19 Temmuz 2013 Cuma

''çılgın-hüzünlü''

 ''ellerine bakma artık
  çünkü kar yağıyor
  çılgın hüzünlü''

  ben ne zaman yola çıksam buruk olurum. yolda gitme hali en sevdiğim hallerden biri olduğu halde. sırf geride annemi ve kedimi birbirine emanet etmenin, onları geride bırakmanın hüznü epey bir çöker üzerime. annem der ki ''sevinsene kızım, manyak mısın ne bu hal'' ben derim ki ''anne senin ellerin ne güzel, anne sen ne güzelsin'' (inanmazsan gel bana sor)

neyse ki çok benziyoruz. gün içinde kahkaha atarken, pencereden dışarı dalıp giderken, soğusun diye çayımı üflerken içimden hep aynı şey geçer ''şuanki mimiğim kesin aynı annem'' öyle de olur çoğu zaman. onun gözleriyle bakıp, onun ağzıyla gülümserim. bir de ellerimiz benzese, daha ne isterim.

''biraz dağ yollarını öğrenmesi gerekir sanırım
  kahırçeker mekkari katırları gibi
  onlar ki hiçbir şeyleri yok
  korkunca çılgın, sevinince hüzünlü

  kar dindi
  gerçekten dindi
  ellerine bakabilirsin artık''

  tamam, bu çılgın, hüzünlü Turgut Uyar mısralarını ve diğer satırları döndüğümde sileceğim. Yol psikolojisi işte, ne yaparsın. Kırmızı pelerinlerimizi giyip birlikte yola çıkana kadar hoşçakal.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

üstelik kediye dokunamadım bile

dizimde yaylı bir dizlik var. çünkü ben bir sersemim. şöyle ki sokakta gördüğüm, özellikle kimsenin sevmeyeceği, çok muhteşem görünmeyen kedileri mıncıklamam gerekiyor. o sırada onlara aslında çok güzel göründüklerini, kendilerini olur olmaz riske atmamalarını, köşe başlarında gördüğüm mama olan yerleri falan da anlatıyorum güzelce. fakat cumartesi beşiktaş'ta gördüğüm kedi çok korkak çıktı. dedim ki aşırı yavaş eğileyim, o kadar yavaş eğileyim ki, birden bire kedinin yanında biteyim, mıncıklanmanın nereden geldiğini şaşırsın, oradan gıdıyı falan kaşırız ooh sabahlar olmasın bir keyif alemine dalarız.

ben ağır çekim yere eğilirken, iki yıldır duymadığım, dizimden gelen o ''krakt!!'' sesi. benden çıkan bir ''anam oy allah!'' sesi. kedinin üzerine paldır küldür inişim ve son karede arkasına bakmadan, küfürler ederek kaçan tekir kedinin görüntüsü.

sonra lise 1'den beri böyle çeşitli zamanlarda vuku bulan enayiliklerimde yaptığım gibi, kilitlenen dizimi, ovuşturarak açtım, güzelce eleştirildim. beşiktaş'ta aksayarak yürüdüm (eleştirilmeye devam ederek). akşam da buzlarla, Rheumon spreyle, kas gevşeticilerle devam ettim. (eleştirilmek çok güzel, gelsene)

şimdi bir türlü yağmurun yağamadığı bu gündüz vakitlerinde, kendi kendime ''haftaya bu saatlerde deniz kenarındayım, haftaya bu saatlerde mojito'ları götürüyorum, kral mezarlarını geziyorum, terk edilmiş manastırlarda eskiz çiziyorum'' diyerek hayallere koşuyorum. temmuz her zamanki kadar ağır, sıkıcı, tatminsiz. temmuz hep kıvranan bir ay. geçemiyor, kalamıyor da. ben dizimin altında bir yastıkla, çatık kaşlarla ekrana bakarak geçiriyorum temmuz'u.

göcek, fethiye, saklıkent rotamızda. hiç bu kadar kalabalık tatile çıkmamıştık, meraklar ve hevesler içindeyim. üstelik hiç olmadığım kadar asosyal bir haldeyim iki aydır, hep yalnız kalmaya ve sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. üç kişi bile olsak, kafa dinlemek için içerilere kaçıyorum. umarım insanların keyfini kaçırmam. umarım çok güzel kediler ve köpekler görürüm.


''-Şeker dolaptan bir soğuk su versene, kalkmayayım annem.
-Hiiiç kusura bakma, kalk kendin al. sevmeseydin elin boklu tekirini.''

9 Temmuz 2013 Salı

and make it better..







temiz hava. güzel kahve. çok resim. kitap. mektup. suluboya. balkon. iyilik.

6 Temmuz 2013 Cumartesi

günaydın şeker hanım

bizim ayakta uykuya dalmalarımız da benzer.
akşamüstü olunca kitap ve kahve varsa, birimizin diğerinin yanına gelmesi de.
ve ikimiz de saksıdaki bitkileri severiz. (gerçi ben henüz hiç sardunya kemirmedim)
tombik şeker, güneş vurunca ayrı güzelsin, kış gelsin de birlikte üşüyelim.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

istersem şimdi deliririm.

 yani ben cidden hislerimi ifade etme güçlüğü yaşıyorum şuan. her şey ne acaip oldu. hem güzel oldu. hem bok gibi oldu. kendi kendime tekrarlıyorum ''ne biçim bir yaz geçiyor.. ne biçim, ne fena bir yaz..'' cinnet sıcakları değil tek sorumlusu bunların. en çok kendi kendime yaşattığım hayal kırıklığı. biraz da bu küçük oda. giderek küçülen oda ve yaklaşan duvarlar.



o arada yeni kitaplar çıktı, onlara sığındım. sığındığım yerlere de sığamadım. en iyisi kedime sığınayım biraz da. açıkta kalmak ürkütüyor.

1 Temmuz 2013 Pazartesi

dram yapmamak

Beşiktaş'ta en sevdiğim balkondayım. Yakında İstanbul'da en sevdiğim balkon bile olabilir, öyle yapabilirim onu. Şimdilik altı tane saksı var, üç tane annemin verdiği muhteşem kaktüs, iki tane cam güzeli, bir tane de çilek. onların yerini sürekli değiştirip duruyorum, oynuyorum resmen. bir de çizgili şezlong gibi sandalye var, ona gömülüp kitabımı ve kahvemi alıyorum, karşımdaki ağaçları izliyorum. sanki bu şehirden de, günlük hayatımdan da sıyrılmışım. sanki bilgisayarda adam vurmakla meşgul o çocuk, bu balkon, elimdeki kitap bana tamamen, eksiksiz bir şekilde yetmiş, artmış.
Arada yanıma geliyor, ''dram yapmıyorsun değil mi'' diye. şapşal. tek başıma, sessizce saatler geçirdiğim her an, bir dram bekliyor. (haklı) ama bilmiyor ki, ben o an en mutluyum onun yanında.  nasıl bu kadar doğru şekilde sevdiğini ve sevildiğini merak ediyorum. nasıl her şeyi kararında tuttuğunu. ben baş edemiyorum bazen hissettiklerimle. o ise dalgakıran. şeyler, ona gelince tuhaf bir şekilde sakinliyor, duruluyor. ben bu balkonda, herkesten ve kendimden bile uzaktayım, haftalardır ilk defa durulmuşum, mutluluktan başka his bulamaz olmuşum kendi içimde.


 Şimdi başka bir balkondayım. Elimde sonlarına geldiğim kitap, kafamda bir sürü düşünce. Hava kapalı ve rüzgarlı, akşamdan beri de yağmurlu. Haftalardır ilk kez bu kadar mutlu hissedince, kaydetmek istedim.

10 Haziran 2013 Pazartesi

hiç yalnız değilmişiz.

biz meğer hiç yalnız değilmişiz. bunu anladım. o kadar tek başıma, o kadar yalnız ve umutsuzdum ki bu ülkede, bu şehirde.. hepsi geçti. bir an evvel kaçıp gitme isteğim geçti. hiçbirimiz yalnız değilmişiz.

ağaç seven, hayvan seven, doğa seven insandan asla zarar gelmeyeceğini, hep iyilik geleceğini bir kez daha anladım. ağaç sevmeyenin, doğa sevmeyenin, insan da sevmediğini bir kez daha anladım.

etik anlayışı kalmamış leş medyamızın içler acısı halini anladım. haber almak için açtığımız kanallardan ne kadar taraflı, emredilmiş, yanlış bilgilerle yıllardır uyuduğumuzu anladım.

başı kapalı vatandaşlarımıza ne kadar haksızlık yaptığımı anladım, hepsini bir tutarak, hepsini aynı partiye oy vermiş sayarak. başörtülü insanlara bakışımı tamamen değiştirdim, özür dileyebildiklerimden diledim, tanımadıklarım için de sohbet etmeden, dinlemeden, omuz omuza vermeden karar veremeyeceğimi anladım.

küfrederken sıkça kullandığım kelimelerin, küfür değil hatta övgü olduğunu anladım. o gece, 31 mayıs gecesi ölmek üzere olan masum insanlara evini açan hayat kadınlarını, iki gün sonrasında 2 haziranda parkta izlediğim, elinde gururla ''velek ki ibneyim'' yazısını taşıyan, daha sonra barikatlarda hep en önde olduğunu öğrendiğim genç çocuğu anladım. böyle ''orospu'', böyle ''ibne'' olalım hepimiz, dünya mis olur dedim.

futbolu, taraftarları ne kadar küçümsediğimi anladım. futbolun gücünü gördüm. bu kadar güzel insanı, cesur insanı bir araya topladı bu futbol. yıllardır toplumsal olaylara sağduyusunu sempatiyle izlediğim çArşı grubu benim için artık kahramandan farksızdır. asla unutmayacağım o 31 mayıs gecesinde, inönü stadyumu önünde onlarla avaz avaz haykırdım, üzerimize akın akın çevik kuvvetler koşarken, o insanlar herkesi bir arada tuttu ve sakinleştirdi. çatışma iyice büyüdüğü zaman, dakikalar içinde o insanlar beş,altı katına çıktılar. yüreğimize su serpen, yüzümüzü güldüren haberler hep çArşı'dan geldi.

ben kibirin neden şeytanın en sevdiği günah olduğunu anladım. bir adamın türlü hilelerle çıkarıldığı makama nasıl yapıştığını, nasıl aşağı düşmekten korktuğunu, korkusundan ne kadar ileriye gidebildiğini anladım. masum olduklarını bildikleri halde, doğa sevgisinden başka bir hisle yola çıkmadıklarını bildikleri halde bin tane çirkin  iftira ve yalan ile insanlara saldıran sözde müslümanların, ama aslında müslümanlıkla alakası olmayanların derdini anladım. özgür olmak isteyen, sesi çıkan insandan nasıl korktuklarını, korktukça küçüldüklerini anladım. paranın ne korkunç şeyler yaptırdığını ve söylettiğini anladım. aslında bunları tam olarak anlamadım, tahmin yürüttüm, umarım asla da anlamam bu rezil insanları.

canını kurtarmak için koşmanın ne olduğunu anladım. kendi nefes sesim, kalp atışlarım kulaklarımda yankılanırken koşmanın, üstelik neden kaçtığını bilmeden koşmanın ne beter bir his olduğunu anladım. koşmayı bırakıp ''bakın bir dinleyin anlattıklarımı'' denemeyecek kadar gözü dönmüş halde üzerimize saldıran polisleri gördüm, ''emir kulu'' denen isim tamlamasını biraz anladım, biraz anlamadım.

gezi parkı'nın ne kadar güzel ağaçlarla dolu olduğunu, ''ya buraya son kez geliyorsam'' diye düşündüğüm gün bir kez daha anladım. sessizce dallarını sallıyorlardı, hışırdıyorlardı. oraya gittiğim gün (daha şafak baskını olmamışken) aklımda başka hiçbir şey yoktu. ya bu güzel, kocaman, tarihi ağaçları son kez görüyorsam..

cehaletin olabilecek en çirkin şeylerden biri olduğunu, bu ülkede bilgiye, izaha, barışa, uzlaşmaya tüm nefreti ve cehaletiyle direnen çok büyük bir kitle olduğunu bir kez daha anladım. tüm gerçekler ortada olduğu halde, önlerine ''bakın sizin körü körüne savunduğunuz insanlar bunları bunları yaptılar'' diyerek belgeler konulduğu halde, hiçbirini görmeyip, kulaklarını kapayan, asıl tehlikeyi cahillikleriyle oluşturan o kitleyi gördüm. ama neyse ki o kitlenin içinden sorgulamaya, anlamaya başlayanları da gördüm, anladım, anlattım.

susan arkadaşlarım olduğunu anladım. gerçekten susan, bilmeyen, bilmek istemeyen. benim için artık geçmişimde kaldılar. onları anladım, daha fazla anlama gereği görmedim.

birlik olmanın ne muhteşem bir his olduğunu anladım. nazım hikmet'in sözlerini bir kez daha anladım. orhan veli'nin de. deniz gezmiş'in de. atatürk'ün de. john lennon'ın da. o güzel ve derin sözlerini. hepsini anlama yolunda ufak bir adım attım, hepsini anlamaya biraz daha yaklaştım.

umut doluyum. aşk doluyum. hepinizi seviyorum ve güçlü olmamızı diliyorum.

16 Mayıs 2013 Perşembe

''de ki işte''

bu sabah uyandığımda kedi tanrı başucumdaydı yine. bir tanrı (en azından benim tanrım) olmayı böyle mağrur kabul ediyorsun, ama bir konserve kapağını açamıyorsun öyle mi? ''aslında istesem çok rahat açarım, sadece hizmet edilmek hoşuma gidiyor, bir de konserveyi açmanı beklerken bacaklarına falan sürünüyorum, kediliğimi öyle yaşıyorum'' peki. peki, kalkıyoruz hadi. sonra çay demlenirken yere bağdaş kurdum, tam ortasına yerleşti. burnunu, çenesinin altını, kulaklarını deli gibi kaşıdım. aşırı keyiflendi ve zevkin doruklarında yuvarlandığı her an gibi, çılgınca ısırma ihtiyacı duydu. dirseğim çok yakındı, birkaç kez hart hurt dirseğimi ısırdı, ancak öyle sakinleşti. ağzı dirseğimle dolu ve şaşı gözlerle bana bakan bir şeker'in fotoğrafını çekemedim, ama kendisine de söyledim, seni birkaç gün fazla ciddiye alamayacağım tanrım, her zamankinden de çok güldürdün beni.

hava tam üç gündür olduğu gibi kalabilir mi üç ay daha? güneşli ama rüzgarlı, serin ama üşütmeyen, açık ama yağmur ihtimali de var. şöyle ama böyle ne güzel. ''ama'' olmayan cümleler fazla sıkıcı bir huzur taşıyor. Oruç Aruoba'ya iyice sardım, düştüm, derinleştim. ilerde hissedeceğimi bildiğim şeyler yazıyor. şu kafamda uçuşan soyutlukların biraz olsun kalıba girmiş hallerini. çok huzur veriyor, birilerinin aynı kıvranmalardan sağ salim çıktığını görmek. bunları söz ve yazıyla ifade edebildiğini görmek de. zaten diyor sayfaların birinde ''yazabilmen, yapabileceklerinin tükenmesi; senin hiçbir şey yapamayacak duruma düşmen olacak. Hiçbir şey yapamıyorsan, yazarsın- ancak da o zaman...'' biri bana bir kitap okuttuğunda, süreç çok benzer işliyor.






22 Nisan 2013 Pazartesi

bugün istiklalde yürüyüşümüz vardı

kapalı ve uykulu pazardan sonraki hareketli ve güneşli pazartesi. ama cuma gibi pazartesi. o izinli. akşamüstü istiklal. elim. eli. kedi komik patili. (basmıyor çünkü aynı anda hepsine, bir ona basıyor, bir diğerine, sebebini sordum, güneşten dolayı neşelenmiş) sonra fransız kültür merkezinin güzel bahçesi, güncel sergisi, elmalı turtası (hem de sıcak ya, iyi)

havadan sudan. havayla su ne güzel.


sonra kitap alışverişi. yeni tanışmalar. yaprak çok seviyor bu adamın yazılarını, bir bildiği vardır onun. gerçi hiç canım demedi onun için, acaba o kadar iyi değil mi, neyse aldım okuyayım belki ben derim canım.
sonra tünel. kilisenin bahçesindeki burgu heykel. tuhaf olan ne güzel şaşırtıyor. sonra kokular. mısır mı alsak, waffle koktu, kestane (ay yok sevmiyorum hiç) bir kahve içilir, dondurmacı şurda.
vazgeçip aç karnına dönüş. iki kararsızı toplayınca bir karar bile etmiyor bazen.
pera müzesine gidiş. bugün pazartesi, kapı duvar.
üşüdüm ben gideyim evimi de özledim, kedim de bekler.
uzun süredir ''çıkma'' eylemine girmemişiz. güzel eylem oldu. iyi bir yürüyüş gerçekleşti.


11 Nisan 2013 Perşembe

ikimiz birden sevinebiliriz

bana biri bir şair bulaştırdı
ben de bir şiirini bulaştırdım birilerine
çünkü biz böylesini severiz.
o halde göğe bakalım.

10 Nisan 2013 Çarşamba

battlefield mıydı neydi

sanal bir oyunda bazukayla pek çok insanı, içleri karşı duvara fışkıracak şekilde ve amansız bir şiddetle havaya uçurmak istiyorum, bu mantıklı isteğimi demin sevgilime ilettim. her zaman benden bu kadar mantıklı istekler almadığı için sevindi. ama bir oyun bulamadı hemen şuan oynayabileceğim. böylece deşarj olması gereken öfkem daha da arttı. mutfağa gidip misafirden kalan üç dilim kekin  üstüne böğürtlen reçeli ve peynir dizdim, hepsini iki lokmada yedim. bu ayılığım çok kızdırdı beni. sonra sinirim geçsin diye fincan çay, kuşlar, kelebekler ve serin bahar rüzgarları geğiren bloguma girdim. bir türlü açılmak bilmedi. parmaklarımla klavyeyi dövdüm. sonra bu kesmedi ve çat çut enter'a vurmaya başladım. enter tokatladım. yıllarca kullanılan ucuz saç boyaları ve röflelerin beyin hücrelerini öldürdüğü hakkındaki tezimi doğruladım birkaç kez içimden ve dışımdan. hatta bunun etraflıca bir geyiğini de yaptık. sürekli gördüğüm yapay suratlardan ne kadar yoruldum ve ne kadar sinir birikti içimde. zaten bazı günler neye dokunsam elektrik çarpıyorum artık. toprağa basmak kesmeyeceğinden tüm ayakkabılarımı toprakla doldurup öyle gezmeyi planlıyorum. karşımdan kahkahalarla, yılışık, iş bilir, iki yüzlü, entrikaya susamış, küçük hesaplar peşinde ve mızmız bir şekilde gelen herkese de içi toprakla dolu ayakkabılarımı fırlatıp yapaylıklarından arındırmak istiyorum.

çok uzun süre insan görmemeye ihtiyacım var. ve hayır sevgilim, bunların lanet pms'le hiç ilgisi yok.

24 Mart 2013 Pazar

vallahi 6 yaşından 1 yaş bile fazla göstermiyorsun

9 yaşını dolduruyor, 10'a girecek mayıs'ta. ona da söyledim ''sen benim gördüğüm en güzel şeysin. ki inan ben çok güzel şeyler görüyorum çevremde, kediler de görüyorum sık sık, seviyorum, bayılıyorum. ama sen hepsinin içinde en güzelisin benim için'' anladı elbette, keyifli keyifli gırıldadı, purladı. benim minik kedi tanrım. köfte patilim. tüylü deniz kabuğum, kulağımı karnına dayayıp okyanus gırıltıları dinlediğim kabuklu yatak hayvanım. lütfen birlikte en az 10 yılımız daha olsun. bak en az diyorum. ben çok alışığım sana, kendimden daha çok sana alışığım.

15 Mart 2013 Cuma

Oh, dream maker, you heart breaker...

gün sonu. uzun banyo. karşımda lap-top, film her zamanki film. banyo rafında yeşil çay dolu bir kupa. bu bir terapi. yapaylıklardan yorulan ruha ve bedene iyi geliyor. onarıyor, hissediyorum.

ben tahammülsüz oldum. insanların şaşırdığı ve gereksiz bulduğu sabrım, şefkatim, hoşgörüm tükendi.

başucumda okunmayı bekleyen uzun bir mektup, pırıl pırıl yeni rujum, ikinci kupa yeşil çay. ve fonda sürmekte olan tiffany'de kahvaltı. güvendeyim.

10 Mart 2013 Pazar

live through this

Havanın mis gibi koktuğu bir erken bahar gününde, çok sevdiğim bir balkonda elimde yeşil çay kupam, aşağıda birbirini kovalayan kedileri izlerken, telefonumu çıkarıp hiçbirinin fotoğrafını çekmediğim için kendimle gurur duyuyorum.
sonunda başardım. yeni çiçek açmakta olan ağacı da, kabarık kuyruklu, minyon sokak kedisini de, kocaman pamuk bulutları da çekmeden, kaydetmeden, sadece izleyerek mutlu olmayı başardım. daha çok yapmam, yaşamam gereken bir deneyim bu.

bir de Courtney Love ve Kurt Cobain'in birlikte söyledikleri bir şarkıda geçer şu sözler ''If you live through this with me, I swear that I will die for you.''

9 Mart 2013 Cumartesi

en özel olan

uzun süredir geçirdiğim en güzel cuma gecesini kaydetmeliyim, hem senin için, hem kendim için. akşama, akşamüstünden başladık. kahve vardı, sonra senin marketten aldığın başka abur cuburlar, sonra kendin yemeyip benim için sakladığın evdeki tek çikolatalı muffin, tuzlu kurabiyeler, son derece şekerli, incir marmelatlı kurabiyeler. ve big bang theory'nin yeni bölümü. aynı yerlerde gülmekten püskürmelerimiz. arkasından Dont trust the bitch in apartment 23'ün son iki bölümü. hepsi arka arkaya, ikimiz seninle yatakta yanyana. daha mutlu olduğum pek az an vardır, yıllar sonra bile hatırlayacağım anlarımız bunlar.

annem. annelerin güzeli, özeli, delisi. öyle iyi geldi ki bu akşam bana. seninle çocukluğumdan beri yaptığımız tüm keyifleri düşünüp durmuştum zaten tüm gün. iş yerinden izin alıp, okuluma gelip bana sürpriz yapmanı, etüd derslerine girmekten yırtmamı sağlayıp, elimden tutup Bakırköy'e ya da Beyoğlu'na götürmeni, yeni kitaplar almanı, sonra güzel bir hazır yiyecek alıp eve dönmemizi, yüzlerce kez seyrettiğimiz bir video kaseti takıp yine aynı yerlerde kahkahalar atarak izlememizi. benim sevdiğim artistleri, şarkıcıları benden çok sahiplenip, benim için poster avına çıkmanı, elin kolun dergilerle, kartpostallarla dönüp bana sevinç çığlıkları attırmanı. ilkokulda sen işteyken tüm rujlarını, farlarını sürüp, makyaj masanı darmadağın edip, bazı malzemelerini kırdığım halde asla sesini çıkarmamanı, sonraları söylediğin üzre içinden kahkahalarla gülmeni. seninle yolculuklara çıkmayı, yanımıza aldığımız tenten ve asterix kitaplarını ufacık otel odamızda okumalarımızı ve sonra kitapları değişmelerimizi. sevmek istediğim her kedi ve köpek için yanımda gelip, onları beslemeden gitmeyişimizi. hepsi ne kadar değerli. çocukluğum ne kadar değerli. sen hep ne kadar güzel bir anne oldun. avaz avaz kavga edip, en kırıcı lafları birbirimize edip, günlerce konuşmadığımız zamanlarda bile, sen hep ne kadar güzel bir anne oldun.

bu akşamki keyfimizde anladım ki, çocukluğum hiç bitmemiş, hala sürüyor ve sürecek. bu senin sayende benim en büyük şansım.

4 Mart 2013 Pazartesi

myosotis arvensis

ve tüm diğer güzel şeyler başucumda.

26 Şubat 2013 Salı

dört

adı konulmuş özel günler yerine, herkesin kendisi için özel olan günü yaratması ideal olan. benim için de 26 şubat öyle günlerden biri, 4 yıldır en heyecanla beklediğim, her geldiğinde eski fotoğraflarımıza, videolarımıza, benim için özel şarkılara gömülerek güne başladığım ve onunla buluşmamızla tamamladığım gün. çiçek vermeyen bir çocuğun, çiçek almayan bir kıza bir buket gül hediye ettiği, o sıradaki halini asla ve asla unutmayacağım gün. ve ilkinde, tabaklarımız ağzına kadar dolu ve biz çok aç olduğumuz halde, heyecandan hiçbir şey yiyemediğimiz, ikimizin de ellerinin masanın altında zangır zangır titrediği, dışarı çıktığımız anda onun bir cesaret elimi tutmasını, benim ilk defa elimi bir elden çekmememi bize yaşatan gün.

bu seferkinde ben hastayım, o çalışıyor. o yüzden bugünü ayın 23ü kabul ediyorum. ona bir kart çizdim ve yazdım, bir minik sürpriz hazırladım.

geçen bu sürede yaşadığım mutluluktan nefesimin kesildiği tüm olağan anlarımız, izlerken sevinç gözyaşı bile döktüğüm ama senin asla beğenmediğin güzel yüzün ve ellerin, kendi hayatıma dayanamadığım her an kendi hayatına beni konuk etmen, yaptığımız her araba yolculuğu ve beraber keşfettiğimiz her şehir, yemek, insan için minnetle doluyum. sana ya da kendime değil artık, bize minnetle doluyum. 

insanların birkaç yıldan sonra heyecanlarını, neşelerini yitirip sadece kavga eden, şikayet eden mutsuz çiftlere dönüştüklerini sanırdım eskiden. hatta ilişkinin kendisini öyle bir şey sanırdım ve hep yalnızdım. ama geçirdiğimiz tüm zamanın ardından, yanında olduğum her yeni gün ''sanırım bundan daha mutlu ve heyecanlı hissedemezdim'' dediğim bir sevgilim var benim. bunu her seferinde yeni baştan söyletebilen, beni kahkahalarla güldüren, yaptığım fedakarlıklara değer bir gülümsemenin sahibi, ilham veren, üzdüyse ve kırdıysa tamir etmesini bilen, ama mutlaka ve mutlaka yaşadığımı hissettiren. 26 şubat'ımız kutlu olsun, kutlu olmak için ikimizin de müsait olmasını beklesin bu sene. 

22 Şubat 2013 Cuma

''domuz''

''Yataktan kalkip da yanlarina gitmedim. Uyandiklarini duyabiliyorum. Kapimi cekmisler uyanmayayim diye. Ama kapisi kapali odam bir anda havasiz bir hücreye donuyor. Ve uyaniyorum. Mutfaktalar. 
Mutfagi dun gece daginik biraktim. Bulasik makinesi temizlerle dolu, kirliler disarda ve dolaplar neredeyse bos. Gurultu yapmamak icin toplamadigimi soyleyecegim yanlarina gittigimde ama aslinda yapmak istemedim. 
Bu kadar.
Bazen oyle gunler oluyor ki, ne temizlemek ne temizlenmek istiyorum. Domuz gibi kendi pisligim icinde yuvarlanmak sadece. 
Baskalari yapsin.''

demin merve oksal'ın tumblr'ında okudum bu yazısını. ekleyecek ya da çıkaracak bir şeyim yok. 

21 Şubat 2013 Perşembe

şaka şaka, hiçbir yere bırakmıyorum sizi

takıntılarım bu akşamüstü canıma tak ettiğinden dolayı, pek açık bir yazı yazmıştım saatler önce. tabak çanak takıntımdan, her gün yapmadan evden çıkmadığım şeylere kadar. nasıl bir cins olduğumu açıkça ifşa edersem, bir daha hiçbirini tekrarlamam sandım.

sonra hemen sildim yazıyı.

hiçbirini açık etmeye, vazgeçmeye, sırasını bozmaya hazır değilim. bu da sanırım nasıl bir cins olduğumu daha da güzel ifşa ediyordur.

bir aslan olarak ne kadar tembel, geniş, rahat isem, yükselenim başak ile o kadar huzursuz, takıntılı ve ayrıntıcıyım. burçlara da inanırım.