Belki bu yüzden, en sevdiğim iletişim aracı, sayfalar dolusu yazdığım mektuptur.



2. İletişim demişken, en tuhaf ve içe kapanık olduğum konulardan biri bu. Ne kadar geveze ve sıcakkanlı biri olsam da, telefonumun sesi çoğu zaman kapalıdır, evde bir şeyle uğraşırken kapı ya da telefon çalarsa çok sinirlenirim. Kendimi (zihnimi) konuşmaya hazır hissettiğim zaman ben ararım ya da yazarım. Yakınlarımı çok kızdırdığım fakat elimde olmayan bir konu, üzerinde uğraşıyorum.

3. Şeker isminde, 10 yaşında bir Siyam kedim var. Onunla konuşurum, uyurum, ne yaparsam bana eşlik eder. Benim kedi kızkardeşim. Bütün kedilerle ve köpeklerle bir şekilde bağım olduğuna ve birbirimize en ihtiyaç duyduğumuz anlarda karşılaştığımıza inanıyorum.

 

4. Bloguma adını veren Aurora ve ''Once upon a dream'' şarkısı, hayatımda çok önemli bir yeri olan, en sevdiğim masal Uyuyan Güzel'den geliyor. Disney'in 50'lerde yaptığı bu çizgi film, çocukken video kasetten hemen her gün izlediğim, güzelliğe aşık olma sebebim ve beni resim yapmaya başlatan en önemli etkenlerden.

5. Sinema hayatımda çok önemli bir yere sahip. Evimizde iki büyük kitaplık kaplayan bir dvd arşivimiz var annemle. Breakfast at Tiffany's en sevdiğim film. Sevdiğim filmleri pek çok kez izlerim, çoğu gece bilmediğim bir filmi keşfetme riskini almaktansa, sahnelerinin ve dialoglarının güzelliğine kendimi bıraktığım filmleri tekrar izlemeyi tercih ederim.

6. Leonardo Da Vinci, kütüphanemde kendine özel bir rafı olan, hakkında okumaktan, araştırmaktan hiç sıkılmadığım, doğa üstü bir insan.

 

7. Çizgi romanları, çocukluğumdan beri çok severim ve okurum. Batman'in yeri hepsinin içinde ayrıdır.

8. Aslan burcuyum. Koç, Yay, Terazi ve Başak'la iyi anlaşırım. Akrep'le, özellikle de erkekse, anlaşmaya pek yeltenmem.


9. Uçak fobim var. Bu pek çok güzel şeye engel olan bir dert. 

10. Kediler dışında panda, tilki, domuz ve iguana özellikle çok güzel bulduğum hayvanlar, boş zamanlarda bunların videolarıyla epey vakit geçiriyorum.



11. Annem hayatımda en çok yer kaplayan, en belirleyici varlık. Çocukken hayal gücümün gelişme sebebi olan romanları, sanat kitaplarını, çizgi romanları, filmleri bana sunması, sürekli defterlerime resim çizmesi, yaratıcılığı, komikliği ve hep genç, heyecanlı bir ruhu olması, beni her şeyden fazla şekillendirmiştir. Ayrıca evet, anne kuzusuyum!

12. Yaklaşık 6 yıldır, aşık olduğum, yüzüne bakınca bile istemsiz gülümsediğim, bana en çok yazı yazdırmış, ürettirmiş, düşündürmüş çocukla beraberim. ''We are the band.'' dediğim, hayali bir grubumuz var. Birlikte hayatı keşfediyoruz.

13. Antik Yunan'a, felsefeye, Paganizm'e, Erken Hristiyanlık ve Tapınak Şövalyelerine büyük bir ilgi ve merak duyarım. Bu noktada Pedro Almadovar'ın Agora filmini herkese tavsiye ederim.

14. Bilgiyi paylaşmak, temiz ve tecrübe edilmiş dersi aktarmak, bir insanın hayatta yapabileceği en yararlı şeylerden biri. Benim elimdekiler resim yapmak ve sanat tarihi üzerine. Bunları iletmekten, bir şeylerin hızlıca gelişmesini ve çoğalmasını izlemekten keyif alıyorum.





15. Kin tutmam, öfkem uzun sürmez. Fakat gözümden düşmüş birine tekrar sempati duymamın ve hayatımda tutmanın imkanı yoktur. Hayatımdan çıkartırım ve çok rahatlarım.

16. Patti Smith yaptığı müzikle, taşıdığı ruhla ve sesiyle en büyük ilham kaynaklarımdan biri. Onun dışında The Beatles (büyük bir Beatle-mania olduğum doğrudur) The Clash, Velvet Underground, Blondie, The Kinks, Animals en çok dinlediğim gruplar.

17. Tembellik ve uyku en büyük sorunlarım. Çok mecbur kalmadıkça ve zorla kaldırılmadıkça epey geç kalkarım, uyumak için hiçbir fırsatı kaçırmam.

 


18. Resim hayatımı bir düzene koymak, kadının kendini keşfi, ruhu ve güzelliği üzerine resimler yapmaya devam etmek istiyorum. Eskiden sanatla ilgili daha büyük hayallerim ve hedeflerim de vardı, artık keyif aldığım şeyi yapabiliyor olmak kafi.

19. Gezi direnişi, katıldığım ve şahit olduğum en büyük mucizelerden biriydi. Hafızama kazınan isimleri bir gün bile unutmuyorum ve unutmayacağım.

20. ''Önemli olan, ruhları görecek gözleri edinebilmektir.'' Lord Byron'ın bu sözü, hayatıma giren herkesle kurduğum ilişkinin temelini oluşturuyor.



4 Aralık 2014 Perşembe

Işıklı, balonlu, sevgili.


  Bir başka 23 Kasım, sevdiğim çocuğun bir başka doğumgünü geldi ve ben Cunda'daydım, yanında değildim, dönüşümde çok güzel telafi etmeliydim. Geçtiğimiz Cuma günü, Beşiktaş'ta elimde hediyelerle dolu bir bavulu çekiştirerek, kendi kendime gülerek, akşamki iki kişilik partimiz için eksik malzemelerin peşinde koştururken, ''Aşk işte, tam olarak böyle bir şey.'' diye düşünüyordum. Böyle bir dağınık, çılgın, mutlu hal, geçmeyen ve bitmeyen.

  O eve dönmeden, bütün irili ufaklı hediyeleri paketledim, sehpamızı ve taburemizi kapladılar. Beşiktaş'ta oturup da evine çok güzel cupcake ve pasta siparişi vermek isteyenlere tavsiye edeceğim, Pasta Sanatı'ndan nefis cupcake'ler ve ekler pastalar sipariş ettim. Yemek pişirecek vaktim olmadığından, bir de en sevdiği yemekleri. Gerisi ışıklar, balonlar, (Gecenin konseptinin mavi olması, ikimizin de o gün mavi giymiş olmamız bir başka tatlı sürpriz) mumlar, özel bir gün için aylardır sakladığımız şarap.

  Sonra O geldi. Bizim seyahat sonrası kavuşmalarımız hep çok güzel olur, hep en güzel anılarımızın arasında özel bir yerleri vardır. Öyle bir duygu ki, en rahat yaşayan iki insana bile ''Ya nazar değer mi bize acaba?'' diye kaygıyla sordurabiliyor bir an, ne olduğunu bile bilmeden. Ama hemen sonrasında, iyiliğe, mutluluğa ve güzelliğe sarılıp tutunmaktan başka, bunları yaymaktan başka bir şansımız olmadığını da fark ettiriyor.

  Cupcake'lerin üstündeki mumları üflerken dilek tutmadığını söyledi. Dilek tutmayacak kadar mutlu ve tam hissediyor olmanı, bu hissin hep kalbinde olmasını dilerim. İyi ki doğdun sevdiğim çocuk.