midem bulanıyor. bunun birçok sebebi var ama en belirgin olanı bu hafta üç kez urfa kebap yemiş olmam, o üçüncü - bir saat önce yediğim- hiç yaramadı bana. öte yandan en keyif aldığım ben, pelin, emek gittiğimiz bakır tepsi masalı kebapçıda, önüme bakır kapta gelen ayranı, efendime söyleyeyim çorba kaşığı ile höpürdeterek içtiğim, sevgili urfa kebabımı lavaşa sararak yediğim, acılı ezmeyi hiçbirşeye sürmeden löp löp götürdüğüm seferdi sanırım. bende arap kanı var dostlarım, zaman zaman ortaya fışkırıyor, tutmak, ehlileştirmek mümkün değil, tuttuğumu lavaşa sarıyorum, bulduğumu acılı ezmeyle yiyorum.
öte yandan hayat gerçekten tuhaf, tüm vapurlar dahil. dün gece cihangir'de canımız burcu'muzun canımız pizzacısında otururken, bir ingiliz geldi ve sohbete başladı. aksanı o kadar koyuydu ki elimizle dokunabiliyorduk. aksanını okşadık elimizle, parmağımızla dürttük. sonra bir ingiliz daha geldi. derken üç, beş altı, masamızda yoğun bir ''haey maeyt'' ''oow sorrey'' ''oow şyuur'' rüzgarı esti. kendimi kaptırmışım, son hatırladığım avaz avaz ''I adore Beatles, I adore Monthy pyton, I adore Kate Moss'' derken ve karşımdaki İngiliz'in ayak parmağını öperken buldum. neyse ki beni toparlamak üzere yanımda olan arkadaşım Emek ''I adore Micheal Caine'' derken yanağıma tokadı akşetti de kendime geldim. bendeki bu İngiliz sevicilik nereye varacak kestiremiyorum.
sevgilim sabah ben kedi Ayşe'ye dün gecemi anlatırken yanımıza geldi. gece herşeyi dört defa daha anlatmış olduğumdan biraz bunalmış ve biraz kızmış olacak ki tüm gün yemek ve su vermeyerek beni açlıkla terbiye etti.
şimdi akşamdan kalma, uykusuz, pis, mutluyum. bir yazım bir diğerine uymuyor, ruh halim dalga dalga, saçmasapan. çok yorucu bir insanım ve kendimi yoruyorum. gelin liverpool'a gidelim biz.

