25 Eylül 2014 Perşembe

Sararmış ve rüzgarlı Bodrum günleriydi.

Bodrum'da iki hafta, iki ay gibi iki hafta. Tatilciler evlerine dönmüş, geriye yerlisi kalmış, etraf durulmuş, rüzgarlar başlamış, herkeste bir rehavet ve sükunet. Sanki cennetteydik. Sanki her yer bizimdi.

Bir bahçede uyuduk ve uyandık, ayakucumuzda, benim kolumun altında kediler, O'nun güzel yüzü. O bahçeyi adam ettik, O sabah akşam suladı, ben ağacımızı ektim. Geceleri hep sessizdi, uzakta limanın ışıkları vardı, bizim şarabımız ve mumlarımız, bir de rüzgarımız. Rüzgar hiç durmadı, son iki gün bir güzellik yapıp dindi o  kadar.

Bodrum'da iki hafta. Nereden çalıp aldıysak o vakti, bize pek iyi geldi.



2 Eylül 2014 Salı

beş çayı saati ışıkları


Koridorda çayın olmasını beklerken, perdeden süzülen ışıkları izliyordum, kırılan ve yansıyan ışıklar beni hep büyüler. Böyle istemsizce elim fotoğraf makinesine gidivermiş, kedi Şeker de olanca göbeğiyle, kırıta kırıta kadraja girivermiş. Bir kedi her anı kusursuz yapmaya yeterlidir.

1 Eylül 2014 Pazartesi

Böyle desinler.

  Sık sık içine kapanır, bazen günlerce yatağından ve evinden çıkmaz, en yakınlarıyla bile iletişim kurmazdı. Az çok tanıyanlar ondan ''güleryüzlü, neşeli ve kibar bir insan'' olarak bahseder, yüzüne karşı bu iltifatlar edildiği zaman mutlu olur fakat içten içe aslında ne kadar da ''öyle olmadığını'' düşünür, fakat buna üzülecek hali bile bulamazdı kendinde. Yorgun doğmuştu, çokça da tembel. Pek çok şeyi ıskaladı, cesaret etmedi ve uzak durdu. Küçük evinde kedisiyle geçirdiği saatler, kahvesini içtiği ve kendi halinde çizdiği resimler yetti ona.

Ama bir çocuk vardı ki, (kişisel dökümanları O'ndan yer yer ''şeker yanak'' bazı şiirlerinde ise ''dalgakıran'' olarak bahseder.) hayatını özel ve kutsanmış hissetmesine sebep olacak kadar çok sevdi onu. Hayatına aldığı ilk ve son aşkı, tuttuğu ilk ellerin sahibiydi. Çoğu insanın ilgisini çekmeyecek kadar eski moda, kendine has ve tutkulu, ilham veren bir sevgiydi bu. Ama içine kapandığı o karanlık günlerde bile yataktan çıkmasını, en verimsiz zamanlarında bile kalem ve kağıda sarılıp gördüğü güzelliği resmetmesini sağlayacak gücü veriyordu O'na. Çocuk ise pek tepki vermiyordu, yine aynı kişisel dökümanlara göre, sakince ve memnun bir ifadeyle gülümsüyor, daha fazla yazması ve çizmesi için onu teşvik ediyor, fakat hayattaki her şeye karşı yaklaştığı temkinle ve dikkatle yaklaşıyordu bu uçlardaki sevgiye. Aralarında bir denge, uyum ve erdem vardı. İyilerdi. Çok iyilerdi. Tıpkı bir müzik grubu gibi.



Bir noktaya kadar böyle. Oradayım. Sonrası biraz değişsin isterim, (ikinci paragraf hep aynı kalmak koşuluyla). Deniz aşırı yolculuklar, tembellik bir kenara bırakılıp açılan sergiler, birkaç şiir kitabı, bir masal serisi, henüz yapmamış olduğum ama yaptığımda kendimin bile beğeneceği bir portre, deniz kenarında yaşamak, çok fazla insana resim çizmeleri için gereken bilgiyi vermek, birkaç ağaç ve pek çok farklı türde hayvan büyütmek isterim. Sevgilimle sayısız görsel iş üretmek, güçlerimizi birleştirmek, heyecanla yeni işlerimizi basılı görmeyi beklemek isterim. Vakti gelince bir aileyi, şahit olduğum her aileden farklı ve iyi kurabilmek, (mümkünse eğer bu) isterim. Bir de iguana beslemek çok istiyorum.



1 Eylül'de yorgun ama umutlu, dileklerle, derin nefeslerle dolu bir gündeyim. Bir yanda berbat şeyler oluyor, bir yanda parlak, renkli ve güzel bir şeyim var. Sanırım herkesin hayatı böyledir.

Daha fazlası için itiş gücü. Lütfen.

31 Ağustos 2014 Pazar

bu hayatı delirmeden yaşamak zordur


ben nefes alamıyorum, sen gülüyorsun.
sen gülüyorsun diye ben nefes alamıyorum.

Air - Kağıt üzerine karışık teknik

29 Ağustos 2014 Cuma

Tümseklerin yanında uykuya dalmak

 Derin inişler, ufak çıkışlar arasında geçen günler. ''Neden böyle garip davrandığımı'' ya da ''Neden bu kadar çok uyuduğumu'' başkalarına gelmeden önce kendime bile açıklayamadığım birkaç gün aynı zamanda. Uykularım hep ''daha'' değerli oldu.

Kedim ayak ucumda. Annem çay getirdi. Çok güzel bir rüzgar var, durmadan esiyor.


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Kedi burcunda güzel bir yıldı.

   Geçen seneki 20 Ağustos, 27 yaşımın başlangıcı çok sancılı bir süreç ve çok uykulu bir gündü. Gezi günleri'nin sonucunda biber gazı solumaktan tetiklenen anksiyete, panikler, uyku hapları ve işi bırakışım, ezbere bildiğim filmleri izleyerek geçirdiğim günlerden birinde girmiştim yeni yaşıma. Bana bir sürpriz yapacağını söyleyip hevesle bekleyen sevgilimin hevesini kırdığım, en azından caddenin karşısındaki pastanede beraber bir dilim pasta yemek isteyen annemin de hevesini kursağında bırakarak, zorla yutkunarak içtiğim bir fincan kahveyle kapadığım günün gecesiydi, dilekler tutacak hali zor buldum. En sevdiğim şeylerden biridir dilek tutmak, ritüel şeklinde, belli anlarda dilek tutarım. Gerçek oluşlarını izlerken de, yine aynı ritüellerle teşekkür ederim, şükran sunarım.

Evet, karanlık kısım bitti. Bu yılkine geldik. 

Teşekkür etmem gereken şeyler çoktu, o sancılı, bulantılı uykudan uyanmıştım. Yeni işler alıp, elimi fazlaca açıp, çok resim yapmıştım, yazı yazmıştım ve bunlar bir yerlere varmıştı. Aile evim ve 'sevgili' evim arasında gidip gelirken yaşadığım ''İkisine de ait olamıyorum, hangisinde kalacağım'' şeklindeki saçma buhranlarım son bulmuştu ve iki eve de ait olmuştum. Ailemdeki, sevgi çemberimdeki herkes sağlıklıydı ve hayattaydı (bu en önemlisidir.) Aşk ile doluydum, O aşk ile doluydu ve bu bizi mutlu ediyordu, üzmüyordu. (Bu da pek çok önemlidir ya.) Ve, uyku hapını ansızın, iki ay önce bırakıvermiştim, bir gece bile ihtiyaç duymadan, huzurlu uykular uyuyordum. 




Doğumgünümün öğleden sonrasında Arkeoloji Müzesi'ne gitmemizi istedim. O bayıldığımız bahçesinde beni bekleyeceğini söyledi. Geçen sene birkaç gün gecikmeyle sürprizini yapıp beni Galata Kulesi'ne çıkarmıştı ve hediyeleri orada vermişti. Bir şey ''Antik'' ise, dönemiyle, ruhuyla, yapısıyla, mimarisiyle o döneme aitse ve sanat tarihinde bir yeri varsa, beni heyecanlandırır ve ilhamla doldurur. Bunu biliyor, bu karşılaşmaları bana sık sık yaşatıyor, şanslıyım. 12. yüzyıla ait taşlara, o yapıya dokunmak, tepesinden o günün gözüyle şehre bakmaya çalışmak nasıl bir etki yaptıysa, aynısını yapacak büstler, heykeller, özellikle ''O'' heykel Arkeoloji'deydi, gittik. Gözlerimi alamadığım, 2005'deki tanışmamızdan beri, bir başka sevdiğim Sappho heykeli oradaydı yine, tadilat yüzünden yerleştiği geçici yerinde, son görüşümde olduğu yerde. Dalgın dalgın bakıyordu, muhtemelen aşık olduğu genç Yunan kızlarından birine. Aklından çok güzel, incelikli mısralar geçiyor gibiydi, ellerini ise her seferinde bir başka şekilde hayal ederim. Karşısında geçtim, bütün bu bir sene için, hatta biraz daha fazlası için şükrettim. Şükrettiğim asıl özne bir heykel değildi elbet, göremediğim, dokunamadığım, ama kalbimde hissettiğim ve dua ettiğim o ferah hisleri, bu yıl için temsil eden, gördüğüm en güzel şeylerden biriydi ama. Benim sanat anlayışımı sembolize eden her şeydi tüm varlığıyla. Güzellik gerçekten de, şükredilecek bir şeydir ve her yerde, irili ufaklı, soyut ve somut dizilmiş haldedir. Görebildiğimiz ve birbirimizi bulduğumuz için şanslıyız. 
  

15 Ağustos 2014 Cuma

Yumuşaklıklar değil

  Kedi Şeker ayakucumda ''pofurduyor.'' Bizim evde Şeker'e özel fiiller var, onlardan biri de pofurdamak, böyle horlamak gibi, uyumak gibi, ama çok tüylü ve yumuşacık, biraz da yaşlı ve huysuz olanı. Havanın giderek eridiği ve evden çıkmamak için bahaneler bulup, uzun öğle uykularına yattığım şu günlerde, kendimi yine sinemaya ve ikonlaşmış yüzlere verdim. Çoğu zaman tek yaptığım güzel kadınları beğenmek, bunu resim çizmek adı altında yapıyorum ve boyalarla eşlik ediyorum bu duruma, ama temeli çok basit, çok sade. Sinema hep bir sığınma alanıydı, güvenli bölgeydi, bir film güzelse, en az 50 kez izlenmişti ve daha da izlenirdi. Mesela Royal Tenenbaums (izleyecek ve ferahlayacak, etkilenecek bir film arayanlara kesinlikle tavsiye) Şimdi bu kadınlar bir ilham ve güzellik kaynağı. Onlarla daha çok işim var.

Bu havalarda güneşte yürümeyin, imkanınız varsa şezlongta uyuyun. Çok güzel kitaplar çıktı bu ay, evin en serin duvarına yanaşıp kitap okumak ve sürahiler dolusu soğuk su içmek için, başka da yapacak şey bulamamak için güzel günler. Neyse ki pazar günü kocaman bir fırtına ve kara bulutlar geliyormuş yine. Ah kışı ne çok özledim.



8 Ağustos 2014 Cuma

''Bir şeyin provası yapılıyor sanki''


  Bugün serin, kapalı havada pencere önüne oturup Cemal Süreya'nın ''Keşke yalnız bunun için sevseydim seni'' ile biten 20 şiirini okudum. Hepsi birbirinden güzeldir, içinden bir mısra seç desen (ki dedim kendime demin) zorlanırım. Ama sonuna geldiğimde hissettiğim o değişik, huzurlu duygu hep aynı. Sevmek ne kadar sade,basit,gerçek. Hepsini okumak ister belki biri diye, buraya bir link bırakıyorum.

http://kisa-kisa.blogcu.com/keske-yalniz-bunun-icin-sevseydim-seni-cemal-sureya/11640310

3 Ağustos 2014 Pazar

güzel şeyleri çağırmak



  Güzel şeyler çoğu zaman kalem ve kağıtla gelir. Kalemin kağıda sürtünme sesi, boyaların birbirinin içinde dağılması, çok hoş bir kadının dudağının yukarı doğru aldığı kıvrım, elbette ki pek çok çiçek, evet bunlar güzelliği getirirken ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Hızla okunan bir kitabın sayfasını aceleyle çevirirken çıkan ses, babannneden kalan antika likör kadehleri, papatyalar (papatya gülümseyen bir çiçektir.) hepsi biraz huzur. Bir de tabii evin arka odalarına doğru kediye seslenmek, o kedinin kırıta kırıta çıkıp gelmesi var. Bu hafta hava hep kapalı ve yağmurlu olacakmış, şimdilik bunlar yeterlidir.

31 Temmuz 2014 Perşembe

(kütüphane) dostluklar üzerine

Hiçbir dostluk aniden bitmiyor. 

Başka insanlarla ilişkilerimde genellikle, yakınlık seviyesi arttıkça sorun yaşarım. (Peki, sebepleri hakkında konuşmak ister misin?) Sanırım çocukluğumdan bugüne kadar, hep yalnız olmam. Yalnızlığa alışık, barışık ve onunla bütünleşmiş çocuklarda oluyor biraz bu asosyallik hali. (Asosyallik demeyelim ona, o tanım için de başka kriterler gerekli, senin asosyal olduğunu sanmıyorum.) Kafamın içinde hep bir düzenim vardır, dışarısının aksine içerisi derli topludur, sen de gördün muntazam işleyen bir kütüphane gibi çalışıyor. Ama bu düzenin objelerinden birine, bir kitaba bile müdahale edilince, ben çılgına dönüyorum. Nefesim kesiliyor, neyi nereden aldığımı ve nereye koyacağımı şaşırıyorum. İçerisi bir kez darmadağın edildi, sonrasında olanları ikimiz de hatırlıyoruz. (Ben aklıma geldikçe unutmaya çalışıyorum o seneyi, hatırlatmazsan sevinirim.) Demem o ki, insanların genellikle sahip olduğu sıfat ''düzen bozuculuk'' bana göre. Aklımın o sakin ve konforlu sınırlarına girip, kendilerine gerekli izni vermişsem, her yeri darmadağın edip, beni bütün sinir bozukluğum ve nefes darlığımla başbaşa bırakıp gidiyorlar. Onlar için sıradan bir cümle, bir eylem, bir tartışma söz konusu, (Ama senin aklının içindeki kütüphanede, kitaplar paramparça ediliyor ve yerlere atılıyor?) İşte aynen öyle bir durum. Ben reelde çok dağınık, tembel ve düzensiz bir insanım, ama aklımın içinde, yani yalnız olduğumda ne kadar toplu, sakin ve hatta titiz olduğumu sen de biliyorsun, sana her yeri gezdirdim. (Evet gerçekten de pırıl pırıldı içerisi, odana hiç benzemiyordu.) İşte birisi gelip bir kitabı yere atınca sorun değil, iki tane rafı boşaltınca biraz afallamakla birlikte tekrar toparlayabiliyorum, ama birkaç kez yangın çıkartmaya kalkınca, artık benden hayır gelmiyor. Sonrası çok kolay ve çok hızlı. Telefonun sesi genelde kapalı zaten, iletişim araçlarını yok saymak hep çok kolay oldu benim için, bir şey hissetmediğimden bir şey söylemiyorum ya da yapmıyorum da. O anlarda beni görsen, ''Bir insan nasıl bu kadar donuk olabilir, yaşananların hiç mi değeri yoktu?'' der kalırsın, acırsın bile o soğuk kalpli halime. Ama işte, sana anlattım ya, çocukluğumdan falan tek başıma olmaya çok alışığım, tercih sırasında hemen hemen herkesle olmaktan önce gelir yalnız olmak. Bir dostluk çok zor değersizleşiyor, ama çok sağlam değersizleşiyor. Yorulmaya (edilgen bir şekilde, yor-ul maya) ve nefessiz bırak-ıl maya da halim yok, yaklaşık 15 yaşımdan beri. (Annemiz hep ''yorgun doğmuşsun sen'' der ya, o aklıma geldi.) Evet, ben de hep ''İnsan yorgunu'' derim kendime, zaten o yüzden artık insanlarım, arkadaşlarım için pek evden çıkmıyorum. Çıkarsam görüyorum. Görüyorsam konuşuyorum. Onun dışında, onun dışında bu kütüphanedeyim genellikle. Sessiz, sakin, huzurlu. Annem tüm kitapların yerini biliyor. Sevgilim içerdeyken pek gürültü yapmıyor. (Hatta şu 6 yılda çok güzel kitaplar hediye etti sana) ve Şeker, o gerçek bir bekçi. (Siyam kedilerinin bekçiliği hakkında övünmeye başlama şimdi)

  İşte böyle... Bu yazıyı yarın sileceğim, seanslarımızı ilerde hatırlamak isteyeceğimizi sanmıyorum. (Bu yazıyı iki gün sonra gelip budadın, epey bir cümle ve paragraf sildin ama kendisini tuttun.) Neyi neden yaptığımı hatırlamak istediğimde, açıp okumak üzere sakladım.

25 Temmuz 2014 Cuma

Su'ya

Okulun ilk yılı, Temel Tasarım dersi. Adını bile unuttuğum o eski Yıldız binasının, yer altındaki geniş ve karanlık atölye sınıfında, tüm sanat ve tasarım bölümlerinin hevesli, çömez öğrencileri olarak oturuyoruz. Her hafta başka bir sanat ve tasarım bölümünden hoca gelip, kendi disiplininden bir ders okutuyor, proje veriyor. Bir hafta Alper Marangoz geldi, konservatuardan. Çok zeki, çok esprili olduğundan 5 dakikada 60 küsür kişiyi avucunun içine aldı, hayattan, müzikten, tasarımdan, insanlardan bahsediyor inanılmaz bir hızla ve ritmle.



Sonra birden durdu, ''Kaçınız saksıdaki bir çiçek suyu içerken, toprağın çıkardığı sesi biliyor?'' dedi. Elim öyle havaya kalkıvermiş. En sevdiğim, dinlemekten en çok keyif aldığım seslerden biridir o toprağın suyu emerken çıkardığı huzurlu ses. Neredeyse kendim içiyormuş gibi rahatlarım. Başka birinden bu sesin dile getirildiğini, duyulduğunu işitmek de neşelendirmişti o an. Bir-iki el daha kalktı, elbette ki hiçbirimiz madalya almadık. Alper Marangoz da dersine böyle hayattan nadir anlar ve örneklerle devam etti.

O sesi dinlemek büyük keyiftir, suyu dinleyin.

21 Temmuz 2014 Pazartesi

işte o şeyler hiç öyle değil

   Bilmem ki romatizmam çıkar mı? Bileklerimdeki bu geçmeyen ağrı ürkütüyor, çizim bile yapamıyorum.
  Bilmem ki ''Umarım romatizma değildir'' derken, üç gün içinde acıdan ve korkudan ''Umarım romatizmadır''a nasıl geldim? Elime kalemi aldığım an şiddetleniyor meret.
  Halbuki yeterince minnet ve huzur dolu olduğumu, her şeyin bir süre tamamen yolunda gideceğini düşünüyordum (umuyordum.) Demek ki, biraz daha sıkıntı gerekiyormuş. Peki. Peki.
  Şu bol yağmurlu ve sancılı bir haftada, çok güzel filmler izledik, yemekler yedik. İyi bakıldığım için şanslıyım. Hayat güzel ve tuhaf.

16 Temmuz 2014 Çarşamba

Şeker kokan kedi.


  Tüm hayatım boyunca daha kaç kedim olur, kaç patiyi öperim, kaç kediyi severim, bilmiyorum... Ama sen hep en özel, en derinlerimdeki, kendi varlığım haline gelmiş kedi olarak kalacaksın. Bugün ipek gibi tüylerini severken, 10 yaşına geldiğini hatırladım bir kez daha, içimi hüzün sardı. Bana baktın dönüp ''Sana 38 yaşına kadar yaşamaya söz verdim, daha yanındayım şapşal'' dedin. Şaşı bir kedi bana her şapşal dediğinde güldüğüm gibi, güldüm. 42 ol, 55 ol, yaşın önemi kalmasın Şeker. Sen benim kedi kızkardeşimsin.

13 Temmuz 2014 Pazar

seni sevmek çok kolay

  Ben seni öpebildiğim her an öpmeye devam ederken, artık başka hiçbir şey dilemem. Bıyıklarının çok az üstü, yanağının hemen yanı, güldüğün zaman şişen o minik şeker yanak parçası, benim ana öğünüm. Sana 6 yıl önce şeker yanak derken, ben de bu kadarını tahmin etmezdim. Gelecek bu kadar belirsiz ve kaygı yüklüyken, neyi sevdiğimi, neyi iyi yaptığımı keşfederek, çalışarak ve yorularak günler geçerken, serin bir havanın ve rüzgarın çılgınca özlemini duyarken,

  bir çocuğun dudağının kenarında, benim tüm minnetlerim ve huzurlu iç çekişlerim saklı.

9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kaktüs, kedi, çay

  Üst katımda yaşayan ailenin kızı, baygın ve tatlı bir melodi çalıyor klarnetiyle. Klarnet mi tam emin değilim aslında, ama çok güzel ve çok ağır bir fon müziği yaratıyor, çok güzel ve çok ağır bir Temmuz sabahına. Tül perde havalanıyor nadiren, her havalandığında ''Ah'' diyorum, ''Esmeye başladı.'' Tül perde diniyor. Perdeler bazen diner, rüzgarı pek kaale almadan.

                                     



  Sokağımızın başına büyük bir çiçekçi açıldı. Ama tam çiçekçi değil, sera gibi biraz. Bütün bahçeye ve sokağa kadar yayıldı saksıları, her önünden geçtiğimde kapılıyorum, eve kucağımda yeni bir yeşil bebekle dönüyorum. Geçen gün anneme ''Dinazor kulağı'' diye bir şey aldım, saksı içinde küçük bir canavar. Ama çok çekici, tüm kaktüsler gibi. Böyle bir çiçekçi dükkanı-sera açmak en ufak hayallerimden biri, aslında annem için kurduğum, ama kendim de sebepleneceğim bir hayal. Ben ona yardım ederim, sayısız kaktüs fidesi yaparız, succulent'ler yetiştiririz, elbette meyva ağaçları fideleri de olur. Beşiktaş'taki balkonumda domates ve salatalık büyütüyoruz sevgilimle, o da artık bitki yetiştirme işine bulaştı, o da artık boy boy saksıların, besleyici toprağın ve suyun yarattığı mucizenin içinde. Bitkiler, iyi geliyor.



  Atölye tatilde ve bomboş. Sessizlik içinde boyuyorum, boyadıklarımı kurumaları için asıyorum, geçip uzaktan bakıyorum. Artık tespit ettiğim hatalar öfkelendirmiyor, evet hala oradalar, ama tek söyledikleri ''Gel ve biraz daha uğraş'' Peki, peki. Çalışma ortamım darmadağınık, bu hafta Ikea yolları göründü, yeni bir sandalye (plaj sandalyesi alacağım, plaj sandalyesinde resim yaparken kendimi sahilde hissedeceğim.) bir yeni komidin, bir ufak tabure (yeşil.) bir de yere minder, bu benim için değil, iki kuduruk kedi için.


Şeker'le bu sabah yarım saatten fazla cilveleştik. O göbeğini açtı, ben daldım. Ben konuştum, o miyavladı. Sonra birlikte miyavladık ve konuştuk. Şeker'li sabahlarım hepsinden güzel, sabahları onun en sevilesi, uysal ve şaşı hali. Bir bebeği yaratmış ve ona yaklaşırmış gibi, tüylü tombik bebeğime sabahları doyamıyorum. 
Bu yaz belki de güzel geçer. 

6 Temmuz 2014 Pazar

Bugünler yenidir.

  1 hafta ya da 10 gün kadar önceydi. Pek heyecanlanarak, çok gerilerek, kendime hiç güvenmeyerek gittiğim sanat kampının çok iyi geldiği, resmimin ''kabasını aldığım'' ve çok iyi dostlar edindiğim, mutlu günlerdeydim. Biriyle tanıştım. Bir fotoğrafçı, psikolog, bana göre şifacı ve özel insanlardan biri.

  O gün ağaçların ve çalılıkların arasında, çimenlere oturduk karşılıklı. Konuştuk, konuştu, gözlerimi yumdum, derin nefesler aldım, zihnimin ve hafızamın derinliklerine indik, etrafı topladık. O gün içime bir huzur ve mutluluk yerleşti. Benimle her yere geldi, benimle yemek yedi. O huzur yanımdan hiç ayrılmadı ve bir bütün olduk. Sevgilim beni almaya geldiğinde fark etti, kendim zaten günlerdir farkındaydım, daha sonraları fark edenler de oldu, uzaktan selamlaştıklarım da.

  Artık her şey net. Ne yapmak istediğimi, ne boyamak istediğimi, kimleri yanımda istediğimi biliyorum. Ellerim sürekli kağıda ve tuvale dokunmak, gözlerim renk görmek istiyor. Ve sevmek. Ama öyle bir sevmek ki, hayata yeniden başlamak, kaldığım yeri unutarak.

  28 yaşımda hayat sadeleşti. Ben istediklerimi yapmaya başladım. (Daha önceleri istediklerim azdı, sessizdi) Hayat pek sade, pek rahat ve keyifli olabilirmiş, kalbi açık tutmak ve derin nefesler almak yeterliymiş.


20 Haziran 2014 Cuma

the table with a view


 ve bir köşesinde de kedim uyusun.
 fonda radyo eksen çalsın.
 çay ve kahve hep bulunsun.

19 Haziran 2014 Perşembe

havayla birlikte değişen

   Bazen bazı kelimelerin var olmasını istiyorum, en çok da sıfatların. Mesela ''hava şartlarıyla birlite hızlıca değişen ruh hali, insan, hal ve durum'' için bir tek kelime olsun, ben onu kullanayım kendim için. Şuan çok daha iyiyim, çünkü ''o'' oldu diyeyim. O oldu ben uyurken, bezgin bir akşamüstü uykusundan gökgürültüsü sesleriyle uyandım. Serinlemişti, esiyordu ve yağıyordu. Bendeki umutsuzluk bitmişti, uyumak ve yağmuru kaçırmak istemiyordum.


  Yeni tariflere bakmaya devam ediyorum. Haftalar önce sevgilimle okuduğumuz sağlık yazısından sonra, eti çok ama çok azaltmaya, sütü tamamen kesmeye, bütün yağları zeytinyağına çevirmeye karar vermiştik. Bunu her nasılsa bozmadan uygulama devam ediyoruz, hiç sıkıntı çekmeden hem de. Bizim kadar etobur iki insan, en son ne zaman et pişirdik ve yedik hatırlamıyorum, anlaşıp fast food'ları tamamen keseli ise iki yıl oluyor. (Pizza hariç, ah o muhteşem pizza'lar, onlar fast food değil de cennet yemeği sayılmalı) Böyle giderse bir gün, gerçekten temiz beslenmeye başlayabiliriz. Ve ona yemek pişirmek, ona da söylediğim gibi, ona sarılmak kadar güzel.

  Ben yazarken devasa bir gökgürültüsüyle camlar titredi. Asterix olsa ''Gök başımıza yıkılacak'' derdi. Asterix ve Kedi Şeker'in ortak bir noktası var. Faltaşı gibi gözlerle bana bakıyor ve bir açıklama bekliyor. ''Şeker'cim'' diyorum başını dalgın dalgın severken, ''Sen de o'nlardan birisin, havayla birlikte değişen.''

Biraz yağmur isteği

  Yapış yapış yaz günleri, her biri öncekinin aynısı, muhtemelen sonrakinin de. Neyi kaydedeceğimi bilmiyorum buraya, düşüncelerim hiç parlak görünmüyor, yaptıklarım bir zorundalık ile atılmış ufak adımlardan ibaret. Kaydetmezsem, gerçekleşmemişler gibi olur deyip, yazmayı erteliyorum.

  Cunda'da üzerimde olan o canlılık, her yerde gördüğüm renklerle içime dolan boyama isteği, aydın ve güzel insanlarla çevrili olmanın verdiği ferahlık ve umut, sanıyorum İstanbul'daki ikinci ya da üçüncü günümde tamamen kurudu. Etkisinin daha uzun sürmesini beklerdim, ama bu kirli kaos şehrinin ne kadar acımasız olduğunu çabuk unutmuşum.

  Bir yağmur yağsa bugün. Bu hafta her gün meteoroloji sayfasına takıntılı şekilde bakıp beklediğim o serin yağmur, bugün yağsa. Daha fazlasını beklemem.

13 Haziran 2014 Cuma

Cunda olduğu gibi.






  İşte ne kadar güzel olabilirse, o kadar güzeldi yine. Bu sefer, geçen seferki Cunda ziyaretlerimizden farklı olarak, evleşti burası, hem annem, hem benim için. Selamlaştığımız, gülümsediğimiz yüzler, her gün mutlaka uğradığımız yerler, nerede beklediğini bildiğimiz kedi ve köpekler yerleşti zihnimize. Bir de üstüne karşıma hep şaşı kediler çıkmaz mı, kucağıma oturup mırıldanmazlar mı, bende bir neşe, bir neşe...

Biliyorum, yakın bir zamanda buraya taşınmaya başlayacağız. Bahçemize çiçekleri, ağaç fidelerini alacağımız sera bile belli, her gün önünden geçerken içimizden seçtik hepsini. Taşkahve'nin eli ve ayağı Mustafa Bey, Çarşı'daki tatlı ve nazik Gül Hanım, gür kahkahalı Aşiyan Osman falan, hepsi hazır. Kediler ve köpekler hazır. Onların kulaklarına tek tek fısıldadım, ''Bir gün hiç dönmeyeceğiz buradan.''