13 Haziran 2011 Pazartesi

stupid cupid

ben en çok insanların birbirlerini ne kadar çok sevdiklerini izlemeyi seviyorum. şaşkınlıkla ve hayranlıkla nasıl da sevebildiklerini... bana ne oluyorsa.

bir başka sabaha karşı

yine başladı durup dururken uyanmalar, evin içinde sessiz sessiz gezip ne olduğu belirsiz birşeyi aramalar. ışık yakmıyorum. kedim bayılıyor bu gezintilere, peşimden ayrılmıyor. uykusuzluğumu paylaşmasına da ben bayılıyorum.

geçen cuma muhteşem bir grubun konserini dinledik. fransızcayı sevmezdim ama önce charlotte gainsbourg, sonra da bu grup 'Fleur Offwood and The Conifers' ile oldukça sempatim arttı. burdan dinleyebilirsiniz güzel şarkılarını:

http://www.myspace.com/fleuroffwoodmusic

saçımı kestirdim, boyattım ama hiç tatmin olmadım. inanılmaz bir değişim yaşama hayali kurarken sadece eski halimin biraz bakımlısı oldum. arayışlarım sürüyor, bu renk yine değişecek. ruh haliyle beraber saç rengi değişen kadınlardan oldum. bana acımayın.

bu sabaha karşı uyanmalarının en fena tarafı açlık. evde nutella yok. iyi ki de yok çünkü haşin kaşık darbelerimle koca bir kavanozu bitirebilirim şuan.

şimdi gün ağarırken tekrar ''ejderhanı nasıl eğitirsin''i izleyeceğim. rüyamda belki ejderha beslediğimi görürüm.

9 Haziran 2011 Perşembe

rezalet

artık procrastination denen eylem hakkında ne kadar uzmanlaşmış olduğumu tekrar etmeyeceğim. ama bugünkü, özellikle de şu dakikalardaki halim resmen rezalet.

bugün evden çıkmayıp çalışmaya karar verdim. ilk başta son derece de umutluydum kendimden, elimdeki 350 sayfa ders notuyla başa çıkacak kadar zeki, çevik ve kuvvetliydim.

sonra facebook'u açtım. blogları açtım. last fm açtım. deviantart açtım. birkaç saat sonra internet üzerinde sayfalar dolusu yazı okumuştum ancak kendi sayfalarımı açmamıştım bile.

yemek yedim. çay içtim. tatlı yedim. bunlar sık aralıklarla tekrarlandı.

kedimi havalarda atıp tuttum. ''git be manyak'' dedi. aldırmadım.

akşama doğruydu ki, genelde hiç bakmadığım moda bloglarını açmaya başladım. kim nerde ne giymiş, saçını nasıl yapmış diye inceledim. sonra özel hayatını, en mahrem detaylarıyla anlatan bloglara geçtim. teşhircilerden cidden hoşlanmıyorum. sonra da hiç ama hiç tanımadığım, hiç merak etmediğim insanların bloglarını, tumblr'larını, formspringlerini okumaya başladım. saatler geçti. akşam olmuyordu bir türlü.

cımbızı ve aynayı aldım. iki kaşımın arası iyice açıldı. şaşkın bir ifadem var şuan. hayretler içindeyim. sonra makyaj yaptım. sildim.

artık açık açık ders yapmaktan kaçmaya başlamıştım. how I met your mother'ın izlemediğim son bölümlerini izledim. sekiz bardağa yakın çay içtim. kedimi zorla kucağıma aldım, kafasını sıktım, göbeğini sıkıştırdım. küfür etti. bıraktım.

sevgilimle konuşmaya çalıştım, otur dersini çalış dedi. kafama takılan birşeyler vardı, hasan'dan yardım istedim, o da pas vermedi. kala kaldım.

nasıl oldu bilmiyorum ama en son akşamüstü 5'ti, şimdi gece 1'e geliyor saat.

ve ben 350 sayfalık ders notumu ufacık ufacık keserek kopyalar yapmaya başladım. yaşımdan başımdan hiç utanmadan, bir tomar ders notunu, yüzlerce ufak parçaya bölüyorum şuan.

uzun süredir bu kadar alçalmamıştım.

7 Haziran 2011 Salı

ihtiyaçlar



yoruldum. artık sonunu getirebileceğimden emin değilim. hergün evden çıkmaktan bile yoruldum sonunda, otobüse binmekten, yürümekten, konuşmaktan. yemek yemeye halim yok. tam bir bıkkınlık hali. üstelik en zor sınavım en sona saklanmış, yatağın altındaki canavar gibi ürkütüyor beni. ama ona da söyledim, halim yok.

boş bir oda istiyorum, pencereden uzak köşesinde büyük bir yatak. önümde lap top. yerde dvd'ler. filmlerin ardı arkası kesilmesin. hepsi de izlediklerimden olsun. tiffany'de kahvaltı'yla başlayacağım, terapi niyetine.

uzun zaman sonra da odadan çıkacağım, bir robinson crusoe olarak. hayatımda ilk defa isteyerek kuaföre gideceğim. ''beni insana benzetin, güzellerinden olsun.'' saçlarım çalı formundan, ipek formuna geçecek, tekrar mutlu olacağım.

bugünlerde biraz dinlenmeye, biraz bakıma, biraz da ilgiye ihtiyacım var, ilgi kısmı her daim.

2 Haziran 2011 Perşembe

burnundan soluyan yazı

hergün taksime gitmekten o kadar sıkıldım ki... ''derdin ne, gitme o zaman'' demeyin dostlarım, donanımlarıma donanım eklemek için yazıldığım kurs taksimde, resim yaptığım atölye taksimde, geçici bir süre için kaldığım ataşehirin otobüsleri taksimde... illa ki her gün gidiyorum. ve gittikçe insanlara, kalabalığa dayanma eşiğim düşüyor. bu yüzden de dün kırmızı bir pelerine koşan bir boğa gibi istiklal'de yürürken, taksim'den bazı şeyleri yok ederek onu çekilir hale getirebileceğimizi düşündüm. sayıyorum, siz yok ediverin.

1. kalabalığın yüzde 70'ini atıyoruz. böylece cadde nefes alabilir hale geliyor.

2. adımbaşı karşınıza çıkan ''bir soru sorabilir miyim, iyi günler bzzztt'a üye olmak ister misiniz? arkadaşlar, üst katta çok güzel yerim var, geçin'' şeklinde terör estiren, bir gün içlerinden birine cidden kafa atacağım anketörleri, broşürcüleri, cafe görevlilerini olduğu gibi silelim. para kazanmanın başka bir sürü yolu var, insanların yolunu keserek, üstlerine gelerek, taciz ederek para kazanmayı anlamıyorum.

3. kötü kokular acilen yok olmalı. dün de konuştuk, insanlar kokuyor. insanlar neden kokuyor? hava 5 derece ısınınca, neden bu sevgili insanlardan buharlar tütüyor, içerde ne pişiyor? sheltox'la gezmem ve üstlerine sıkmam mı gerekiyor?

4. acelem varken, hızımı almış yürürken, önümde duran insan birikintileri de çok sinirimi bozuyor. yürüyorsun, yürüken durma. devam et. arkanda insan var, neden arkadaşınla konuşmak için, kafanı kaldırıp bir afişe bakmak için, ya da sırf aklına birşey geldiği için önümde duruyorsun? kenara çekil, kapama yolu.

bak yazarken tansiyonum zıpladı, daha atm'lerde illa ki önümde durması gereken, işi bir türlü bitmeyen, o kredi kartını elinden alıp ikiye kırıp geri vermek istediğim insanları anlatacaktım. ben bugünlerde çok sinirliyim dostlarım, olur olmaz herşeye delleniyorum, sakinleşemiyorum. derin nefes.. derin nefes.. yok, kar etmiyor.

31 Mayıs 2011 Salı

utanmıyor değilim

25 yaşıma gelip hala minicik kağıtlara, karınca duası gibi bir yazıyla kopyalar yazıyor olmak, beni, nasıl söylesem... mutsuz ediyor.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

-mış gibi

patti smith gibi şiir yazabilmek ve okuyabilmek, janis joplin gibi şarkı söylemek, shirley manson gibi seksi bakabilmek, kim gordon (sonic youth) gibi bass gitar çalmak, renoir gibi resim yapmak, monet gibi boyamak, gwen steffani gibi pembe saçlı olmak, cardigans'ın solisti nina gibi gamzeli gülebilmek, audrey hepburn kadar zarif ve hanımefendi davranışlar sergilemek, john lennon gibi sevmek ve hayal kurmak, edie sedgwyck gibi giyinmek isterdim.

muhtemelen mükemmel insan böyle birşey olurdu.

29 Mayıs 2011 Pazar

öneririm 2

bir fincan çay ve kucağınızda kediyle bakın ama. uzun uzun bakın.

http://www.flickr.com/photos/yaprakataman/

öneririm

ben bazı blogları biriktirerek okuyorum.

http://misspapercut.blogspot.com/

yol hali


nasıl anlatayım, neden anlatayım bilmiyorum ki. aslında hepsi içimdeki kaydetme isteği yüzünden. olur olmaz her anın fotoğrafını çekmem de, gelip hemen bloguma hissettiklerimi yazmam da. aman kaydedeyim, bir yerlerde saklı dursun, ihtiyacım olduğunda elimle koymuş gibi bulayım. kelimeler ve resimler hep aynı anlamı taşıyor benim için, sonsuz kayıt araçları.

o zaman pazar sabahı yapılan sessiz yolculuktan çekilmiş bir fotoğraf buraya ilişsin. cam açıktı, eli dizimdeydi ve radyo eksen çalıyordu, yine en güzel olanları. eve dönmesi öyle zordur ki böyle günlerde, trafik sıkışsın diye dua ederim. yol da hep açık olur şansıma.

yollar gidebildiğimiz kadar..

24 Mayıs 2011 Salı

cumba



kesinlikle cumbalı bir evde yaşamalı. o cumbanın içine minderli bir köşe yapmalı. her gün cam kenarına yerleşip, kediyi kucağa alıp, kahve içerken kitap okumalı.

izmir'de ne güzel yaşanır

ne zaman istanbul'dan çıksam gitsem, başka şehirlerle tanışsam, istanbul'da yaptığımın yaşamak değil, sürünmek olduğunu anlıyorum. ben geniş, trafiksiz caddeler seviyorum, apartmandan çok ağaç, yeşillik görmeyi seviyorum. etrafta nefret ettiğim hükümetin bayraklarını değil, türk bayrakları görmek istiyorum, heykel görmek istiyorum, sanat merkezi görmek istiyorum.

otobüsle giderken sadece 100 metre içinde üç sanat merkezi, iki tane de tiyatro salonu gördüm. elbette aydınlık ve gelişmiş bir şehir olacak izmir. insanları çok kibar, güleryüzlü, konuşkan. sabah fırına girdim ve ''bu nedir'' diye sordum, açma ve poğaça arası bir hamurişini gösterip. dört kişi birden atladı ''boyoz onun adı, sen nerdensin bakayım, neden bilmiyorsun boyozu'' diye, öyle seviyorlar ki bu şehre ait en ufak ayrıntıyı bile, öyle bir savunuyorlar ki. iş futbola gelince bu durum iyice tavan yapıyormuş, karşıyaka-göztepe maçları pek şiddetli, pek vahimmiş, bunu da not ettik aklımızın bir köşesine.

izmir'de dostlar var sonra. balkabağından yapılmış bir ev var, ne zaman daralsam, darda kalsam, kalkıp gidebileceğim, sarılıp sarmalanacağım.

izmir'de her yer deniz kenarı, her yer denize bakıyor. evler sıra sıra dizilmiş denizin karşısında, deniz evlere bakıyor, evlere esiyor. havası ondan belki, hep yumuşak rüzgarlı.

hiç mi eleştirilecek yönü yok, olmaz mı var tabi. o kadar sokak gezdim, topu topu iki tane kedi çıktı karşıma. biri benden kaçtı, biri de elimi tırmaladı. demek ki izmir'e göçerken, istanbul'un sırnaşık, tekirli, sarılı kedilerinden toplayıp götüreceğim, başka da birşey almayacağım yanıma.

20 Mayıs 2011 Cuma

tek kalan küpe

o kadar kısa bir andı ki... mutlulukla anlattığımda, anlatılacak bir yön bile bulamadı arkadaşlarım. o kadar normaldi ki. yürürken aniden elimi alıp öpmesi. o kadar güzeldi ki. sonra bir sürü mağazaya girip çıktık, ona bir sürü şey aldık, bu gece çok şık olsun diye. sonra bir çift küpe aldı bana, hemen taktım. bir sıra minik inciden oluşan ufak bir halka, ortasında fiyonk. ''senin beni mutlu etmen o kadar kolay ki'' sıkılmasın diye yüzüne söylemedim, gülümsedim.

sonrasını anlatmayacağım elbette. ama bu sabah beşiktaşta yarı uykulu gezerken, hala gülümsüyordum. ne zaman aramıza şehirler girecek olsa böyle olur, herşey mükemmel, anlar anılaşırken. ve ben kavanozdan bir çay kaşığı nutella yemiş gibi, kala kalırım.

bu akşam otobüsten indiğimde küpemin teki beni bırakmıştı. teki şimdi benim gibi kala kaldı.

19 Mayıs 2011 Perşembe

kedim diye söylemiyorum


böyle kollarını bacaklarını uzatıp, sırt üstü, adeta bir insanmışçacına yatıyor. bakıp güldüğümüzü görünce de anlamıyor, neden ya noldu diyor, birşey mi var diyor. ne alem kedisin sen deyip ensesini sıvazlıyorum, yaa bırak, git işine diyor.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

yerleştir






belki de resmi, çizgiyi bırakıp, enstelasyon yapmak lazım. sanki resim yapanlardan daha çok eğleniyorlar, sanki kendilerini daha net ifade ediyorlar.. bilemiyorum, bu ara gördüklerim aklımı ve gözlerimi pek meşgul ediyor, pek keyiflendiriyor.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

loş


günler soluk renkli, üstlerinde nostaljik ışıklar yanıyor. kahve fincanları yarı dolu, kedi uykulu. sürekli otobüsle bir yerden bir yere gidiyorum bu aralar, belirli bir evi olmayan, yarı göçebe bir haldeyim. gözüm çok sık dalıyor, sürekli misafir halinde olduğumdan olabilir. izmir'e gitmeme çok az kaldı, iyi gelecek gibi, güzel dostlarım. hayatıma pek çok değişikliği aldım, biraz zorlanarak, biraz mecbur kalarak, şimdi çizdiğim labirentin içinde köşelere çarparak el yordamıyla ilerliyorum. ama şikayet etmeyeceğim, ortalığı bu kadar dolduran bendim, şimdi biraz boşluk isteyemem.

saçlarım ne çabuk uzadı, sanki tek derdim tekrar kısa saçlı olmakmış gibi, gözüm makasta, tekrar belime gelmeden bir kez daha kısaltsam.. havalar da ısınıyor zaten. kısa saç, çizgili tişört, babet ne güzel olur bir arada, süt ve kurabiye gibi olur. bir gece sıkılmasına bakar tekrar kısa saçlı olmak.

dayım ve ananemi izliyorum gülümseyerek. dayım ananeme ''madam'' diyor. ananem dayıma ''mösyö'' çok kibarlar, çok tatlılar. uzun süren yalnızlıktan sonra aileyle sürekli bir arada olmak, güzel, gülümsetiyor.

eskiden her gün az az yazardım. şimdilerde elim gitmiyor, erteliyorum kendime ait düşünceleri. hayatım başka ayrıntılar tarafından ele geçirilmiş gibi. hayır hayır, şikayet etmeyeceğim. yine de elimde kocaman bir kupa, pencereden dışarı dalmış, dalgın dalgın kedimi severken, başka birşeyleri özlüyorum. belli belirsiz.

boston night



ilk bilgisayarda resmimi yapmış bulunuyorum dostlarım, gururluyum. daha önce paintte pek çok muhteşem denemem olmuştu fakat bu sefer eğitiliyorum, durum farklı. bu gece manzarası da benim illustrator'de yaptığım ilk resim. elle çizsem 10 dakikada bitecek olan kıytırık bir kompozisyon, benim gibi bir teknoloji katilinin elinden kırk dakikada zor çıktı, yavaş yavaş işte...

24 Nisan 2011 Pazar

bozcaada'da olsak





şimdi bozcaada'da olsak seninle ya, sen arabayı kullansan, ben yanında haritayı incelesem kafam karışmış. arada camdan elimi çıkarsam, rüzgara dokunsam. en güzel yol müziklerini dinlesek huzurla, sonra biraz da kuşları, böcekleri duymak için müziği kıssak. en soğuk denize girsek, duramasak, üşüsek, çıksak hemen. ben dünyanın en berbat kumdan kalesini yapmaya başlasam, sen gözlerini bayıltarak beni izlesen. sonra en büyük derdimiz olan akşam yemeğini konuşsak, nerde yesek, ne yesek, simyon'da karar kılsak, ya da bir başka meyhanede, o mükemmel mezelerin arasında, kalamara, ahtapot pilavına, deniz börülcesine doysak. şarabın en güzelini içsek, ama sen araba kullacağın için senin payını da ben içsem. rüzgar hep olsa, hafif hafif, fısıltı gibi.

bozcaada'da olsak. kalsak. dönmesek geri.

21 Nisan 2011 Perşembe

sadece merak ettim

deniz otobüsüyle kadıköy'e geçiyordum. önümde bir çift vardı, kadın başını adamın omzuna koymuş, arada öpüşüyorlar, denize bakıyorlar, mırıl mırıl konuşuyorlar. adamın saçları bembeyaz, kadının saçları kızıla boyalı. ellerini gördüm, yaşları en aşağı yetmiş. seyrettim onları biraz utanarak, biraz merak ederek. bir insanla elli küsür yıl geçirmenin nasıl birşey olduğunu merak ettim. bir insanla büyümeyi ve yaşlanmayı genellikle sıkıcı bir alışkanlığın kırılamaz tekrarı olarak gören ben, bu defa bunu huzur verici ve çok güzel buldum birden bire. sonra kendimi düşündüm istemsiz, acaba bir insanla birgün elli yılımı geçirmiş, onun bir parçası haline gelmiş olabilecek miyim diye. sadece merak ettim, yanlış anlamayın, böyle birşeyi istemiş değilim. bazen bazı hisleri yaşıyor olmak nasıl bir duygu, merak ediyorum sadece. ve o çift o kadar sevgi dolu ve huzurluydu ki, o an yanlarına oturup ben de başımı omuzlarına yaslayıp sarılmak istedim, ürkütmeyeyim diye vazgeçtim..

ev



bisikleti ile ege turunda olan arkadaşım koray'ın çektiği bu fotoğrafa bakakaldım.. sahip olmak istediğim herşeyin bir pakedi gibi bu fotoğraf. üst katı atölye, denize bakan, hamaklı, bol ağaçlı, bahçeli bir ev.. araba olmasa bile olur hatta, çevredeki ufacık kasabalara yürürüm ben. geleceğe dair fazla şey beklemesem de, doğada ufak bir ev bekliyorum, serin akşamlar ve kalabalık kahvaltı sofraları da.

bu da koray'ın bisiklet günlüğü, pek keyifli:

http://longlongwaysfromhome.blogspot.com/