18 Ekim 2011 Salı

sefil ve muhteşem

şuan İzmir'de arkadaşlarımın evinde, üzerimde üç kat battaniyeyle oturuyorum. onlar çoktan yattı, ben loş ışıkta bir süre tavsiye ettikleri diziyi izledim. İzmir'de herşey öyle huzur verici ki. sefil bir gün geçirdik ama, bu bile bozamıyor bugünün kusursuzluğunu. evet bodrum'dan kiralayıp geldiğimiz arabanın anahtarını Ikea'da kaybettik, oturduğumuz koltukları, yattığımız yatakları, cafe'yi, otoparkı en az altı defa aradık, en sonunda yere çöküp kahve içip zencefilli kurabiye yerken gülme krizine girdik, ve arabamız çekici araca yüklenirken arkasından el salladık ama... tüm bu anları yaşarken hepsinin ne kadar değerli olduğunu biliyordum.

ayrıca, buz gibi hava yüzünden aldığımız ponponlu berelerimiz çok şeker.

13 Ekim 2011 Perşembe

artık çok genç değilsin.

böyle gecelerde, tüm perişanlığım ve sefaletimle eve dönüp, aynada sıvışmış makyajım ve dağınık saçımla karşılaşınca kendi kendime hep aynı cümle tekrarlanıyor içimde. ''ööf sus!'' diyorum. ama saatler önce gözüme çektiğim kalemin, aralarına dolduğu iki çizgi resmen orda işte, görüyorum onları. ve içkiye eskisi gibi tahammül edemiyor midem. çoğu zaman içimde bile tutamıyorum. ve hepsinden önemlisi, beklentilerim. sevgiye inanmayan, dahası önemsemeyen halim çok gerilerde kaldı. bu gece sevgilimin bir arkadaşı geldi ve kızarkadaşının portresini çizmemi istedi, kızın doğumgünü için. çok fazla işim vardı, yetişemezdi ama herşeyi bir yana bırakıp onu çizdim eve gelir gelmez. eskiden olsa omuz silkerdim, o kadar erimezdim en azından. şimdi bir erkeğin bir kızı mutlu etmek için uğraşması o kadar çok şey ifade ediyor ki.

hayatımda yeni bir dönem başlıyor. okul yılları bitti. bir sürü mekanı kaldıramaz oldum. kendimi çok huzurlu hissettiğim birkaç evde, bazı arkadaşlarla, bazı kedilerle, bazı fincanlarla olmayı tercih eder oldum. ama yine de canlı müziğe, içkiye ve kızarmış,berbat yiyeceklere çok yerim var. demek ki artık çok genç değilim, ama yine de çok geç değil.

hiç hoş değil

demin 15 liralık martini'leri kustum.

öncesinde unsuz fransız kurabiyesi ve böğürtlenli muffin yemiştim cafe nero'da. fincan fincan da çay içmiştim.

kendimden çok hoşnut olabilirdim şuan. fakat güzelim şeyler rahat duramadılar içerde.

11 Ekim 2011 Salı

bugün çok güzelsiniz


fon müziği nico'dan these days

mevsim normalleri beni de kendi normallerime getirdi, boğazım yerinden sökülüyor birkaç gündür. ve hasta hasta yatarken, en sevdiğim blogları okuyorum ve yorum bile yapacak kadar cümle toparlayamıyorum. en sonunda 'zencefil mucizesi'nden sonra, bugün kendime geldim, ballı ve limonlu çayımı aldım, şimdi sevgili bloglarımı tekrar gözden geçireceğim. ama hemen öncesinde, size zencefilden bahsedeceğim. boğazımın acısından aklımın çıktığı günlerde, emek bana zencefil yememi söylemişti. dün, babam bu patates gibi görünen tuhaf bitkiden getirdi, ağzıma bir parça atmamla az kalsın çıkarıyordum. mentollü acı biber resmen, her yeri yakıyor. ben kendisini bal ve limonla yapılmış çay halinde içtim, herhalde hiç geçmeyecek dediğim boğaz ağrısı tamamen geçmiş durumda şuan. burdan emeğe ve zencefile teşekkür ediyorum, canımsınız.

şimdi önümüzde bir düğün var. benim için çok önemli bir düğün, yıllardır aramıza türlü mesafenin ve uzaklaşmanın girdiği çocukluk arkadaşımın düğünü. pek değerli hasan bey'in abisi oktay bey evleniyor. bundan önce gittiğim bir başka çocukluk arkadaşımın düğününde o kadar çok ağlamıştım ki, sonunda fenalaşmayayım diye gelip oturtmuşlardı. düğünlerde bana tuhaf bir hal geliyor, eğer evlenen kişiler gerçekten yakınımsa tabi. şimdi yeni aldığım uçuk pembe elbisenin altına annemin dolabından uygun ayakkabı bulmalıyım. belki cansu'nun annesinin ona verdiği ayakkabıları ödünç alırım, anlattığına göre benim elbiseye çok uyacak gibiler. topuklu ayakkabılarınızı saklayın, aranıyorum.

ve sonrasında.. kendimi resmen adamayı düşündüğüm yeni tablolar var. onlarla başbaşa kalmak için sabırsızlanıyorum.

2 Ekim 2011 Pazar

transparan etkisi

''I should have seen it when my hope was new''

bir şarkının her satırı bir duruma uyduğu zaman tuhaf hissediyorum, birileri bu durumu çoktan yaşadı, dile getirdi ve tüketti. ben içinde boğuşurken.

yüzüme baktığın zaman arkamda oturan kişiyi görebilirsin. üstelik mimiklerim de sana engel olmaz, sesim de, yoklar çünkü. yok ta değilim aslında, yok gibiyim. hepsini kaybediyorum. renk gidiyor, ses, düşünce, umut, arayış.. tek tek kalkıyorlar, sessizce dağılıyorlar. artık opak değilim.

28 Eylül 2011 Çarşamba

as good as it gets

baştan sona mükemmel günler de oluyor, bunun olasılığını kaydetmeliyim buraya. ve o günün içindeki tüm pürüzler önemini yitiriyor günün sonunda. çünkü o harika kokuyor, ve ben bunu ona söyleyerek o anı mahfetmiyorum. kendime saklıyorum tüm güzelliği. ve iki saat boyunca oyun oynuyoruz, bir o bir ben. ben berbatken dalga geçiyor, sonra ''çekil çekil ben yapayım'' diyor. sonra bir sürü adamı azıcık kurşunla vurup muhteşem etkileyici oluyorum. sonra attan düşüyorum.
sonra o, babası, ben sütlü çay içiyoruz. babası bana moral veriyor, ''sen bu işi yapacaksın devam et'' diyor.

herşeyi dozunda tutmayı başardığım günler mükemmel. elimdeki boya lekeleri koyu turuncu, sepya, crimson kırmızı. onlar bile olması gerektiği kadar. herşey bu kadar güzelken mahfetmemeyi başararak evime döndüğüm için hallelujah...

24 Eylül 2011 Cumartesi

önünü alamadık



midem bulanıyor. bunun birçok sebebi var ama en belirgin olanı bu hafta üç kez urfa kebap yemiş olmam, o üçüncü - bir saat önce yediğim- hiç yaramadı bana. öte yandan en keyif aldığım ben, pelin, emek gittiğimiz bakır tepsi masalı kebapçıda, önüme bakır kapta gelen ayranı, efendime söyleyeyim çorba kaşığı ile höpürdeterek içtiğim, sevgili urfa kebabımı lavaşa sararak yediğim, acılı ezmeyi hiçbirşeye sürmeden löp löp götürdüğüm seferdi sanırım. bende arap kanı var dostlarım, zaman zaman ortaya fışkırıyor, tutmak, ehlileştirmek mümkün değil, tuttuğumu lavaşa sarıyorum, bulduğumu acılı ezmeyle yiyorum.

öte yandan hayat gerçekten tuhaf, tüm vapurlar dahil. dün gece cihangir'de canımız burcu'muzun canımız pizzacısında otururken, bir ingiliz geldi ve sohbete başladı. aksanı o kadar koyuydu ki elimizle dokunabiliyorduk. aksanını okşadık elimizle, parmağımızla dürttük. sonra bir ingiliz daha geldi. derken üç, beş altı, masamızda yoğun bir ''haey maeyt'' ''oow sorrey'' ''oow şyuur'' rüzgarı esti. kendimi kaptırmışım, son hatırladığım avaz avaz ''I adore Beatles, I adore Monthy pyton, I adore Kate Moss'' derken ve karşımdaki İngiliz'in ayak parmağını öperken buldum. neyse ki beni toparlamak üzere yanımda olan arkadaşım Emek ''I adore Micheal Caine'' derken yanağıma tokadı akşetti de kendime geldim. bendeki bu İngiliz sevicilik nereye varacak kestiremiyorum.

sevgilim sabah ben kedi Ayşe'ye dün gecemi anlatırken yanımıza geldi. gece herşeyi dört defa daha anlatmış olduğumdan biraz bunalmış ve biraz kızmış olacak ki tüm gün yemek ve su vermeyerek beni açlıkla terbiye etti.

şimdi akşamdan kalma, uykusuz, pis, mutluyum. bir yazım bir diğerine uymuyor, ruh halim dalga dalga, saçmasapan. çok yorucu bir insanım ve kendimi yoruyorum. gelin liverpool'a gidelim biz.

22 Eylül 2011 Perşembe

yaz sonu tedirginliği

depresif yazılar yazmayacağım, kendime söz verdim. gerçekten daha sonra okuduğumda keyif almak istiyorum kendimden. ama şuan keyifli biri olmak öyle zor ki. ayaklarım buz gibi, kedi ısınmak için dibime kadar girmiş, moda bloglarına bakıyorum sayfa sayfa, bir gözüm telefonda.. umutsuz ve sıkıcıyım. keyiflenmek için kırmızı rujumu sürüyorum, yok, o bile işe yaramıyor. keşke sigara içiyor olsaydım, böyle zamanlarda yapmak için güzel bir eylem.

hava iki gündür kapalı. bunun beni çok mutlu hissettirmesini beklerdim, playlist'leri arasında ''rain'' diye uzun bir liste bulunan, her yağmur yağdığında bir süre aval aval izleyen, shirley'e yazdığı muhteşem şarkı için sonuna kadar hak veren ben, yağmur yağdığı için tedirgin ve mutsuzum. kış için hazır hissetmiyorum. karanlık ve soğuk günler gözümde büyüyor, katlanılmaz görünüyor. yeni bir depresyona da hazır hissetmiyorum. palto, yorgan, eldiven, kalorifer... hiçbirini görmek bile istemiyorum.

lütfen birkaç parlak, sıcak yazgünü daha.. ve lütfen birisi bu gece bana çay yapıp, en berbat romantik komedileri izlerken yanımda olsun.

19 Eylül 2011 Pazartesi

çok özledim seni cemil




bazı kediler altıncı kattan düşünce yine de yaşıyor. ne olurdu sen de bacağını falan kırsaydın sadece, öyle güzel bakardım ki sana. gördüğüm en yaramaz, en yakışıklı, en geveze kedi, uzun süre eksikliğini hissedeceğim.

atölyede sıradan birgün..

yeni, bembeyaz bir tuvalin başına geçtiğim o an.. işte o an gerçekten de olasılıklarla dolu bir an, çok değerli, çok özgür.

tuvalin boyu 1.60, benden 10 cm kısa. eni de 1.40... bir süre yaklaşmadan, temkinle baktım, bu kadar büyük bir tuvalle nasıl başa çıkarım diye.

''gerçek ressam''lar için komik bir boy elbette, 2 metreye 3 metre tuvalleri boyuyorlar, ben minicik birşeyi gözümde bu kadar büyütüyorum.

başladım, ilk katı attım. azıcık ayrıntı da girdim. 6 saat geçmiş.. gözlerim ne kadar bozuksa artık, sonraki bir saat hiçbirşeye netleyemedim bakışlarımı, bulanık bulanık gezdim.

atölyedeki her gün kadar kusursuzdu, ama kedi cemil yoktu ilk defa. çok büyük eksiklik, kolay kolay alışabileceğimi sanmıyorum. aniden çıkıverip, fırçalarımı ısırmasını, kucağıma zıplamasını, canı sıkıldıysa ''kimse benle ilgilenmeyecek mi?'' diye miyavlamasını özlüyorum.

hepsinden ayrı olarak, derinlerde, boyumdan büyük resimler yapma isteği, hem de bunu hayatım boyunca yapma isteği beliriyor. sanırım geleceğimin şekillenmesi için kendime tanıdığım sürenin en başında, ne istediğimi biliyorum artık.

14 Eylül 2011 Çarşamba

iki cadı, bir gece, bir sahilde


hazır mısın papercut? kazanın altını yakıyorum..

bu gece ''gerçek aşk'' iksiri hazırlıyoruz, iki cadı.

bir avuç hanımeli çiçeğini atıyoruz kazana, bir bardak köpek öldüren şarabı, iki adet şahsımıza ait aşk mektubu, bir william blake şiiri, tercihen mürekkeple yazılmış, bir tane izinsizce alınmış kuş tüyü (kumru tercih meselesi) bekletilmemiş deniz suyu, bir avuç ıslak kum, iki adet uzaklardan gelip aynı kumsalda buluşmuş deniz kabuğu, bir adet saç teli senden, bir adet benden, saç telleri kazana doğru süzülürken fısıldıyoruz;

''asla uğraşma aşkını anlatmaya,
aşk varolur yalnızca dile gelmeden;
nasıl hareket ederse soylu rüzgar
sessizce, görünmeden. ''

ve kahkahalar eşliğinde şaraplarımızı içip dans ederek iksiri tamamlıyoruz. artık istediğimiz erkek bize aşık olabilir.

tanrım beni mükemmel bir kadın yap


bana biraz audrey hepburn zerafeti ver. kalmadı mı? grace kelly de olur.
azıcık brigitte bardot seksapeli. azıcık. bikinili halinin mümkünse.
marilyn monroe kahkahası sonra. kocaman. neşeli. dertsiz gibi.
rita hayworth çekiciliği bir de. en azından gilda.

sonra sonra...

natalie portman zekası
kate winslet anaçlığı
gwenyth paltrow asaleti
mila jovovich özgüveni.

mükemmel hissetmek istiyorum. kuşe kağıt üzerine basılı, yapay bir kusursuzluk istiyorum. pudra rengi, zümrüt yeşili, parlak kırmızı renklerde olmak ama siyah-beyaz görünmek istiyorum. lütfen.

keşke böyle yapmasan

mutsuz olduğun zaman çevrendekileri de mutsuz etmek pek elinde olan bir şey değildir. fakat acı çektiğin zaman çevrendekilere de acı çektirmek... bu elinde olan bir şeydir.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Lord Byron der ki..

''Tüm mesele ruhları görecek gözleri edinmekte''

benim hayata ve insanlara bakışımı değiştiren sözlerdendir.

11 Eylül 2011 Pazar

because maybe

sabırla beni kurtaracağın günün gelmesini bekliyorum. bu arada yaşamam gereken ne varsa yaşıyorum, biliyorum sen de yaşıyorsun. sen ve ben, bir eylül akşamı, aynı şarkıdaki gibi. söz veriyorum ''nerde kaldın?'' demeyeceğim. sadece gel ve beni kurtar.

10 Eylül 2011 Cumartesi

seven eleven

hatırlıyor musun, beşiktaş'ta bir sabaha karşı... seven eleven'ın köşesinde..

her yer
olasılıklarla
doluydu.

sirkeci, eminönü, çiçek pazarı notları




ilk önce girdiğimiz pasaja hasan'ın fotoğraf makinasını tamirden almak için uğradık. öğrendik ki bu arada, kristal'in yeri değişmiş, gideceklerin aklında olsun yeni yerini sormak. ki ben yakınlarda internette beğendiğim diana'lar için gideceğim.

daha sonra annemin bayıldığım takılarını aldığı dösim'e gittik ki, geç kalmışız, kapanmış. burası da her türlü modern, otantik, orijinal model broşların, yüzüklerin, küpelerin olduğu yer.

sonra büyük postane'nin önünde, büyük babamıza saygı duruşunda bulunduk. kendisi burada çalışır, atatürk'ün mektuplarını da saraya kadar götürürmüş. ailemizin gurur kaynaklarından biridir, büyük postanenin de yeri ayrıdır.

arkasından çiçek pazarına girdik ki, benim burda duygu selim başladı. zaten kafeslerde kapalı, hevesle bekleşen ya da küskünce oturan köpekleri görünce gözüm doluyor. birisine de resmen aşık oldum ve patilerini öptüm, iki kafes telinin arasından. adam halime acıyıp kucağıma verdi, sarıldım, o çenemi yaladı, ben patisini öptüm yine, çok zor vedalaştık.

sonra sıra balkonumuza çiçek seçmeye geldi. annem beyaz bir atlas aldı, ben kocaman bir mermer gülü. fotoğrafını koyduğum mor toplu çiçekte ise aklım kaldı, bir dahaki gidişimde balkonumuzaki ormana katılacak kendisi.

keyifli yerler buralar, istanbulda yaşamanın güzel yönlerinden biri. her zaman söylerim, bir fotoğrafçı için istanbul bir hazine.

obez olmanın dayanılmaz hafifliği



emek blogunda, benim yazmaya kalkıştığım yazının aynısını yazmış! zaten bizim beyinlerimiz hastalıklı bir şekilde paralel çalışır. olay şu ki, fotoğrafta gördüğünüz muhteşem, tombik, içi türlü güzelliklerle dolu hamburgerleri sipariş ettik. benimki arizona burger, emeğinki max burger. hamburger o kadar dolu ki, ısırırken içinden ya köftesi, ya mantarı, ya karamelize soğanları dökülüyor. imkan yok bir hanımefendi gibi yenmiyor o meret. o sırada lezzetin doruklarındayken kate moss'un sözü geldi aklıma, ağzımdan karamelize soğanım düşerken ''omok koyt moss domuş ku, huçbu yomok sufur bodon olmok kodor hoz vormuyor'' sonra da cümlem sırasında yanaklarımda tıkışmış olan lokmaları yuttum güçlükle. böylece hamburgerlerin geri kalanını boğazımıza dizdim.

bu yazının özeti şu'dur dostlarım. modeller sıfır beden kalabilmek uğruna en kalorili ve lezzetli yemekleri kaçırmakta, ve karşılarında aldıkları tatmin, bu muhteşem tatların verdiği hazzın yanından bile geçememektedir. içinde erimiş cheddar peyniri, karamelize soğan, barbekü sosu ve kalın çekilmiş kıymadan yapılmış bir et olan hamburgeri yemeyen insan, bana haz'dan bahsetmesin.

bakın bayım...

bakın bayım, niyetiniz nedir bilmiyorum ama sizin de bildiğinizi sanmıyorum öte yandan. siz neyin peşindesiniz bayım? nasıl davranacağınızı mı biliyorsunuz bir kadına, nasıl elde edeceğinizi mi, nasıl yanaşacağınızı mı, siz neyi ne kadar biliyorsunuz bayım? eğer her çiçekten biraz bal alıp yolunuza devam ediyorsanız, bu çiçeğin tüm balı, iyi kızarmış bir ekmeğin üzerinde, afiyetle yeniyor, bayım. bizim kapımız iyi niyetli herkese açıktır, arkadaş edinmeyi pek severiz, peki siz iyi bir arkadaş mısınız, bayım? iyi bir arkadaş olmayacaksanız, daha fazlasının ya da daha azının peşindeyseniz, biz sizi uzaktan izliyoruz ve kapıyı göstermek bizi mutlu edecektir, bayım. biz yem atan balıkçı gençlerle, biz de gençken karşılaştık, oltalara atladık, ağlara takıldık, ama artık yorulduk ve o yoldan bir kez daha geçesimiz yok, bayım. size yolunuzda başarılar, tanıştığımıza ne memnun olduk, ne memnun olmadık, çünkü pek birşey anlamadık halinizden, bayım.