24 Mayıs 2011 Salı

izmir'de ne güzel yaşanır

ne zaman istanbul'dan çıksam gitsem, başka şehirlerle tanışsam, istanbul'da yaptığımın yaşamak değil, sürünmek olduğunu anlıyorum. ben geniş, trafiksiz caddeler seviyorum, apartmandan çok ağaç, yeşillik görmeyi seviyorum. etrafta nefret ettiğim hükümetin bayraklarını değil, türk bayrakları görmek istiyorum, heykel görmek istiyorum, sanat merkezi görmek istiyorum.

otobüsle giderken sadece 100 metre içinde üç sanat merkezi, iki tane de tiyatro salonu gördüm. elbette aydınlık ve gelişmiş bir şehir olacak izmir. insanları çok kibar, güleryüzlü, konuşkan. sabah fırına girdim ve ''bu nedir'' diye sordum, açma ve poğaça arası bir hamurişini gösterip. dört kişi birden atladı ''boyoz onun adı, sen nerdensin bakayım, neden bilmiyorsun boyozu'' diye, öyle seviyorlar ki bu şehre ait en ufak ayrıntıyı bile, öyle bir savunuyorlar ki. iş futbola gelince bu durum iyice tavan yapıyormuş, karşıyaka-göztepe maçları pek şiddetli, pek vahimmiş, bunu da not ettik aklımızın bir köşesine.

izmir'de dostlar var sonra. balkabağından yapılmış bir ev var, ne zaman daralsam, darda kalsam, kalkıp gidebileceğim, sarılıp sarmalanacağım.

izmir'de her yer deniz kenarı, her yer denize bakıyor. evler sıra sıra dizilmiş denizin karşısında, deniz evlere bakıyor, evlere esiyor. havası ondan belki, hep yumuşak rüzgarlı.

hiç mi eleştirilecek yönü yok, olmaz mı var tabi. o kadar sokak gezdim, topu topu iki tane kedi çıktı karşıma. biri benden kaçtı, biri de elimi tırmaladı. demek ki izmir'e göçerken, istanbul'un sırnaşık, tekirli, sarılı kedilerinden toplayıp götüreceğim, başka da birşey almayacağım yanıma.

2 yorum: